Showing posts with label Ashâb-ı Kiram. Show all posts
Showing posts with label Ashâb-ı Kiram. Show all posts

Friday, July 24, 2026

Uhud Savaşı’ndaki Hanım Okçu Ümmü Ümâre (Nesibe Binti Ka'b)

Hanım sahâbîlerden Ümmü Umâre da Uhud Savaşı’na katılarak oku ve yayı ile Fahr-i Kâinât Efendimiz’i müdâfaa edenlerden biridir. Savaştan sonra Medîne’ye dönen Allah Resûlü:

“–Harp esnâsında sağıma-soluma döndükçe Ümmü Umâre’nin hep yanıbaşımda çarpıştığını görüyordum.” demiştir. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 479)

Bu vesîleyle Peygamber Efendimiz’in muhtelif iltifat ve duâlarına mazhar olan Ümmü Umâre Hâtun, Allah Resûlü’ne:

“–Allâh’a duâ et de Cennetʼte Sana komşu olalım.” dedi. Peygamber Efendimiz:

“–Allâh’ım! Bunları bana Cennetʼte komşu ve arkadaş eyle!” diyerek duâ etti.

Bunun üzerine Ümmü Umâre:

“–Artık bundan sonra dünyada ne musîbet gelirse gelsin, aldırmam!” dedi. (Vâkıdî, I, 273; İbn-i Sa‘d, VIII, 415)

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Gönüller Sultanı Efendimiz'e Muhabbet, Erkam Yayınları

Medineli Müslümanlar, Peygamberimize ve ona iman edenlere kucak açmış­lardı. Onları bağırlarına basmak için sabırsızlanıyorlardı. 2’si kadın 75 kişi, Re­sû­lul­lah ile görüşmek, onu Medine’ye davet etmek gayesiyle Akabe’ye geldiler. İşte, bu iki kadından birisi, asıl ismi “Nesîbe” olan Ümmü Ümâre idi (r.anha).

Ümmü Ümâre (r.a.), Peygamberimizin Medine’ye İslamiyet’i öğretmek için gönderdiği Mus’ab bin Ümeyir (r.a.) vasıtasıyla Müslüman olmuştu. Kuvvetli bir imana sahipti. Allah ve Resûl’ü yolunda hayatını ortaya koymaktan çekin­mezdi. 

Nitekim Uhud Savaşı’nın en şiddetli ânında vücudunu Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) siper etmiş, örnek kahramanlığıyla ismini tarihe altın harflerle yazdır­mıştı. Hadiseyi kendisinden dinleyelim:

“Uhud’a gitmiştim. Müslümanlar ne yapıyor bir bakayım, diye düşünmüş­tüm. Yanımda su da vardı. Re­sû­lul­lah’ın yanına kadar yaklaştım. Sahabilerin arasındaydı. Gali­biyet Müslümanlardaydı. Fakat çok geçmeden mağlup duru­ma düştüler. Re­sû­lul­lah’ın etrafındaki sahabiler ya dağılıyorlar veya şehit olu­yorlardı. Etrafında çok az kimse kal­mıştı.

“Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelmesinden endişe duydum! Hemen yetiştim. Müş­riklere karşı savaşmaya başladım. Kılıçla, okla müşrikleri Re­sû­lul­lah’tan uzaklaştırıyordum. Bu arada yaralandım.

“Re­sû­lul­lah’ın yanında 10 kişi kalmıştı. Ben, oğullarım ve beyim, Re­sû­lul­lah’ın önünde müşriklerle çarpışıyor, onları uzaklaştırmaya çalışıyorduk. Re­sû­lul­lah yanımda kalkan olmadığını gördü. Kalkanı olan birine, ‘Ey kalkan sahibi, kalkanını savaşana bırak!’ buyurdu. Ben o kalkanı alıp kendimi korumaya başladım.

“Derken, bir süvari bana vurdu. Kalkanımla korundum. Hemen ardından atı­nın ayaklarına kılıçla vurdum. At, sırtının üzerine yıkıldı. Adam düştü. Re­sû­lul­lah bunu görünce oğluma, ‘Ey Ümmü Ümâre’nin oğlu, annene yardım et!’ buyur­du.”

Savaş bu minval üzere devam ediyordu. Nesîbe Hatun, Re­sû­lul­lah’ın etrafın­da âdeta bir pervane olmuştu. Dönüp duruyordu. Peygamberimiz savaş sonra­sında, “Uhud Günü sağıma soluma döndükçe hep Ümmü Ümâre’yi yanı başım­da çarpışırken görüyordum.” buyurarak onun bu fedakârlığını takdir etmişti.

Bir ara Ümmü Ümâre’nin (r.anha) oğlu yaralanmıştı. Buna çok üzüldü. Fakat bu­nun sebebi oğluna olan şefkati değil, onun Re­sû­lul­lah’ı korumasından geri kal­masıydı. 

Oğlunu da üzen sebep buydu. Hemen ciğerparesinin yanına gitti. Ya­rasını sardı, sonra da, “Kalk yavrucuğum, müşriklerle çarpışmaya devam et!” dedi. Onun Re­sû­lul­lah’ı korumaktan geri kalmasına gönlü razı olmuyordu. 

Pey­gamberimiz (a.s.m.), Nesîbe Hatun’un (r.anha) bu fedakârlığı karşısında, “Ey Üm­mü Ümâre, senin katlandığın, dayanabildiğin şeye herkes katlanabilir, dayana­bilir mi?” buyurarak ona iltifat etti.

Ümmü Ümâre’nin (r.anha) oğlu hemen ayağa kalktı, müşriklerle çarpışmaya de­vam etti. Bir ara oğlunu yaralayan müşrik oradan geçiyordu. Peygamberimiz (a.s.m.), “İşte, oğlunu vuran adam şu!” buyurdu. Bu büyük İslam mücahidesi he­men harekete geçti. 

Bir kılıç darbesiyle adamın ayaklarını kesti. Peygamberi­miz, mübarek dişleri görününceye kadar bu manzaraya tebessüm etti.

Müşrikler her yandan saldırıyorlar, Re­sû­lul­lah’ın vücudunu ortadan kaldır­mak istiyorlardı. Bir ara azılı müşrik İbni Kamiâ, Peygamberimizin yanına ka­dar sokulmuştu. 

Bir fırsatını bulunca da Peygamberimizin yüzünü yaraladı, iki dişini de şehit etti. Bir anda Re­sû­lul­lah’ın yüzünü kanlar içinde gören Ümmü Ümâre, azılı müşriğin üzerine hücum etti. 

Birkaç darbe indirdi. Fakat İbni Kamiâ üst üste iki zırh giymişti. Bu sebeple vuruşları ona tesir etmedi. Bu arada bu nasipsiz müşriğin darbesiyle omuzundan ağır bir şekilde yaralandı. Yetişen sahabiler İbni Kamiâ’yı geri püskürttüler.

Peygamberimiz onun yaralandığını görünce, oğlu Abdullah’a (r.a.), “Annenin yarasını sar!” buyurdu. Sonra da bu bahtiyar aileye şu müjdeyi verdi:

“Allah’ın bereketi üzerinize olsun! Annenin makamı, filan ve filanın maka­mından hayırlıdır. Babanın makamı da filan ve fılancanınkinden hayırlıdır. Se­nin makamın ise, filanların makamından hayırlıdır. Allah sizin ailenize rahmet etsin!”

Nesîbe Hatun bunları duymuştu. Sevincine diyecek yoktu. Fakat o, bu fırsatı daha iyi değerlendirmek istiyordu, “Yâ Re­sû­lal­lah, dua edin de cennette sana komşu olalım!” ricasında bulundu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu bahtiyar kadını kırma­dı. 

Ellerini açtı, “Allah’ım, bunları cennette bana komşu ve arkadaş eyle!” diye dua etti. Artık Nesîbe Hatun’un (r.anha) sevincine diyecek yoktu. “Bu kadar yeter! Bana artık ne musibet gelirse gelsin basittir.” diye sevincini açıkladı.

Uhud Savaşı’nın sonunda, Hz. Ümmü Ümâre’nin 12-13 yerinden yaralandığı tespit edildi. Bunların en ağırı, omuzundan aldığı yaraydı. Bir yıl onun tedavi­siyle uğraştı.

Ümmü Ümâre’nin (r.anha) Re­sû­lul­lah’ın yanında apayrı bir yeri vardı. Zaman zaman onun ziyaretine gider, gönlünü alırdı. Bir defasında yine ziyaretine git­mişti. 

Yarasının ne durumda olduğunu sordu. Evdekilerle bir müddet sohbet et­ti. Ümmü Ümâre (r.anha) bu ziyaretten son derece memnun olmuştu. Evde olan şeylerden Re­sû­lul­lah’ın önüne bir sofra kurdu. 

Fakat kendisi sofraya oturmadı. Peygamberimiz, “Gel, sen de ye.” buyurdu. Hz. Ümmü Ümâre, “Ey Allah’ın Resûl’ü, ben oruçluyum.” dedi. Onun ibadete gösterdiği bu hassasiyet Peygamberi­mizin hoşuna gitti. Ona şu müjdeyi verdi:

“Bir oruçlunun yanında yemek yenildiği zaman, sofra kalkıncaya kadar me­lekler oruçluya dua ederler.”

Ümmü Ümâre (r.anha), Uhud Savaşı’ndan başka, Peygamberimizle birlikte, Hayber ve Huneyn Savaşlarına katıldı, Umre Seferi’nde bulundu.

Nesîbe Hatun aynı zamanda iyi bir anneydi. Çocuklarını en güzel şekilde ter­biye etmiş, onları birer mücahit olarak yetiştirmişti. Bu fedakâr evlatlar, hayatları pahasına da olsa hak ve hakikati söylemekten çekinmezlerdi.

Peygamberimizin ahirete irtihâlinden sonraydı... Ümmü Ümâre’nin oğlu Habib (r.a.), Amman’dan Medine’ye gelirken, yolda Yalancı Peygamber Müseylimetü’l-Kezzâb’la karşılaşmıştı. Müseylime, Habib’e (r.a.) hitaben, “Sen Muhammed’in peygamberliğini tasdik ediyor musun?” diye sordu. Hz. Habib, “Evet.” dedi. 

