Showing posts with label Tarihi Bilgiler. Show all posts
Showing posts with label Tarihi Bilgiler. Show all posts

Sunday, August 09, 2026

Osmanlı'da Vergi Çeşitleri (Bac Vergisi)

Bir çeşit vergi. Farsça baj kelimesinin Arabça ve Türkçe’de aldığı şekil olup, Gazneli, Selçuklu, İlhanlı, Akkoyunlu ve Osmanlılarda vergi mânâsında kullanılmıştır. Bu vergi, pazarlarda, panayırlarda alınıp satılan hayvandan, her cins maldan, ithâl edilen ve Osmanlı topraklarından transit olarak geçirilen mallardan alınırdı.

Osmanlılarda bu vergi, Osman Gâzi’nin pazara getirilen her yük için iki akçe almalarını emretmesi ile başlamıştır.

Osman Gâzi’nin bâc koyması gibi, İslâm hukukuna göre, sultan, dînin açıkça bildirmediği hususlarda, dîne muhalif olmayan örf ve âdete dayanarak kânun koyabilir. Böyle bir örf ve âdet, İslâm hukukunun kaynaklarındandır. Osmanlı sultanları, örf ve âdete dayanarak pek çok kânun çıkarmışlardır. Pâdişâhlar bunu yaparken, mütehassıs âlim ve devlet adamlarının murakabesi altında hareket etmişlerdir. Bu sebeble pâdişâhlar, keyfî hareket edemedikleri gibi, akıllarına geldiği şekilde kânun çıkarıp emir vermemişlerdir (Bkz. Kanunnâme, örf ve âdet).

Osman Gâzi tarafından konan ve yalnız satıcıdan alınan bâc, Fâtih kanunnâmesinde de alım satım vergisi olarak kullanılmıştır. Kanunnâmede bu verginin sâdece pazarlarda ve köylerde satılan her cins menkûl maldan ne mikdâr alınacağı, bâzân bir taraftan, bâzan da her iki tarafdan alınabileceği açıklanmıştır. Yine bu kanunnâmede, yabancı memleketlerden getirilen mallardan alınacak bâc mikdârı umumiyetle % 20 olarak tesbit edilmiştir. Bununla beraber bu mikdâr yabancıların memleketleriyle yapılan anlaşmaya göre değişebilmekteydi.

Kânûnî Sultan Süleymân zamanında da bâc (vergi) alınmaya devam edilmiş, hazırlanan kanunnâmeye Fâtih kanunnâmesinde bâcla ilgili bâzı maddeler aynen alınmıştır. Bununla beraber Kanunînin kanunnâmesinde bâcla ilgili farklı hükümler de mevcuttur.

Her iki kanunnâmeye göre bâc; hem muayyen bir şehir vergisi, hem de umûmî mânâda vergi olarak kullanılmıştır. Bâc-ı pazar, bâc-ı ağnam, bâc-ı tamga terkiblerinde, bâc umûmî mânâsiyle kullanılmıştır. Kelime bugün Doğu Türkistan’da hâlâ vergi mânâsında kullanılmaktadır.

Bâc, Osmanlılarda, alındıkları şeye ve şekle göre değişik isimler almıştır:

Bâc-ı ağnam: Pazar ve panayırlarda satılan koyun ve keçilerden alınan özel bir vergidir.

Bâc-ı tamga: Şehirde alınıp satılan her çeşit maldan, dokunan kumaş ve kesilen hayvanlardan alınan vergidir.

Bâc-ı büzürk: Büyük bâc demek olup, dışardan gelip transit olarak memleketten geçen, yahut memlekette kalmak üzere gelen mallardan alınan gümrük vergisidir.

Bâc-ı kırtıl: Pazar ve panayırlarda satılan her türlü hayvandan alınan vergidir.

Bâc-ı ubûr: Osmanlı topraklarından geçirilerek başka yabancı memleketlere taşınan mallardan alınan vergidir.

İLK OSMANLI KÂNUNU

Osman Gâzi, merkez yaptığı Yenişehir’de ikâmet ediyordu. Bir gün, Germiyan tarafından birisinin; “Buranın pazar bâcını bana satın” demesi üzerine Osman Gâzi; ona; “Bâc nedir?” dedi. Adam; “Pazara her kim yük getirirse ondan akçe alayım” dedi. Osman Gâzi hayretle; “Bre adam, bu pazara gelenlerden alacağın mı var ki, onlardan akçe alırsın?” diye sorunca, Adam; “Bu âdettir. Her vilâyette yük başına pâdişâh için akçe alınır” diye cevap verdi. 

Osman Gâzi tekrar sordu: “Bu Allahü teâlânın emri ve Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kavli (sözü) midir, yoksa her ilin pâdişâhının ortaya çıkardığı bir şey midir?” Adam; “Eskiden beri pâdişâhların âdetidir” dedi. Bunun üzerine Osman Gâzi kızarak; “Buradan uzaklaş, yoksa sana zararım dokunur. Bir kimse ki, malını eli ile kazanmış ola, bana ne borcu var ki bedava akçe vere” dedi.

Orada bu konuşmaları dinleyenler, Osman Gâzi’ye bu hususta malûmat verdiler. “Sultânım! Sizin ihtiyâcınız olmasa da, bu pazarı bekleyip hizmetleri ile meşgul olanlara emekleri zayi olmaması için bâc verilmesi âdetdir” dediler. Bunun üzerine Osman Gâzi ilk kânunu şöyle koydu; “Her kim bir yük satarsa, iki akçe versin; eğer satmazsa, hiç bir şey vermesin.” Bu şehirlere âid bir nevî belediye vergisiydi.

 1) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-1, sh. 59

 2) Tevârih-i âlî Osman (Âşıkpaşazâde); sh. 19

 3) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 143

 4) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 165

 5) Osmanlı Devlet Teşkilâtına Medhal; sh. 213, 276

Saturday, August 08, 2026

Hilafet İlga Edilmiş Mülga Edilmemiş


Halifeliğin Kaldırılmasındaki İncelik Mündemiç ve Mülga
2014-09-Sinan-Meydan-01

Mündemiç: Bir şeyin içinde var olan, bulunan, saklı olan.

Mülga: Varlığına son verilen, kaldırılan, kapatılan.

Atatürk ve TBMM halifeliği doğrudan “kaldırıyorum” deyip kaldırmamıştır. “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir” biçimindeki bir gerekçeyle kaldırılmıştır. Bu nedenle haklı olarak “Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) saklıdır” yorumları yapılmıştır.

Önce, 3 Mart 1924 pazartesi günü TBMM’de yapılan halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili görüşmelerde konuşan bazı milletvekillerine kulak verelim. Meclis Zabıt Ceridelerinden okuyalım:

Tunalı Hilmi Bey (Zonguldak): “Hilâfetin ilgası deniliyor arkadaşlar. Ben, hilâfetin ilgasını kabul etmiyorum arkadaşlar. Hilâfet ilga edilmiyor. Hilâfetin makamı kaldırılıyor. Hâlbuki hilâfet mevcuttur arkadaşlar. İmamet de burada, hilâfet de burada.” (Bravo hayır sesleri).

Şeyh Safvet Efendi (Konya): “Binaenaleyh mademki bugün hak ve adil üzere icrayı Hükümet ancak cumhuriyetle kaimdir ve idare-i hazıranızda hamdolsım bir idare-i cumhuriyedır. Hilâfetin mahiyeti aklen ve mantıken Büyük Millet Meclisinin şahsı mânevisindetamamiyle tecelli etmiş oluyor. Şu halde Dini İslâmın kasdeylemiş olduğu hilâfetin hakikati bu Meclisi Muazzamın şahsı mânevisinde tecelli etmekte…”

Halit Bey (Kastamonu): “…Bendeniz bu son sözü yani mülgadır sözünü açıkça söylemeyi ve kaydını şer’an değil siyaseten büyük bir mahzur telâkki ediyorum.” deyince,

Tunalı Hilmi Bey: “O halde kapalı kaydedelim!” demiştir. Bunun üzerine

Halit Bey (Devamla): “Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti mâneviyesinde deriz. Doğrudan doğruya mülgadır demek hatalıdır.” demiştir.

2014-09-Sinan-Meydan-02

Tunalı Hilmi Bey, “Büyük Millet Meclisinin şahsında mündemiçtir” karşılığını vermiştir.

Meclis’teki tartışmalarda açıkça görüldüğü gibi TBMM’de Şeyh Saffet Efendi, Halit Bey ve Tunalı Hilmi Bey arasındaki konuşmalarda “Halifelik TBMM’nin manevi şahsında mündemiçtir” ilkesi konuşulmuştur. Halit Bey’in halifelik, “açıkça mülgadır (kaldırılmıştır) demenin hatalı olduğunu” belirtip “Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyeti maneviyesinde deriz.” demesinden sonra Tunalı Hilmi Bey’in, “O halde kapalı kaydedelim” diyerek “Büyük Millet Meclisi’nin şahsında mündemiçtir” demesi dikkat çekicidir.

Böylece Tunalı Hilmi Bey, halifeliğin “TBMM’nin manevi şahsında” olmasıyla, “TBMM’nin şahsında mündemiç” olmasının aslında aynı anlama geldiğini belirtmiştir. Yani Tunalı Hilmi Bey, “açıkça” halifelik “mülgadır” (kaldırılmıştır) ifadesi yerine, zaten kanun maddesinde “kapalı” olarak halifelik “TBMM’nin şahsında mündemiçtir” denildiğini belirtmiştir. İşte halifeliğin ilgası/ kaldırılması sırasındaki “incelik” tam da burada ortaya çıkmaktadır.

Gerçekten de halifeliğin kaldırıldığı 431 Nolu Kanun’da halifelik açıkça “ilga edilmemiş”, Tunalı Hilmi Bey’in ifadesiyle “kapalı” olarak “TBMM’nin şahsında mündemiç” olarak “ilga edilmiştir” (kaldırılmıştır).

Mesele bu kadar açık ve nettir.

İşte Halifeliği kaldıran kanunun metni: 3 Mart 1924, Kanun No 431:

Madde 1: “Halife hal’edilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.” [1]

Günümüz Türkçesiyle karşılığı:

Madde 1: “Halife görevinden alınmıştır. Halifelik, hükümet ve Cumhuriyetin anlam ve kavramı içinde esasen varolduğundan/saklı olduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.”

Görüldüğü gibi kanun metninde sadece “Halifelik mülgadır” denilmemiş, bununla birlikte gerekçe olarak. “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir” denilmiştir.

Bu da Meclis’teki tartışmaların, zaten kanun maddesinden kaynaklandığının ve yine kanun maddesinde karşılık bulduğunun en açık kanıtıdır.

