Svastika ve Gamalı Haç

 

Türklerde Oz tamgası

OZ Tamgası (OZ Damgası) 卐 Nedir? Tüm dünyanın Adolf Hitler ile tanıdığı, gamalı haç veya svastika olarak bildiği sembolün tarihçesi ve asıl adı: OZ Tamgası (卐) Adolf Hitler siyaset girdikten sonra üstün ırk söylemiyle dünyaya egemen olmak için bir kaynak aramaya başlamıştı. O zamanlar ortaya atılmış olan Hint-Avrupa uygarlığını kendi düşüncesine uygun gördü ve Hint-Cermen kökeniyle bir Hint-Cermen İmparatorluğu kurmak istedi. 

Bu arada Adolf Hitler araştırmalarında, Ön Türklerin göçüyle Hindistan'a ve Tibet'a kadar giden bir sembol olan Oz tamgasını görmüştür ve beğenmiştir. OZ tamgasını örnek aldı ve damgayı Nazi sembolüne çevirdi. Göçler yoluyla Hindistan'a ve Tibet'e kadar giden OZ tamgasını farklı milletler svastika, gamalı haç veya kendi dillerinde farklı anlamlar katarak kendi kültürlerine uyarlanmıştır.

Oz Damgasının Oluşumu ve Anlamı 

OZ tamgasının oluşumunda Ön Türkler, dört adet ÖG damgasını (dikey ters L harfi : ) uçlarından birleştirerek dönen bir çarkıfelek oluşturmuşlardır. Dört sayısı, dört Cihan demektir ve bu şekil dört Cihan'da OZ'laşarak Tanrı'ya erişme düşüncesine sahip olma anlamına gelmektedir. Artı işareti gibi görülen şekil ise Ön Türkçe'de, OQ damgasıdır ( ) ve günahsız olmayı ifade eder.

Oz Tamgası Nedir? OZ damgası, Ön Türklerde, Oz'laşarak Tanrıya erişmeyi ve öbür dünyada şekil değiştirerek yeniden oluşum (metamorfoz) düşüncesi, inancı anlamına gelmektedir. Bu, İslam dinindeki ahiret inancıyla eşdeğerdir.

Milattan sonra 4. yılda Vatikan tarafından kabul edilmiştir. Ancak Vatikan biraz benzetme yoluyla biraz kabaca "sallamasyon" yaparak kabul etmiştir. Çünkü meydana gelen şekil haç değil, UÇ damgasıdır. El işlerinde bu şekil genelde 5 kolluk olarak geçer ve adı "Yanardöner"dir. Çünkü şekil dönme hissi verir. UÇ damgası da ruhun dönerek Tanrı'ya erişmesini ifade eder.

Ayrıca Türk saz şairleri, sazları ile hayatları ozlaştırdıklarını yani Tanrı'ya eriştirdiklerini düşünürler. Türk saz şairlerine ozan (oz+an) denilmesinin sebebi budur.

Ön Türklerin Gök-Tengri inancında, insanlar Tengri katında, bir nevi Kozmos'da (İslam'da ruhlar alemi), renksiz, kokusuz, hareketsiz ve şekilsiz olarak uyuşuk (uyu+usuq) halde bulunurlar. Kişi Tengri'nin buyruğu ile OZ'laşıp yani mânâdan maddeye geçip şekil değiştirerek (metamorfoz) ve "AT"ılıp "UÇ"arak (döne döne) yeryüzüne iner. 

Bu şekilde ruh canlanır. Yani inanca göre "ON" kişisi, "OK" kişisi olur. Kişi öldüğünde ise tekrar "OZ"laşarak "AT"ılır, "UÇ"ar ve Tengri'ye geri döner. Yukarıdaki anlatımda tırnak işaretleri arasına alınmış bazı sözcükler vardır. Bunların anlamları şu şekildedir: Tengri = Tanrı, Allah OQ (OK) = Yeryüzü kişisi, Yeryüzünde varoluş UÇ = Han, Bey, Lider, Bayrak ON = Kozmos, Evren, (Ahiret ~ Ruhlar alemi) AT = Ad, Tanrı'ya atılma, Egemen

Türk Dünyasında OZ damgası, Muğla'nın Milas ilçesinde bulunan Sivas Şifaiye Medresesi, kule ve kümbetinde, Sivas Karlı Köyünde, çeşme üzerindeki taşta, Sivas Divriği Cami'nde, Celaleddin Karatay'ın kurucusu olduğu ve içinde türbesinin bulunduğu Konya Karatay Medresesi'nde, Konya Sırçalı Medresesi'nde, 

Amasya Hatuniye Cami çeşmesi başında 5 adet (belirgin olarak 3 adet), Cengiz Han'ın yüzüğünde, Kubilay Han'ın heykelinde-kemer tokasında ve koltuğun arkasındaki süslemelerde, Kırgızistan'da Tanrı Dağları'nın kollarından Aladağlar üzerinde 3500 rakımda bulunan Saymalıtaş Kaya Resimleri"nde, Kazakistan'da Ahmet Yesevi Türbesi'nde bulunan, Konya İnce Minare Müzesi'nde bulunan Çarkı Feleklerde, Kaşgar Türk kiliminde, günümüzdeki Kamların davullarında bulunur.

Naziler ve Vril Tarikatı (Vril Rahibeleri)

Dünyaya zulmeden Naziler’i aslında bir uzaylı tarikat mı yönetiyordu? Okuduğum bir kitap, esrarengiz bir şatoya yaptığım yolculuğu aklıma düşürdü.

Kimisi üzüm bağlarına meraklıdır, kimi sahil kasabalarına. Ben şatoları severim. Hafiften ürpertici, çokça gizemli, tercihen bir ormanın içinde, en yakın kasabaya kilometrelerce uzak bu yapılarda insanın hayal gücü son viteste çalışır. Bir yabancı şehre (hele de Avrupa’da) gideceksem civarında böyle bir yer var mı diye önden soruştururum.

Hem bu şatoların bazılarında konaklayabiliyorsunuz. En güzel kısmı da bu zaten. Geceleri o yüksek tavanlara, kocaman pencerelere bakıp, gizemli hayallere dalarak uyumanın tadı az şeyde bulunur. Yalnız itiraf edeyim, bu biraz pahalı bir merak. “Çok görkemli, çok gizemli” diye diye insanın cüzdanını fena boşaltıyorlar.

Neyse ki birkaç istisna var. Mesela Almanya’daki Wewelsburg Şatosu... Bielefeld yakınlarındaki şatonun bir kısmı uzun süredir gençler için hostel olarak hizmet veriyor. Tabii bir de efsane makinesi olarak... 

Birkaç yıl önce orada kalırken Wewelsburg’un merkezinde durduğu söylentilerden elbette haberdardım. Nazi döneminde SS’lerin başındaki Heinrich Himmler’in gözlerden uzak karargâhı orasıydı mesela. Ezoterik tarikatlara meraklı olduğu bilinen Himmler’in şatoda gizli ayinler düzenlediği anlatılır.

Naziler’in belki de en korkuncu olan bu adam, 17. yüzyıldan kalma yapının gizli köşelerine mistik sembollerle, svastikalarla dolu odalar yaptırmış. Ayrıca ne amaçla kullanıldığı kestirilemeyen bölümler var ki kanınız donar. Şöyle tarif edeyim: 

Bir mahzendeki 12 sütunlu, korkutucu bir bölmenin ortasında durup konuştuğunuzda sesiniz öyle yükseliyor ki, kendi sesinize yabancılaşıyor, neredeyse bir yaratık konuşuyor sanıyorsunuz. Ya da bir uzaylı... Boşuna uzaylı demedim, bu şato için “Orası uzaylıların dünyadaki merkezi” diyen de var. Yani Naziler’le işbirliği yapan uzaylıların...

Wewelsburg’daki günlerimi neden mi hatırladım? Araştırmacı yazar Ata Nirun’un yeni çıkan, Hitler’in ezoterik inanışlarını da anlattığı kitabı ‘Adolf’un Kavgası’nı okurken o şatoya rastladım da ondan. Hem de müthiş bir söylencenin yanı başında. 

Nirun “Günümüzdeki tüm UFO ve dünya dışı yaşamla ilişki fanatiklerinin ötesinde” diye nitelediği söylenceyi şöyle özetliyor: Bir Vril rahibesi yani Maria Orsitsch isimli medyum, Naziler üzerinde benzersiz bir etkiye sahipti; dünya dışı yaşamla bağlantılarını o kurdular

Ben bu Vril sembollerini nerede görmüştüm? Tabii ki, dünya dışı yaratıkların bağlantıda olduğu kabul edilen o esrarengiz Wewelsburg şatosunda. Parçaları birleştirirken o şatoda bir gece bana Naziler’in medyumu Maria’yı anlatan yakışıklı (ama bir o kadar da ürkütücü) 

Fransız genci hatırladım. “Naziler orman evlerinde, şatolarda, belki tam da bu bulunduğumuz yerde toplanıyor; gizli bir dilde kutsal metinler okuyorlardı. Efsane güzellikteki Maria bu ayinlerin tartışmasız lideriydi. Bir de İskandinav tanrılarının kızı olduğuna inanılan Sigrun vardı ve diğerleri. Yani Vril rahibeleri... 

Saçları uzundu. O saçlar anten işlevi görüyor, yıldızlarla telepatik iletişime geçiyorlardı. Aldebaran’a gidecek bir uzay aracı yapmakla uğraşıyorlardı.” Bunları böyle kendinden emin anlatan çocuğa “E belli ki yapamamışlar” deyince karanlık karanlık güldüğünü anımsıyorum: “Neden bu kadar eminsin? Savaştan sonra medyum Maria’yı gören olmadı. Kendi yıldızına gitti belki de.”

Hitler’in karanlık prensesi kimdi

Nirun da kitabında bunları anlatıyor. Bir de Medyum Maria’nın Hitler’i bir uzay aracıyla Antarktika’ya kaçırdığı söylentisini... Aslında bunu o yakışıklı Fransız çocuk da anlatmıştı da ben o sırada başka hayaller kurduğumdan atlamışım.

O bir Vril rahibesi. Ata Nirun, Vril inancını Hitler’i neredeyse sıfırdan var ettiğine inanılan Thule grubu diye bir paralel oluşuma bağlıyor: “Thule’nin

gerçek amacı ancak 1919’da Vril Grubu ve kendilerine DHvSS diyen grupla birleştikten sonra anlaşılmıştır; DHvSS Grubu ‘Kara Güneş’ veya ‘Kara Taş’ adlı bir güce tapıyordu, Isias adlı bir tanrıçaları vardı. Tüm bu oluşumun ardında ise Maria Orsitsch adlı bir medyum kadın vardı.” Yine Nirun’un satırlarına göre bu medyum, 

Hitler dahil Nazilerin en rütbeli isimlerinin yer aldığı bir gruba ayinler düzenliyor, onların saf ırk olarak kabul

ettiği, ‘dünya kökenli’ olmayan ve başka bir güneş sistemindeki Aldebaran isimli gezegenden bilgiler (ve komutlar) iletiyordu.