Müseylime, “Benim de Allah’ın Resûl’ü olduğuma şehadet getir­mez misin?” diye sordu. Bu kahraman sahabi, “Asla böyle bir şey söyleye­mem!” dedi. Müseylime, Hz. Habib’in kolunu kesti, sonra sözünü tekrarladı. Ha­bib (r.a.) yine kabul etmedi. 

Diğer kolunu da kesti, yine sordu. Hz. Habib, ima­nından aldığı güçle yine “Hayır.” cevabını verdi. Çok kızan Müseylime, onu feci bir şekilde şehit etti.

Bu haber Ümmü Ümâre’ye (r.anha) ulaştığında, bunu sabır ve metanet ile karşıla­dı. Onun ebedî saadete ermesi, üzüntülerini hafifletmeye kâfi geldi. 

Zaten onu bu günler için yetiştirmişti. Onu asıl üzen, peygamberlik iddiasında bulunan bu yalancının hâlâ ortalarda dolaşmasıydı. “Müslümanlar bir gün bu zalime haddi­ni bildirmek üzere ordu hazırlarsa, o zaman kılıcımı çekip bu orduya katıla­cağım.” dedi. Sabırsızlıkla bu günleri bekledi.

Nihayet beklediği an geldi. Hz. Ebû Bekir, meşhur İslam kumandanı Hz. Hâlid kumandasında bir ordu hazırlayıp Müseylime’nin üzerine gönderdi. Bu or­duda diğer oğlu Abdullah ile (r.a.) birlikte Ümmü Ümâre de bulunuyordu.

İki ordu Yemâme’de karşılaştı. Aralarında şiddetli bir savaş oldu. Ümmü Ümâre (r.anha) büyük kahramanlıklar gösterdi. Birkaç yerinden yaralandı. Neticede Mü­sey­li­me’nin ordusu mağlup edildi. Hz. Abdullah, Müseylime’yi ağır bir şekilde yaraladı. Ashâb’dan Vahşî de (r.a.) son darbeyi indirerek canını cehenneme gön­derdi.

“Müseylime’nin öldürüldüğü” haberini alan Ümmü Ümâre (r.anha) sevinçten şü­kür secdesine kapandı. Bu günleri gösterdiği için Cenâb-ı Hakk’a hamd etti.

Ordu Medine’ye döndüğünde, Hz. Ebû Bekir bu kahraman kadını ziyaret etti, “Geçmiş olsun.” dileğinde bulundu. Halifeliği müddetince de ona izzet ve ik­ramdan geri kalmadı.

Bu bahtiyar kadına Hz. Ömer de büyük iltifatlarda bulunurdu. Zaman zaman ziyaretine giderek gönlünü alırdı. Çeşitli hediyelerle taltif ederdi.

Ümmü Ümâre’nin (r.anha) nerede ve ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir.

Al­lah ondan razı olsun![1]

[1]Tabakât, 8: 412-415.

Thursday, July 23, 2026

Hallac-ı Mansur ve Ene'l-Hak

Allah Teâlâ'nın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Ene'l-Hak" dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti.

Kalbin masivadan arınarak Hakk'ın esma, sıfat ve zılâl nûrlarına ayna olması sonucu meydana gelen şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle salik, akis ve gölgeleri Hakk'ın kendisi zanneder. Hallac'ın "Ene'l-Hak" dediği makam burasıdır. 

Elini ateşe sokan kişinin yandığında can havliyle: "Yandım, ateş oldum." demesi nasıl mecazi bir hakikati ifade ediyorsa ve bu söz; söyleyenin gerçekten ateş olduğunu göstermiyorsa "Ene'l-Hak" sözü de böyle bir mecazi idraktir. Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah'a aid olduğunu idrak etmesidir.

"Sen çekilince aradan- Kalır seni Yaradan" bu anlamda söylenmiştir. Bu anlamda söylenmiş bir söz, elbette küfür değildir. Ancak iltibasa müsaid olduğundan bu tür sözleri, sadece beşerî sıfatlardan soyutlanıp ilahî sıfatlarla muttasıf olanlar söyleyebilir. "Ene'l-Hak" sözünün söylendiği makam 

Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla idrak olunduğu makamdır. "Hak" ismi, esma ve sıfat tecellîsidir. Bu yüzden sûfîlerden "Ene'l-Hak" diyenler çıktığı halde "Enallah" diyenler çıkmamıştır.

Konunun Tahlili:

Hallâc-ı Mansûr, "Ene'l-Hak" sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zâhir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu'tasım'ın yanına götürerek fesâd çıkardılar. O sırada vezir olan Ali bin Îsâ'yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc'ın bir sene zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. 

Daha sonra, insanların onu ziyâreti de yasaklandı. İbn-i Atâ'nın ve Ebû Abdullah bin Hafîf'in yaptıkları ziyâretler müstesnâ beş ay müddetle kimse onu ziyâret edemedi.

Nakledilir ki; bir gece Mansûr Hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr... 

Üçüncü gece, zindan da Mansûr da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde; "İlk gece O'nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idâm edesiniz diye." buyurdu.

Hallâc-ı Mansûr'un idâmına sebeb olan "Ene'l-Hak" sözü, onun tasavvuf yolunda sâhib olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zâhiren kelime mânâsı; "Ben Hakk'ım" demek olan bu sözün hakîki mânâsı: "Ben yokum. Hak vardır." demektir. 

Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât kitabının 2. cild 44. mektûbunda bu husûsu şöyle açıklamaktadır:

"O büyüklerin "Her şey O'dur" demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr Enel-Hak (Ben Hakk'ım) dedi. Böylece, ben Hakk'ım, Hakk Teâlâ ile birleştim, demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. 

Onun sözünün mânâsı "Ben yokum, Hakk Teâlâ vardır." demektir. İşte sofiyye her şeyi Hakk Teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâtın (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. 

Meselâ, bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. 

Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyâya, Hakk Teâlâ'dan meydana gelmiştir. Hakk Teâlâ değildir, diyor. 

O halde, sofiyyenin; "Her şey O'dur." sözleri; "Her şey O'ndandır." demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, sofiyye, eşyâya, Hakk'ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşyâ ile birleşmek, eşyânın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor."

BİR KISSA BİN HİSSE

Hallac-ı Mansur “Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!..” (Ben Hakkım!) diye diye inlerdi.

Halk ikiye bölündü. Bir kısmı zâhire göre hükmetti, Hallac-ı Mansur’u inkâr etti ve sözüyle dinden çıktığını ileri sürdü. Bir kısmı da Hallac-ı Mansur’un bu sözüyle benliğini reddettiğini ve Hakkı dilediğini savundu.

Hallac-ı Mansur mahkemeye çıkarıldı, hapse atıldı, kendisine işkence edildi. “Ene’l-Hak deme! Hüve’l-Hak (Hak Odur) de!” dediler.

Hallac, “Bizim için de Hak Odur!” dedi.

İbn-i Atâ haber gönderdi:

“Özür dile ki zindandan çıkarsınlar!”

Hallac, “Ben ne dedim ki özür dileyeyim? Ben Halık’ı bırakıp halka yalvarmam!” dedi. Bir yandan da “Ene’l-Hak! Ene’l-Hak!” diye feryat ediyordu.

Bağdat uleması Hallac’ın katledilmesi için fetva verdi. Nihayet fetva gereğince Hallac idam edildi.

Şiblî, Hallac-ı Mansur’u rüyasında gördü ve sordu:

“Sana azap eden ve seni asan halka Cenab-ı Hak nasıl muamele eyledi?”

Hallac:

“Benim hakkımda halk ikiye bölünmüştü. Bir kısmı benim hâlimi bilirdi. Bana şefkat ederdi. Bir kısmı da benim hâlimi bilmezdi. Şeriatı muhafaza ve Cenab-ı Hakk'ın emrini yerine getirmek için bana azap ederdi. Cenâb-ı Hak her iki bölüğe de rahmet eyledi. Çünkü her ikisi de masumdu!”

Bir derviş rüyada gördü ki, şeytan Hallac-ı Mansur’u görünce şaşırdı ve şöyle dedi:

“Sen ‘Ene’l-Hak’ (Ben Hakkım!) dedin. Ben ‘Ene’l-Hayr’ (Ben hayırlıyım!) dedim. Sana rahmet olundu, bana lânet edildi. Bunun hikmeti nedir?”

Hallac-ı Mansur şu cevabı verdi:

“Sen enaniyetine güvendin ve benlik eyledin. Ben ise enaniyetimi inkâr ettim, benliği kendimden uzak eyledim. Benliğimi Hak'ta gördüm!”

Kaynaklar:

1) Tezkiret-ül-Evliyâ; II/114

2) Kuşeyrî Risâlesi; s.28, 43

3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.199

4) Vefeyât-ül-A'yân; II/140

5) Târih-i Bağdâd; VIII/112

6) Hikâyetü'l- Mansur; IV/138

7) Hallâc-ı Mansûr; Ali Emirî, 1252

8) Tabakât-ı Ensârî; s.315

9) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.187

Ademoğlu Hastalandım Beni Ziyaret Etmedin Hadisi

 Ebû Hurayra radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre;

وعنه قال قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : إنَّ الله عزَّ وجل يَقُولُ يَوْمَ القيَامَة : يَا ابْنَ آدَمَ مَرضْتُ فَلَم تَعُدْني ، قال : ياربِّ كَيْفَ أعُودُكَ وأنْتَ رَبُّ العَالَمين ؟ قال : أمَا عَلْمتَ أنَّ عَبْدي فُلاَناًَ مَرِضَ فَلَمْ تَعُدْهُ ، أمَا عَلمتَ أنَّك لو عُدْته لوجدتني عنده ؟ يا ابن آدم اطعمتك فلم تطعمني ، قال : يا رب كيف أطعمك وأنت رب العالمين ، قال : أما علمت أنه استطعمك عبدي فلان فلم تطعمه أما علمت أنك لو أطعمته لوجدت ذلك عندي ؟ يا ابن آدم استسقيتك فلم تسقني ، قال : يارب كيف اسقيك وأنت رب العالمين ؟ قال : استسقاك عبدي فلان فلم تسقه ، أما علمت أنك لو سقيته لو جدت ذلك عندي ؟ » رواه مسلم ​

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: 'Ey Âdemoğlu! Hastalandım beni ziyaret etmedin.'