Yeniden TBMM’ye dönelim:

2014-09-Sinan-Meydan-03

İlk tartışmalardan sonra Adliye Vekili Seyit Bey söz almıştır:

Seyit Bey (İzmir): “Her şeyden evvel şu noktayı arz edeyim ki; Hilâfet hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir (…) Evvelce de söylemiştim. Hilâfet meselesi dinî olmaktan ziyade dünyevi ve siyasi bir meseledir. (…)” demiştir. [2]

Özelle Seyit Bey, İslam tarihinden, ayetlerden, hadislerden örneklerle halifeliğin aslında “hükümet” olduğunu, Cumhuriyet hükümeti varken ayrıca halifeliğe ihtiyaç olmadığını belirtmiştir. Yani Seyit Bey’e göre de halifelik, esasen Cumhuriyet hükümeti içinde zaten saklıdır, vardır.

Atatürk de Seyit Bey’le aynı görüştedir. Birçok kez halifeliğin aslında dini değil siyasi bir kurum olduğunu belirtmiştir. Şöyle demiştir:

“Halife reis demektir; emir demektir, sultan demektir. Şekl-i hükümete göre başında bulunan adamın alması lazım gelen isimlerdir.” [3]

“Hilafet demek idare, hükümet demektir.” [4]

2014-09-Sinan-Meydan-04

Halifeliğin kaldıran 431 No’lu kanun 6 Mart 1924’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Halifelik kaldırıldığında görevi gereği bazı İslam ülkelerini gezip dönen Rasih Efendi (Kaplan), Müslüman ülkeler halkının Atatürk’ün halife olmasını istediğini Atatürk’e ilettiğinde Atatürk, “Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz…” diyerek halifelik teklifini reddetmiştir. [5]  29 Ekim 1923’te bir Fransız muhabire yaptığı açıklamada da, “…Hilafet demek, idare, hükümet demektir…” demiştir.

Atatürk, -bütün dünya Müslümanlarını bir noktadan idare eden şekilde- hilafetin olmadığı görüşündedir. Ona göre hilafet “şura’dır, “danışma”dır, “adaletli yönetim”dir; yani Meclistir.

Şöyle demiştir: “…Peygamber bile kendiliğinden iş yapmayacaktı. Danışma ile yapacaktı. (…) İlahi emir böyledir. Diğer bir esas da adalet esasıdır. Şura adaletli olacaktır. Adaletsiz bir şura Allah’ın emrettiği bir şura olamaz.(…) İşte bizim Meclisimiz ve onun içindeki kişilerden oluşan hükümet dinin tamamıyla emretmiş olduğu bir şekilde ve niteliktedir. Buna karşın başkaca bir Hilafet makamı söz konusu olabilir mi?” [6]

Atatürk de Seyit Bey gibi halifeliğin “idare”, “hükümet”; halifenin ise “devlet başkanı” demek olduğunu; mevcut durumda TBMM, hükümet ve devlet başkanı varken ayrıca halifeye, halifeliğe gerek olmadığını belirtmiştir. Yani Atatürk’e göre de halifelik, yeni durumda, esasen TBMM’dir, hükümettir.

Ancak bu gerçeği, hilafetin dinsel bir kurum sanıldığı 1920’lerinTürkiyesinde anlatmak pek de kolay olmadığından -Müslüman halktan gelecek tepkileri önlemek için- halifeliği kaldırırken doğrudan “Halifeliği kaldırdık!” demek yerine, “Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet mana ve metli umunda esasen mündemiç olduğundan, hilafet makamı mülgadır” denmiştir. Yani halifeliğin “Hükümet ve Cumhuriyetin/TBMM’nin anlam ve kavramı içinde saklı olduğu/var olduğu” belirtilmiştir.

Anayasada “Devletin dini İslamdır” maddesinin yer aldığı, din işlerini TBMM’nin yürüttüğü, Türkiye’nin henüz laik olmadığı bir ortamda halifelik kaldırılırken böyle bir gerekçe ileri sürülmesi son derece doğaldır. Atatürk ve TBMM, halifeliğin kaldırılması gibi çok önemli bir devrimsel adımı atarken çok dikkatli, çok stratejik, çok ustaca hareket etmiştir. TBMM’nin, “Halifeliğin hükümet, Cumhuriyet, yani TBMM’nin anlam ve kavramı içinde zaten saklı olduğunu” belirterek “Halifeliği kaldırması” çok ince bir devrimci stratejidir. Böylece hem halifelik kaldırılmış, hem de halifelik kaldırıldığı için doğacak tepkiler önlenmek istenmiştir.

Halifeliği kaldıran kanun maddesi hakkında Bozok mebusu Süleyman Sırrı Bey’in şu yorumu dikkat çekicidir: “Muhterem arkadaşlar kabul ettiğimiz birinci madde mucibince Halifeyi Hal’ettik. Hilâfet Makamının hakiki mercii Meclisi Âli olduğunu, orada Hilâfet Makamı denilen bir sandalyenin ariyet/ ödünç bulunduğunu o madde ile teyit ettik. Şimdi mesele hal’edilen halife ve hanedanın memleketten ihracı meselesidir.”

Yani o gün o Meclis’te bulunan Süleyman Sırrı Bey, bu sözleriyle halifeliği kaldıran kanun maddesiyle “Halifenin görevinden alındığını” ve “Halifeliğin TBMM’nin anlam ve kavramında yer aldığının kabul edildiğini” ifade etmiştir.

Peki, buradan ne çıkar? Kanun maddesindeki ifadesiyle, “Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olan” halifeliği bugün veya yarın bu kanun maddesine dayanarak tekrar geri getirmek “hukuken” mümkün müdür?

Değildir!

Çünkü halifelik 3 Mart 1924’te hukuken “hal’edilmiştir”, “ilga edilmiştir”, yani kaldırılmıştır.

Halifelik doğrudan kaldırılmadı. Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) mündemiçtir/saklıdır denilerek kaldırıldı.” cümlesi bir “yanıltmaca” değil, tarihi gerçeklere tamamen uygun bir cümledir.

3 Mart 1924 tarihli 431 No’lu Kanun’un 1. Maddesinde geçen “mündemiç (içinde saklı/var olma) ifadesi tamamen İslam tarihinden, Kuran’dan, hadislerden çıkarılan sonuçlara dayalı ve dönemin koşullarına özgü, stratejik nitelikte bir yorumdur. Bu yorum, halifeliğin kaldırılmadığına yönelik hukuki bir gerekçe olarak yorumlanamaz. Bu nedenle buna dayanarak halifeliğin yeniden diriltilebileceğini düşünmek çocukça bir hayaldir.

“Aman ha! Bu ‘mündemiç/saklı’ ifadesine dayanarak halifeliği geri getirmeye kalkarlar!” korkusu da çocukça bir korkudur. Bu korkunun etkisiyle gerçekleri çarpıtmak da bilim insanlarına yakışmaz.

Özetle: “Halifelik doğrudan kaldırılmadı. Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) mündemiçtir/saklıdır denilerek kaldırıldı.” cümlesi bir “yanıltmaca” değil, tarihi gerçeklere tamamen uygun bir cümledir.

Nitekim bu cümle, halifeliği kaldıran 3 Mart 1924 tarihli 431 Nolu Kanun’un 1. maddesine zaten neredeyse birebir yansımıştır. Nitekim kanun maddesinin kabulünden sonra Süleyman Sırrı Bey, “Hilafetin asıl yerinin Meclis olduğunu teyit ettik” demiştir.

Birçok konuşmasında halifeliğin “hükümet”, “yönetim” olduğunu söyleyen. Cumhuriyet hükümetinin/ TBMM’nin olduğu bir ortamda artık halifeliğe/halifeye ihtiyaç olmadığını belirten Atatürk, halifeliği kaldıran 3 Mart 1924 tarihli 431 No’lu Kanun’un 1. Maddesi’nden habersiz değildir herhalde! Bu kanun maddesi Atatürk tarafından da görülmüş ve kabul edilmiştir. Hatta bu kanun maddesindeki “inceliğin” Atatürk’ün stratejik zekâsının bir ürünü olduğunu tahmin etmek de fazla zor değildir.

2014-09-Sinan-Meydan-05Antalya milletvekili Rasih Kaplan, Atatürk’e gönderdiği 5 Mart 1924 tarihli bir telgrafta. Hintli Müslümanların hilafetin kaldırılmasına gösterdikleri tepkiyi önlemek için “Hilafet sıfatını 

TBMM’nin maneviyatında muhafaza etmek ve onu Reisin şahsında temsil ettirmek lazımdır” önerisinde bulunmuştur. Atatürk bu öneriye, Rasih Kaplan’a ve Hindistan Bombay Hilafet Merkezi Komitesi’ne gönderdiği telgrafta yanıt vermiştir. Atatürk telgrafının girişinde aynen şöyle demiştir:

“TBMM’nin kabul ettiği kanun berveçh-i atidedir (aşağıda gösterilmiştir). Halife hal’edilmiştir. Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan makam-ı hilafet mülgadır (Hilafet makamı kaldırılmıştır). Bu kanun metni yine tamamen mutabıktır (uygundur). Filhakika hilafetten maksüd hükümettir, devlettir…” [7]

Atatürk telgrafın devamında halifeliğin neden kaldırıldığını anlatmıştır.

Atatürk’ün bizzat ifade ettiği şekliyle, “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan Makam-ı Hilafet mülgadır. (Hilafet makamı kaldırılmıştır).”

“Atatürk’ün böyle bir sözü yok!” diyenler, bu iddialarını kanıtlamak için Atatürk’ün telgrafındaki bu sözünü görmezden gelmiş, sansürlemiş, yok etmiştir!

Onların görmediği (!) Atatürk’ün telgrafındaki bu sözlerini gördüğümüzde ortaya şu gerçekler çıkmaktadır: Atatürk, “Hilafeti TBMM’nin manevi şahsında saklamak ve Reisin şahsında temsil etmek gerekir” [8]  diyen Rasih Kaplan’a “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan makam-ı hilafet mülgadır” biçimindeki kanun metnini hatırlatarak, “Bu kanun metni yine tamamen mutabıktır (uygundur)” demiştir.

Yani Atatürk, Rasih Kaplan’a, halifeliğin zaten TBMM’de “mündemiç” (saklı) olduğunun kanun metninde yer aldığını hatırlatmıştır.

Sonra da “Filhakika hilafetten maksüd hükümettir, devlettir” diyerek de halifeliğin hükümet, devlet olduğundan, TBMM /hükümet varken halifeliğe gerek olmadığını söylemiştir.

Yani Atatürk, Rasih Kaplan’ın “Hilafet sıfatını TBMM’nin maneviyatında muhafaza edelim” önerisini -birilerinin iddia ettiği gibi- “kesin bir dille reddetmemiş”; aksine “Halifelik hükümet ve Cumhuriyetin anlamında esasen mündemiçtir/saklıdır” şeklindeki halifeliği kaldıran kanun maddesinin 

Rasih Kaplan’ın önerisini zaten kapsadığını ima etmiştir. Atatürk’ün reddettiği, Rasih Kaplan’ın, “Halifeliğin Meclis Reisi şahsında temsil edilmesi” önerisidir.