Naziler Haunebu Projesi (Nazi ve UFO'lar)

II. Dünya Savaşı ve Sonrasında Nazi Almanyasında Yapılan Çalışmalar

7 Haziran 1945 tarihli New York Times gazetesindeki haber şöyleydi: “Uçan daireler bir gizli silahtır. Almanlar tarafından üretilmiş ve ülkenin batı sınırında ortaya çıkmıştır. Amerikan hava kuvvetlerinin verdiği bilgiye göre, Almanya göklerinde uçan gümüş balonlar görülmüştür. Hatta bunların bazıları neredeyse saydam yapıdadır.” 

Haberin medyada yer almasından sonra insanlar, Almanya’nın bu garip nesneleri üretmeye başladığına inanır oldu. UFO gözlemleri hızla artarken, özellikle İskandinavya gökleri sık sık uçan gemiler tarafından ziyaret ediliyordu. İskandinavya’da Alman garnizonları kurulmuş ve bunlar savaşın sonuna kadar bölgede kalmışlardı.

Ortaya Atılan İddialar

Nazi Almanyası ile ilgili ortaya atılan ilk iddia, o dönemin önemli Alman bilim insanı Dr. Schumann ile alakalı. İddiaya göre Dr. Schumann başkanlığında toplanan bir grup bilim insanı, 1945 başına kadar 17 adet disk şeklinde ve 11,5 m. çapında uçandaireler yapmıştı. Bu uçandaireler 84 test uçuşundan sonra Vril-1 adıyla uçmaya başlamışlardı. 

O dönemle ilgili ortaya atılan diğer iddia ise SS Kuvvetleri tarafından yürütülen bir proje kapsamında üretilen uçandaireler olmuştu. Bu projeye göre 3 farklı tip uçandaire üretilmişti:

Birinci tipe Haunebu I deniyordu ve 25 m. çapında idi. Bunlardan sadece 2 adet üretilmiş ve 52 deneme uçuşu yapılmıştı. İkinci tip, Haunebu II idi ve 26,30 m. çapındaydı. Bunlardan 7 adet üretilmiş ve 106 deneme uçuşu yapılmıştı. Üçüncü ve en büyük tip, Haunebu III idi ve 71 m. çapında idi. Bundan daha yalnız bir adet üretilmiş ve 19 deneme uçuşu yapılmıştı.

Mars Yüzeyindeki İnsan Yüzü

Almanya’nın bu tarz çalışmalar ve deneyler yapmasındaki asıl amacının hammadde kaynaklarının yetersizliğinden ötürü savaşı kaybettiğini düşünmesi ve eksikliği dünya dışından temin etme çabaları olduğu söylenir. Özellikle Mars üzerinde kurulacak bir koloni iddiaları, hem o dönemde hem de halen geçerliliğini korumaktadır. Bu iddiaları, iddia olmaktan çıkaran birkaç gelişme de vardır elbette:

Viking-1 uydusu, 24 Temmuz 1976’da Mars’a inmesi ile dünyaya ilginç resimler göndermeye başladı. Bunlar arasında Cydonia Bölgesinde bulunan ünlü “İnsan Yüzü” (Mısır’daki Sfenks’in başına benzemektedir) ve bunun 15 km. uzağında bulunan piramitler, devasa şehir yıkıntıları çok dikkati çekmişti.

İnsan eliyle yapay olarak oluştuğu kesin olan bu yapıların nasıl oluştuğu ile alakalı ortaya atılan pek çok iddia var. En karanlık olanı ve belki de en ilgi çekici olanına bakalım biz, Zaman Kapıları ya  da Zaman Kaymaları olarak bilinen kavramlara…

Zaman Kapısı ya da Zaman Kaymaları Nasıl Oluşur?

Kendi etrafında dönen bir uçandairenin de etrafında dönen bir alan oluşur. Bu alan elektrikle yüklü, nemli havada bir girdap oluşturur. Uzay gemisi havada salınım durumunda yeteri kadar kalırsa, bu Elektro-girdap alan, bağımsız, kendisi enerji üreten ve relativistik hız alanında dönmekte olan, bir “Takyon-Elektrogravitasyon” alanı haline gelir. 

Bu dönüş alanı, enerji bağımsızlığı dolayısı ile, devamlı olarak artan bir şekilde ürettiği enerjiyi aniden boşaltamayacağı için, “Işıküstü Tesiri” devreye girer ve bütün hepsi “Uzay-Zaman-Tekilliğinde” dönmeye başlar. 

Bu şekilde bir “Zaman Kayması”, yani “Zaman Deliği” oluşur ve uzay gemisi geçmiş zamana düşer. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler güçlü ve koruyucu bir “Takyon-Elektromanyetik” alan gücü olmadan, bu dönen “Uzay-Zaman-Tekilliğinden” canlı olarak, yani herhangi bir hayati tehlikeye maruz kalmadan geçebilirler.

Mars’ın güney kutbunda esrarengiz dikdörtgen ve kare şeklinde duvara benzer buluntular görülmüştü ki, NASA bunlara “İnka Şehri” adını vermişti. Daha evvel de bahsettiğimiz gibi bir Haunebu-III uzay gemisi 19.Test uçuşundan sonra, Nisan 1945’in sonunda kutuptaki üs’den (NeuSchwabenland) havalanarak Mars’a doğru yola çıkmıştı. 

Acaba Haunebu-III, 70 kişilik mürettebatı ile –ki bunlar arasında SS örgütüne mensup kadınlar da vardı- daha dünya atmosferinde iken, uzay gemisi tarafından oluşturulan “Zaman Kayması” sonucu 500 milyon yıl geriye gitmiş olamaz mı?

Nazi Almanyası ve Okültizm

Nazi kehanetleri ya da Naziler ve Adolf Hitler ile ilgili kehanetler, okült ve mistik ya da metafizik gibi konularla ilgilenen kişilerin favori konularından biridir. Bu konuyla ilgilenen kişilere göre Nazi kehanetleri ilk olarak eski Yahudi yazmalarında ve efsanelerinde geçer. Danyalın kitabının ester bölümünde ilginç bir hikaye vardır: 

Yahudiye’ye yani bugünkü Filistin’e hakim olan bir kral Yahudilerden nefret etmektedir ve 9 oğluyla birlikte kurduğu darağaçlarında her gün onlarca Yahudi’yi asar. Sonra halk ona karşı ayaklanır ve kendisini aynı yerde 9 oğluyla birlikte asarak idam eder. Eski Yahudi takvimine göre olayın tarihi 5707’dir. 

Bu tarihi günümüz tarihine çevirirsek 1946 ya denk gelir. Bu tarih Nürnberg mahkemelerinin tarihidir. Mahkeme sonucunda 12 idam kararı çıkar. Firar eden Martin Bormann ve intihar eden Hermann Göring dışında 10 kişi, başta Yahudi kıyımı olmak üzere insanlığa karşı suçlardan dolayı asılır.

Gelmiş geçmiş en büyük kâhin kabul edilen Nostradamus un da Naziler ve Hitlerle ilgili dörtlükleri vardır. Dörtlüklerinin bazılarında 3 adet İsa karşıtından bahseder. Nostradamus yorumcularına göre bunlardan ilki Napolyon ikincisi de Hitler’dir. Bir dörtlükte ise açık bir şekilde hister kelimesi geçiyor. Bazı yorumculara göre bu apaçık şekilde Adolf Hitleri işaret ediyor. Bazı yorumculara göre buradaki hister kelimesi deli-çılgın manasında yani yine Hitleri kastediyor.

Hitler ve Okültizm

Hitler, OKÜLT bilimlerle de ilgileniyordu. Alman ırkının geçmişteki büyük bir uygarlığın (ATLANTİS’in) devamı olan üstün bir ırk olduğunu düşünüyordu. Adolf Hitler spiritüel (ruhsal) bilgilerle ve bu kanaldan yapılan dünya dışı bağlantılarla da ilgilenmekteydi. Her ne kadar da bilinen alışıldık tarih kayıtları içinde yer almasa da 

Hitler’in UFO’lar ile ilgili bir takım çalışmalar yaptığı ve hatta UFO’ları kullandığı doğrudur. İnanması hayli güç bir spekülasyona göre o zamanlar Adolf Hitler’in sağ kolu Genaral Himmler’e bu görev verilmişti. O da son derece negatif bir varlık olduğu için düşünce formu şeklinde negatif Orion’lu uzaylılardan yardım alarak çok gelişmemiş UFO araçları yaparak kullandıkları söylenebilir ama gelişmiş UFO’ları kullanmalarına ”Dünya Dışı Konfederasyon” tarafından izin verilmemiştir… 

Eğer dünyaya koruyucular ve Satürn Konseyi tarafından karantina uygulanmamış ve özgür irade yasası olmasaydı, Hitler gelişmiş UFO’ları devreye alacak ve tüm dünyayı 1 hafta içinde denetim altına alabilecekti…

İddiaların Gerçekle Bağdaşan Yönleri ve Tarihi Kaynaklar

Almanya’da ortaya çıkan yeni tarihi kaynaklar Hitler’in savaşın son döneminde UFO’lara benzeyen uçaklar geliştirdiğini ortaya koydu. Alman belgeseline göre 1943 yılında Naziler Avrupa’da üstünlüğünü korumaya devam ediyordu. Ancak diğer bölgelerde orduları gerilemeye başlamıştı. 

Bunun üzerine Hitler çareyi Pseudonym 7 adı verdiği kanatsız uçaklar üretmekte buldu. Andreas Epp adlı bir mühendisten çalınan planlarla hazırlanan prototip uçaklar, radarlara yakalanmıyor ve kendi çevrelerinde dönerek hareket ediyordu. Hazırlanan 15 prototip uçağın görünüşü UFO’lara benziyordu.

Hitler test uçuşları başarıyla sonuçlanınca bunları dostu İtalya lideri Mussolini’ye de tanıttı. Mussolini’nin silah danışmanlarından Luigi Romersa Almanlar’ın UFO’sunu “Yuvarlaktı, ortasında çevresi tamamen camla kaplı bir kokpiti, kenarında jet motorları vardı” diyerek tarif ediyor. Fabrika hataları nedeniyle uçaklar üretilemedi. Savaşın son aylarında da Prag’da Skoda fabrikası ile beraber çizimleri ve prototipleri de yok edildi. 

Haziran 1937”de, Hitler ve Goering”in de aralarında bulunduğu Nazi ordusunun başta gelenleri, birliklerinden özel olarak seçilmiş kuvvetleri ülke dışına yolladılar. Bu birliklerin görevi, uzay ve uzaylılarla ilgili bilgi toplamaktı. Araştırmalar sırasında Türkiye sınırları içinde Nuh’un Gemisinin bulunduğu farz edilen Ağrı Dağı’nda bazı hikâyeler dinlediler.