Âdemoğlu 'Ya Rabb! Seni nasıl ziyaret edebilirim. Sen âlemlerin Rabb'isin.' diyecek.

Allah (c.c.), Ona 'Bilmiyor muydun, filan kulum hasta oldu, sen ise onu ziyaret etmedin. Bilmiyor muydun, onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulurdun. Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.' buyuracak.

Âdemoğlu ise 'Ya Rabb'i! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin Rabb'isin?' diyecek.

Allah şöyle buyuracak: 'Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, bana su ikram etmedin?'

Âdemoğlu 'Ya Rabb'i! Sana nasıl su ikram edebilirdim ki? Sen âlemlerin Rabb'isin?' cevabını verir.

Allah da ona şöyle buyurur: 'Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su ikram etmiş olsaydın, bunu benim nezdimde bulacaktın."

(Muslim, Birr, Bab 43, Hadis no: 2569)

Hadis-i şerifte bahsi geçen Kulun kula yardım ve ikram ilgisi Allah-u teala tarafından istenen hatta kendisine yapılmış gibi kabul gören musbet amel ve davranışlardandır, mûminin mûmin üzerindeki hak ve kardeşliğin gereğidir. Bu durum diğer canlı türü olan hayvanat ve farklı bir tür yaşamı olan nebatat için de çok önemli teşvik ve mukâfatı(ecr-i ve sevabı) olsa da insana yapılan lutuf ve inayetle eş değildir.

"Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı) kimi yük taşır, kiminin tüyünden döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin (onun peşinden gitmeyin). Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır" (En'âm 142).

Âllah (c.c.)'nun mahlukâtına (insan, hayvan) yüklediği yeme, içme, cinsel ihtiyacı gibi fıtrat olarak zarûri ihtiyaçlarını gayr-ı meşru yollardan gidermeye çalışmak aslen haram olan isyan hareketlerindendir. Fakat hayvanın tabiatını, fıtratını bozmadan cinselliğini de imha etmeden üremesini engelleyebilecek başka yolların (ilaç vb) bulunması durumunda bu amele ruhsat verilebilir.

Ehlî hayvanların yiyeceklerini, içeceklerini zamanında vermek, tımarlarını yapmak gerekir. Hayvanın sahibi onları fazla yoramaz gereksiz yere dövemez. Her cinsi, hangi hizmet için yaratılmışsa, o hizmette kullanmalıdır. Meselâ sığır hayvanları arabalara koşulmak, tarlalarda çalıştırılmak için yaratılmıştır, bunlara binilemez, sırtlarına yük yükletilemez."

Mehdî b. Meymûn anlatıyor; Muhammed b. Abdillah b. Ebî Yâkûb, Hasen b. Ali’nin kölesi Hasen b. Sad aracılığıyla Abdullah b. Ca’fer’in şöyle dediğini anlattı:

-Bir gün Rasûlullah (s.a.v) beni terikesine bindirdi ve kimseye anlatmamam şartıyla bana gizlice bir şey söyledi. Onun (yolculukta tuvalet için) en hoşuna giden şey kendini gizleyebilecek bir hedef ya da dalları yerlere sarkmış yabanî hurma fundalığı olurdu. 

Bir kere Ensar’dan birinin bahçesine girmişti. Orada bir deve vardı. Deve Rasûlullah’ı görünce inleyerek gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Nebî (s.a.v) yanına gidip kulak dibini eliyle sıvazladı deve de sakinleşti.

Efendimiz: Bu devenin sahibi kim?” diye sordu.

Ensar’dan genç biri gelip, “benim” dedi.

Efendimiz de: “Allah’ın sana bahşettiği bu hayvan hususunda Allah’tan korman gerekmez mi idi! Çünkü, o senin kendisini aç bırakıp yorduğunu bana şikayet etti.” buyurdu.

(Muslim hadisi “yabani hurma” kelimesine kadar nakletti. Diğer kısmı da Muslim’in şartına uygundur.)

(Muslim 342 ve 2429; Ebû Dâvûd 2549; Musned 1/205; Beyhakî, Delâil 6/26; İbni Mâce 340; Kadı Ebû Yâvla, Musned 12/6787,6788; Beyhakî, Sunen-i Kubra 8/13, 1/94; Hakim 2/100; Ebû Avane Musned 1/176, 117; İbni Ebî Şeybe, Musannef 11/493 no 11805; Halebî, İnsanu’l-Uyûn, c. 2, s. 289)

Ebû Hurayra (radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

– “Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu ve içine indi; su alıb dışarı çıktı. Bir de ne görsün, bir köpek, dili bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu.

Adam kendi kendine “bu köpek de tıpkı benim gibi pek susamış” deyip hemen kuyuya indi, mestini su ile doldurdu ve mesti ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı. Onun bu hareketinden Allah Teâlâ hoşnut oldu ve adamı bağışladı.”

Sahâbîler: – Ey Allah’ın Rasûlu! Bizim için hayvanlardan dolayı da sevab var mı? dediler.

Rasûl–u Ekram: – “Her canlı sebebiyle sevab vardır” buyurdu.

(Buhârî, Şirb 9 , Vudû (Tahârat) 33, Musâkât 9, Mezâlim, Bab 23, Hadis no: 27, Edeb 27; Muslim, Selâm 153; Ebû Dâvûd, Cihâd, Bab 44, Hadis no: 2250; İbn Mâce, Edeb, 8)

Hanefilere göre hayvanların erkekliklerinin burulmasında ve eşeklerin atlara katır doğurmaları için çekilmelerinde bir mahzur yoktur. Çünkü erkeliklerinin burulması bir fayda içindir. Zira bununla hayvan kilo alır ve etinin lezzeti artar.

Malikîler, at hariç koyun türünün ve diğer hayvanların erkekliklerinin burulmasının caiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü koyun türünün erkekliklerinin burulması daha çok et bağlamalarını sağlar. Atların erkekliklerinin burulması ise güçlerini azaltır, nesillerini keser. Hayvanların yüzlerine damga vurulması mekruhtur. Başka yerlerine damga vurulmasında ise mahzur yoktur.

(el-Lubâb, IV, 161; el-Kavârûnu'l-Fıkhıyye, 445; Şerhu'r-Risale, II, 414)

Faizin Tanımı Bu Fâizin Kendisidir

 Bu Fâizin Kendisidir

Bilâl-i Habeşî radıyallahu anh, Allah Rasûlüʼne güzel bir hurma götürür. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ;

«‒Bunu nereden buldun?» diye sorunca Bilâl radıyallahu anh da;

«‒Bizde âdî hurma vardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem `in yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık.» der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber llallahu aleyhi ve sellem;

«‒Eyvah! Bu ribânın/fâizin ta kendisi, sakın öyle yapma! Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat; sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al.» buyurur. (Müslim, Müsâkât, 96)

Peygamberimiz Faiz Alana Verene Lanet Etmiştir

İbni Mes'ûd radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem faiz alana da verene de lânet etti. (Müslim, Müsâkât 105-106; Tirmizî, Büyû’ 2)

Faizin Her Türlüsünü Haram Kılınmıştır

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz “Vedâ Hutbesi”ni îrâd ederken şöyle buyurmuştur:

"Ashâbım! Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin! Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır; ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız! Allâh’ın emriyle fâizcilik artık yasaktır. Câhiliyeden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. 

İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalib’in oğlu (amcam) Abbâs’ın fâizidir." (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30; İbn-i Hişâm, IV, 275-276; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 360)

Faizinle Yükselen Malın Sonu Hüsrandır

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

“Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa (fakirliğe) sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

Faiz Açılan Kapı!

Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Kim bir kardeşinin işini yapmak için aracı olur, o da buna karşılık bir hediye verirse, hediyeyi kabul ettiği takdirde, fâiz kapılarından büyük bir kapıya girmiş olur.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 82/3541)

“Biriniz, kardeşine ödünç para verir de ödünç alan kimse, ona bir şey hediye ederse, kabûl etmesin. Veya bineğine bindirmek isterse ona binmesin. Ancak daha evvel aralarında hediyeleşme ve yardımlaşma cârî ise bu müstesnâ.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)

Faizin En Şiddetlisi

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde:

“Muhakkak ki ribânın (fâizin) en şiddetlisi, haksız yere bir müslümanın şerefine dil uzatmaktır.” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4876)

Çünkü fâizde kişinin haksız yere malına tecâvüz vardır. Gıybette ise kişinin şeref ve haysiyetine saldırılır ve şahsiyeti rencide edilir.

Faiz Yemeyen Kişi Kalmayacak!

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) söyle buyurmustur:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak! Kisi doğrudan yemese bile ona tozundan bulasacak.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 3/3331. Ayrıca bkz. Nesâî, Büyû’, 2/4452; İbn-i Mâce Ticârât, 58)

Faiz Yiyenlerin Cehennemdeki Durumları

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e faiz yiyenlerin azabının bir kısmı rüyâsında gösterilmiştir. Allah’ın Rasûlü (s.a.v) bunu şöyle nakleder:

“…Yürüdük. Nihayet kandan bir nehire vardık. Nehrin içinde yüzen bir adam, kıyısında da yanına birçok taş yığmış bir başka adam vardı. Nehirdeki adam çıkmak isteyince, kıyıdaki onun ağzına bir taş atıyor ve onu yerine geri çeviriyordu. Çıkmak için kenara her gelişinde aynı şeyi yapıyor ağzına bir taş atıyor, o da geri dönüyordu.” Rasûlullah (s.a.v) bu adamın neden böyle azap gördüğünü sorduğunda melekler onun faiz yiyen kimse olduğunu söylemişlerdir. (Buhârî, Ta‘bîr, 48)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), faiz yiyenlerin âhiretteki cezalarını gösteren diğer bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

“Miraç gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışardan görünüyordu. Ben:

«–Ey Cibrîl bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar faiz yiyenlerdir!» cevabını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58)

Son İnen Ayet Faizle İlgilidir

Hz. Ömer Efendimiz Buyurur:

“Kur’an’dan en son nâzil olan, ribâ (fâiz) hakkındaki âyettir. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve selem-, bu âyeti tefsir etmeden irtihal etti. Binaenaleyh siz, ribâyı da rîbeyi (fâiz süphesi olanı) da terk ediniz.” (İbn Mâce, Ticârât, 58)

Başka bir sözünde Hz. Ömer Efendimiz:

“Biz, faize düsme korkusu ile on helalden dokuzunu terk ettik.” (Ali el-Müttakî, IV, 187/10087)

Borç Faiz Olur mu?