Atatürk, halife demek zaten hükümettir, hükümet reisidir, diyerek bu öneriyi reddetmiş ve kanun maddesine de almamıştır.

Şunu da hatırlatayım ki, halifeliği kaldıran Atatürk’ü Hilafetçi gösterenler ya bilgisiz, ya da yalancıdır. Şu sözler Atatürk’e aittir:

“Hilafet milletimize baş belasıdır. Osmanlı padişahlığı hilafeti almadan evvel Osmanlı devrinin en parlak safhasını yapmıştır. Fakat bu hilafet mevki’ini aldıktan birkaç sene sonra sükûta başlamıştır. (…) Yani hilafet hiçbir şey kazandırmamıştır. Birçok musibetler getirmiştir.” [9]  (1923)

Kaynak:

 [1]  “Hilafetin ilgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun”, Kanun No: 431,26 Recep 1342 ve 3 Mart 1340, Düstür, Tertip III, C.5, s. 668 (323)

 [2]  Halifeliğin kaldırılması tartışmaları için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, İkinci İçtima, 1-3.1340 Pazartesi, Devre II, C.7, s. 34-67.

 [3]  Arı inan. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Ankara, 1982, s.67

 [4]  Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1999, s. 68

 [5]  Gazi Mustafa Kemal, Nutuk/Söylev, C.2, 3. bas. Ankara, 1989, s. 1133

 [6]  İnan, age, s. 103,104

 [7]  Belgenin aslı Cumhurbaşkanlığı Arşivi, A.IV,17-a, D.68, F.18, Fotokopi 17’de. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, C. 16, s. 237 Komisyon, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2011, s. 374

 [8]  Cumhurbaşkanlığı Arşivi, AIV, 17-aD.18,F.18-l, Fotokopi 16, Komisyon, Gazi Mustafa Kemal’in Hayatı, s. 373,374

 [9]  İnan, age, s. 71

Istanbul Deprem Simülasyonu

 

Yapay zeka ile hazırlanan istanbul depremi simülasyonu, izleyenleri korkuttu

Sosyal medyada paylaşılan ve olası İstanbul depremini konu alan yapay zeka destekli bir simülasyon videosu kısa sürede milyonlarca kullanıcıya ulaştı. Videoda özellikle İstanbul'da büyük bir tsunami oluştuğu yönündeki sahneler dikkat çekerken, içerik birçok platformda yeniden paylaşılmaya başladı.

Korkunç görüntüler gündem oldu

Yapay zekâ ile hazırlanan simülasyonda, olası İstanbul depreminin ardından Marmara Denizi'nde dev tsunami dalgalarının oluştuğu ve kıyı şeridini etkilediği senaryoya yer verildi. Kısa sürede milyonlarca kullanıcıya ulaşan görüntüler sosyal medyada geniş yankı uyandırırken, videodaki tsunami sahnelerinin bilimsel gerçekleri yansıtıp yansıtmadığı da tartışma konusu oldu.


Tsunami senaryosuna itiraz

Yüksek Jeoloji Mühendisi Beytullah Saraç, sosyal medyada dolaşıma giren görüntülerle ilgili açıklama yaptı. Saraç, videonun bilimsel bir senaryoyu yansıtmadığını belirterek şu ifadeleri kullandı: "Sosyal medyada İstanbul için tsunami senaryosu şeklinde bir video dolaşıyor. Muhtemelen bir film için yapılmış. Bilimle alakası olmadığı kesin."

"Marmara Denizi açık deniz değil"
Beytullah Saraç, paylaşımının devamında Marmara Denizi'nin yapısına dikkat çekerek videodaki sahnelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti. 

Uzman isim açıklamasında, "Marmara Denizi açık deniz değil. Öyle köprüleri yıkacak yükseklikte veya şehri yutacak şekilde dalga yapacak tsunami olması mümkün değil." ifadelerini kullandı.

Deprem sonrası tsunami riski bilimsel olarak nasıl değerlendiriliyor?
Uzmanlara göre Marmara Denizi'nde meydana gelebilecek büyük bir deprem sonrasında yerel ölçekte tsunami dalgaları oluşması ihtimali tamamen dışlanmıyor. 

Ancak bu dalgaların etkisi; depremin meydana geldiği fayın kırılma biçimi, deniz tabanındaki hareket ve kıyı yapısı gibi birçok etkene bağlı olarak değişiyor. Bu nedenle sosyal medyada paylaşılan, köprüleri yıkan veya tüm şehri sular altında bırakan dev tsunami senaryolarının, bilimsel değerlendirmelerle birebir örtüştüğü söylenemiyor.


Apophis Asteroiti

Geçenlerde internet üzerinden yapılan Amerikan Astronomi Cemiyeti’nin yaptığı toplantıda; Hawaii Üniversitesi’nden astronom David Tholen, Apophis asteroidinin Dünya’ya çarpma olasılığının düşünüldüğünden daha yüksek olduğunu gösteren veriler sundu. Sunumda asteroide özellikle 2068 yılında dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. 

Apophis asteroidi ilk 2004’de gözlendi. Hemen sonrasında yapılan araştırmada yörüngesel rotası ve yakın geçiş tarihleri belirlendi. 340 metre büyüklüğündeki asteroit 2029, 2036 ve 2068’de Dünyamızın yakınlarından geçecek. Sonrasında yapılan çalışmalarda asteroidin Dünya’ya çarpma olasılığının çok az olduğu ve tehdit oluşturmadığı düşünülmüştü. Fakat çok yakın zamanda 

Tholen ve ekibi tarafından yapılan çalışmalarda Yarkovsky etkisi adı verilen ve güneş ışınları nedenleri asteroidin ısınmasına neden olan bir etki bugüne kadar hiç hesaba katılmamıştı. Asteroitten ısı yayıldıkça küçük miktarda enerji asteroidi geri iterek hafifçe dönmesine neden oluyor. 

İşte Tholen ve ekibi, Yarkovsky etkisi nedeniyle asteroidin her yıl yaklaşık 170 metre sürüklendiğini hesapladı. Sonrasında Apophis’in yörüngesinde yeni matematiksel hesaplamalar yapıldığında, Yarkovsky etkisinden kaynaklanan sürüklenme nedeniyle asteroitin rotası giderek 

Dünya’ya yaklaşıyor. Yine David Tholen asteroidin 2029 ve 2036’da Dünya’ya çarpacağına dair bir işaret olmadığının altını çizse de, 2068’de bir problem olabileceğini düşünüyor. Tholen astronomların randevu tarihi yaklaşırken, asteroide göz kulak olmaları gerektiğini öneriyor. 

Apopsis’e dair tehditler giderek artsa da, diğer araştırmacılar asteroit tehditinden korunmak için önlemlerin giderek arttığını işaret ediyor. NASA’nın DART görevi, 2022’de Didymos asteroitine bir uzay gemisi göndererek asteroidin aylarından biri olan Dimorphos’un yolunu biraz da olsa değiştirmeyi planlıyor. 

Tholen, 2029 yılında Apophis Dünya’nın yakınlarından geçerken, bilim insanlarının da asteroit üzerinde daha fazla çalışarak ve 2068’de gerçek bir tehdit oluşturup, oluşturmayacağını belirleyebileceklerini vurguluyor.

Rufai Tarikatı

Rufai Tarikatı İlkeleri Ayinleri Zikirleri Halvetleri ve Bürhan

Rufai Tarikatı, Bağdat’la Basra arasındaki Batâih bölgesi Evasıt şehrine bağlı Ümmüabîde ( Ubeyde) köyünde doğmuş olan Ahmed – er Rıfai adlı bir şeyhin kurmuş olduğu İslami bir tarikattır. ( bkz Rufai Tarikatı Ahmed Rıfai Hayatı Ailesi )

Bu tarikat Irak’ın güneyindeki Batâih bölgesinde kurulduğu için Rufailere” Batâihiyye” de denmiştir.  Burhan denilen ayinleri vücutlarına kızgın şişler, sivri kılıçlar, keskin bıçaklar sokmaları ve kesmeleri ile dikkat çeken bu tarikatın ayinlerinde kızgın fırına girmek, kor ateşte kızarmış demirleri dilleri ile yalamaları ve nar gibi kızarmış demirleri ısırmaları 

ateş üzerinde çıplak ayakla yürümek gibi çok tuhaf gösterileri de olan bir tarikattır. ( bkz Gül Yalamak Rıfailerde Kor Demiri Isırmak)  “Rifâiyye Tarikatı günümüzde Mısır, Suriye, Yemen, Irak, Türkiye ve Balkan ülkelerinde halen varlığını sürdürmektedir.”[1]

Rıfailerin Kurucusu Ahmed – er Rıfai ve Ailesi Hakkında

Kurucusu olan Ahmed –er Rıfai, soyu Hz Hüseyin’e kadar dayanan İmam Mûsâ el-Kâzım’ın oğlu İbrâhim el-Murtazâ neslinden olan bir cedde sahip olan [2] bir şeyhtir.  ( bkz Rufai Tarikatı Ahmed Rıfai Hayatı Ailesi )

Dedesi Seyyid Yahya, halife tarafından Basra’da devam eden Sünni, Batini, Şii çarpışmalarını sonlandırmak için Basra’ya Nakib olarak görevlendirilmiş ve bu görevi başarı ile yerine getirmiş olan biridir. Babası ise Seyyid Yahya’nın oğlu Seyyid Ali’dir. Annesi ise Basra yöresinde oldukça mühim bir şöhrete sahip bir şeyh olan Mansûr el-Batâihî’nin kız kardeşi  [3] Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin soyundan gelen bir kadın olan Fâtıma el-Ensârî’dir. 

Ahmed – er Rıfai, dayısı Mansûr el-Batâihî tarafından yetiştirilmiş, devrin en önemli âlimlerinden Ali Ebü’l-Fazl el-Vâsıtî tarafından eğitilmiş,  ondan “ebü’l-alemeyn”  icazetini aldıktan sonra dayısı  [4] Mansûr el-Batâihî’nin bütün tekkelerin şeyhliğini ele alarak Rufailik tarikatını kurmuştur. [5]

Bu tarikatın adı ve şöhreti Ahmed – er Rıfai’nin 1160 yılında yaptığı hac ziyaretinden sonra oldukça artmıştır. Rivayetlere göre Ahmet Rıfai, Mekke’ye giderken Medîne-i Münevvere'de Hz Muhammed’in kabri Ravza-i mutahhere'yi ziyaret etmiş ve o ziyaret esnasında da bir çok insanın gözü önünde 

bir mucize gerçekleşmiştir. Ahmet – er Rıfai, Peygamberin kabrine dualar okuyarak yaklaşmış,  bu sırada Allah Rasülü'nün kabrinden dışarıya nûrânî bir el uzanmış ve Rifâî bu eli saygıyla öpmüştür.   Aralarında Hayât b. Kays el-Harrânî ve Adi b. Müsâfir gibi zatların da bulunduğu büyük bir topluluk da bu hadiseye şahit olur.