Malakanlar Kars'ın Renkli Yüzleri

Doğunun serhat şehri olan Kars, 93 Harbi sonrası, kırk yıl Rusya’nın egemenliğinde kalmış olması nedeniyle,üzerinde Ruslara ait birçok etnik mimari ve kültürel motif barındırıyor. Tüm yolların kesişme noktasında bulunan, Kars Ani harabelerinin bulunduğu bölgeye Türklerin, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan tam yedi sene önce geldiği ve yerleştikleri düşünülüyor.

Özel şehir planlamasına sahip olan taş binalarla kaplı Kars sokaklarında yürümek, soğuk savaş dönemine ait bir ülkede bulunma hissi uyandırıyor. Bembeyaz karlara bürünmesi ise Kars şehrine ayrı yakışıyor. Fotoğrafçı gezginler ve sinemacılar için adeta bir DOKTOR JİVAGO filmi atmosferi.

II. Abdülhamit döneminde, 1877 – 1878 yılları arasında Osmanlı ve Rus Çarlığı arasında gerçekleşen 93 Harbi sonrası Kars, savaş tazminatı olarak Ruslara teslim edilir ve bir daha buradan ayrılmamak niyetiyle yerleşilir. Fakat,1915 Çarlık rüyasının Bolşevikler tarafından yıkılmasıyla, arkalarında çok özel bir Rus kabilesini bırakarak Kars’ı terk etmek zorunda kalırlar.

MALAKANLAR, Rus Çarı Deli Petro’nun uygulamalarına karşı çıkarak, dinsel bir hareket ve yaşam tarzı olan Molokanizm‘i hayat felsefesi olarak kabul eden insanlardır.

Malakanlar, bir Ortodoks Hristiyan topluluk ve daima egemen bir güç olan kilise ile çatışmışlar, yönetimde çok etkili olan Rus Ortodoks kilisesi için hep bir çıbanbaşı olmuşladır. Bu nedenle, 93 Harbi sonrası Kars’a yerleşen Rus Çarlık Hanedanlığı, onlara göre baş ağrısı olan bu topluluğu, Rusya’dan Kars’a sürmüş; hem onlardan kurtulmuş, hem de Kars’ta kalıcı bir koloni oluşturmuştur.

Malakan, Rusça MOLOKAN yani ‘’SÜT İÇENLER’’ anlamına geliyordu. Ortodoks Kilisesi’ne göre dindar Ruslar haftada sadece iki kez süt içmeliydi, fakat asi Malakan tarikatı, her gün süt içiyordu. Hristiyanlığın sembolü olan HAÇ’ı kullanmıyorlardı. Dini törenlerinde papaz veya rahip istemiyor, kiliseye gitmiyor, bunun yerine temiz ve tek odalı evlerinde toplanıp kadınlı erkekli ibadet etmeyi tercih ediyorlardı. Savaş karşıtı olmaları nedeniyle, 

Rus ordusuna dâhil olmayarak, ellerindeki tüm kalan silahlarını toplu bir tören ile yakmışlardı. Tüm bu nedenlerden dolayı, kilisenin tüm şimşeklerini üzerine çekerek AFOROZ edildiler. Kars’ın ele geçirilmesini fırsat bilen Rus hükümeti, yaklaşık on beş bin Malakanı ana topraklarından sürerler. Günlerce süren yolculuk sonrası Kars’a varan Malakanlar, dere kenarlarında kendi köylerini kurarak, yeni vatanlarına ve yerli halka çok hızla uyum sağlayıp tarım yaparak geçimlerini sağlamaya başladılar.

Tarihin en tanınmış Malakanı, ‘’Savaş ve Barış’’ın yazarı TOLSTOY’dur. Zengin bir aileden gelen ve halkının mücadelesine her daim destek olan yazar, kitaplarından kazandığı tüm geliri, göçe zorlanan bu insanlara destek olmak için çekinmeden harcadı.

Karslılar, yeni gelen bu insanları hep çok sevdi. Farklı din ve ırktan olmalarını hiç önemsemediler. Yardımsever, akıllı insanlardı. Dere kenarına su değirmenleri kurup un öğüttüler, kaz yetiştirdiler. İleri yöntem tarım ve hayvancılık uygulamalarına geçtiler. Sabanda öküz yerine at kullanıp süt kalitesini arttırarak Çeçil Peyniri’ni ürettiler. Bugün bile kullanılan, onlara ait birçok tarımsal yenilik, bölgenin kaderini değiştirmiştir. 

Yardımsever olmalarına karşın, kendilerine dönük insanlardı. Din farklılıkları nedeniyle, Müslümanlarla birebirinden kız alma verıp olayı pek yaşanmadı. 

Malakanlar kilise inşa etmediler, evlerinde ibadet ettiler. Dini bayramlarını kutlarken, Müslüman bayram ve geleneklilerine saygılı oldular. Müslüman halk da onlarınkine… 1915’de Ruslar Kars’ı terk edince, tüm Malakanlar bölgede kalarak, Osmanlı kimliğine tabii oldular. 

Dinlerine sahip çıktıkları gibi, savaş karşıtı toplum olmak en büyük kırımızı çizgileriydi. Bu nedenle, 1921’de Türk ordusunun kurutuluş mücadelesi için düzenli ordu kurma girişimcilerine başlamasıyla istemeyerek de olsa Kars’ı terk etmeye karar verdiler. 

Bir kısım, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Yeni Zelanda’ya göç ettiler. Geri kalanlar için yalnızlık ve fakirleşme dönemi 1961’e kadar sürdü. Onlar da ekonomik sebeplerden dolayı Rusya’ya göç etmek zorunda kaldılar. Bir süre sonra oraya adapte olamayarak tekrar dönmek isteseler de, 

Rus Hükümeti pasaportlarına el koyarak dönmeleri engellendi. Bugün dünyanın farklı yerlerinde Malakanlar yaşıyor. Kars’ta ise 5 aile kalmış diyorlar. Müslümanlarla evlenip din değiştiren de olmuş ,ismi Sara veya İvan olarak Müslüman eşiyle yaşantısını gayet güzel sürdüren de...

Ama şu bir gerçek, toplumsal nedenlerden dolayı göç etmeye zorlanan bu asil insanlar, Kars’a hem ekonomik, hem de kültürel anlamda damgasını vurmuş görünüyor. Bugün, Arpaçay ve İncesu köylerinde bulunan Malakan mezarlıkları dışında, dere kenarında atıl durumda bulunan bir kaç un değirmeni ve taş ev, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altına alınmış bulunuyor. 

Elde kalan kültürel Malakan mirasının, Kars turizmine büyük yarar sağlayacağını ve ivedikle bir Malakan müzesi açılması gerektiğini düşünüyorum. Yılda bir kez de,’’Malakan Kültür ve Sanat’’ festivali düzenleyerek, dünyanın birçok yerinde yaşayan Malakanları Kars’a davet edip unutulmuş bu kültürel hayatın canlandırılması gerektiğine inanıyoruz.

Tarık Akan ve Şerif Sezer‘in başrollerinde oynadığı, 2009 yapımı DELİ DELİ OLMA adlı . Kars’ta yaşayan Malakanların son temsilcisi olan MİŞKA karakterinin zor ve yalnız hayatını anlatan, oldukça etkileyici bir filmsir. Filmde, piyano çalan Malakan karakter Mişka ile doğuştan müzik yeteneği olan Müslüman köylü kızı küçük Alma arasındaki duygusal bağ inanılmaz güzel anlatılmış. Mişka’nın, piyano ile beraber çalıp söylediği ‘Bir Sarmaşık Olsaydım ‘ adlı Malakan şarkısının sözleri şöyledir.

Bir sarmaşık olsaydım, sıkıca tutunsaydım bir yere,

Sökülüp atılmasaydım, köklerimi salsaydım derinlere.

Bir sarmaşık olsaydım, dolasaydım gövdemi döne döne, 

Günlerce aynı yerde kalsaydım, hareketsizlikten uyusaydım.

Bense ayrık otuyum, her çıktığı yerden sökülen, 

Sarmaşık olmak isteyip de, basit bir ot bilinen

Bir ayrık otuyum, kökü olmayan, sevilmeyen 

Sarmaşık olmaya özenen, öylece bir ot işte…

 Faklı kültürler ve dinler, Anadolu’nun zenginliği ve solan renkleridir.

Kailash Dağı Gizemi

Antik piramitlerin sadece Kuzey Kutbu'na değil, aynı zamanda Tibet'te bulunan Kailash Dağı'na da hizalandığı ortaya çıktı. Kailash Dağı'nın deniz seviyesinden yüksekliğinin tam olarak 6666 metre olduğuna inanılıyor. Dağın güney yamacı, eski bir Hint sembolünü andıran dikey ve yatay iki büyük çatlakla kesilmiş. Üst kısmı, düzenli bir piramit şeklindedir ve kardinal noktalara yöneliktir.

Bu muazzam yapının doğa tarafından değil de insanlar tarafından oluşturulmuş olması mümkün mü? Eğer öyleyse, altı kilometrelik bir dağı yontmak için hangi teknik yeteneklere sahiptiler?

Eski el yazmaları, Kailash'tan Dünya'nın derinliklerine doğru yönelen görünmez bir enerji piramidinden bahseder. Bu, oktahedron şeklinde bir yapı oluşturur. Profesyonel gezgin Alexander Redko bu konuda şunları söylüyor:

“Bu dağın aslında bir oktahedron olduğuna ikna oldum. Yukarı çıkan piramit, aynı zamanda kristal gibi aşağıya da iner. Bu oktahedron, hem bir zaman enerjisi alıcısı, hem bir kapasitör hem de bir yayıcı antendir. Dünya, oktahedronun bir parçası aracılığıyla evrenden gelen zamanın enerjisini algılar, diğer parçası aracılığıyla da onu geri yayar.”

Binlerce hacı, aydınlanma ve yaşamda amaç bulmak için Kailash'a akın eder. Bilim insanları, Kailash'ın insan beynini etkileyebilecek özel elektromanyetik alanlar ürettiğine inanıyor. Piramit araştırmacısı Gregory Boss bu görüşler hakkında şöyle diyor:

“Orada elektromanyetik alan kuvveti farklı, her şey farklı, yani vücut kendini bambaşka bir ortamda buluyor. Buna uyum sağlamak zorunda kalıyor ve bu ortam kendini değiştirme, büyüme ve bilinç değişikliğini teşvik ediyor.”