Birisi Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya gelerek:

“–Ben bir adama borç verdim ve verdiğimden daha fazla vermesini şart koştum.” dedi. Abdullah -radıyallâhu anh-:

“–Bu, fâiz olur.” dedi. O şahıs:

“–Bana ne yapmamı emredersin?” deyince İbn-i Ömer Hazretleri şöyle dedi:

“–Borç vermek üç şekilde olur:

1. Allah rızâsı için borç verirsin. Allah senden râzı olur, sana sevap verir.

2. Arkadaşını râzı etmek için borç verirsin. O zaman da arkadaşın senden hoşnut olur.

3. Helâl malınla haram mal almak için borç verirsin ki, bu da fâiz olur.” (Yâni borç verdiğin kimseden malını ziyâdesiyle isteyerek fâiz almış, böylece helâl malına haram karıştırmış ve onu kirletmiş olursun.)

O zât tekrar: “–O hâlde, bana ne yapmamı emredersin?” dediğinde Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle cevap verdi:

“–(Fazlasıyla verme şartını yazdığın) sayfayı yırtmanı (yâni o fâiz şartını iptal etmeni) tavsiye ediyorum. Sana, verdiğin kadar öderse onu kabul et. Senin verdiğinden daha az getirirse, onu kabul ettiğin takdirde ecir ve sevap kazanırsın. Eğer sen istemeden kendi isteğiyle verdiğinden daha fazlasını getirirse bu da sana bir teşekkür olur. Ona mühlet tanımanın ecrini ve sevâbını da ayrıca alırsın.” (Muvatta, Büyû, 92)

FAİZ YİYENİN MALI AZALIR

İbn Mes'ud'dan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Faiz yoluyla mal çoğaltan hiç kimse yoktur ki, sonunda durumu (malında) azalmaya dönüşmesin." (İbn Mace, Ticaret, 58)

EFENDİMİZ FAİZ YİYENE LANET ETMİŞTİR.

Cabir diyor ki, "Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem faizi yiyene, yedirene, yazana ve buna şahitlik eden iki kimseye lanet etti ve 'Hepsi (günahta) eşittir.' buyurdu." (Müslim, Müsakat 106)

Saturday, July 18, 2026

Hz.Selman El Farisi (R.A.)

 “Selmân” ismini ona, Allah Resûlü vermiştir. Güzel ahlâkı, kalbî ve rûhî derinliği sebebiyle Selmân-ı Pâk, Selmânü’l-Hayr, Selmânü’l-Hakîm ve Selmânü’l-Muhammedî diye de isimlendirilmiştir. Kendisine nesebi sorulduğunda, Hak’ta fânî olduğunu gösteren şu güzel cevâbı vermiştir:

“–Ben Selmân bin İslâm’ım!” Yani İslâm’ın oğlu Selmân…

SELMAN-I FARİSİ (R.A.) HİKAYESİ

Selmân (r.a.), Cenâb-ı Hakk’ı arama azim ve gayretinin nice ibretlerle dolu hikâyesini, talebesi İbn-i Abbâs Hazretlerine şöyle anlatmıştır:

“Ben, Isbahan’ın Ceyy isimli köyünde yaşardım. Babam köyümüzün dînî lideri idi. Hayatta en çok sevdiği kişi bendim. Bu aşırı sevgisi sebebiyle beni yanından hiç ayırmaz, kız evlâdı gibi dâimâ evde tutardı. Babamın dîni olan Mecûsîliğe (Ateşperestliğe), kendimi o kadar kaptırmıştım ki, ateşe bakma işini bile üzerime almıştım. Onun bir an olsun sönmesine izin vermezdim…

Bir gün babamın işi olduğu için çiftliğimize beni gönderdi. Yolda bir hristiyan kilisesine rastladım. Merakla yaptıklarını seyrettim ve; «Vallâhi bu bizim dînimizden daha hayırlıdır.» deyip Güneş batıncaya kadar oradan ayrılmadım. Çiftliğe ise hiç gitmedim. Onlara: «–Bu dînin aslı nerededir?» dedim. Şam’da olduğunu söylediler.

Akşamleyin babam durumu öğrenince, kaçmamdan korktuğu için ayağıma bir bukağı (kelepçe) vurdu ve beni eve hapsetti. Kilisedeki hristiyanlara; «Yanınıza Şam’dan bir ticaret kâfilesi geldiği zaman bana bildirin!» diye haber gönderdim. Nihâyet hristiyan tüccarlar ile Şam’a gittim. İlim yönünden en üst seviyedeki din adamının kim olduğunu sorup öğrendim ve hemen yanına vardım:

«–Ben bu dîne girmek, senin yanında kalıp kilisede hizmet etmek ve seninle birlikte ibadet etmek istiyorum.» dedim ve kilisede kalmaya başladım.

Şam Piskoposu (baş papazı) kötü ve muhteris bir adamdı. Hristiyanlara sadaka vermelerini emreder, toplanan malları kendisi için biriktirir, yoksullara bir şey vermezdi. Böylece yedi küp dolusu altın ve gümüş biriktirmişti. Yaptıklarını gördükçe kinleniyordum. Nihâyet bir gün öldü. Hıristiyanlara

«–Bu, kötü bir adamdı. Sadaka vermenizi emreder, getirdiklerinizi kendine saklar, yoksullara bir şey vermezdi!» dedim ve hazinesini gösterdim. O zaman:

«–Vallâhi biz onu aslâ gömmeyiz.» dediler. Ölüsünü astılar ve taşa tuttular! Onun yerine kiliseye başka bir din adamı getirdiler. Cemaati içinde ondan daha fazîletli, onun kadar dünyayı hiçe sayan, âhirete rağbet eden, gece gündüz ibadet eden bir kimse görmedim. Bu zât vefât edeceğinde ben ona:

«–Ey kıymetli din adamı! Ben senin yanında bulundum. Senden önce hiç kimseyi, seni sevdiğim kadar sevmedim! Görüyorsun ki sana Allâh’ın emri gelmiş durumda. Bana ne yapmamı ve kime gitmemi tavsiye edersin?» dedim.

«–Evlâdım! Buralarda benim yolumda giden bir kişi bilmiyorum. Sâlih insanlar ölüp gittiler. Yaşayanlar da dînin aslî hükümlerini değiştirip çoğunu da terk ettiler. Yalnız Musul’da bir zât vardır. O, benim tuttuğum yol üzeredir. Sen onun yanına git!» dedi.

Bu muhterem zât vefât edince Musul’daki dostunun yanına gittim. O ölünce, tavsiyesi üzerine Nusaybin’deki, ondan sonra da Ammûriye (Eskişehir yakınlarında bir yer)’deki zâtın yanına gittim. Ammûriye’de bir miktar davar sahibi de oldum. Nihâyet oradaki din adamına da Allâh’ın emri gelip çattı. Bana:

«–Evlâdım! Vallâhi bugün yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni tavsiye edebileceğim, bizim düşüncemizde olan hiç kimse bilmiyorum! Fakat Âhir Zaman Peygamberi’nin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür! 

O Peygamber, İbrahim u’ın dîni üzere gönderilecektir. Kendisi Arap topraklarında zuhûr edecek, iki kara taşlık arasındaki hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O, hediyeden yer, sadakadan yemez. O’nun iki kürek kemiği arasında da peygamberlik mührü vardır. Eğer o diyarlara gitmeye gücün yeterse git, hemen yola düş!» dedi.

Bir müddet sonra Kelb Kabîlesi’nden bâzı tüccarlarla karşılaştım. Onlara:

«–Beni Arap diyârına götürünüz, ben de ücret olarak şu davarlarımı size vereyim.» dedim, kabûl ettiler. Vâdi’l-Kurâ’ya vardığımızda bana zulmettiler ve beni köle olarak bir Yahudîye sattılar. 

Oradaki hurma ağaçlarını görünce; «Burası Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret yurdu mu acabâ?» diye ümitlendimse de tam kānî olmadım. Sonra, Kurayzaoğulları’ndan sahibimin amcaoğlu geldi ve beni satın alıp Medîne-i Münevvere’ye götürdü. Vallâhi Medîne’yi görür görmez oranın hicret yurdu olduğunu anladım…

Bir gün hurma ağacının üstünde çalışıyor, sahibim de ağacın gölgesinde oturuyordu. O esnâda amcasının oğlu gelip:

«–Allah, Evs ve Hazrec kabîlelerinin belâsını versin! Vallâhi onlar Kubâ köyünde, Mekke’den gelen ve peygamber olduğunu iddiâ eden bir zâtın başına toplanmışlar!» dedi. Bunu işitir işitmez beni öyle bir titreme tuttu ki, neredeyse efendimin üzerine düşecektim:

«−Ne dedin? Ne dedin?» diyerek hemen hurma ağacından indim. Sahibim kızdı, bana şiddetli bir tokat vurup;

«–Seni ne ilgilendirir? Sen işine bak!» dedi. Akşam olunca, biriktirmiş olduğum az miktarda bir yiyeceği de yanıma alıp Kubâ’da bulunan Rasûlullah (s.a.v.)’e gittim:

«–Sen’in sâlih bir zât olduğunu işittim. Etrâfında da muhtaç ve kimsesiz sahâbîlerin varmış! Yanımda sadaka olarak ayırdığım bâzı şeyler vardı. Durumunuzu öğrenince sizi buna daha lâyık gördüm!» diyerek o yiyecekleri kendisine takdîm ettim. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ashâbına:

«–Alınız, bunu yiyiniz!» buyurdu ve kendisi ondan yemedi. Kendi kendime; «Bu bir!» dedim.