Her ne kadar Rıfailer bu olayı tarikat şöhreti olarak kullanmaktan kaçınsalar da bu olay pek çok yerde duyulmuş, Ahmet –er Rıfai’nin şöhretinin Halife tarafından dahi itibar görmesine vesile olmuştur. Nitekim kaynaklar halifenin ondan kendisi için nasihat dile getiren bir name yazmasını istediğini hatta onunla görüşmesi için makamına dahi davet ettiğini belirtmektedir.

Rıfai Tarikatının şeyhi olan Ahmed er-Rifâî, 578’de (23 Eylül 1182) şiddetli bir ishale yakalanmış ve ölmüştür. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır.

Rıfai Tarikatının Temel İlkeleri

Rıfai tarikatının temelleri fütüvvet ve riyazete dayanır. Fütüvvet alçakgönüllü, yiğit, eli açık, başkalarını sevmek, dünya malına önem vermemek ve hoşgörü ile olur. Riyazet ise ı  “Yabani bir atı veya hayvanı ehlîleştirmek, azgın atı eğitmek; idman yapmak. “Nefsin şehvet denilen beden ve dünya ile ilgili arzularını kırmak, etkisiz hale getirmek, nefsi aklın ve dinin tespit ettiği sınırlar içinde tutmak”. Nefsin isteklerini kırma. Perhiz manalarındadır. [6] ( bkzRiyazet Nedir Sofi Perhizi )

Bir Rıfai dervişine verilen öğütler, nefsine hâkim olması, nefisini tüm isteklerden arındırması,  dünyanın gelip geçici olduğunu bilmesi ve dünya nimetlerine yüz çevirmeyi bilmesi, hayatın acı ve sıkıntılarına hiç yakınmadan tevekkül edebilmesi, razı olabilmesi, yoksullarla düşüp kalkabilmesidir.

Rufailerde tarikata Giriş

Rıfailerde tarikata girmek isteyen dervişlere” Talip “  denir. Talip şeyhe bir aracı ile gelir ve tarikata dâhil olmayı diler. Abdest alıp namaza kılan talip şeyhin dizi dibine oturup dizini şeyhin dizine dayar. “Mürşit kıbleye yönelerek iki dizi üstüne oturur. Mürit de, dizleri mürşidin dizlerine değecek biçimde aynı şekilde çökerek oturur. 

Mürşit, üç Fatiha ve Kur'an'ın beyatle ilgili ayetini (Feth, 10) okurken müridin elinden tutar ve Peygamberden bey'atlesme ile ilgili olarak nakledilen hadisi hatırlatır ve sonunda müride: "Siz de bu şartlar muvacehesinde bana bey'at ediyor musunuz?" diye sorar ve "evet" cevabını alınca Kur'an'ın, ahdi bozmamaya ilişkin ayetlerini okur. Bunlardan sonra mürşit, isteklinin elini tutmaya devam ederek üç kez "istiğfar" ederler. 

Bunun ardından İslam’daki iman ve ibadet esaslarına sadakat tekrarlanır. Düşkünlere, yoksullara, çaresizlere yardım edileceğine, Ahmed Rifâî'den gayrı mürşit tanınmayacağına söz verilir ve bütün bunlara Allah ve Peygamber şahit tutulur.”[7]

Şeyh, talibe, Allah ve Hz Muhammed’in bütün buyruklarını yerine getirmesini, yoksullara destek olmasını, günahlarından tövbe etmesini, Şeyhe saygılı olmasını, tarikatın ilkelerine uymasını tembih eder. Daha sonra hep birlikten “ Lâ ilâhe illallah” çekilir. Bu törenden sonra tarikata giren talip Rıfai adını almış olur.

Rufailerde Zikir ve Riyazet

Rıfailerde müridin ruhsal olgunluğa erişmesi için dokuz aşamalı riyazet yöntemi vardır.

Rufailikte üç temel esas vardır:

Bunların ilki “Lailahe illallah” zikridir. Sonraları Rahman, Rahim, Vehhab, Kuddüs, Hakk, Halim, Hannan, Hayy, Hafız, Hamid isimleri ile zikir devam eder. Mürit şeyhin gördüğü yerlerde ve verilen sürelerde bu zikirleri devam ettirir. İlk dört zikri yenilediği sürede çavuşluk mertebesine ulaşır. Kalan beş zikri tamamladığında ise nakiplik mertebesine erişir.

Her zikir vaktinden evvel namaza kılar. Şeyhin uygun gördüğü süreler içinde zikrini tamamlar. Zikir aşamasını geçtikten sonra Şeyh’in işareti ile halvete girer. Dört gün süren halvet sırasında en fazla dört saat uyur. Kalan süreyi ibadet zikir ve tefekkür ile   geçirir.

Dört günlük zikir dışında Rufailerde her yıl Muharrem ayında yapılan ve yedi gün süren Halvet-i Mahremiye dedikleri bir halvetleri de vardır.

Ahlakı güzelleştirmek gayesiyle biri hilafet, diğeri de muharremiye olmak üzere iki çeşit halvete girilir. Bu halvette mürid oruç tutar. Rüfâiler siyah rengi sünnet saydıkları için siyah renkli sarık dolarlar. Yanlarında ise sürekli olarak nefisleri ile savaşa girmelerini hatırlatacak olan bir sancak taşırlar .

Rıfailerin Rutin Ayinleri

Rıfailerin ayini Mevlevilere benzer ve tarikat ayini semahanede yapılır.  Şeyh posta oturur ve dervişler etrafında halka kurar. Şeyh önce bir Fatiha sonra ise Kuran’dan bir bölüm okuduktan sonra Rufai evradına geçer.  Fâtiha’dan sonra "özel bestesi" olan "evrâd-ı şerif" okurlar. Kısa bir duâ yapılır. Güzel sesli çocuklar naat okur. Dervişler de “Allah, Allah, “ La ilahe illlahlah” diyerek zikre başlar.

Ardından ayağa kalkılır ve şeyhin efendinin belirttiği esmâ (Allah Teâlânın isimlerinden biridir. Genelde kelime-i tevhidle başlanır. Sonra lafza-i celâl ve Hayy-Hakk isimleri zikredilir) zikredilmeye başlanır. Zikir meclisini "reis" denilen bir kişi yürütür.  Zâkirler yâ tek başına ya da grup halinde ilâhiler, kasideler söylerler.

Burhan Ayinleri

Rufailerdeki en dikkat çekici ayin türü çok nadir olarak yaptıkları Burhan ayinleridir.  Bu ayin şeklinin Seyyid Ahmed er Rüfâi’in Medine ‘de Hz Muhammed’in uzanan elini öpmesi sonrasında gerçekleştiğine dair görüşler vardır. Bu görüşe göre Ahmet- er Rıfai, Hz Muhammedî’in elini öpünce diğer müritleri de öpmek istemiş ancak bu onlara nasip olmamıştır. 

Olaya şahit olan müritler de o eli öpmek istemişler ama amaçlarına nail olmayınca vücutlarına şiş, teber, kılıç vurmaya başlamış ve bir kısmı da ateşle vücudunu dağlamaya çalıştıkları halde müritler hiçbir şey olmamıştır. Bunun üzerine, Ahmed er-Rüfâi “ “ Ya Rab, tarikatıma girenlere, bu sırrı bahşeyle!” dİye dua etmiştir.[8] Duasının kabul edilmesinden sonra da Rıfailere bu meziyet bahşedilmiş olur. 

Rıfailer tarafından kesinlikle gösteri amaçlı yapılmayan, hatta bu amaçla yapılması asla mümkün olmayan, şeyhlerin gerekli gördükleri zamanlarda ve çok nadir olarak yapılan bu ayinlere “Bürhan Ayinleri “denilmiştir.

Tarikatın esasları

Samarrai'ye göre, Rufai tarikatı esasları

Allah’ın birliğine iman

Kur’an’ı sorumlulukların kaynağı bilmek

Muhammed’in sünnetine bağlılık

Sürekli zikir ve iç dünyayı dinlemek

Sevgi

İlk İslam âlimlerinin çerçeveledikleri inanç sistemine bağlılık

Muhammed’in sahabelerine saygı

Kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman

Tefekkür

Dostlarla açık zikir

Muhammed’in ahlakıyla ahlaklanmak

İlim tahsili peşinde olmak

Sürekli Kur’an okumak

Şöhretten kaçınmak

Lüzumsuz ve boş konuşmayı terk etmek

Bid’atlardan kaçınmak

Mustafa Kara'ya göre tarikatın esasları

Allah’ın emrini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak

Şeriat ve tarikata ters düşen şeylerden sakınmak

Dininde ve ahdinde sağlam durmak

İlim öğrenmek ve uygulamak

Kişilerin ayıp ve kusurlarını araştırmamak

Muhtaç olanlara insaf ve merhamet etmek

Yaramaz ve çirkin huyları terk etmek

Şeyhin öğütlerini kabul etmek

Riyazet Nedir Sofi Perhizi

Nefs Nedir Riyazet Mücahede Şiirlerde Nefs

Nefs Nedir Nefsin Türleri Özellikleri Mertebeleri

Gül Yalamak Rıfailerde Kor Demiri Isırmak

Rufai Tarikatı Ahmed Rıfai Hayatı Ailesi

KAYNAKÇA 

[1] /post/gul-yalamak-rifailerde-kor-demiri-isirmak/101113

 [2] MUSTAFA TAHRALI, https://islamansiklopedisi.org.tr/ahmed-er-rifai

[3] MUSTAFA TAHRALI, https://islamansiklopedisi.org.tr/ahmed-er-rifai

[4] Turan Atik, Rifailik Tarikatı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2007

[5] MUSTAFA TAHRALI, https://islamansiklopedisi.org.tr/ahmed-er-rifai

[6] /post/riyazet-nedir-sofi-perhizi/137078

 [7] Turan Atik, Rifailik Tarikatı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2007". 8 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ağustos 2013.

[8] /post/rufai-tarikati-ahmed-rifai-hayati-ailesi/137188

Balık Tanrısı Dagon

Dagon (Yakındoğu Mitolojisi)

DAGON Yakındoğu Mitolojisinde yarı insan yarı balık formunda tasvir edilen Filistin bereket ve tahıl tanrısının adı olup, aynı zamanda kültürel kahraman gibi karasabanın mucidi kabul edilmektedir.

Dagon kültü

MÖ 2500 yılında Mari’de, MÖ 2300’de Ebla’da ve MÖ 1300’lerde Ugaritlerde Dagon kültünün yaşatıldığı bilinmekte olup, eski Ahit’te de bu doğrultuda deliller bulunmaktadır. Dag kelimesi Ugarit halkının Sami kökenli dilinde ‘tahıl’ anlamına gelmesine karşın Yahudilerce yanlışlıkla dag ‘balık’ kelimesi ile karıştırılmıştır. 

