Tevrat ve Talmud’da Yahudi olmayan insanlara karşı nasıl davranılması gerektiği emrediliyor?
Yahudilik inanç ile ırkın karışımı, teolojik ve etnik değerlerin bütünleşik kabul edildiği bir sistemdir. Bu yüzden eski çağlarda Yahudi olma bu inancı taşımak anlamına geldiği kadar bu soya mensup olmayı da ifade etmiş, Yahudiliğin Yahudi olmayanlara bakışı da bu doğrultuda şekillenmiştir. Kimlikteki soy ögesinin baskınlığı dolayısıyla sonradan
Yahudiliğe giren birisinin bile hemen tam Yahudi sayılmayacağı, böyle birisinin neslinden gelenlerin birkaç kuşak sonra normal Yahudi olarak kabul göreceği din bilginleri tarafından tartışılmıştır.
Yahudi kimliğini ifade etmek için kaynaklarda İbrani, İsrailoğulları ve Yahudi kavramları kullanılmıştır. Hangi ad ile olursa olsun bu kimlik kendisini var kılmak için her zaman bir ötekiye ihtiyaç duymuştur. Din bilginleri rabbiler ötekileştirici, dışlayıcı jargonla bu zarureti karşılamış, bu yaklaşım seçilmişlik doktrinini beslemiştir. İnsanlığın soy itibariyle Hz. Âdem’den geldiğini ifade eden rabbiler, tufan zamanı kurtulan tek aile olması dolayısıyla
Hz. Nuh’u da ikinci ata kabul etmişlerdir. Nuh Kanunları diye bilinen evrensel ahlaki ilkeleri de bu iki peygambere atfederek hem ırk hem de değerler bakımından “insan” kimliğinden bahseden Yahudilik, kendi kimliğini var kılmak için ise Hz. İbrahim ve Hz. Musa üzerinden geliştirdiği “İbrani/Yahudi” kimliğini öne çıkarmıştır.
İbrani kavramında soya aidiyet, Yahudi kavramında ahlaki ve kültürel değerler baskın olmakla birlikte, İsrailoğulları kavramında bu ikisi birleşmiştir. Hz. Yakup/İsrail’in soyuna aidiyeti vurgulayan bu içerik, aynı zamanda onun atalarından tevarüs ettiği töreye sımsıkı bağlanmayı ifade etmiş ve dışlayıcılık için elverişli fikri altyapıyı oluşturmuştur.
Hz. İbrahim’in Hz. İshak dışındaki evlatlarını yok sayan, Hz. İshak’ın soyunu da sadece Hz. Yakup üzerinden sürdüren bu yaklaşım aile içi ötekileştirme ile sadece kendisini peygamberlerin töresinin varisi olarak ilan etmiştir.
Aile içi görgü kuralları şeklinde tanımlanabilecek bu töre Hz. Musa’ya Tevrat’ın verilmesiyle vahiy mahsulüne dönüşerek dini özelliği tescillenmiş, dolayısıyla dışlayıcılığın ve seçilmişlik iddiasının metafizik altyapısı oluşmuş, ötekileştirme yaklaşımı dini nitelik kazanmıştır.
Yahudi kutsal metinlerinde yabancılara yönelik temel yaklaşım, onlar üzerinde otorite kurma arayışından hareketle gelişmiştir. Savaş dönemlerinde ürkütücü biçimde sert ve acımasız, şiddet dolu söylemler metinlere hâkim olmuştur. Örneğin, Mısır’dan çıkıp Kenan diyarına yerleşme aşamasındayken Tevrat burada yaşayan yedi kabileden sadece savaşa katılanların değil tüm canlıların katledilmesini emretmiştir (Tesniye 20:16-18).
Ancak bölgede hâkimiyet kurduktan sonraki dönemlerde cari olmak üzere, İsrailoğulları’nın arasında yaşayan yabancılara merhametli davranmaları ve onları koruyup kollamaları tavsiyeleri de aynı metinlerde yer almaktadır.
Talmud’da Yahudi olmayanlar için ne anlatılıyor?
En temel dini metinlerden biri kabul edilen Talmud, Yahudilerin paganlar ve Hıristiyanların arasında türlü eziyetlere maruz kaldıkları, aralarında kanlı çatışmaların yaşandığı zaman diliminde teşekkül etmiştir. Bu yüzden özellikle bu kaynakta yabancılar aleyhinde en sert söylemler ve en aşağılayıcı betimlemeler oldukça yoğundur.
Kabalist gelenekte önemli konuma sahip olan Şimon bar Yohay’dan naklen “yabancılar içerisindeki makbul olanı öldürüver” (Kudüs Talmudu, Kidduşin 4:11) söylemi fiiliyatta karşılığı olan bir emri ifade etmemekle birlikte yabancılara yönelik düşmanca yaklaşım hakkında kanaat oluşturmak için yeterlidir.
Hatta Yahudi olmayanların dışlanması abartılarak ontolojik bir düzleme oturtulmuş, onlar fıtratları itibariyle pis kabul edilmiş ve dokundukları şeyleri de pisleyecekleri düşünülmüştür. Nitekim ahlaki değerlerden yoksun oldukları önyargısıyla onlarla sosyalleşme kerih görülmüş, bu yaklaşıma dayalı olarak pek çok söylem dile getirilmiştir.
Müslümanlar arasında huzur içerisinde yaşamaları dolayısıyla rabbiler kendi çevrelerini kastederek yabancılar hakkında bazı olumlu değerlendirmelerde bulunsalar da temel kaynaklarda hâkim olan ötekileştirici negatif betimlemeleri aşamamışlardır.
Tarihte ve günümüzde Yahudi dini merciler yabancılar hakkında kaynaklardaki birikimin kullanımında seçici davranmış, kendi şartlarına göre onları gündeme getirmişlerdir. Tabanlarını radikalleştirip militarize etme arayışında olduklarında ve şiddet uygulamalarına tabandan gelecek olası itirazları bastırmayı amaçladıklarında olumsuz betimlemeleri öne çıkarmışlardır.
Ancak yabancılarla bir arada uyum ve barış içerisinde yaşamayı hedeflediklerinde buna uygun ortam oluşturmak amacıyla olumlu söylemlere atıfta bulunmuşlardır. Binaenaleyh, din bilginlerinin aslında kendi fetvalarını desteklemek için geleneği kullandıkları söylenebilir.
Benzer şekilde, İsrail’de bazı din adamları Filistin halkına tatbik edilen hunharca katliamı, tecavüzleri vs. türlü eziyetleri Yahudiliğin dini hükümlerine dayandırmakta, hatta bu tutumlarıyla yapılanları haklı gösterip sürdürülmesine motivasyon sağlamakta, Tevrat’taki en temel ilkelerden olan “insan Tanrı’nın sureti/tecellisidir” düsturunu yok saymaktadırlar.


0 Comments
Post a Comment