Sonra O’nun yanından ayrılıp yerime döndüm. Yine bir şeyler biriktirdim. O esnâda Allah Resûlü de Medîne’ye gelmişti. Yanına varıp:

«–Senin sadakadan yemediğini gördüm. Bu, sana ikram olmak üzere hazırladığım bir hediyedir!» dedim. Resûlullah bu defa ondan yedi ve ashâbına da yemelerini söyledi. «Bu iki!» dedim.

Bir gün Allah Resûlü bir cenâze münâsebetiyle Cennetü’l-Bakî’ye gitmiş, ashâbının arasında oturuyordu. Üzerinde, her tarafını bürüyen iki parça ihram vardı. 

Huzûr-i âlîlerine çıkıp selâm verdim. Sonra da Peygamberlik Mührü’nü görebilir miyim diye arka tarafına geçtim. Allah Resûlü niyetimi anlayıp sırtındaki ridâyı sıyırdı. Mührü görür görmez tanıdım, üzerine kapanıp öptüm ve ağlamaya başladım. Âlemlerin Efendisi r:

«–Bu tarafa dön!» buyurdular. Gelip önlerinde oturdum. Başımdan geçenleri anlattım. Benim bu kıssamı ashâbının da işitmiş olması, Rasûlullah (s.a.v.)’i pek memnun etti…” (Ahmed, V, 441-444; İbn-i Hişâm; I, 233-242; İbn-i Sa‘d, IV, 75-80)

Efendimiz: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyorlar. (Buhârî, Edeb, 96) İşte Selmân (r.a.) da nice çilelere katlanarak ömrü boyunca aradığı sevgilisine kavuşmuştu. Artık yegâne arzusu, dâimâ Allâh’ın Habîbi’nin yanında olmak ve O’nun emrinde hareket etmekti. Ondaki bu iştiyak ve sadâkati gören Allah Resûlü:

“–Selmân! Kölelikten kurtulmak için efendin ile antlaşma yapsan olmaz mı?” buyurdular.

Bunun üzerine Selmân t, çukurlarını da kazmak şartıyla üç yüz hurma fidanı dikmek ve kırk ûkıyye[1] altın vermek üzere anlaştı. Rasûl-i Ekrem de ashâbına:

“–Kardeşinize yardım ediniz!” buyurdular. Kimi on, kimi on beş, kimi yirmi, herkes imkânı nisbetinde yardımda bulundu. Allah Rasûlü r:

“–Ey Selmân! Fidanların çukurlarını kazıp bana haber ver de onları kendi ellerimle dikeyim!” buyurdular. Selmân (r.a.) şöyle der:

“…Fidanlardan bir tâne bile tutmayan olmadı. Her biri senesinde meyve verdi ve meyvesi yendi.

O günlerde Resûlullah’a mâdenlerin birinden tavuk yumurtası kadar altın getirilmişti. Onu mübârek diline sürdü ve:

«–Al, Cenâb-ı Hak bununla senin borcunu ödeyecektir!» buyurdular. Altını aldım. Alacaklıya ondan tartıp tartıp verdim. Vallâhi o küçük altın külçesinden tam kırk ûkıyye tarttım. O öyle bereketliydi ki, sanki o altın ile Uhud Dağı’nı tartmış olsaydım, muhakkak altın daha ağır gelirdi!”

Selmân (r.a.) artık Hendek ve sonrasındaki bütün seferlerde hep Peygamber Efendimiz’in yanındaydı.[2]

Diğer bir rivâyette Hazret-i Selmân’ı (r.a.), Peygamber Efendimiz’in emriyle Hazret-i Ebûbekir’in satın alıp azâd ettiği de ifâde edilir.[3] Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in yardımıyla kölelikten kurtulduğu için ona “Mevlâ’n-Nebî” yani Hazret-i Peygamber’in âzadlısı da denilmiştir.[4]

Selmân (r.a.) artık gece gündüz Efendimiz (s.a.v.)’den hiç ayrılmayan Ashâb-ı Suffe’ye dâhil olmuştu.

Selmân (r.a.), fıtraten çok temiz yürekli ve mütevekkil bir zât idi. Her ne pahasına olursa olsun, Hicaz’dan doğacak hidâyet güneşinin işrâkı esnâsında orada bulunmak istemiş ve bunun için sayısız meşakkatlere katlanmıştı. 

Onun bu ibretli hayat hikâyesi, bizim için; Hakk’ı ve hakîkati aramanın, bu uğurdaki fedâkârlığın ve îmânı aşkla yaşama heyecanının canlı bir misâlidir. Biz de bu dünyada Efendimiz’i ne kadar sever, hâl ve davranışlarımızda O’nunla ne kadar beraber olabilirsek, kıyâmetin o zor ve meşakkatli gününde -inşâallah- o kadar O’nun yakınında oluruz.

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatır:

Peygamber Efendimiz’in yanında oturuyorduk. O esnâda Efendimiz’e Cumâ Sûresi nâzil oldu.

“(Allah Teâlâ, Peygamber’ini) mü’minlerden henüz kendilerine yetişmemiş bulunan diğer insanlara da göndermiştir. O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” (el-Cum’a, 3) âyet-i kerîmesine gelince ben:

“–Bu âyet-i kerîmede bahsedilen diğer insanlar kimlerdir ey Allâh’ın Resûlü?” diye sordum. Suâlimi üç defa tekrarlayıncaya kadar bana cevap vermediler. Aramızda Selmân-ı Fârisî (r.a.) de vardı. Rasûlullah mübârek ellerini Selmân (r.a.)’ın sırtına koydular ve şöyle buyurdular:

“–Şayet îman Süreyyâ Yıldızı’nın yanında olsaydı, bunun milletinden bir kısım yiğitler (yine de) ona ulaşırlardı.” (Buhârî, Tefsîr, 62/1; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 231)

“EHLİ BEYTİMİZDENSİN” MÜJDESİNE MAZHAR OLAN SAHABİ

Selmân’ın (r.a.) Allah yolundaki fedâkârlıkları, Peygamber Efendimiz’e muhabbeti ve Sünnet-i Seniyye’ye bağlılığı, onun Ehl-i Beyt’ten sayılmasına vesîle olmuştur. Selmân (r.a.), her hâliyle ve bilhassa da Allah yolundaki fedâkârâne gayretleriyle öyle güzel bir numûne şahsiyet hâline gelmişti ki, Ensâr ve Muhâcirler:

“−Selmân bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz olmuşlardı. Rasûlullah da hem onların arasını bulmak, hem de Selmân’ı (r.a.) taltîf etmek için:

“–Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir!” buyurdular.[5]

Nitekim Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır:

“Dikkat edin, benim dostlarım babamın âilesi değildir. Benim asıl dostlarım, Allah Teâlâ ve sâlih mü’minlerdir.” (Müslim, Îmân, 366; Buhârî, Edeb, 14)

“Şüphesiz benim asıl dostlarım müttakîlerdir.” (Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4242)

Selmân (r.a.)'ın, Rasûlullah Efendimiz’in yanındaki mevkii, çok farklıydı. Sahâbîler, Peygamber Efendimiz’e bir şey sormak istediklerinde, Hazret-i Selmân’ı (r.a.) araya koyarlardı. Zira o, Allah Rasûlü ile nasıl konuşulacağını çok iyi bilirdi.

Hazret-i Ayşe şöyle der:

“Bâzı geceler Selmân-ı Fârisî, Rasûl-i Ekrem’le başbaşa kalırlardı. Neredeyse Rasûlullah ile bizden çok görüşürdü.” (İbn-i Abdi’l-Berr, el-İstiâb, II, 636; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 510)

Hazret-i Selmân (r.a.) şöyle anlatır:

“Ben hasta iken Allah Resûlü  ziyaretime gelmişti. Çıkarken:

«Ey Selmân! Allah sıkıntılarını gidersin, günahını affetsin! Ölünceye kadar dînine kuvvet, bedenine sıhhat ihsân eylesin!» buyurdular.” (Heysemî, II, 299)

Selmân-ı Pâk (r.a.), hayatı boyunca sadaka yememiş,[6] kimseden bir şey kabûl etmemiştir.[7]

Hazret-i Ömer, Dîvan Teşkilâtı’nı kurunca, Selmân-ı Fârîsî’ye (r.a.), Hazret-i Hasan ile Hüseyin’e (r.a.) verdiği kadar tahsîsat bağlamış, yani onu da Ehl-i Beyt’ten kabûl etmiştir.[8] 

Fakat zâhid bir gönle sahip olan Selmân (r.a.), bu tahsîsâtı sadaka olarak dağıtıp hurma liflerinden ördüğü hasır ve sepetleri satmak sûretiyle geçimini temin etme yolunu tercih etmiştir.[9]

SELMAN-I FARİSİ’NİN (R.A.) FAZİLETLERİ

Selmân-ı Pâk (r.a.); âlim, zâhid, dünyaya değer vermeyen, lüks ve israftan uzak duran, alçak gönüllü, güzel ahlâklı, parlak zekâya sahip, kahraman ve fedâkâr bir sahâbî idi. Rasûlullah Efendimiz’e husûsî bir yakınlığı vardı. Peygamber Efendimiz zamanında fetvâ veren sahâbîlerden biriydi. Hayatı boyunca İslâm’ı bulmak ve onu insanlara öğretmekle meşgul olmuştur. Fârisîlerin ilk Müslüman olanıdır.[10]

Bir gün Allah Rasûlü:

“–Allah Teâlâ bana dört kişiyi sevmeyi emretti ve kendisinin onları sevdiğini haber verdi.” buyurmuş ve Hazret-i Ali, Ebû Zer, Mikdâd ve Selmân’ı (r.a.) zikretmişlerdir. (Tirmizî, Menâkıb, 20/3718)

CENNETLE MÜJDELENEN ÜÇ SAHABİ

Yine Rasûlullah Efendimiz:

“Cennet şu üç kişiye müştâktır: Ali, Ammâr ve Selmân!” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Menâkıb 34/3797)

Ashâb-ı kirâm, Hazret-i Selmân’a (r.a.) giderek kendileri için duâ taleb ederlerdi.