Sümer panteonuna ödünçlenirken Enlil’in hizmetkârlarından önemsiz bir tanrıya dönüştürülmüş, Şala veya İşhara’nın kocası olarak düşünülmüştür. Asur kralı I. Şamşiadad Terqa’da tanrı Dagon adına E-kisiga adını verdiği büyük bir tapınak inşa ettirmiştir.

Ugaritlerce Baal’ın (Hadad) babası olarak kabul edilen Dagon Eski Ahit’te

Dagon

Filistinlilerin en önemli tanrısı olarak geçmektedir: Yahudi tanrısı Yahveh, Samson’a Dagon tapınağını yıkmasını emretmiştir (Yargıçlar 16: 23, 29-30). Ayrıca başka bir bölümde 10 emrin saklandığı Ahit Sandığını Aşdod’da Dagon tapınağına koyan Filistinlilerin öldürüldüğü kayıtlıdır 

(1. Sam. 5: 3–4). Siton adıyla da bilinen Dagon, muhtemelen Kenan halkı tarafından Mezopotamya’dan ödünçlenen, Enlil ile özdeş bir tanrı olmalıdır.

Saturday, August 01, 2026

Deprem Kahini Frank Hoogerbeets

Avustralyalı gökbilimci Frank Hoogerbeets, Twitter hesabı üzerinden İstanbul depremiyle ilgili çarpıcı bir açıklamada bulundu. Peki, Frank Hoogerbeets kimdir? Deprem Kahini Frank Hoogerbeets'in İstanbul depremi tahmini ne?

FRANK HOOGERBEETS KİMDİR?

Frank Hoogerbeets deprem bilimi araştırmacısıdır. Yaptığı deprem tahminleriyle tanınıyor. 6 Şubat tarihinde gerçekleşen Kahramanmaraş depremini 3 gün önceden 3 Şubat 2023 tarihinde bilmişti. Bunun ardından Frank Hoogerbeets'in hayatı ve biyografisi merak edildi. Frank Hoogerbeets "En İyi Avustralyalı Gökbilimciler" listesinde bulunmaktadır. 

HOOGERBEETS'TEN İSTANBUL DEPREMİ AÇIKLAMASI

Hoogerbeets, 23 Nisan'da İstanbul'da yaşanan depremlerin ardından şu paylaşımı yaptı;

"Türkiye'nin batısında meydana gelen Mw 6.2 büyüklüğündeki deprem, Marmara Denizi'nde, 12 km derinlikte gerçekleşti. Bu bölge, 1509 yılında İstanbul'un doğusunda meydana gelen 7.2 ve 1766 yılında batısında meydana gelen 7.6 büyüklüğündeki depremler gibi 7.0-7.6 aralığında depremler üretebilecek potansiyele sahiptir. Bugünkü deprem güçlüydü ve artçı sarsıntılar yaşanabilir.

Muhteşem Bir Yaratılış Örneği Dna Tamir Mekanizması

Vücudunuzdaki her bir hücrede, yaklaşık 3,2 milyar harften (baz çiftinden) oluşan devasa bir bilgi bankası olan DNA bulunur. Hücreleriniz her bölündüğünde, bu 3,2 milyar harf kusursuzca kopyalanır. Peki, bu devasa kopyalama işlemi sırasında hata oluşursa ne olur?

İşte burada büyüleyici bir sistem devreye girer: "DNA Hata Düzeltme" (Proofreading). Özel enzimler, yeni üretilen DNA şeridi üzerinde adeta bir müfettiş gibi gezerler. 

Eğer yanlış bir "harf" eşleşmesi varsa, o hatayı anında tespit eder, kesip çıkarır ve yerine doğrusunu yerleştirirler. Güncel bilimsel araştırmalar, bu sistemin hata payını milyarda bire kadar düşürdüğünü göstermektedir.

Eğer bu "yazım denetimi" mekanizması olmasaydı, mutasyonlar hızla birikir ve yaşam daha başlamadan sona ererdi. Şuurdan yoksun moleküllerin, 3,2 milyar harf içinden tek bir tanesinin yanlış olduğunu anlayıp onu tamir etmesi asla tesadüfle açıklanamaz.

Bu muazzam koruma sistemi, hayatın devam etmesi için her detayı en ince ayrıntısına kadar planlayan Allah tarafından yaratılmıştır. Tesadüflerin bir "bilgi" üretemeyeceği gibi, mevcut bilgiyi koruyacak böylesine akıllı bir denetim mekanizması kurması da imkansızdır.

Tutankamon'un Altın Hançeri

Tutankamon'un mumyasına altın kılıflarla kaplı iki hançer, biri demir, diğeri ise sertleştirilmiş altın. Burada gösterilen ikinci örnek törensel Mısır hançeri.

Sapı altın granülasyon ve cam işlemelerle zarif bir şekilde dekore edilmiştir ve kaya kristalinden bir düğme ile donatılmıştır. Altın hançer uzunluğu 31.8 cm bıçak 20.4 cm genişliği 3.4 cm kılıf boyu 20.6 cm genişliği 4.3 cm

Yeni Krallık, 18. Hanedan, MÖ 1332-1323.

Tutankamon Mezarı  Krallar Vadisi, Thebes.

Mısır Müzesi, Kahire'de.

Tuesday, July 28, 2026

Lanetli Delirten Enstrüman (Glass Armonica)

Melekler gibi ses çıkaran lanetli enstrüman, Benjamin Franklin tarafından icat edilen Glass Armonika (cam armonika) adlı alettir. Bu eşsiz ve tehlikeli enstrüman, ıslatılmış parmakların dönen cam kaselere dokunmasıyla çalışır ve dinleyenleri büyüleyen tınılar üretir

Benjamin Franklin 1761 yılında Londra'da bir konsere katılır ve çalan müzik aletin sesiyle adeta büyülenir.

Cam şişelerden oluşan ve tüm konser salonunu sesiyle etkisi altına bu müzik aletinden etkilenen Benjamin Franklin, 'glass armonika' isimli bir enstrüman icat eder. İtalyancada “Armonica”; İki veya daha çok sesin aynı anda kulağa hoş gelecek biçimdeki uyumunu ifade etmek için kullanılır.

Ancak, parmaklar ıslatılarak veya nemlendirilerek çalınan bu alet insanları öldürmeye başladı!

Armonikanın yasaklanmasının sebebi, bu aletten çıkan sesin insan beyni ve kulaklarıyla bilinmeyen bir etkileşimi olduğu varsayılması. Çünkü glass armonikadan çıkan ses 1000- 4000 hertz aralığındaymış. 4000 hertz altında sesler, sağ ve sol kulak arasındaki nirengi noktası bulamadığı için katman/safha farklılığı (phase differences) doğuyor ve bu da duyma problemlerine yol açıyormuş.

Franklin’in eşi, glass armonikanın sesini “meleklerin müziği” olarak adlandırıyormuş.

Yıllar önce anatomi uzmanları, işitme sinirleri üzerinde çalışmışlar ve fazla müzik dinlemenin sinirleri etkilediğini söylemişler. Baş ağrısı, bayılma nöbetleri ve diğer medikal problemlere sebep oluyormuş.

Ayrıca Mozarth, Hassa, Bach, Beethoven, Donizetti, Strauss ve birçok besteci armonika için beste de yapmış.

Hatta Beethoven'ın ölüm nedeni olarak armonikayı gösterenler bile var! Bu enstrüman için, cam üzerindeki notalar boyanırken kurşunlu boya kullanılıyormuş ve Beethoven'ın da kurşun zehirlenmesinden öldüğü söyleniyor!

Eleştirmenler, bu aleti çalan insanlarda baş dönmesi, halüsinasyon ve felç gibi sorunlar görüldüğünü söylemişler.

1799 yılında doktor Anthony Willich, armonikanın çıkardığı ses sinir sistemini oldukça kötü etkilediği için bu enstrümanın yasaklanmayı hak ettiğini söylemiş. Armonika virtüözü Marianne Kirchgessner'in ölümünün suçlusu olarak da bu aleti gösteren birçok insan var. Hatta armonikanın sesinin, dinleyicileri intihara sürüklediğini söyleyen bazı psikiyatristler bile var!

Sunday, July 26, 2026

Hz.Hızır'ın (as) Ledün İlmi ve Hz.Musa'ya (as) Verilen Sır

Hızır Aleyhisselâm’ın gizli ilmi nedir ve ledünnî ilim neden herkese verilmez? Bu kıymetli sohbette, Mûsâ Peygamber ile Hızır Aleyhisselâm’ın ibretlerle dolu yolculuğu üzerinden ilim ile hikmet arasındaki derin fark anlatılıyor.

Videoyu izlemek için Tıklayınız

Kardeşlerim, insan bazen gördüğü bir hâdiseyi kendi aklıyla hemen hükme bağlayabiliyor. Fakat geminin delinmesinde, çocuğun âhirete gönderilmesinde ve yetimlere ait hazinenin korunmasında görüldüğü gibi, zahiren anlaşılmayan nice işin ardında Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir hikmeti bulunabilir.

Mûsâ Aleyhisselâm büyük peygamberlerden biri olduğu hâlde, Hızır Aleyhisselâm’da kendisine bildirilmeyen bir ilim bulunduğunu görmüş ve ondan öğrenmek istemiştir. Fakat bu yolculuk, yalnızca bilgi edinmenin değil; sabretmenin, teslim olmanın ve ilâhî hikmete itimat etmenin de ne kadar mühim olduğunu göstermiştir.

Sohbette özellikle şu hakikat üzerinde duruluyor:

İlim herkese verilebilir; fakat hikmet, Cenâb-ı Allah’ın dilediği kullarına ihsan ettiği ilâhî bir lütuftur. Hikmetsiz ilim, ruhsuz bir kalıp gibidir.

Ledünnî ilim kitaplardan yalnızca ezberlenerek elde edilen bir bilgi değildir. Hikmet; ehlinin yanında, edep, teslimiyet, samimiyet ve mânevî terbiye ile aranır. Peygamber ashâbı hikmeti Resûlullah Efendimiz’de ﷺ, sonraki nesiller Sahâbe-i Kirâm’da, Müslümanlar ise Allah’ın sâlih ve evliyâ kullarında aramışlardır.

Bu sohbeti sonuna kadar dikkatle dinlemenizi tavsiye ediyorum. Çünkü anlatılanlar yalnızca Hızır Aleyhisselâm kıssasını değil; başımıza gelen hâdiselere hangi nazarla bakmamız gerektiğini de öğretiyor.

12 Sayısının Önemi

Geçmişten günümüze sayılara pek çok anlam yükledik. 13 uğursuzdur, 666 sayısının şeytanla bir ilgisi vardır gibi. Pek çok insan bunların tesadüf olduğunu düşünse de, sayıların gizemli dünyasına inananlar olarak sayımız oldukça yüksek. Peki 12'nin tüm dünya halkları için önemi ne?