Kailash Dağı'nın altmış yılda bir "uyandığına" inanılıyor. Alexander Redko, keşif gezisini bu özel zaman diliminde planladı. Tibetli lamalar, Rus araştırmacıları uyardı: "Kutsal bir yere girmenin bedelini hayatınızla ödeyebilirsiniz!" Bilim insanları çevreye kontrol kronometreleri ve GPS cihazları yerleştirip yola çıktılar. Gezginlerin saatlerinde ve kontrol saatlerinde sadece bir gün geçmişti. Ancak kendileri büyük bir yorgunluk hissettiler. Alexander Redko bu durumu şöyle açıklıyor:

“Fiziksel zaman aynı kaldı, saatlerde hiçbir değişiklik yoktu, ama biyolojik zaman, yani bedendeki yaşam süreçlerinin süresi onlarca kat hızlandı…”

Çin’in Xian bölgesinde, Kailash Dağı'ndan daha yüksek olabilecek gizemli bir Beyaz Piramit bulunuyor. İlk kez ABD Hava Kuvvetleri pilotu James Gaussman tarafından keşfedildi. Bir uçuş sırasında motorları neredeyse durdu, yakıt donmaya başladı ve pilot alçalmak zorunda kaldı. Birden mürettebat, aşağıda beyaz parlak malzemeden yapılmış dev bir piramit gördü. Üstünde büyük bir kristal bulunuyordu. Uçak yapıya yaklaşamadı, sadece üç kez üzerinden geçebildi. Yarım asırdır “Türk Piramidi” olarak da bilinen bu piramitle ilgili hiçbir resmi veri ortaya çıkmadı. Sadece askeri uydulardan alınan birkaç not ve fotoğraf basına sızdı.

Arkeolog Hartwig Hausdorf bu konuda şöyle söylüyor: “Arşivimde 1940'lara ait Amerikan gazetelerinden kupürler var. 1000 feet, yani yaklaşık 300 metre yüksekliğinde beyaz bir piramitten bahsediyorlar.”

Beyaz Piramit, Keops Piramidi ile aynı enlemde, ancak 72 derece doğuda yer alıyor. Ona yaklaşmak ise imkansız. Çinli yetkililer Beyaz Piramidi yabancı misafirlerden kesinlikle koruyor.

Hartwig Hausdorf, yıllar süren çabalar sonunda Beyaz Piramit'i keşfetmek için izin almayı başardı ve bu bölgeye erişim sağlayan ilk yabancı bilim insanı oldu. Hausdorf

izlenimlerini şöyle anlatıyor:

“Shaanxi eyaletinin başkenti Xi'an'ın batısındaki kısıtlı bölgeyi ziyaret etmeme izin verildi. Dünyada Çin piramitlerini incelemesine, fotoğraflamasına ve belgelemesine izin verilen ilk yabancı oldum. Bölgede çeşitli boyutlarda 100'den fazla piramit olduğu

ortaya çıktı. Aynı beyaz piramit, bu bölgenin 65 km güneybatısında yer alıyor. Çoğu piramit düz arazide inşa edilmişken, beyaz piramit dağlarda yer alıyor. Amerikalı askeri pilotlar da bu durumu doğruladı. Ancak, piramite fazla yaklaşmama asla izin vermediler.”

Yirminci yüzyılın başında Amerika Birleşik Devletleri'nde, Mısır piramitlerinin sırrını çözebilecek bir adam vardı. Adı Edward Leedskalnin’di. Florida'da Mercan Kalesi adında muhteşem bir yapı inşa etti. Bu taş şehir, hala bir mühendislik gizemi olarak kabul ediliyor.

Mercan Kalesi'ni inşa etmek için yüz bin ton mercan kullanıldı. Büyük, tonlarca ağırlıktaki bloklar mükemmel bir şekilde birleştirilmişti; kuleler, kapılar ve iç eşyalar bu bloklardan yapılmıştı. Bazıları, Edward Leedskalnin'in bunu basit bir karşı ağırlık sistemi kullanarak tek başına yaptığını söylese de, uzmanlar bunun imkansız olduğunu düşünüyor.

Mühendis ve piramit araştırmacısı Christopher Dunn şunları belirtiyor: "Bence, taşların ağırlığını azaltacak bir yöntem kullanmış olabilir. Belki de yer çekimini etkileyerek işi daha kolay hale getirmiş olabilir."

“Komşular, onun devasa blokları hareket ettirdiğini ve bunlardan mobilya yaptığını görünce hayrete düştüler. Nasıl yaptığını sorduklarında, karşı ağırlık ve kaldıracın sırrını bildiğini söylemekle yetindi. Çalışırken kimsenin onu izlemesine izin vermezdi, çoğu zaman geceleri fener ışığında çalışırdı.”

Edward'ın karşı ağırlık sistemi sadece 10 ton kaldırabiliyordu, ancak bazı taşlar 30 tondu. Edward Leedskalnin, yirmi yıl boyunca mutfak eşyaları da dahil olmak üzere

taştan bir kale inşa etti. Mercan Kalesi'ni tamamladıktan sonra hastaneye gitti ve orada hayatını kaybetti.

Mühendis Christopher Dunn, Leedskalnin'in yerçekimi ve manyetizma hakkında bilinmeyen şeyleri bildiğine inanıyor. Ne yazık ki sırrını mezara götürdü. Dunn, piramitlerin ve Mercan Kalesi'nin inşa sırrını çözdüğünü düşünüyor. Mercan Kalesi Müzesi'nde teorisini destekleyen kanıtlar bulduğunu iddia ediyor. Örneğin, Edward'ın çalışırken çekilen nadir bir fotoğrafında, tripodların üzerinde kutular ve bu kutulardan bloklara uzanan teller görülüyor.

Belki de bu kutular, atölyeden gelen bir tür sinyalin tekrarlayıcılarıydı. Christopher Dunn şöyle açıklıyor:

“Piramitlerin nasıl inşa edildiğini bilen tek kişi Edward Leedskalnin'di. Sadece 60 kg ağırlığındaydı ama 30 tonluk blokları tek başına taşıyabiliyordu. Ona göre, yerçekimi manyetizmanın bir formuydu. Taşlara atomik rezonansla etki ederek, onların ağırlığını kaybetmelerini sağlıyordu.”

Büyük Giza Piramidi'ni inşa etmek, akustik veya elektromanyetik teknolojilerle bile zordu. Ayrıca, dünyadaki piramitler asla tek başlarına bulunmaz. Bu antik yapılar o kadar karmaşık ve bilgi doludur ki, önemli amaçlara hizmet ettiklerini düşündürür.

Piramitlerin sadece süs için yapıldığı pek olası değildir, çünkü aynı dönemde birçok tapınak kabartmalar ve fresklerle doluyken, piramitlerde hiç süsleme yoktur. Bu da onların teknik bir amaca hizmet ettiğini gösterir.

Örneğin, Keops Piramidi'nin yapımında kullanılan malzemeler özel amaçlara hizmet etmiş olabilir. Piramidin çekirdeği, elektriği iyi ileten dolomit adı verilen bir kireçtaşından yapılmıştır. Tepesi ise elektriği geçirmeyen saf kireçtaşı ile kaplanmıştır, bu da piramidi yalıtkan yapar. Koridorlar ve şaftlar granitten yapılmıştır ve granit enerji yükünü tutabilir. Bu tünellerin yapısı elektrik kablosuna benzer. Yerden gelen elektrik çekirdekte toplanarak tepede yoğunlaşır. Havacılık mühendisi Alexander Makhov şöyle diyor:

“Piramit, enerjiyi yoğunlaştıran bir yapıdır. Etrafımızdaki enerji büyük bir deniz gibidir, ama biz onu nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz.”

Rus jeofizikçiler, Mısır piramitlerinde yaptıkları araştırmalardan ilginç sonuçlar elde etti. Öncelikle, eski binaların sismik aktivite ve gezegenin ritimleriyle nasıl bir ilişkisi olduğunu anlamak istediler. Bu çalışmaların sonuçları oldukça şaşırtıcıydı. Rusya Bilimler Akademisi Yer Fiziği Enstitüsü'nden bir araştırmacı olan Oleg Khavroshkin, bu keşifleri şöyle açıklıyor:

"Piramidin gürültüsünü farklı açılardan ölçtük. Dışarıdan yapılan ölçümlerle içerideki ses seviyelerini karşılaştırdığımızda, piramidin iç kısmında beklenmedik derecede yüksek ses seviyeleri tespit ettik."

Bu bulgu, piramitlerin elektromanyetik ve sismik aktivitelerinde belirgin pikler olduğunu gösteriyor. Bu da, piramitlerin belki de depremleri önceden tahmin etmek veya etkisini azaltmak için bir tür jeofizik cihaz olarak işlev gördüğünü düşündürüyor.

Ancak, piramitlerin işleyişi hala bir gizem. En büyük piramit olan Keops Piramidi'nin içindeki malzemelerin özellikleri, bu eski yapıların enerji akışı üzerindeki etkisi hakkında fikir veriyor. Dış yapıdaki kumtaşı, bol miktarda kuvars içerirken, iç odadaki granit kristal kuvars içerir. Kuvars, basınç altında veya sıkıştırıldığında elektrik yükü üretir, bu da piramidin enerji dengesini etkileyebilir.

UNIO Cosmopoisk'in koordinatör yardımcısı Alexander Petukhov, piramitlerin yer seçiminin bu etkileşimleri tetiklemek için belki de özenle seçildiğini düşünüyor. Ebu Gurab tapınağında da saf kuvars taşından yapılmış bir Kristal Sunak bulunur. Sunağın ortasında, özenle oyulmuş bir taş daire bulunur.

Sunak ve gizemli taş havuzları, tamamen kuvars bloklarından oluşur. Bilim insanları, bu yapıların işlevini henüz tam olarak anlayamamıştır. Piramit araştırmacısı Christopher Dunn, Büyük Piramit ve benzer yapıların elektromanyetik enerjiyle ilgili olduğunu ve bu enerjiden yararlanmak için inşa edildiğini düşünmektedir.

Dünya üzerindeki tüm piramitler ve megalitik tapınaklar genellikle jeolojik fay hatlarına yakın yerlerde bulunur. Bu bölgelerde, piramitlerde özel bir enerji yoğunlaşması oluşur ve yüzeye çıkar. Dünya'nın enerjisi belirli hatlar boyunca düzenlenmiştir. Eski uygarlıklar bu enerji akışlarının farkındaydı ve onları kullanmanın yollarını biliyor olabilirlerdi. İngiltere'de bu hatlara "ley hatları" denirken, antik Çin'de ise "Ejderha Hatları" olarak bilinirler. Saraylar veya tapınaklar genellikle bu hatlar üzerinde inşa edilmişti ve insanların Dünya'dan gelen enerjiyi kullanarak kendilerini şarj etmelerine yardımcı oluyordu.

Peki, neden bu kadar çok enerjiye ihtiyaç duyuldu? Dünyadaki tüm antik piramitler genellikle Kuzey Dönencesi veya 30 derece kuzey enlemi boyunca belirli aralıklarla yerleştirilmiştir. Bu piramitler, gezegen döndükçe uzaydan sürekli sinyal alıp iletebilirler.