Zulüm gören insanlar, ona giderek şikâyetlerini arz ederlerdi.[11]

Yine o, kendisinden ilim alınması tavsiye edilen âlim sahâbîlerdendi.[12]

Selmân’ın (r.a.) evine gelen bir kişi, içeride bir kılıç ve Kur’ân-ı Kerîm’den başka bir şey göremeyince çok şaşırmıştı. Selmân (r.a.) ise, önünde ulaşılması zor ve meşakkatli bir yerin, yani âhiretin bulunduğunu, oraya sâlimen varabilmek için mallarını harcadığını söyledi.

SELMAN-I PAK KİMDİR?

Selmân (r.a.), Rasûlullah Efendimiz’in saçlarını traş ettiği için berberlerin pîri kabûl edilmiş ve kendisine “Selmân-ı Pâk” denilmiştir.

Selmân (r.a.), Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in vefâtından sonra Medîne-i Münevvere’den ve Hazret-i Ebû Bekir’in sohbetinden ayrılmadı. Ebûbekir (r.a.) ile çok yakın münâsebetleri oldu. Ondan feyz aldı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde çok yüksek derecelere ulaştı.

Bir taraftan da güzîde talebeler yetiştiriyordu. Meselâ Ebû Saîd el-Hudrî, İbn-i Abbâs, Evs bin Mâlik (r.a.) gibi kıymetli sahâbîler, onun talebeleri arasında idi. Ebû Hüreyre (r.a.) da ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. 

Tâbiînin büyüklerinden ve o zaman Medîne-i Münevvere’de Fukahâ-i Seb’a denilen yedi büyük âlimden biri olan Kâsım bin Muhammed Hazretleri de, Selmân-ı Fârisî’nin (r.a.) talebelerindendir. Onun derslerinde ve mânevî sohbetlerinde inkişâf edip kemâle ermiştir.

Selmân (r.a.), irtidat (dinden dönme) hâdiseleri esnâsında hazırlanan ordunun en ön safında yer almış ve öncü kuvvet olarak savaşmıştır.[13]

Selmân (r.a.), Hazret-i Ebûbekir’i vefâtından evvelki son hastalığında ziyaret etmiş ve:

“–Bana tavsiyelerde bulun!” demişti. Ebûbekir (r.a.) da:

“–Allah dünya nîmetlerini sizin önünüze serecek. Ondan ancak ihtiyacın kadarını al!..” diye başlayıp ona birtakım nasihatlerde bulundu.[14]

Selmân (r.a.), Hazret-i Ömer zamanında ise İran fetihlerine katıldı. İranlı olduğu için, ordunun önünden giderek Farsları kendi lisanlarıyla İslâm’a dâvet etti ve Allâh’ın dînini anlattı. Savaşın şiddetlendiği anlarda, İslâm askerlerinin moralini artıracak konuşmalar yaptı ve onlara âhiret gününü hatırlattı. İranlıların âdetleri hususundaki geniş bilgi ve tecrübeleriyle de İslâm ordusuna çok faydası dokundu.

Zaman zaman askerî birliklere kumandanlık yaptı. Kuşattığı kale halklarına hücûm etmeden önce mühlet tanıdı ve Peygamber Efendimiz’den işittiği gibi, onları evvelâ İslâm’a dâvet edip Farsça olarak şöyle hitâb etti:

“–Ben sizden bir kimseyim, İranlıyım. Görüyorsunuz, Araplar benim emrim altında ve bana itaat ediyorlar. Müslüman olduğunuz takdirde, bizim haklarımız aynen size de verilecek; sizin yapmanız gereken vazifeler, bizimkilerle aynı olacaktır. Dîninizde kalmak isterseniz, cizye vermek şartıyla sizi serbest bırakırız...”[15]

SELMAN-I FARİSİ’NİN (R.A.) İBADET HAYATI

Bir gün Selmân (r.a.) Allâh’ı zikreden bir topluluğun arasında bulunuyordu. O esnâda oradan geçmekte olan Rasûlullah, onları görünce bulundukları yere doğru yöneldi. Yanlarına yaklaştığında ashâb-ı kirâm, Rasûlullah Efendimiz’e olan hürmetleri sebebiyle sükût ettiler. Allah Rasûlü:

“–Ne hakkında konuşuyordunuz? Ben sizin üzerinize inen rahmeti gördüm de bu hususta size ortak olmayı arzu ettim!” buyurdular. (Hâkim, I, 210/419)

Selmân (r.a.), gece karanlığı bastığında namaz kılmaya başlardı. Namazdan yorulursa, diliyle Allâh’ı zikrederdi. Bundan da yorulursa Allâh’ın varlığının, birliğinin delilleri ve azamet-i ilâhiyye üzerinde tefekkür ederdi. Bir müddet sonra kendi kendine:

“–Dinlendin artık, haydi namaza kalk!” derdi. Bir müddet namaz kılınca diline:

“–Yeterince dinlendin, haydi Allâh’ı zikret!” derdi. Gecenin büyük bir kısmı böyle geçerdi.[16]

Başta Hazret-i Ömer olmak üzere bütün ashâb-ı kirâm, Selmân’ın (r.a.) Allâh’a kulluğundaki vecd, heyecan ve huşû hâline imrenmişlerdir.

SELMAN-I FARİSİ’NİN (R.A.) TEVAZUU

Selmân (r.a.), samimî, mütevâzı ve geçim ehli bir Hak dostu idi. Kimseye külfeti olmazdı. Son derece mahviyet sahibiydi.

İran’ın Medâin şehri fethedilince, Hazret-i Ömer Selmân-ı Fârisî’yi (r.a.) oraya vâli tâyin etti. Selmân (r.a.) insanlara son derece âdil ve nâzik davrandığı için halk tarafından çok sevilip sayıldı. Aslî vatanında ve kendi kavmi arasında, kıymetli sözleri ve hikmetli nasihatleriyle, güzel hâli ve örnek yaşayışıyla dâimâ İslâm’ı tebliğ etti. İlmi, fazîleti, güzel ahlâkı ve üstün gayretleri sebebiyle İslâm orada sür’atle yayıldı.

Selmân (r.a.) Medâin vâlisiyken, Şam’dan Teymoğulları Kabîlesi’ne mensup bir kimse gelmişti. Yanında bir yük de incir getirmişti. Hazret-i Selmân’ın sırtında sâde bir elbise, bir de aba vardı. Şamlı, onu tanımıyordu. Onu bu hâlde görünce de:

“–Gel şunu taşı!” dedi.

Selmân (r.a.) gitti, yükü sırtlandı. Halk kendisini görünce tanıdı. Adama:

“–Yükünü taşıyan bu zât vâlidir!” dediler. Şamlı derhâl:

“–Özür dilerim, seni tanıyamadım.” dediyse de Selmân (r.a.):

“–Zararı yok, yükü gideceğin yere götürünceye kadar bırakmayacağım.” dedi.[17]

Yükü bırakınca da sahibine şu nasihatte bulundu:

“–Benden sonra artık hiç kimseyi kesinlikle hakir görme!”[18]

Bir gün bir şahıs, Selmân (r.a.)’ın yanında kendini medhediyordu. Hazret-i Selmân söz alarak şöyle dedi:

“–Bana gelince, ben bedenî olarak necis ve sevimsiz bir sudan, yani nutfeden yaratıldım. Vefâtımdan sonra da bedenim kokuşmuş bir cîfe hâline gelecek. Ondan sonra da, amellerin tartıldığı mîzânın başına gideceğim. Eğer, hasenâtım ağır basarsa, işte o zaman ben kerîm ve değerli biri olurum; yok hafif gelirse, kötülerin en kötüsü olurum.”[19]

Bir kişi Selmân-ı Fârisî’nin (r.a.) hamur yoğurduğunu görmüştü. Buna çok şaşırdı ve:

“–Hizmetçin nerede?” diye sordu. Selmân (r.a.) şöyle dedi:

“–Onu bir iş için gönderdim; iki işi de ona vermeyi münâsip görmedim. Hem onu bir işe göndermek, hem de buradaki işini yapmamak doğru olmaz, haksızlık olur!”[20]

Maaşını aldığında ondan bir şey yemezdi. Kendi elinin emeği ile geçinirdi. Bir dirheme hurma yaprağı alıp sepet örer, onu üç dirheme satardı. Bunun bir dirhemini yaprak aldığı yere verir, bir dirhemini tasadduk eder, bir dirhemiyle de âilesinin ihtiyaçlarını karşılardı.[21]

Biraz para kazandığında onunla et veya balık alır, sofrayı hazırladıktan sonra cüzzamlı hastaları dâvet eder ve onlarla birlikte yerdi.[22]

SELMAN-I FARİSİ’NİN (R.A.) FİRASETİ

Rasûlullah, Hazret-i Selmân ile Ebu’d-Derdâ’yı (r.a.) kardeş yapmıştı.

Bir gün Selmân (r.a.) ile kardeşi Ebu’d-Derdâ (r.a.) aynı kaptan yemek yiyorlardı ki tabak ve içindeki yemek tesbîh etmeye başladı.[23]

Yine böyle bir ziyaret esnâsında Selmân (r.a.) kardeşi Ebu’d-Derdâ’nın (r.a.) hanımını oldukça eskimiş elbiseler içinde gördü ve:

“–Bu hâlin ne?” diye sordu. Kadın:

“–Kardeşin Ebu’d-Derdâ (r.a.) dünya malına ve zevklerine önem vermez.” dedi. O esnâda Ebu’d-Derdâ (r.a.) hazırlattığı yemeği Hazret-i Selmân’a ikram edip:

“–Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum.” dedi. Selmân (r.a.):

“–Sen yemedikçe ben de yemem!” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ (r.a.) sofraya oturup yemek yedi. Gece olunca Ebu’d-Derdâ (r.a.) teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selmân (r.a.) ona:

“–Uyu!” dedi. Ebu’d-Derdâ (r.a.) uyudu. Bir müddet sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selmân (r.a.) yine:

“–Uyu!” diyerek onu kaldırmadı. Gecenin sonlarına doğru Selmân (r.a.):

“–Şimdi kalk!” dedi ve birlikte kalkıp tesbihatta bulundular ve namaz kıldılar. Sonra Selmân (r.a.), Ebu’d-Derdâ’ya (r.a.)şöyle dedi:

“–Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, âilenin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver!”