1. Gökbilim konusunda çok başarılı olan Sümerler, 12 tane gezegenin varlığına inanıyordu.

2. İncil'e göre Kudüs'ün 12 kapısı vardır.

3. Astrolojide 12 burç vardır.

4. Bir yıl 12 aydan oluşur ve gece/gündüz süreleri 12 saattir.

5. Yunan Mitolojisi'nde 12 tanrı vardır ve "On İki Olimposlu" ismiyle anılırlar.

6. Hz. İsa'nın 12 havarisi vardır.

7. İsrailoğulları'nın 12 kabileden oluştuğuna inanılır.

8. Şiilik mezhebinde 12 imam vardır.

9. Türk Uygarlıkları'nın ve Çin'in de kullandığı hayvanlı takvim 12 hayvandan oluşur.

10. Yunan Mitolojisi'ne göre Herakles'in yerine getirmesi gereken 12 görev vardır.

11. Avrupa Birliği bayrağı 12 yıldızdan oluşur.

12. Kuran-ı Kerim'e göre Hz.Musa asasını yere vurduğu zaman, 12 pınar fışkırmıştır.

Rüzgar Cinlerinin Kralı (Pazuzu) Şeytani Cennet Vikisi

Pazuzu

Kadim Babil mitolojisinde Tiamat ve Marduk’un yanı sıra güneybatı rüzgârı cini Pazuzu gibi bir dizi rüzgarlı ilah bulunur.

Pazuzu, M.Ö. 1000'li yıllarda Asur ve Babil’in demonik / ifrit tanrısıdır. Sümer ve Akad mitolojilerinde, rüzgar cinlerinin kralı ve tanrı Hanbi’nin oğludur.

Eski Mısır’ın Bes gibi muzır cinleri varken, Mezopotamya’da Pazuzu gibi ilginç yaratıklar kol gezmektedir.

Pazuzu, dehşetengiz bir varlıktır; aslan başlı, kartal ayaklı ve akrep kuyrukludur. Buna karşılık Arap ve İslâm dünyasının iblisleri esas itibariyle Kuran’a göre "dumansız ateş"ten yapılmış cinlerdir. Bu tür İblisler Eski ve Yeni Ahit’te sürekli karşımıza çıkar: 

Eyüp onların elinden azap çekerken, İsa onları bu alemden kovar. Güruhun en tepesinde Şeytan, yani Tanrı’ya kafa tutmaya cüret eden düşkün melek durur.

Pazuzu genellikle bir erkeğin vücudu ve bir köpek veya aslan’ın kafasıyla tasvir edilmiştir. Ayak yerine pençeleri, bir çift kanadı ve bir akrebin kuyruğuna sahiptir. Ayrıca, sağ eli yukarı, sol eli ise aşağı doğru sarkar; ellerinin bu durumunun hayat ve ölüm veya yaratmak, yok etmek anlamlarına geldiği düşünülmüştür.

Pazuzu, kuru dönemlerde kıtlık ve kuraklık, yağmurlu dönemlerde ise çekirge getiren Güney-batı rüzgarının ciniydi. İnanışa göre Lamaştu yeni doğan bebeklere önce bir anne gibi memesini sunar ve onları kaptığı gibi ölüler diyarına kaçırır. 

Bu yüzden doğum sırasında anne ve bebeğe zarar verdiğine inanılan kötü niyetli tanrıça Lamaştu’dan korunmak için Pazuzu muskaları takılırdı. Her ne kadar kötü bir ruh olsa da, Pazuzu’nun insanları salgınlara ve diğer şeytani ruhlara karşı koruduğuna inanılır.

Pazuzu, rüzgar şeytanlarının kralıydı ve Lilith’in Mezopotamya’daki karşılığı olan Lamaştu’nun da ölümcül düşmanıydı. O, genellikle kötü bir yeraltı iblisi olarak kabul edilse de hastalık taşıyan rüzgarlara karşı koruyu rolü olduğuna inanılıyordu. 

Özellikle Sümerliler için güneybatı rüzgarını, fırtınaları taşımayı, temsil ederdi. Bu sebeple, loğusa kadınlar Lamaştu gelip de bebeklerini ellerinden almasın diye Pazuzu’nun tasvir edildiği tılsımlardan takıyorlar ya da yataklarının yakınında bulunduruyorlardı.

Pazuzu, ikircikli özelliği olarak güneydoğudan estirdiği rüzgarlarla vebayı da beraberinde getirdiğine inanılan bir demondu. İnsanlara olduğu kadar çocuklara da hastalık getiriyordu.

Akadlılar zamanında Lamaştu’nun kötülüklerinden korunmak için bir takım tılsımlar kullanılmaktaydı. Bu tılsımlarda genellikle Pazuzu figürü kullanılırdı. Aslında yine kötü bir figür olan Pazuzu, kıtlıkları ve Lamaştu’nun kötülüklerine karşı insanları korurdu. 

Genellikle köpek veya aslan başlı, kartal pençeli, çift kanatlı, akrep kuyruklu ve her zaman bir kolu yukarıda bir kolu aşağıda olarak çizilirdi.

Tüm bunlar tıbbın gelişmediği, mikropların, virüslerin bilinmediği yıllarda; doğal olarak da doğumlarda bebek ve anne ölümlerinin çokça olduğu yıllarda, o dönem insanların bebek ölümlerinin sebebinin bağlandığı karakterlerdir.

Sikhizim Dini Tarihi (Sikhizm Dini Özellikleri)

Sikhizim dünyanın beşinci büyük dini olarak bilinir. Sihizim ise diğer beş büyük dine göre en genç olan dindir. Sihizim 500 yıl önce ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise Sihizm'e inanan 25 milyon kişi yaşamaktadır. İşte, Sihizm hakkında tüm detaylar.

Sihizim'e inanan kişilere Sih denilir. Sihler ise nerede ise büyük ülkelerin çoğunda yaşamaktadırlar. Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde neredeyse 500 bin sih yaşamaktadır.

 Sikhizm Nedir?

 Dünyanın beşinci büyük dini olan Sihizim'in tarihi 500 yıl öncesine dayanır. Sihizim şu anda Pakistan topraklarında bulunan Pencap şehrinin kuzey kesimlerinde ortaya çıkmıştır. 1.500'lü yıllarda ortaya çıkan Sihizim'in kurucusu Guru Nanak olarak bilinir. 

Guru Nanak ise Hindu felsefesini reddetmiştir. Hindu ayinlerine katılmayan Guru Nanak insanların eşit olduğunu söylemiştir. Nanak çok tanrı inancının yanlış olduğunu ve tek bir tanrı olduğunu dile getirmiştir. Bunun yanı sıra Sihlerde tüm yaratılış olayları ve yaratıcı da ayrılmaz bir bütün haline gelmiştir.

 Sihizim Dini Ne Zaman ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

 Sihizim 500 yıl önce ortaya çıkmıştır. Pakistan'ın Pencap şehrinde başlayan bu dinin kurucusu ise Guru Nanak olmuştur. O dönemde Hindu anlayışını reddeden Guru Nanak tek tanrı inancını savunmuştur. Birden başka tanrı ve tanrıçanın varlığını reddeden 

Guru Nanak tek bir tanrının varlığını benimsemiş ve insanlara bunu anlatmıştır. Sihizim'e inanan kişiler peygamberlere ve azizlere inanırlar. Aynı zamanda Sihizm'in kurucusu olarak kabul edilen on tane manevi üstat vardır.

 Sihizim Tarihi

 Kurucusu Guru Nanak olan Sihizim 1500'lü yıllarda ortaya çıkmıştır. Guru Nanak ise Talwandi'de doğmuştur. Ailesi ise Hindu olarak bilinir. 

Kız kardeşinin adı ise Bibi Nanki olarak bilinir. Nanak'ın kız kardeşinin onda Tanrı'nın ışığını gördüğüne ama bu sırrı da kimseye söylemediğine inanılır. Ayrıca Guru Nanak'a ilk inanan kişi de yine kız kardeşi olmuştur. Hayatın sırrını aramaya çıkan Guru Nanak bir süre sonra da evi terk etmiştir. Bu dönemde de Guru Nanak farklı kişiler ile tanışmıştır. 

Guru Nanak kendisinden sonra yerine geçmesi için Lehna'yı seçmiştir. Bunun hemen akabinde Bhai Lehna da Guru Angad olarak bilinmiştir. Sihizim'in on gurusu ise kutsal kabul edilmişlerdir.

 Sihizim Özellikleri

 Sihizim'e göre tek tanrı inancı vardır. Bu inanç çok tanrı inancını ise reddetmektedir. Sihizim'e göre tüm insanlar eşit sayılmaktadır. 

Bunun yanı sıra tüm sihlerin de yenmesi gereken beş kötülük vardır. Sihizim'e inanan Sih'ler önce kendi içlerinde bu beş kötülüğü yenmek zorundalardır. Bu beş kötülük ise ego, öfke, hırs, maddi bağlılık ve şehvet olarak bilinir. 

Aynı zamanda Sihizim'e göre beş erdeme de inanmak gerekir. Bu beş erdem ise memnuniyet, hayırseverlik, şefkat, olumlu tutum ve tevazu olarak bilinmektedir. Bu dine göre herkesin yaşama hakkı vardır. Sihizim aile hayatı yaşamayı önemser. 

Bunun yanı sıra Sihizim'e göre Sih'ler kazançlarının en az yüzde onunu paylaşırlar. Hayatlarının da yüzde onunu insanlara yardım ve Tanrı'ya hizmet etmek ile geçirirler.

 Sihizim Kurucusu Hakkında Bilgi

 Sihizim'in Kurucusu Guru Nanak'tır. 1459 Yılında Talwandi'de doğan Guru Nanak 1538 yılında hayatını kaybetmiştir. Sihizmin Kurucusu Guru Nanak'ın ailesi Khatri Kastından Hindular olarak bilinmektedir. Gurur Nanak hayatı anlamak ve bilinmeyeni keşfetme arzusu ile gençlik döneminde evi terk etmiştir. 

Aynı zamanda Guru Nanak 1440- 1418 yılları arasında farklı inanca sahip Kabir adlı saygı duyulan kişi ile karşılaşmıştır. 1538 Yılında ise Guru Nanak oğlu yerine kendisine inanan Lehna'yı kendi yerinin devamcısı olarak seçmiştir. Bunun yanı sıra Sihizm'in kurucusu olan Gurur Nanak 1538 yılında hayatını kaybetmiştir.

Hz.Süleyman (as)'ın Tahtının Üzerine Atılan Ceset (1 Krallar 3 Bab 16-26)

"And olsun ki biz Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir ceset atıverdik, o da Allah'a yönelip ona gönül bağlılığını devam ettirdi." (Sad, 38/34)

1. Krallar 3:16-28 Bölümünde Söyle Anlatılır Süleyman Bilgece Yargılıyor

16 Bir gün iki fahişe gelip kralın önünde durdu. 17 Kadınlardan biri krala şöyle dedi: “Efendim, bu kadınla ben aynı evde kalıyoruz. Birlikte kaldığımız sırada ben bir çocuk doğurdum. 18 İki gün sonra da o doğurdu. Evde yalnızdık, ikimizden başka kimse yoktu. 