Ayrıca, küresel bir deprem bastırma sistemi veya yok olmuş bir medeniyetin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için insan yapımı ancak çevre dostu bir enerji kaynağı olabilirler. UNIO Cosmopoisk Koordinatör Yardımcısı Alexander PETUKHOV, bu konuda şunları ifade ediyor:

“Piramitler dünyanın dört bir yanında bulunabilir. Hatta, ulaşılması zor adalarda bile karşımıza çıkabilirler. Bu adalar, belki de geçmişte batmış kıtaların, Atlantis veya Lemurya gibi, kalıntıları olabilir. Dolayısıyla, piramitlerin dünyanın her köşesini kapladığı söylenebilir.”

Antik metinlerde, piramitlerin büyük uygarlıkların merkezlerinde bulunduğu bilinir; örneğin Atlantis ve Hyperborea gibi. Ancak yaklaşık on iki bin yıl önce küresel bir felaketin ardından, bu toprakların sular altında kaldığına inanılır.

Antik metinlere göre, tüm piramitler birbirlerine ve Hyperborea'daki Meru'nun ana piramidine doğru yönlendirilmişti. Onlardan kuzeye doğru bir vektör çizerseniz, bu günümüzde yine aynı yere işaret eder.

Başlangıç noktamız olarak, Tibet'teki Kailash Dağı'nı alalım. Ancak bu vektör, günümüz Kuzey Kutbu'na değil, 15 derece batıya işaret eder. Bu, Grönland adasının yakınına denk gelir. Sonra, Batı Yarımküre'den bir hat daha çizmeliyiz. Burada, Meksika'daki Teotihuacan kompleksi en iyi korunmuş piramitlerle bilinir. Örneğin, "Ölülerin Yolu" olarak adlandırılan Ay Piramidi'nin merkezi hattı, neredeyse doğrudan kuzeyi değil, kutbun 15 derece doğusunu gösterir... Her iki vektör de Grönland adasında kesişir! İşte burası Hyperborea'nın batmayan kısmıdır. Bu, 1595 tarihli bir harita ile doğrulanmıştır.

Sovyet okyanus bilimcileri, Atlantik'in derinliklerinde, Fas kıyısı açıklarında, garip bir sualtı dağı olan Ampere'yi ve batık bir şehrin kalıntılarını keşfettiler. Rusya Bilimler Akademisi Okyanusoloji Enstitüsü'nün önde gelen araştırmacısı P.P. Şirşova'nın

“Atlantis'in Ampere Dağı bölgesinde olabileceğine nasıl karar verdik? Çünkü incelediğimiz deniz dağı sistemi, Cebelitarık Boğazı'ndan yaklaşık 300 mil uzaklıkta, Boğaz ile Azor Adaları arasında yer alıyor. Hepsinin düz üstleri var. Bu ne anlama

geliyor? Bu, onların adalar olduğunu gösteriyor."

- - -

Bulut Aşılama (Cloud Seeding) Nedir


İklim değişikliği, kuraklık ve su kaynaklarının giderek azalması, son yıllarda birçok ülkede yağış yönetimi teknolojilerine olan ilgiyi artırmıştır. Bu teknolojilerden biri olan bulut tohumlama, özellikle tarım, içme suyu temini ve orman yangınlarını önleme gibi alanlarda umut verici bir çözüm olarak görülür. 
Alanında uzman akademisyenler, mühendisler ve araştırmacıların çalışmaları sayesinde, bulut tohumlamaya ilişkin detaylar gelecek açısından umut vericidir. Fakat çevresel etkileri nedeniyle bu konuda araştırmalar hâlâ sürmektedir. 

Doğal yağmur oluşumu üzerine yapılan çalışmalar, yağmurun doğa için ne denli hayati ve olağanüstü bir süreç olduğunu gösterir. Tarımdaki teknolojik gelişmeler, sulama yöntemlerinde çeşitliliği artırmıştır. Fakat bu noktada su ve sular üzerindeki insan hakimiyeti genel olarak tüketimi yaygınlaştırır. 

Bu bağlamda, bulut tohumlama yöntemi doğa ve yaşam için çevresel bir çözüm alternatifidir. Peki, ‘’Bulut tohumlama ile yağmur nasıl yağar?’’, “Bu yöntem nasıl çalışır ve çevre üzerinde ne gibi etkiler bırakır?” Yanıtları birlikte inceleyelim.

Doğal Koşullarda Yağmur Nasıl Oluşur?

Yağmurun oluşumu, atmosferdeki su buharının yoğunlaşması ile başlar. Güneş ışınlarıyla ısınan yeryüzündeki su kaynakları (denizler, göller, nehirler) buharlaşır ve atmosfere yükselir. Bu su buharı, yükseldikçe soğur ve yoğunlaşarak mikroskobik su damlacıklarını oluşturur. 

Bu su damlacıkları zamanla birleşerek bulut oluşumunu doğurur.
Eğer bulutlardaki su damlacıkları yeterince birleşip büyürse, yerçekiminin etkisiyle yağmur damlası olarak yeryüzüne düşer. Her bulut, kendi başına yağmur bırakmaz. Yağmur oluşması için belirli fiziksel ve kimyasal koşulların sağlanması gerekir. İşte bu noktada, doğal süreçlerin desteklenmesi için bulut tohumlama devreye girer.


Bulut Tohumlama Nedir?

Bulut tohumlama (cloud seeding), atmosferde bulunan bulutların yağmur bırakmasını teşvik eden bir iklim mühendisliği yöntemidir. Bu teknikte, bulutların içine belirli kimyasal maddeler (çoğunlukla gümüş iyodür, sodyum klorür veya kuru buz) uçaklar ya da yer tabanlı roket sistemleriyle enjekte edilir.
Bu maddeler, buluttaki su buharının yoğunlaşmasını hızlandırarak yağmur damlacıklarının oluşumunu teşvik eder. 

Böylece, potansiyel yağmur ihtimali olan ama henüz yağışa dönüşmemiş bulutlardan yağmur elde edilebilir. Bu yöntem, özellikle yarı kurak bölgelerde, tarım alanlarında ve yangın riski yüksek ormanlık bölgelerde yağış artırımı amacıyla uygulanır.

Bulut tohumlama uygulamasının başarılı olabilmesi için şu koşullar gereklidir:
● Uygun sıcaklıkta ve nemde bulutların varlığı,
● Doğru miktarda ve biçimde tohumlama maddesinin kullanımı,
● Hedef bölgenin meteorolojik analiziyle zamanlamanın iyi belirlenmesi.

Türkiye ve Dünyada Suni Yağmur Uygulamaları

Dünyada ilk kez 1940’lı yıllarda ABD’de denemeleri yapılan bulut tohumlama yöntemi, günümüzde Çin, Hindistan, Avustralya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya gibi ülkelerde yaygın olarak kullanılır. Özellikle Çin, 2008 Pekin Olimpiyatları sırasında hava koşullarını kontrol etmek amacıyla bu teknolojiyi büyük ölçekte kullanmıştır. Benzer şekilde, Birleşik Arap Emirlikleri gibi çöl iklimine sahip ülkelerde düzenli yağış elde etmek için yoğun bulut tohumlama programları yürütülür.

Türkiye’de bulut tohumlama çalışmaları ise 1990’lı yıllardan bu yana çeşitli şehirlerde zaman zaman uygulanır. İstanbul, İzmir, Ankara ve Konya gibi büyükşehirlerde özellikle barajlardaki su seviyeleri kritik düzeye geldiğinde bu teknolojiye başvurulmuştur. 2021 ve 2022 yıllarında kuraklık tehdidiyle karşı karşıya kalan bazı bölgelerde suni yağmur uygulamaları denenmiş, olumlu sonuçlar alınmıştır. Türkiye’de bu alanda çalışan meteoroloji mühendisliği ekipleri, hava analizleri sonucunda uçaklarla uygun bulutlara müdahalede bulunarak yağış tetiklemesi yapar.

Fakat Türkiye'deki uygulamalar henüz sınırlı düzeydedir ve düzenli, sistematik bir bulut tohumlama altyapısı tam olarak oturmamıştır. Yine de su kaynaklarının yönetimi ve kuraklıkla mücadele stratejileri içerisinde bu yöntem giderek daha fazla dikkate alınmaktadır.

Bulut Tohumlamanın Çevresel Etkileri

Bulut tohumlama, teoride çevre dostu bir yöntem olarak tanımlanıyor olsa da uzun vadeli etkileri konusunda çeşitli tartışmalar ve araştırmalar sürer. İşte bu yöntemin bazı çevresel etkileri:

1. Toprak ve Su Kalitesi

Özellikle gümüş iyodür gibi kimyasalların yoğun kullanımı, toprak ve su kaynaklarında kirliliğe yol açabilir. Bu maddelerin biyolojik birikimi ve çevresel toksisitesi hala bilimsel araştırmalara konu olur. 

2. Bölgesel İklim Dengesi

Bir bölgede yapay olarak yağmur yağdırılması, komşu bölgelerdeki doğal yağış düzenini etkileyebilir. Bu durum, uzun vadede bölgesel iklim dengelerinde sapmalara yol açabilir.

3. Biyolojik Etkiler

Ani yağış artışı, tarım alanlarında erozyona veya sel riskine yol açabilir. Aynı zamanda flora ve faunada alışılmadık hava koşulları ekolojik dengenin bozulmasına neden olabilir. Bu etkilerin kontrol altına alınması amacıyla bilimsel araştırmaların artırılması teşvik edilir. 

4. Etik ve Hukuki Sorunlar

Havanın yapay olarak değiştirilmesi konusu, uluslararası düzeyde etik ve hukuki tartışmalara neden olur. Özellikle sınır ötesi etkiler söz konusu olduğunda, bu tür uygulamaların denetlenmesi gereklidir. Etik ve hukuki boyutlar, bu uygulamaların gelecekte nasıl yönlendirileceğini, yeni nesillerin geliştireceği yaklaşımlara bağlı olarak şekillendirecektir.
- - -

Varamurthieswarar Tapınağı

Hindistan Tamil Nadu'daki 6.000 yıllık Varamurthieswarar Tapınağı'nın duvarlarındaki taş oymalar, bir insanın doğum sürecini tasvir ediyor. 

Hamileliğin farklı aşamaları şaşırtıcı bir biçimde resmedilmiş.

Hücrelerin keşfedilmesinden binlerce yıl önce, ultrason ve mikroskoptan önce, hücrelerin bir kadının rahminde nasıl buluştuğu, birleştiği ve büyüdüğü hakkında ayrıntılı bir süreç görülüyor.

Bu ve benzeri bilgiler o çağlarda da biliniyorsa insanlık bir nedenle ilkelliğe dönüş mü yaşadı? Daha önce bilinenleri yeniden mi keşfediyoruz? 

Sanki bir döngü, bizden öncekiler bunu yaşadı ve bir çağı bitirdi şimdi biz yaşıyoruz ve belkide bizden sonrakilerde aynısını yaşayacak

- - -

Samaritanlar

Birçok kişi Hristiyan İncili'nden İyi Samiriyeli hikayesini duymuş olabilir, ancak çoğu hala varlığımızdan habersiz.