Ebu’d-Derdâ (r.a.), Rasûlullah Efendimiz’e gidip olup biteni anlattı. Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“–Selmân doğru söylemiş.” buyurdular. (Buhârî, Savm 51, Edeb 86)

Diğer bir rivâyette Allah Resûlü Ebu’d-Derdâ’ya (r.a.):

“–Selmân senden daha âlimdir!” buyurmuşlardır. (Heysemî, III, 199-200; Hânî, Hadâik, s. 297)

Selmân (r.a.) din kardeşliği hukûkuna çok riâyet ederdi. Hattâ vâlisi olduğu Medâin’den tâ Şam’a kadar yürüyerek gidip kardeşi Ebu’d-Derdâ’yı (r.a.) ziyarette bulunurdu.[24]

Selmân (r.a.) çok yer gezip farklı tecrübeler elde ettiği için geniş bir kültüre sahipti. Farsça ve Arapça’ya ilâveten Rumca ve İbrânîce de bilirdi.

Hendek Harbi’nde hendeğin kazılmasını, Tâif kuşatmasında da mancınık ve debbâbe[25] kullanmayı tavsiye etmiş ve bunların yapımını bizzat gerçekleştirmiştir.[26]

SELMAN-I FARİSİ’NİN (R.A.) TAKVASI

İki kişi Hazret-i Selmân’a selâm verip:

“–Sen Rasûlullah’ın sahâbîsi misin?” diye sordular. O da:

“–Bilmiyorum.” cevâbını verdi. Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler. Selmân (r.a.) sözlerini şöyle tamamladı:

“–Ben Rasûlullah’ı gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte Cennet’e girebilen kişidir.”[27]

Ebu’d-Derdâ (r.a.), Hazret-i Selmân’a; “Mukaddes topraklara gelsin!” diye mektupla haber göndermişti. Selmân (r.a.) da ona şöyle cevap verdi:

“Toprak hiç kimseyi mukaddes kılmaz! İnsanı kudsîleştirecek olan şey, onun amelidir. Duyduğuma göre tabîb olmuş, insanları tedâvi ediyormuşsun! (Yani kadı olmuş, insanların dâvâlarını halledip ihtilâflarını karâra bağlıyormuşsun!) 

Eğer isâbetli hüküm verip insanların derdine devâ bulabiliyorsan ne mutlu sana! Yok böyle değil de tabiplik taslıyor, ehil olmadığın hâlde kadılık yapıyorsan, yanlış bir hüküm vererek bir kişiyi mânen öldürüp de Cehennem’e girmekten sakın!”

Bundan sonra Ebu’d-Derdâ (r.a.) iki kişi arasında hüküm verdiğinde, onlar dönüp giderken arkalarından bakar ve:

“–Geri dönün ve meselenizi bana tekrar arz edin, bir yanlış anlama olmasın! Vallâhi ben yanlış hüküm vererek bedbaht bir kadı olmaktan korkuyorum!” derdi.[28]

Selmân (r.a.) başka bir mektubunda kardeşine şu tavsiyelerde bulunmuştur:

“Hayr; mal ve evlât çokluğuyla değildir. Asıl hayr, hilminin artması ve ilminin sana fayda vermesidir. Bulunduğu mekân insana ibadet sevâbı kazandırmaz. Sen Allâh’ı görüyormuş gibi ibadet et ve kendini ölülerden say! (Yani ölmeden evvel ölüme iyi hazırlan!)”[29]

SELMAN-I FARİSİ’NİN (R.A.) VEFATI

Selmân (r.a.), vefâtı yaklaştığında hanımına:

“–Daha evvel sana verdiğim misk kesesini getir! Onu biraz suyla karıştırıp etrâfıma serp! Biraz sonra misafirlerim gelecek. Onlar yiyip içmezler, ancak güzel kokuyu severler.” dedi. (Meleklerin güzel kokudan hoşlandıklarını kastediyordu.)

Hanımı, onun bu arzusunu yerine getirip dışarı çıktı. Bir ses işitip geri döndüğünde, Selmân-ı Fârîsî Hazretlerinin vefât etmiş olduğunu gördü. Allah ondan râzı olsun![30]

SELMAN-I FARİSİ (R.A.) NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?

Hicrî 34 veya 36, milâdî 654 veya 656 senesinde Medâin’de şehîden vefât etti.[31]

Selmân (r.a.) uzun bir ömür sürmüştür. Vefât ettiğinde geriye bıraktığı malı, yirmi beş - otuz dirhem tutarında üç dört parça eşya idi.[32]

SELMAN-I FARİSİ’NİN (R.A.) KABRİ NEREDEDİR?

VI. Murad tarafından tamir ettirilen türbesi, Bağdat yakınlarındaki Selmân-ı Pâk kasabasındadır.[33]

SELMAN-I FARİSİ’NİN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ

“Gece olunca insanlar üç hâl üzere olurlar: Kimi lehine olanı yapar, aleyhine olanı yapmaz. Kimi, aleyhine olanı yapar, lehine olanı yapmaz. Kimi de ne lehine ne aleyhine hiçbir şey yapmaz.

Yani bâzı insanlar, diğer insanların gafletini ve gecenin karanlığını fırsat bilir, bundan istifâdeyle kalkar, abdest alıp namaz kılar, geceyi amel-i sâlihlerle ihyâ ederler. İşte bunlar, lehlerine olanı yapmış, aleyhlerine olanı terk etmişlerdir.

Kimileri de, insanların gafletinden ve gecenin karanlığından istifâde ile Allâh’ın haram kıldığı fiilleri işler, nefsânî arzularıyla geceyi ziyan ederler. Bunlar da aleyhlerine olanı yapmış, lehlerine olanı terk etmişlerdir.

Diğer bir kısmı ise sabaha kadar uyumuş, geceyi gafletle geçirmişlerdir. Onlar da ne lehlerine ne de aleyhlerine bir şey yapmamışlardır.”[34]

“Kalp ile cesedin durumu, âmâ ile kötürümün durumu (birbirine yardımcı olması) gibidir. Kötürüm:

«–Şurada bir meyve görüyorum, ama uzanıp alamıyorum. Beni oraya götür de onu alayım.” der. Bunun üzerine âmâ onu kaldırıp götürür. O da, meyveyi koparır, hem kendisi yer, hem de âmâya yedirir.”[35]

“Bir mü’minin dünyadaki hâli, hekimi yanında olan bir hasta gibidir. Hekim, onun hastalığını da bilir; ilâcını da. Hasta, zararlı bir şey istediği zaman, hekimi ona mânî olur ve:

«–Sakın ha ona yaklaşma; onu alırsan seni helâk eder!» der. Hastalıktan kurtuluncaya kadar onu zararlı şeylerden uzak tutar ve nihâyet ağrıları dinip iyileşir.

İşte mü’minin hâli de böyledir. O, başkalarına verilen dünyalıklardan pek çok şeye kavuşmak ister; fakat Allah Teâlâ onu dâimâ nefsânî arzularından uzaklaştırır, tâ ki bu hâl üzere canını alıp Cenneti’ne koyar.”[36]

[Mekke’de mü’minler zulüm altındaydı ve çok cefâ görüyorlardı. Çeşitli ülkelerde ticaret yapıp bol kazanç elde eden müşriklere bakıp;

“–Kâfirler sereserpe rahat rahat geziyorlar. Bizler ise Cenâb-ı Hakk’a kulluk gayretinde olduğumuz için büyük mahrûmiyetlere mâruz kalıyoruz.” dediler. Bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattir o, sonra onların varacakları yer Cehennem’dir. O ne kötü varış yeridir!” (Âl-i İmrân, 196-197)[37]

Rasûlullah Efendimiz de şöyle buyurmuşlardır:

“Âhirete göre dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının ne kadarcık su ile döndüğüne bir baksın!” (Müslim, Cennet, 55)

Mü’minin dünyada karşılaşıp da sabır ve rızâ ile tahammül ettiği sıkıntı ve meşakkatler, ilâhî imtihan îcâbıdır. Cenâb-ı Hak, bunlar vesîlesiyle ya kulunun günahlarını affeder veya mânevî derecesini yükseltir. Dolayısıyla başa gelen meşakkat ve iptilâları sabır ve rızâ ile karşılayabilmek, kâmil kalplerin sanatıdır…]

“Yapabiliyorsan, çarşı-pazara ilk giren ve oradan en son çıkan kişi olma! Çünkü orası şeytanın savaş alanı olup bayrağını oraya diker.”[38]

“Cenâb-ı Hakk’a karşı gizli gizli günah işlediysen, gizli gizli itaat ve istiğfâr et! Açıktan günah işlediysen, açık açık itaat ve istiğfâr et ki birbirlerini silsinler.”[39]

“Üç şey beni güldürdü, üç şey de ağlattı. Şunlara güldüm:

İnsan dünya için ümitlerle doludur; hâlbuki ölüm onun peşindedir.

İnsan gâfil bir şekilde yaşar, hâlbuki kendisinden gâfil kalınmaz, her hâli kaydedilir. Kirâmen Kâtibîn melekleri her an tespit hâlindedir.

Bâzı insanlar kahkaha ile gülerler. Hâlbuki gafletleri sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın gazabını mı celbediyor, yoksa O’nu râzı mı ediyorlar bilmezler.

[Nitekim, Rasûlullah Efendimiz, gülmekte olan bâzı insanların yanına varmıştı. Onlara; “–Cennet ve cehennemden bahseden kitap aranızda olduğu hâlde siz gülüyor musunuz?!” buyurdular. Oradakilerden hiçbirini, vefât edinceye kadar bir daha gülerken gören olmadı. (Heysemî, X, 307)]

Şu üç şey de beni ağlattı:

Rasûlullah ve ashâb-ı kirâm gibi güzîde ahbâbdan ayrılmak, onların rûhânî ikliminden uzak kalmak,

Ölüm ânındaki dehşet verici hâdiseler,

Cennet’e mi, yoksa Cehennem’e mi gideceğimi bilmeden Âlemlerin Rabbi’nin huzûruna çıkmak.”[40]

[Rasûlullah Efendimiz, nefsânî lezzetleri kökünden söküp atan ölümü çok çok hatırlamamızı emretmektedir.[41] Kıyâmet gününde ise Cenâb-ı Hak, herkese kitabını verip okumasını emredecek ve; “…Bugün hesap sorucu olarak kendi nefsin sana kâfîdir.”[42] buyuracaktır. O gün ilâhî mahkemede eller, ayaklar, deriler, gözler, kulaklar ve yeryüzü konuşacak, velhâsıl dünyada doldurduğumuz kaset o gün yeniden seyrettirilecek.]