19 Bu kadın geceleyin çocuğunun üzerine yattığı için çocuk ölmüş. 20 Gece yarısı, ben kulun uyurken, kalkıp çocuğumu almış, koynuna yatırmış, kendi ölü çocuğunu da benim koynuma koymuş. 

21 Sabahleyin oğlumu emzirmek için kalktığımda, onu ölmüş buldum. Ama sabah aydınlığında dikkatle bakınca, onun benim doğurduğum çocuk olmadığını anladım.”

22 Öbür kadın, “Hayır! Yaşayan çocuk benim, ölü olan senin!” diye çıkıştı.

Birinci kadın, “Hayır! Ölen çocuk senin, yaşayan çocuk benim!” diye diretti. Kralın önünde böyle tartışıp durdular.

23 Kral, “Biri, ‘Yaşayan çocuk benim, ölü olan senin’ diyor, öbürü, ‘Hayır! Ölen çocuk senin, yaşayan benim’ diyor. 24O halde bana bir kılıç getirin!” dedi. Kılıç getirilince, 25 kral, “Yaşayan çocuğu ikiye bölüp yarısını birine, yarısını öbürüne verin!” diye buyurdu.

26 Yüreği oğlunun acısıyla sızlayan, çocuğun gerçek annesi krala, “Aman efendim, sakın çocuğu öldürmeyin! Ona verin!” dedi.

Öbür kadınsa, “Çocuk ne benim, ne de senin olsun, onu ikiye bölsünler!” dedi.

27O zaman kral kararını verdi: “Sakın çocuğu öldürmeyin! Birinci kadına verin, çünkü gerçek annesi odur.”

28 Kralın verdiği bu kararı duyan bütün İsrailliler hayranlık içinde kaldı. Herkes adil bir yönetim için Süleyman'ın Tanrı'dan gelen bilgeliğe sahip olduğunu anladı.

Saturday, July 25, 2026

Yahudilikte Şabat Günü'nün Önemi

Şabat Günü, Yahudilik inancına göre dinlenme ve ibadet etme günü olarak kabul ediliyor.

Yahudiler, Şabat Günü’nden çalışmaz, gün boyu dinlenir ve ibadet eder. Bu önemli günü tüm hafta yaptıklarını düşünerek geçirirler.

Yahudiler, Şabat Günü’nden çalışmaz, gün boyu dinlenir ve ibadet eder. Bu önemli günü tüm hafta yaptıklarını düşünerek geçirirler.

Zamanı ve AnlamıNe zaman başlar: 

Cuma akşamı güneş batarken başlar ve Cumartesi akşamı yıldızlar çıkana kadar devam eder.Kutsal ınanç: Tanrı'nın evreni altı günde yaratıp yedinci günde dinlendiği inancına dayanır.İsmin kökeni: İbranicede "dinlenmek" veya "işi bırakmak" anlamı taşır

Kurallar ve YasaklarÇalışma yasağı: 

Araba kullanmak, ateş yakmak, elektrikli aletleri açıp kapatmak, ticaret yapmak ve para harcamak yasaktır.Yemek hazırlığı: Sıcak yemek pişirilmez; bu yemekler Şabat başlamadan önce hazırlanır.İbadet: Sinagoga gidilir, aileler bir araya gelip dua eder ve özel yemekler (kutsal şarap ve ekmek ile) yapılır

Kailasa Tapınağı Saklı Dünya

Kailasa Tapınağı’nı duydunuz mu? Efsanevi Kailaş Dağı’ndan adını aldığı söylenen bu yapı, sadece bir tapınak olmanın ötesinde! Hindistan’ın Maharaştra eyaletindeki Ellora Mağaraları’nın bir parçası olan bu tapınak, tek bir kaya bloğundan oyularak inşa edilmiş bir başyapıt.

Kailasa Tapınağı, dünyanın en büyük kayaya oyulmuş anıtı olarak biliniyor. (C: Mazur Travel/Shutterstock)

Ama bu sadece başlangıç…

8. yüzyılda, I. Krishna’nın tahtta olduğu dönemde başlanan bu tapınağın yapımı için sadece hayal gücü yetmiyor. İnanılmaz bir şekilde, yukarıdan aşağıya doğru oyularak inşa edilmiş! Bu yöntemi bir hayal edin: 

Tepeden başlayarak aşağıya doğru, tonlarca taşı dikkatlice oyarak, adeta doğanın kalbini şekillendirerek bu muazzam yapıyı ortaya çıkarıyorlar. İnşası için yaklaşık 150.000 ila 200.000 ton taşı nasıl çıkardıklarını düşünmek bile baş döndürücü.

Bu devasa kompleks 50 metre uzunluğa, 33 metre genişliğe ve 30 metre yüksekliğe sahip. Özenle oyulmuş monolitler ve merdivenler, kapılar, pencereler ve çok sayıda sabit heykelin bulunduğu salonlar içeriyor. İçerisinde dolaşırken adeta bir labirentteymişsiniz gibi hissedebilirsiniz. 

Tapınağın en iyi bilinen süslemelerinden biri, Vishnu’nun bir insan aslana dönüştüğü ve bir iblisle savaştığı bir sahne.

Ellora Mağaraları’nda toplam 34 mağara bulunuyor ve bu mağaralar Budist, Hindu ve Jain tapınaklarına ev sahipliği yapar. Kailasa Tapınağı ise bu mağaraların en büyük ve en görkemlisi.

Ve tabii ki, Ellora Mağaraları’nın sadece Hindistan için değil, tüm dünya için ne kadar önemli olduğunu unutmayalım! UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak kabul edilen bu yapı kompleksi, tarihin ve kültürün korunması için yapılan çabaların bir göstergesi.

Antik Yunan’ın Korunan Sırrı Eleusis Ritüelleri

Bin yılı aşkın bir süre boyunca Akdeniz’in dört bir yanından insanlar, Yunanistan’daki Eleusis tapınağına akın ederek öylesine gizli bir ritüele katıldı ki, bu ritüel hakkında konuşurken yakalanan herkes derhal ölüm cezasına çarptırılıyordu.

“Eleusis Gizemleri” olarak bilinen bu tarikatvari uygulamanın, zihin değiştirici maddelerin kullanımını içermiş olabileceği düşünülüyor. Şimdi ise bilim insanları, nihayet ritüele katılanlara hangi maddenin verildiğini çözmüş olabilir.

Eleusis Gizemleri: Kısa Bir Arka Plan

Her yıl sonbahar hasadı civarında düzenlenen Eleusis Gizemleri, “Demeter’e Homeros İlahisi” (Homerik Hymn to Demeter) olarak bilinen ve MÖ 7. yüzyıla tarihlenen sözlü bir geleneğe dayanıyordu. Bu anlatıda doğa ve bereket tanrıçası Demeter, Hades tarafından kaçırılıp yeraltı dünyasına sürüklenen kızı Persephone’yi aramak için Eleusis’te bir mağaraya giriyor.

(İlgili: Kan Ritüellerinde Kehanet için Kullanılan Kaşık Bulundu)

Persephone’yi geri getirme arayışını taklit eden ritüel, tarımın dayandığı sürekli ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü simgeliyor. Bu hayat veren düzeni onurlandırmak için, hasat zamanında Atina’da ayinler yapılıyor. Süreç, “Kutsal Yol” denilen güzergâh boyunca bir alayla doruğa ulaşıyor. Bu yol, Kutsal Kapı’dan başlayıp yaklaşık 30 kilometre batıdaki Eleusis’e kadar uzanıyordu.

Varışta, çok sayıda üye “telesterion” adı verilen dev bir salona giriyordu. Burada rahipler Eleusis Gizemleri’ni yönetiyordu. Ancak katılım, toplumsal statü gözetmeksizin Yunanca konuşan kadın ve erkek herkese açık olsa da, telesterion’un içinde olan biteni anlatmak ölüm tehdidi altında kesin biçimde yasaktı.

Sonunda tapınak, MS 4. yüzyılda Persler tarafından yıkıldı ve Eleusis Gizemleri sona erdi. Ritüelin ne içerdiğine dair ortada bir kayıt kalmayınca, bu ezoterik ayinin ayrıntıları da tarihin sisleri içinde kayboldu.

Ritüel Hakkında Bildiklerimiz

Demeter’e Homeros İlahisi, arpa ve nane içeren bir içeceğin tüketilmesinden söz ediyor. Ancak birçok tarihçi, ritüelin aslında bir tür psikedelik maddeyle gerçekleştirildiğini düşünüyor. Uygulamayı anlatma yasağına rağmen, birkaç muğlak kaynak “ego ölümü” ve “yeniden doğuş” hissi yaratan karışımların kullanıldığını belirtiyor. Ancak bu karışımların hangi bileşenlerden oluştuğuna dair net bir ipucu vermiyor.

Büyük olasılıkla bu kutsal içecek afyon içermiyordu; çünkü afyon Antik Yunan tıbbında yaygın biçimde kullanılıyordu ve bu nedenle Gizemler için yeterince “gizli” sayılmazdı. Psilosibin de güçlü bir aday değil; zira sihirli mantarların o dönemde yetiştirilmesi mümkün değildi.

Popüler bir teoriye göre ise Eleusis Gizemleri sırasında kullanılan gizli madde, Claviceps purpurea adlı patojenik bir mantarın ürettiği halüsinojenik ergot alkaloidleri olabilir. Bu fikre destek, Mas Castellar de Pontós’taki başka bir Eleusis tapınağında çömlekler üzerinde ve diş taşlarında bu tür alkaloidlerin bulunmasıyla güç kazanmıştı.

Ne var ki ergot, aynı zamanda nöbetlere, kangrene ve ölüme yol açabilen son derece zehirli peptitler de içeriyor. “Aziz Antuan Ateşi” olarak bilinen ve yanlışlıkla ergot tüketimiyle ortaya çıkan bu tablo, tarih boyunca pek çok kitlesel trajediye neden olmuştu. Bunlardan biri de, 1418’de Paris’te yaklaşık 50.000 kişinin ölümüne yol açan salgın.

Ergot, Eleusis Gizemlerinde Kullanılmış Olabilir mi?

Yeni bir çalışmanın yazarları, ergot alkaloidlerinin ritüele katılan kişilere onları öldürmeden verilebilmesinin teorik olarak mümkün olup olmadığını anlamak için, Antik Çağ rahiplerinin bu toksinleri ayrıştırıp ayrıştıramayacağını araştırdı. Bunun için Claviceps purpurea misel kütlelerini, su ve külle hazırlanan bir “kül suyu” (alkali/liyeli çözelti) içinde beklettiler.