Biz Samiriyeliler (Shomronim olarak da bilinir), İsrail kabilelerinin, özellikle Levi ve Yusuf'un kalıntılarından olduğumuza inanıyoruz. Metinlerimizde ve Tevrat'ımızda (aynı zamanda "Paleo İbranicesi" olarak da bilinir) hala eski İbranice kullanıyoruz ve ilkinden bu yana 137 nesil geriye giden bir başrahip soyumuz olduğuna inanıyoruz. 3658 yıl önce (Aaron'un oğlu Eliazar).

Ayrıca Yeşu'nun Tabernakülü Sichem (Nablus) yakınlarındaki Gerizim Dağı'nda inşa ettiğine inanıyoruz.

Gerizim Dağı bizim için en kutsal yerdir, İbrahim'in oğlu İshak'ı neredeyse orada kurban ettiğine inanıyoruz, ayrıca 10 emirde bir Sunak inşa edilecek yer olarak bahsedildiğine inanıyoruz.

"Samiriyeli" kelimesinin, eski İbranice'de bekçiler anlamına gelen Shomerim kelimesinden geldiğine inanılıyor.

Bugün dünyada yaklaşık 820 Samiriyeli var, Yarısı Batı Şeria'daki Gerizim Dağı'nda yaşıyor ve Diğerleri Tel Aviv'deki Holon'da yaşıyor, ayrıca dünyanın dört bir yanında Samiriyeli olmak için dönen yüzlerce insan var, ancak onlarla hiç tanışmadık, bu yüzden tam olarak aynı mitzvot'u takip ettiklerinden emin olamıyoruz.

Burada Samiriyeliler hakkında birkaç tartışma fark ettim ve bu küçük topluluğun üyelerinden biri olarak, birçok insanın inançlarımız ve geleneklerimiz hakkında meraklı olduğunu fark ettim, Gerizim Dağı'nda rehber olarak çalışıyorum ve meraklı insanların dinimizi daha iyi anlamalarına yardımcı olmak istiyorum, bu yüzden her şeyi sormaktan çekinmeyin!

- -

Tanrı Amon

Bilindiği gibi, tek tanrılığı ilk defa Amenofis ortaya attı. Çok tanrısı olan bir evrende kargaşalık olur yaklaşımı ile tanrı sayısını bire indirdi (yani tek tanrılılık semavi dinlerin değil Amenofis'in fikridir). Tahta çıkar çıkmaz tanrılar tanrısı AMON-RA'yı ve diğer tüm tanrıların 

(Maat, Hathor, İsis, Nephthys, Set, ...) adını tapınaklardan sildirdi ve bir yasayla sadece tek bir tanrıya tapınılacağını emretti. Tek bir tanrı vardır o da güneşin kendisi "ATON' dur, dedi. Böylece dünyada ilk defa tek tanrılı Aton Dinini (Atenism bazen Atonism) kurmuş oldu.

TEB rahipleri . Amenofis bu yaklaşımına büyük tepki gösterdiler.

4. Amenofis adını değiştirerek, her şeyin yaratıcısı ve güneşin sevgilisi, Aton'a hizmet eden anlamına Akneton (Akhenaton) adını aldı. Bir de Aton'a şiir yazar:

Akhenaton'un tanrı Aton'a yazdığı bir şiir: Tanrı uludur, birdir, tektir ondan başkası yoktur. Bir tanedir, o'dur her varlığı yaratan, bir ruhtur tanrı, görünmeyen bir ruh, ta başlangıçta vardı tanrı, tek varlıktı o. Hiç birşey yokken o vardı. Herşeyi o yarattı, ezelden beri süregelen varlığı, ebediyete kadar sürecek, gizlidir tanrı, kimse görmemiştir onu. İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.

Daha sonra yüzyıllar boyu eski Mısır'ın başkenti olan, Amon kültürünün de merkezi sayılan, Karnak tapınağının bulunduğu Teb'i terkederek, yeni başkent ilan ettiği 'Güneşin Ufku ' anlamına gelen Akhetaton şehrine yerleşmiştir.

Ölümünden sonra bu din TEB rahiplerinin etkisiyle yasaklandı. Daha önceki tanrılar yine sahneye çıktı.

- AMON-RA en büyük tanrı oldu (bu tanrıya dua etmek için ya rab ya da ya rabbim dendi, bu sıfat ilk olarak Tevrat'a sonra İncil'e en sonunda da Kuran'a geçti); duaların kabulü için, duaların sonunda en büyük tanrı adına, Amon ya da Amen adına bir bağlama yapıldı. Bu da üç semavi dindeki duaların sonunda amen ve amin kelimesini oluşturdu."

Kurtlar Vadisi Pusu Dizisinde Amon


- -

Pazuzu

Mezopotamya şeytanı Pazuzu’nun heykelcikleri bölgedeki arkeolojik alanlarda bulunabiliyor ve günümüzde ürkütücü görünümleriyle popülerleşen Labubu bebekleriyle yapılan karşılaştırmalarda da kültürel yankısını görmek mümkün.

Bu küçük bronz figürin, Mezopotamya tanrısı Pazuzu’nun günümüzde en bilinen tasviri olma özelliğini taşıyor. The Exorcist ve The Simpsons’daki modern şeytanlara ilham vermiş osla da, görünüşe göre koleksiyonluk oyuncak Labubu’nun esin kaynağı değil.

Şu anda Louvre’da sergilenen 15 santimetre boyundaki kanatlı figürin, bir kaide üzerinde sağ kolunu kaldırmış halde duruyor. Fakat arkasında, onun kötü şöhretine katkıda bulunmuş olabilecek tüyler ürpertici bir yazıt var:

“Ben, Pazuzu. Hampa’nın oğlu. Dağlardan öfkeyle fırlayan, havanın kötü ruhlarının kralı; işte benim.”


Eski Mezopotamya dininde Pazuzu, dünyayı dolaşan bir rüzgâr şeytanıydı. Farklı betimlemeleri bulunsa da, genellikle köpeğimsi bir yüz, kocaman fırlamış gözler, keskin dişlerle dolu açık bir ağız, kuş pençeleri ve kanatları, keçi boynuzları, pullu bir gövde, yılan başlı cinsel organ ve akrep kuyruğuyla resmedilirdi.
Eski metinler, Pazuzu’nun yıkıcı rüzgârları çağırmaktan, kuraklık ve kıtlık getirmekten ve hastalık yaymaktan sorumlu olduğunu öne sürüyor.

Çeşitli malzemelerden yapılmış çok sayıda Pazuzu figürini yıllar boyunca arkeolojik alanlarda bulundu. Ancak Pazuzu, modern kültürel bilinçte ancak yarım yüzyıl önce kendine yer edindi.


Mezopotamya’nın “güneybatı rüzgârının şeytanı”, William Peter Blatty’nin 1971’de yayımlanan The Exorcist kitabında küçük bir kızı ele geçiren ruh karakterine ilham verdi. 2017’de The Simpsons dizisinin bir bölümünde Pazuzu adlı bir karakter göründü ve aileye musallat olan bir heykel olarak işlendi. Son dönemde ise internet ortamında bazı kişiler, kocaman gözleri ve küçük dişleriyle Labubu koleksiyonluk oyuncağının Pazuzu’dan esinlenmiş olabileceğini tartıştı.

Pazuzu – Şeytan Çıkarma (1973).
Masum 12 yaşındaki Regan MacNeil'in resminin ardına saklanan kadim, ölümsüz bir şeytan olan Pazuzu, Sümer kökenli bir iblis.


Pazuzu The Exorcist’e İlham Veren Şeytan



Mohenjo Daro 4.500 Yıllık Şehir Neden Terk Edildi

Mohenjo-daro: 4.500 Yıllık Şehir Neden Terk Edildi?

Yaklaşık 4.500 yıl önce, bugün Pakistan sınırları içinde kalan bölgede son derece gelişmiş bir şehir vardı: Mohenjo-daro.

Planlı sokakları, düzenli yerleşimi, gelişmiş kanalizasyon sistemi ve geniş ticaret bağlantılarıyla döneminin dikkat çekici şehirlerinden biriydi.

Fakat zamanla şehir terk edildi.

Bugün arkeologların karşısındaki en büyük sorulardan biri şu:

İnsanlar neden böyle gelişmiş bir şehri terk etti?

İklim değişikliği mi? Nehirlerin yön değiştirmesi mi? Yoksa şehirde yaşanan daha büyük bir toplumsal dönüşüm mü?

Kesin cevap hâlâ tartışılıyor.

Peki sizce Mohenjo-daro neden terk edildi?



Fatih Sultan Mehmet

II. Mehmed yani Fatih Sultan Mehmed Osmanlı İmparatorluğu'nun 7. padişahıdır. 21 yaşında İstanbul'u fethederek adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Zekası ile birçoğunu kendine hayran bırakan Fatih Sultan Mehmet'in Arapça ve Farsça'nın yanı sıra Latince, Yunanca ve İtalyanca biliyordu. Peki Fatih Sultan Mehmet'in babası ve annesi kimdi? İşte çocukları, eşleri ve hayatı...

Fatih Sultan Mehmet, babasının ölümü ile tahttaki yerini çok genç yaşta aldı. Babası Sultan II. Murad, annesi Huma Hatun'du. 1451 yılında Osmanlı'nın başına geçen II. Mehmed, 1453'te İstanbul fethetti. Mehmed fethin ilk günü öğleden sonra şehre girdi ve Ayasofya’ya giderek namaz kıldı. Fatih Sultan Mehmet askeri başarılarının yanı sıra üniversite anlamında Osmanlı tarihinde ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim kurumlarından olan Sahn-ı Seman’ı kurmuştur. İşte Fatih Sultan Mehmet'in hayatı ve ölümü...

Hayatı

II. Mehmed 30 Mart 1432 yılında Edirne'de dünyaya geldi. Babası Sultan II. Murad, annesi gayrimüslim bir köle olan Huma Hatun'dur.  Mehmet'in devlet görebleri çok erken yaşta başladı. Ağabeyi Ahmed'in ölümünden sonra 6 yaşındayken Amasya'da Rum sancakbeyi oldu. Özel eğitim alan Mehmet'in hocalarından biri de  Molla Gürani idi. Fatih Sultan Mehmet'in Arapça ve Farsça'nın yanı sıra Latince, Yunanca ve İtalyanca biliyordu.

Tahta Çıkışı

İlk olarak 1444-46 yılları arasında kısa bir dönem tahta çıktı. Babası II. Murad, 3 Şubat 1451 günü öldü ve Mehmet, ikinci kez yirmi yaşında tahta çıktı. Çandarlı Halil Paşa’yı sadrazamlık makamında tuttu. (Çandarlı Halil Paşa, 1439-1453 tarihleri arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.)  Mehmed ciddi iç ve dış krizlerle karşı karşıya kaldı. Karamanlılar ayaklanma başlattılar. Mehmed bu isyanı başvurduktan sonra İstanbul için harekete geçti

İstanbul'un Fethi

1451'te Sultan Mehmet,  'Boğazkesen' denilen Rumeli Hisarı'nın inşa emrini vererek, İstanbul kuşatmasının hazırlıklarına başladı.  6 Nisan da başlayan kuşatma tam 53 gün sürdü. 29 Mayıs 1453'te İstanbul fethedildi. Mehmed fethin ilk günü öğleden sonra şehre girdi ve Ayasofya’ya giderek namaz kıldı. Sultan Mehmet İstanbul'un fethinden hemen sonra Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirdi.