İki saatin sonunda, zehirli ergopeptitlerin tamamen ortadan kalktığını; buna karşılık ergot alkaloidlerinin liserjik asit amid (LSA) gibi psikoaktif bileşiklere dönüştüğünü saptadılar. LSD kadar güçlü olmasa da, bu benzer molekülün psikedelik etkiler ürettiği biliniyor ve Azteklerin “gündüz sefası” (morning glory) tohumlarından yapılan kutsal ayinleri içeren eski ritüellerde kullanıldığı düşünülüyor.

Çalışmanın yazarları, “Bulgularımız, toksik ergopeptitlerin, kül suyunda gerçekleşen bir reaksiyonu içeren eski bir süreçle kimyasal olarak psikoaktif maddelere dönüştürülebileceğini gösteriyor. Bu teknik Eleusis’in törensel rahibeleri tarafından kullanılabilmiş olabilir” diye yazıyor. 

Sonuç olarak, ergotun Eleusis Gizemlerinde kullanılan gizli psikedelik olabileceğini ve mantarın enfekte arpalardan hasat edilmiş olabileceğini öne sürüyorlar.

Friday, July 24, 2026

Kâtip Sinan Camii ve Kubbedeki Tabut

İstanbul Laleli’deki Kâtip Sinan Camii’nin kubbesinde 525 yıldır duran bir tabut görenleri hem şaşırtıyor, hem düşündürüyor. "Kubbede tabutun ne işi var?" diye merak uyandırıyor.

MEHTAP YILDIRIM YÜKSELTEN - İSTANBUL

Dünyada benzerine rastlanmayan Kâtip Sinan Cami, kubbesinde bulunan tabut ile görenlerin ilgisini çekiyor. İstanbul’un Fatih semtinde bulunan bu caminin kubbesindeki tabut onu diğer camilerden farklı kılıyor. Cami 1469 yılında Osmanlı sarayının mutfak katibi Sinan Efendi tarafından yaptırılmıştır. Gelelim, o tabutun oraya nasıl çıktığına.

Tabut, kubbeye nasıl geldi?

Sultan 2. Bayezid döneminde Osmanlı saray mutfağının katiplerinden hayırsever bir zat olan Katip Sinan Efendi, maaşından biriktirdiği paralarla 1496 yılında, İstanbul’un ilk camilerinden olan bu camiyi yaptırıyor.

 Ama bir vasiyeti vardır. Vefat ettiğinde "Beni yere, hazireye değil, kubbeye gömün." 1496 tarihinde bu camiyi yaptırdıktan birkaç ay sonra vefat eder ve vasiyeti dikkate alınmayarak her cenazede olduğu gibi yere, hazireye defnedilir. 

Fakat sabah olunca, cemaat sabah namazı için geldiğinde yerin kazılı ve boş olduğunu, tabutun kubbede olduğunu görürler. "Subhanallah" derler, alırlar bir daha gömerler. Bu tam 3 defa tekrarlanır. 3 defa insanlar onu yere gömer, 3 defa tabut yukarıya çıkar. 

Derler ki, "Artık bununla fazla uğraşmayalım. Bu demek ki böyle." 1496 yılında bu cami yapıldıktan birkaç ay sonra bu caminin Bânisi Katip Sinan'ın bedeninin içinde bulunduğu rivayet edilen tabutu kurşunla kaplatırlar. Böylece tabut kubbenin üzerinde kalır. Kubbedeki tabutun dilden dile anlatılan hikâyesi böyle.

Toprağa gömülmesi gerekmez mi?

İslâmî usullere göre defin, toprağa yapılır ve tabuttan çıkarılarak defnedilir. Bunları düşününce, eğer Kâtip Sinan Efendi'nin vasiyeti dahi olsa dinî usullerle çelişiyor. Arkeolog Murat Sav'ın kaynaklarına göre kubbedeki tabut Katip Sinan'a ait olmayabilir. 

Caminin 15. ve 16. yüzyıldan kalma hâliyle günümüze ulaşmadığını, 18. yüzyılda yeniden inşa edildiğine dikkat çeken Arkeolog Murat Sav, "Muhtemelen 1766 tarihinde gerçekleşen depremde cami tahrip oldu ve akabinde yeniden yapıldı." diyor.

Gerçek mezarı olmayabilir

Kubbede bulunan söz konusu mezarla ilgili halk hikâyesine değinen Sav, "Kâtip Sinan Efendi'ye ait olduğu söyleniyor ancak, Katip Sinan Efendi'ye ait ise Katip Sinan Efendi'nin öldüğü tarihi baz alırsak ve caminin yeniden yapıldığı düşünüldüğünde bu biraz ikilem oluşturuyor" ifadelerini kullanarak şöyle devam ediyor: "1700'lü yılların sonunda yazılmış Osmanlı'nın camilerini konu alan Hadîkatü'l-Cevâmi diye bi kitap vardır. 

Bu kitapta Katip Sinan Mescidi de anlatılır ve Katip Sinan'dan bahsederken 'Mezarı namâlumdur' der yani mezarının yerinin bilinmediğini belirtir. Fakat daha sonra günümüzde caminin güney tarafında mihrabının dış avlusunda Katip Sinan'a ait olduğu söylenen üzerinde de bir ibare bulunan bir mezar görülür. 

Ama bu mezar ne 15. ne de 16. yüzyıldandır çünkü sonradan mezar taşı yazılmış ve oraya konmuş gibi görülüyor. Hadîkatü'l-Cevâmî 18. yüzyılın sonunda orada Katip Sinan adına bir mezar olmadığını söylüyor. 

Dolayısıyla sonraki dönemlerde yeniden yapılan camilerde başka birine makam yapılabiliyor, isme atfen bir mezar taşı yazılıp konabiliyor. Buradaki gerçek mezarı olmayabilir."

Katip Sinan Efendi'nin gerçek mezarının nerede olduğu bilinmemekle birlikte kubbedeki tabut da hâlâ sırrını koruyor.

Osiris Risen Antik Mısır Efsanesi

Kural koyucu, koruyucu Osiris

Osiris, Geb ve Nut'un oğlu, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısı. Kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı.

Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris’e yöneltilmişti, onu kutsayarak kendisinin kural koyduğu öbür dünyaya girmesi umulmuştu. Özellikle orta krallık döneminde popularitesi arttı. 18. sülale döneminde Mısır’da en çok tapılan tanrı olmuştu. Osiris’in popularitesi, Mısır tarihinin en son evrelerine kadar sürdü.

Ailevi ilişkiler

Geb ve Nut'un dört çocuğu olmuştur. Osiris, İsis, Set ve Nephthys'tir. Efsaneye göre Osiris İsis'e aşıktır. Yani İsis hem Osiris'in eşi hem kardeşidir. Osiris, kardeşi Set'in tam tersine iyilik tanrısıdır. 

Horus, Osiris'in İsis'ten olma oğludur. Teorik olarak bir çocuğu vardır ancak bir hikâyeye göre Nephthys, İsis gibi davranarak Osiris’i baştan çıkarmış ve Anubis’i (Ölüm ve Cenaze Tanrısı) doğurmuştur.

İsis'in sihri

Osiris başta erkeklerin dünyasının kural koyucusu oldu ve Ra gökyüzüne kural koymak için dünyayı bıraktığında kardeşi Set, (Kötülük Tanrısı) Osiris’i öldürdü.

Bir gün İsis bir plan kurar. Bu plan eşi Osiris'i kral yapmaktır. Bir gece Ra (o zamanlar kral Ra idi) uyurken İsis Ra'nın tükürüğünü alır ve tükürüğü kille karıştırır ve bir yılan yaratır. O gece yılan Ra'yı ısırır, ısırık Ra'yı mahveder, kimse onu iyileştiremez. İsis'de Ra'ya gizli adını söylerse onu iyileştirebileceğini söyler. 

Ra bunu kabul eder ve adını söyler, İsis Ra'yı iyileştirir ama onun üzerinde büyük bir güce sahip olur. Osiris'in kral olması için Ra'yı tahtı bırakıp göklere çekilmesi için zorlar, Ra ise bunu kabul etmek zorunda kalır. Ve taht Osiris'e kalır, artık Osiris Tanrıların, insanların ve her şeyin kralıdır.

Set'in kibiri

Osiris'in erkek kardeşi Set Osiris'in kral olmasına çok içerler. Çünkü Set Ra'nın en vefakâr yardımcısıdır ve Ra yok iken ağabeyinin kral olmasına kendisinin olamamasına sinirlenir, tahta geçmeyi kafasına koyar.

Savaşarak kazanamazdı. Ordu kurmak istese tüm halk Osiris'in yönetimini çok beğeniyordu ve ona karşı birleşmezlerdi. Zekice bir plan kurması gerekliydi ve bunu yaptı. Bu plana göre Set, Osiris’in ölçülerine göre bir uyuma tabutu hazırlar ve sandığı en değerli taşlarla süsletir, sadece Osiris'in sığabilmesi için büyüler. 

Set, bundan sonra kendisine yardım eden yetmiş iki kişiyle birlikte planını uygulamaya koyulur. Set büyük bir yemek verir ve Osiris’i de çağırır. Osiris hiçbir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe gider. Yemeğin sonunda Set tabutu çıkarır ve sığacak olan kişiye hediye edeceğini söyler, her Tanrı denemeye koyulur. Şekil değiştirseler bile sığamazlar. En sona Osiris kalır İsis'in uyarılarına rağmen gene de dener

Osiris tabuta yatar yatmaz Set kapağı kapatır üzerine erimiş kurşun döker. Tanrılar engellemeye çalışsada Set onları durdurur ve tabutu Nil Nehrine atar. Tabutun karaya çıktığı yerde ise süratle büyüyen bir ağaç sandığı gövdesinin içine almıştır. 

İsis Osiris'in olduğu tabutu bulduktan sonra onu vatanına götürür ve büyüsüyle hayata döndürmek üzereyken Set, İsis'e ve çocuk Horus'a saldırır.

Mumyalanıp Hayata Geri Dönmesi

Set Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırır ve bu parçaları Mısır toprakları üzerine dağıtır. İsis ve Set'in eşi Nephthys bütün Mısır’ı dolaşarak Osiris’in bedeninin parçalarını toplar ve parçaları her bulduğu yere bir tapınak diker. Bu yüzden Mısır’ın birçok yerinde, içinde Osiris’in cesedinin bulunduğu söylenen birçok tapınak vardır. 

Osiris'in parçalarını topladıktan sonra Nephthys'in oğlu Anubis mumya bezleriyle Osiris'i sarar ve Osiris hayata döner. Efsanenin sonunda ise Osiris’in oğlu Horus Set'i yener. Yeniden canlanan Osiris artık bu dünyada yaşamak istemez ve hükmetmek için ölüler ülkesine gitmeyi tercih eder. Burada yine Anubis ile birlikte olacaktır. Anubis ölüleri yargılanması için Osiris’e getirecektir.