Fatih Sultan Mehmet'in  Askeri Başarıları

* İstanbul zaferi ile güçlünen Osmanlı Devleti, hıristiyan birliğini bozmak için Avrupa'ya birçok sefer düzenledi. Kırım Hanlığı'nı Osmanlı hakimiyeti altına aldı. 

* Bosna'ya sefer düzenleyerek Bosna Sancakbeyliğini oluşturdu. Osmanlı yönetiminin dini özgürlük tanıması ve ılımlı yaklaşımından etkilenen Bosnanılar Müslümanlığı benimsediler. (Müslümanlığı benimseyen Bosnalılara Boşnak deniyor.)

* Fatih Sultan Mehmet, Eflak ve Boğdan'a seferler düzenledi. Fatih'in bizzat başında olduğu Osmanlı kuvvetleri Boğdan ordusunu büyük bir bozguna uğrattı.

* 1461’de Trabzon İmparatorluğu'nun başkenti Trabzon’u ele geçirdi ve bu devletin varlığına son verdi.

*  Akkoyunlular’la ittifak kuran Karamanoğulları Beyliği'ne karşı Fatih Sultan Mehmed Konya'yı ele geçirdi. Konya o dönemde Karamanoğullarının başkentiydi. 1474 yılında Karamanoğulları Beyliği tamamen ortadan kaldırıldı.

Ölümü

30 yıl hükümdarlık yapan Fatih Sultan Mehmet 1481 yılında Anadolu'ya doğru bir sefere çıktığında bir ordugahta hayatını kaybetti. Ölüm nedeni gut hastalığı gösterilse de zehirlendiği de söylenmektedir. Fatih Sultan Mehmed, Fatih Camii’ndeki türbesinde yatmaktadır

Kanuni Sultan Süleyman'ın Eşleri Kimlerdi?

Emine Gülbahar Hatun

Gülşah Hatun

Hatice Hatun

Sitti Mükrime Hatun

Çiçek Hatun

Kanuni'nin Çocukları

II. Bayezid (Babasından sonra tahta geçti)

Şehzade Mustafa

Cem Sultan

Gevherhan Sultan

- - -

Ashab-ı Sebt (Cumartesi Halkı) Ashabı Sebt Kıssası

Ashâb-ı Sebt, Mısır ile Medîne-i Münevvere arasında Kızıldeniz kenarında Medyen şehrinde yaşardı. Sayıları yetmiş bin kadardı. Bunlar, cumartesi günleri ibâdetten başka bir şey yapmazlardı. Çünkü cumartesi günü ibâdetin dışındaki işler onlara haram kılınmıştı.

Onlar avlanmamak üzere Dâvûd -aleyhisselâm-’a söz vermişlerdi.

Daha sonra şeytan, kendilerine vesvese vererek:

“Siz avlamaktan değil, yemekten menedildiniz!” dedi.

Hikmet-i ilâhî olarak cumartesi günleri balıklar çoğalır, diğer günler azalırdı. Bu sebeple şeytanın fısıltısı bazılarına çok câzip geldi. Bu hususta Medyen halkı üç kısma ayrıldı:

Kısım; Allâh’ın emrine muhâlefet ederek balık tuttular. Hem yiyip, hem de sattılar. Bunlar cumartesi günü ağ atarlar, pazar günü de çekerlerdi.

Kısım; balık avlama günâhına girmediler, fakat emr-i ilâhîye uymayanlara da karşı çıkmadılar. Yâni ilâhî emrin çiğnenmesi karşısında sessiz kalıp herhangi bir îkaz ve nasihatte bulunmadılar.

Kısım ise; hem ilâhî nehye riâyet ettiler, hem de cumartesi günü yasağını çiğneyenlere îkaz ve nasihatte bulundular. Sükût edenlere de susmakla doğru yapmadıklarını söylediler. Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker vazîfesini yerine getirdiler.

Sükût edenler, kendilerini îkaz edenlere:

“Helâk olacak kavme niçin vaaz edip kendinizi yoruyorsunuz? Emeğinize yazık!” derlerdi.

Emr-i bi’l-ma’rûfta bulunanlar da:

“Biz, Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda mes’ûl olmamak, mâzûr olmak için böyle yapıyoruz!” diye cevap verirlerdi.

Daha sonra bunlar, diğerlerine gelecek olan musîbet kendilerine de gelmesin diye onlarla aralarına bir duvar çektiler. Duvarın arkasındaki sesler kesilince, bir de baktılar ki, bir gecede hepsi birden maymuna dönmüşler!.. İlâhî hükmü dikkate almadıkları için böyle bir cezâya dûçâr olan bedbahtlar, Allâh’ın emrine itaat ettikleri için bu azaptan kurtulan akrabalarının yanında bir müddet mahzun mahzun gezdiler. Üç gün sonra da, maymun şekline girmiş olan âsîlerin hepsi öldü.

İmâm Begavî’nin Meâlimü’t-Tenzîl adlı eserinde:

“Avlanmayan, lâkin avlayanlara da herhangi bir îkaz ve nehiyde bulunmayıp susanlar da, onlarla birlikte maymunlar hâline geldiler.” denilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus şöyle ifâde buyrulur:

“Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor! Hani onlar, cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi günü, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi; cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece Biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihân ediyorduk.” (el-A’râf, 163)

“İçlerinden bir topluluk:

«–Allâh’ın helâk edeceği, yâhut şiddetli bir şekilde azâb edeceği bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?» dedi.

(Nasihat edenler) dediler ki:

«–Rabbimize beyân edecek mâzeretimiz olsun diye, bir de (belki) sakınırlar ümîdiyle (nasihatte bulunuyoruz)».” (el-A’râf, 164)

“Onlar, kendilerine yapılan îkazları unutunca, Biz de kötülükten menedenleri kurtardık; zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerinden dolayı şiddetli bir azâb ile yakaladık. Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince, onlara: «Aşağılık maymunlar olun!» dedik.” (el-A’râf, 165-166)

Cenâb-ı Hak, daha sonraki nesillere, bu hâdiseyi hatırlatarak şu şekilde îkaz buyurmaktadır:

“(Ey İsrâîloğulları!) İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine, «Aşağılık maymunlar olun!» dediklerimizi elbette bilmektesiniz.” (el-Bakara, 65)

“İşte bu kıssayı, o zaman hazır olanlara ve sonradan gelenlere ibret verici bir cezâ, muttakîler için de bir nasihat kıldık.” (el-Bakara, 66)

Eyle ahâlîsi cumartesi günü Allâh’ın emirlerinden çıkıp nefislerine zulmettikleri zaman Dâvûd -aleyhisselâm- onlara lânet etmiş, onlar da maymunlara dönmüşlerdir. (Elmalılı H. Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, III, 1786)

Bu hâdisenin, Dâvûd -aleyhisselâm- zamanında meydana geldiğine şu âyet-i kerîme de işâret etmektedir:

“İsrâîloğulları’ndan inkâr edenler, hem Dâvûd’un, hem de Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlendiler!..” (el-Mâide, 78)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi-3, Erkam Yayınları

- - -

Hz.Adem ve Hz.Havva (Aden Bahçesi) Van'da Olma İhtimali

 

Rohl bu hipotezi, Reginald Walker adlı daha önceki bir bilim insanının çalışmalarından türetmiştir. Onu bu çalışmadan haberdar eden ise Derek Shelley-Pearce olmuştur. Dolayısıyla, sanırım bu durumda iki geç dönem bilim insanı söz konusu.

Peter van der Veen gibi Rohl'ün teorilerinin bazı noktalarına katılan birçok bilim insanı var. Ancak özellikle Cennet Bahçesi hakkındaki bu noktanın çoğu kişi tarafından kabul edilmesinin daha da zor olduğunu düşünüyorum. İşte nedeni.

David Rohl agnostiktir ve Adem ile Havva'nın öyküsüne inanmaz. Bu durum onu ​​ve teorisini bir tür ideolojik çıkmaza sokar. Ona göre Adem ve Cennet Bahçesi öyküsü mit değil, efsanedir; yani tamamen kurgusal değil, gerçek olayların bozulmuş bir sözlü geleneğidir 

(ona göre, Adem, Urmia Gölü'nün doğusunda yaşayan ve daha sonra güneye göç edip Sümer halkı olan bir grubun reisi olmalıydı; efsanevi asıl yerleşim yerleri Sümerler tarafından 

Aratta, İncil'de ise Cennet olarak biliniyordu). Dolayısıyla, bu açıklama, inanmayanları veya Cennet hakkındaki anlatının bir mit ve dolayısıyla tamamen kurgusal olduğunu düşünen inananları tatmin etmeyecektir. Ancak İncil'deki tüm anlatıların gerçek olduğunu düşünenleri de tatmin etmeyecektir.

Her halükarda, yerin belirlenmesinde Yaratılış kitabındaki dört nehir tasvirinin esas alınması oldukça mantıklı görünüyor.

a) Konuyla ilgili Tevrat’taki ifadeler şöyledir:

“Ve tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe yaptı; ve yarattığı Âdem’i oraya koydu. Ve Rab, görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan her ağacı ve bahçenin ortasında hayat ağacını ve iyilik ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi. Ve bahçeyi sulamak için Aden’den bir ırmak çıktı ve oradan bölündü ve dört kol oldu. Birinin adı Pişon’dur; kendisinde altın olan bütün 

Havila diyarını kuşatır ve bu diyarın altını iyidir; orada ak günnük ve akik taşı vardır. Ve ikinci ırmağın adı Gihon’dur; bütün Kuş ilini kuşatan odur. Ve üçüncü ırmağın adı Dicle’dir; Aşur’un önünden akan odur. Ve dördüncü ırmak Fırat’tır.” (Tekvin 2:8-14)

- Fırat-Dicle nehirlerinin yerlerini düşünerek, söz konusu Aden cennetinin Diyarbakır veya oranın bölgesi olduğunu söyleyenler vardır.

Gihon'un Nil, Pişon’un da İndüs olabileceği sonucuna varanlar da olmuştur. Bu dudumda Mısır bölgesi de akla gelir. Ancak, Gihon’un Ceyhun, Şipon’nun Seyhun nehri olmak ihtimali de vardır. Bu iki kelime, telaffuz bakımından daha uygun görülüyor. Bazılarına göre burası Irak bölgesidir. Rivayetler farklıdır. Kesin bir şey söylemek ilmen mümkün değildir

- Bununla beraber, yerli yabancı birçok araştırmacının bu konuda farklı yorumları olduğunu da söylemek gerekir.

b) Kur’an’ın ifadelerinden Âdem’in yerleştiği cennetin dünyada değil, göklerdeki gerçek cennet olduğunu anlamak mümkündür, hatta daha uygundur. Sitemizde ayetlerin ışığında bu konuyla ilgili bilgi verilmiştir.

c) Cennet, bağ bahçe manasına gelir. Cennet, her tarafı parklar, nehirler, bağ-bahçeler ve yeşillikler olmasından ötürü bu adı almıştır. Buna göre, dünyada bir bahçeye cennet adının verilmesi (bk. Kehf, 18/32, 33, 35, 39, 40; Furkan, 25/8; Sebe’, 34/15; Kalem, 68/17), öbür dünyadaki cennet ile bir çelişki teşkil etmez.

- Bunun gibi, Tevrat’ta da “Aden cenneti”nin yer alması -eğer bu bilgi sağlam ise ve bu adla anılmış bir yer varsa-, ahiretteki gerçek “Aden cennet”i ile bir çelişkinin sebebi olmaz.

Özetle: Tevrat’ta yer alan Aden Cenneti’nin ilahî bir vahiy eseri olduğunu düşünemiyoruz. Tevrat’ın yüzde doksanı beşeri düşüncelerden ve tarihi bilgilerden oluşmaktadır. Yerde şayet bir bölgeye böyle bir ad verilmişse, bu Yahudilerin kendilerinin verdiği bir isim olduğunu düşünüyoruz. Çünkü böyle bir şey olsaydı. Kur’an’da veya hadislerde de yer alabilirdi.

- - -

İntiharın Dini Hükmü Nedir

İslam dininde intihar, canın Allah tarafından verilmiş bir emanet olduğu inancı nedeniyle en büyük günahlardan biri olarak kabul edilir. Ancak bu konunun ebedi sonuçları ve affedilme ihtimali hakkında İslam alimleri arasında detaylı yorumlar mevcuttur.

İşte bu konuyla ilgili temel kaynaklar ve dini perspektif:

Kur'an-ı Kerim'den Ayetler

Kur'an'da insanın hem başkasının canına hem de kendi canına kıyması kesin bir dille yasaklanmıştır.

• Nisâ Suresi, 29. Ayet: "...Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir."

• Bakara Suresi, 195. Ayet: "...Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın..."

Hadis-i Şerifler

Peygamber Efendimiz (s.a.v), intiharın ahiretteki yansıması konusunda çok ciddi uyarılarda bulunmuştur:

Cezanın Türü Üzerine: "Kim kendisini bir demir parçasıyla öldürürse, cehennem ateşinde o demir elinde olduğu halde sonsuza dek onu karnına saplar..." (Müslim, Îmân, 175)

Emanete Hıyanet: "Bir kimse dağdan atlayarak intihar ederse, o kimse cehennem ateşinde ebedi olarak kendisini dağdan aşağı atar..." (Buhârî, Tıb, 56)

Affedilir mi? Cennetlik mi Cehennemlik mi?

Bu konu İslam hukukunda ve akidesinde (inanç esasları) iki ana çerçevede değerlendirilir:

1. Günahın Büyüklüğü: İntihar etmek haramdır ve büyük günahtır. Kişi bu eylemiyle Allah'ın verdiği yaşam hakkına müdahale etmiş sayılır.

2. İman Durumu: İslam inancına göre, bir kişi "imanlı" olarak ölürse (yani intiharın helal olduğunu iddia etmeden, sadece bir bunalım veya zayıflıkla bu günahı işlerse), dinden çıkmış sayılmaz. Bu kişi günahkar bir mümin olarak kabul edilir.

3. Affedilme İhtimali: Ehl-i Sünnet inancına göre, şirk (Allah'a ortak koşmak) dışındaki her günahın affı Allah'ın dilemesine bağlıdır. Allah dilerse o kişiyi doğrudan affeder, dilerse günahının cezasını çektikten sonra cennetine koyar.

4. Akıl Sağlığı İstisnası: Eğer kişi, akli dengesi yerinde değilken (cinnet, ağır şizofreni vb.) bu eylemi gerçekleştirmişse, İslam hukukuna göre "sorumluluk" kalkar. Çünkü dini mükellefiyet için akıl sağlığı şarttır.

- -

Ünlü İsimler ve Fenomenler Neden intihar Ediyor

Güzeller, yakışıklılar, iyi para kazanıyorlar, yüksek yaşam standartlarına sahipler, milyonlarca kişi tarafından takip ediliyorlar, kendi "gezegenlerinde" çok ünlüler... Peki o zaman neden intihar ediyorlar?

Hayatlarını dramatik bir şekilde sonlandıran sanal medya fenomenlerinin sayısı hızla artıyor. Son olarak Kübra Karaaslan'ın Osman Gazi Köprüsü'nden atlayarak intihar etmesi üzerine küçük bir araştırma yaptım ve karşıma dehşet verici bir liste çıktı.

Kübra Karaaslan, Ayşegül Eraslan, Kübra Aykut, Kübra Ece, Sergen Altunbaş, Cem Korkmaz... Bu isimler, son zamanlarında canlarına kıyan fenomen ve influecer'lar...

Bu durum sadece bize özgü bir durum da değil. Mikayla Raines ve Tucker Genal da intihar eden yabancı sanal medya ünlüleri... Peki bu insanlar neden intiharı seçiyor?

En kısa yoldan, en kolay şekilde şöhret ve paraya kavuşmak kimyalarını bozuyor. Bu statülerini korumak için her gün yeni içerik oluşturma kaygısı içten içe onları kemiriyor.

Her gün beğeniler kadar, acımasız eleştiriler ve hakaretlere maruz kalmak, ruhlarında travma yaratıyor.

Sektördeki rekabetin giderek daha çetin bir hale gelmesi hatta bu çekişmenin mafya yöntemlerini aratmaması onlar adına ayrı bir anksiyete sorunu haline dönüşüyor.

Kendilerini sürekli en cezbedici halleriyle kamera karşısına koyan ünlüler, sürekli taciz ve tehditlere maruz kaldıkları için görünüşte sosyal, gerçekte içe dönük ve yapayalnız bir kişiliğe mahkum oluyor. (İntiharı seçenlerden Kübra Aykut kamera önünde kendi kendiyle sözde nikah kıymıştı)

Sanal medyadaki fenomenleri kaygı bozukluğuna sevk eden bir başka etken de her gün yeni bir karne alıyor gibi hissetmeleri. Hayattaki başarıları tamamen izlenme oranlarına endeksli hale gelen bu kişiler, rekabeti ruhsal olarak karşılamakta güçlük çekiyor ve hastalanıyorlar.

Her anını kamera önünde yaşayan fenomen ve influencer'lar giderek mahremiyetlerini kaybedip, "kabuksuz kalmış kaplumbağa" sendromuna tutuluyorlar.

Görünen o ki; durumlarının farkına varmaz ve tedavi yoluna gitmezlerse, "Fenomen intihar etti" haberlerini okumaya ve izlemeye devam edeceğiz.

- -

The Economist ve Subliminal Mesaj 2027 Yıl Kapağı

 

2027'de insanlığa karşı ne planlanıyor?

Satır aralarını okumaya ve insanlığa karşı planlandığına inandığımız planları ve mesajları analiz etmeye başlayalım.

Tıpkı 2026 baskısında yaptığımız gibi, sembollerini ve işaretlerini okuduk, ardından neler olduğunu takip ettik ve okuduklarımızın çoğunun olaylarda gerçekten yansıdığını gördük.

Şimdi sıra 2027 baskısında... Büyük bir oyunun içinde yaşıyoruz, ancak herkes içinde neler olup bittiğini göremiyor. Sadece anlayışlı ve farkında olanlar yüzeyin ötesinde ne olduğunu görebilir.

Kapak Analizi:

Bu görüntü sadece bir dergi kapağı değil; küresel kargaşanın durumunu yansıtmak için kalabalık bir ikonografiyle tasarlanmış bir "görsel kod". Yüzeysel bir okumanın ötesine bakarsak, dört temel boyutta çözümleyebiliriz:

1. "Mumlu Pasta" ve 2027'nin Maliyeti

Tam ortada, 2027 yılını temsil eden mumlarla süslenmiş, gözlerle çevrili bir doğum günü pastası duruyor. Buradaki kutlama neşeli değil; daha ziyade bir tür "kitlesel gözetim" veya bir çatışma sahnesi gibi.

Tabanı çevreleyen gözler, gelecek yılı herkesin dikkat odağı haline getiriyor, sanki dünya bir patlama anını veya belirleyici bir dönüm noktasını bekliyormuş gibi.

2. "Kontrol ve Özgürleşme"nin İkiliği

Aşağıdaki Karanlık Kubbe:

Bir aile, cam bir kubbe veya koruyucu kalkanın altında görünüyor; bu, çalkantılı bir dünyada bireysel güvenlik arayışına işaret ediyor, etrafları ise para birimleri ($, €, ¥), pasaportlar ve valizlerle çevrili - sanki güvenlik bir meta veya kısıtlamalara ve koşullu harekete tabi bir sığınak haline gelmiş gibi.

Yumruk ve Zincirler: Fırtınaların ortasında zincirlerinden kurtulmaya çalışan mavi bir yumruk beliriyor, oy verme ekranları ve sallantılı adaletle kesişiyor; popülist isyan ile sansür sistemleri ve teknolojik oy sandıkları arasındaki mücadeleyi yansıtıyor.

3. "Makine" ve "Çevre" Arasındaki Çatışma

Yapay Zeka (YZ):

Robotlar ve elektronik çipler, insansız hava araçları ve uydularla birlikte görünerek, teknolojinin savaşları ve günlük deneyimleri yönetmedeki hızlı etkisini gösteriyor.

İklim ve Yangınlar:

Diğer tarafta, yükselen bir termometre, yanan ormanlar ve kuraklıklar görüyoruz; bu da yeşil enerji krizi (türbinler ve güneş panelleri) ile gergin çevresel gerçekliğin kesişimini yansıtıyor.

4. Korkunun Kimyası ve Jeopolitiğin Kimyası

Okyanus, azgın denizlerin ortasında füzeler ve kargo gemilerinin yanı sıra enjeksiyonlar, kapsüller ve uzatılmış bir virüs zinciriyle dolu.

Buradaki görsel yoğunlaşma, sağlık güvenliğini askeri güvenlik ve tedarik zincirleriyle birleştiriyor; hepsi tek bir kapalı girdapta iç içe geçmiş durumda.

Ortak Bir Felsefi Okuma:

Görsel mesaj, akıllı merkeziyetçiliği (yapay zeka ve veri) insan kırılganlığıyla (çevre ve kişisel sığınaklar) birleştiriyor.

Kapak sembolik bir soru ortaya koyuyor: 2027, adaptasyonu kutlama yılı mı, yoksa "kubbenin içindekiler" ile "dışındakiler" arasındaki ayrım çizgisi mi?