“İlim engin bir deryâ, ömür ise kısadır. İlimden, (öncelikle) dîninle alâkalı ihtiyaç duyduğun kadarını al!..”[43]

“Allah için mütevâzı ol! Zira kim Allah için dünyada mütevâzı olursa Cenâb-ı Hak kıyâmet gününde onun kadrini yüceltir.”[44]

“Zâhidin maîşeti ibadettir.”

“Namaz ölçek gibidir, (bir mü’minin Allâh’a yakınlığının ölçüsüdür). Kim ölçüyü tam tartarsa ona da karşılığı tam olarak verilir. Kim de eksik bırakırsa, Cenâb-ı Hakk’ın Mutaffifîn Sûresi’nde ölçüyü eksik tartan hîlekârlara yönelttiği tehdit herkesin mâlûmudur!”[45]

[Selmân’ın (r.a.) işaret ettiği âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hîlekârlara yazıklar olsun! Onlar düşünmezler mi ki, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltilecekler! Öyle bir gün ki, insanlar o günde Âlemlerin Rabbi’nin huzûrunda dîvan duracaklardır.” (el-Mutaffifîn, 1-6)]

“Sırat köprüsü kurulur. Onun, usturanın ağzı gibi ince ve keskin olduğunu gören melekler;

«–Yâ Rabbî, bunun üzerinden kimi geçireceksin?!» derler. Cenâb-ı Hak da;

«–Ondan ancak benim istediğim kişiler geçirilecektir.» buyurur.”[46]

“Bu ümmet, ahitlerini bozmaları sebebiyle helâk edilecektir.”[47]

“Kıyâmet günü günahı en çok olanlar, Allâh’ın yasakladığı haram konuşmalara en çok dalanlardır.”[48]

“Bir kişi bir sinek yüzünden Cennet’e girdi. Diğeri de bir sinek yüzünden Cehennem’e atıldı:

Önceki ümmetlerden iki kişi, puta tapan bir kavme uğramışlardı. Onların yanına kim gelirse mutlakâ putlarına kurban kestirirlerdi. Gelenlerden birine:

«–Bir şey kurban et!» dediler. O ise:

«–Yanımda bir şey yok.» dedi.

«–Bir sinek bile olsa kurban et!» dediler. O da bir sinek kurban edip geçti ve Cehennem’e müstahak oldu. Diğerine de:

«–Bir şey kurban et!» dediler. O ise:

«–Ben Allah’tan başka kimseye kurban kesmem!» dedi. Onu şehîd ettiler, o da Cennet’e girdi.”[49]

Selmân (r.a.) namaz kılmak için temiz bir yer arıyordu. Hikmet ehli bir kadın:

“–Önce temiz bir kalp elde et, sonra istediğin yerde namazını kıl!” dedi. Bu söz Selmân t’ın hoşuna gitti. Kadına:

“–Hikmetli bir söz söyledin!” buyurdu.[50]

[1].1 ûkıyye yaklaşık 128 grama tekâbül eden bir ağırlık ölçüsüdür.

[2] Bkz. Ahmed, V, 443-444; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 419; İbn-i Abdilber, II, 634-638; Aynî, Umde, XIII, 116.

[3] Hâkim, III, 692/6543; Beyhâkî, Delâil, II, 91.

[4] Hâkim, III, 691/6539; Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, XI, 247.

[5] Hâkim, III, 691/6541; Heysemî, VI, 130; İbn-i Hişâm, III, 241; İbn-i Sa‘d, IV, 83.

[6] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 541; Şârânî, Tabakātü’l-Kübrâ, Beyrut, tsz., I, 23; Hânî, Hadâik, s. 295.

[7] İbn-i Abdi’l-Berr, el-İstiâb, II, 635.

[8] Taberî, Târîh, III, 614; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 331-332.

[9] Bkz. İbrahim Hatiboğlu, “Selmân-ı Fârisî” mad., DİA, XXXVI, 442.

[10] Ebû Nuaym, Hilye, I, 185.

[11] Ebû Nuaym, Hilye, I, 201.

[12] Hâkim, III, 304/5183.

[13] Sâbir Abduh İbrahim, Selmân el-Fârisî, Bağdat, tsz. s. 35.

[14] Beyhakî, Şuab, VII, 365; İbn-i Sa‘d, III, 193.

[15] Tirmizî, Siyer, 1/1548.

[16] Hânî, Hadâik, s. 294.

[17] İbn-i Sa‘d, IV, 88.

[18] İbn-i Asâkir, XXI, 433; Zehebî, Siyer, I, 546.

[19] Hânî, Hadâik, s. 295.

[20] Mâmer bin Râşid, Câmi, X, 393/19464.

[21] İbn-i Sa‘d, IV, 89; Hânî, Hadâik, s. 295.

[22] Ebû Nuaym, Hilye, I, 200.

[23] Beyhâkî, Delâil, VI, 63; İbnü’l-İmâd, Şezerâtü’z-Zeheb, I, 209-210.

[24] Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, s. 127, no: 346.

[25] Debbâbe: Askerlerin altına girip, düşman oklarından korunarak kale duvarına yaklaşmak ve duvarı delmek için kullandıkları seyyar bir savaş âleti. Üzerine hayvan derisi kaplanır. Tankın ilk hâli olduğu söylenebilir.

[26] Beyhâkî, Delâil, V, 161; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 348; Vâkıdî, II, 445-447.

[27] Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549.

[28] Muvatta’, Vasiyet, 7.

[29] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 510.

[30] Bkz. İbn-i Sa‘d, IV, 92; Ebû Nuaym, Hilye, I, 207.

[31] Hânî, Hadâik, s. 298; Müslim, İmâre, 165.

[32] Ahmed, V, 438; Ebû Nuaym, Hilye, I, 197.

[33] İbrahim Hatiboğlu, “Selmân-ı Fârisî” mad., DİA, XXXVI, 442.

[34] İbn-i Asâkir, XXI, 446; Zehebî, Siyer, I, 549-550.

[35] Ebû Nuaym, Hilye, I, 205.

[36] Ebû Nuaym, Hilye, I, 206.

[37] Bkz. Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s. 143; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, IX, 132.

[38] Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 100.

[39] Hânî, Hadâik, s. 298.

[40] Ebû Nuaym, Hilye, I, 207.

[41] Bkz. Tirmizî, Zühd, 4; Nesâî, Cenâiz, 3.

[42] el-İsrâ, 14.

[43] Ebû Nuaym, Hilye, I, 189.

[44] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 120/34663.

[45] Abdürrazzâk, Musannef, II, 372/3750.

[46] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 59/34195.

[47] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 543/37817.

[48] Ebû Nuaym, Hilye, I, 202.

[49] Ebû Nuaym, Hilye, I, 203.

[50] Ebû Nuaym, Hilye, I, 206.

Hz.Üsame Bin Zeyd (R.A.)

 

ÜSAME B. ZEYD

Üsame b. Zeyd b. Hârise b. Şurâhîl ashabın ileri gelenlerinden biri olup, Rasûlüllah (s.a.s)'in azadlı kölesi Zeyd b. Hârise'nin oğludur. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. Değişik rivayetlere göre; Ebû Zeyd, Ebû Yezîd ya da Ebû Hârice olarak da çağırılmaktaydı (İbn Abdi'l-Beri, el-İstiâb fı Marifeti'l Ashâb, Kâhire; I, 75 t.y, İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe f-Marifeti's-Sahabe I, 79)

Üsame'nin annesi Ümmü Eymen (ki, asıl adı Bereke'dir) Râsulûllah (s.a.s)'in babası Abdullah'ın cariyesi ve aynı zamanda Peygamberimizin dadısı idi. Abdullah vefat edince, Rasûlüllah onu azad etti. Zeyd b. Hârise b. Şurâhîl de Hz. Hatice'nin kölesiydi. 

Hz. Hatice Peygamberimizle evlenince, Zeyd'i kendisine hediye etti. Rasûlüllah (s.a.s) de onu azad edip Ümmû Eymen'le evlendirdi. Üsame, işte bu evlilik sonucu dünyaya geldi (İbn Sa'd, et-Tabakâtu'l-Kübrâ, Beyrut 1957, VIII, 223; İbn Abdi I-Berr, a.g.e., I, 75; İbnü'l Esîr, a.g.e., I, 79).

Üsame ile Eymen, aynı anadan kardeştirler, fakat babaları ayrıdır. Üsame, İslâm döneminde, muhtemelen Rasulüllah (s.a.s)'in risâletinin dördüncü yılında Mekke'de doğdu. El-İsâbe'de kaydedildiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v), vefat ettiği zaman Üsame 18-20 yaşlarında bulunuyordu (el-İsâbe, Beyrut, t.y., I, 29).

Rasûlûllah (s.a.s), Üsame ve babasını çok severdi. Bu nedenle kendisine; "Rasulüllah'ın sevdiği" anlamına gelen "Hibbu Rasûlüllah" ya da "el-Hibbu İbnü'l-Hubbi" denirdi. Peygamber (s.a.s)'in, Üsame'yi sevdiğine dair şöyle bir hadis rivayet edilmektedir: "Şüphesiz Üsame b. Zeyd bana, insanların en sevimlisidir. Sizin iyilerinizden olmasını umuyorum. Onun hakkında iyilik tavsiyesinde bulununuz" (İbnü'l-Esîr, a.g.e., I, 79; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., I, 76).

Hz. Âişe'den rivayet edilen şu hadise de Rasûlüllah (s.a.s)'in daha çocuk iken dahi onu ne kadar sevdiğini gösteriyor. Hz. Âişe (r.an) diyor ki; "Bir gün Üsame'nin ayağı kapının eşiğine takılarak yere düştü ve yüzü yaralandı. Allah'ın Rasûlü bana; "Yüzündeki pisliği temizle" dedi. Ben onu kirli görerek denileni yapmadım. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s); yüzündekileri emerek tükürmeye başladı" (İbnü'l-Esîr, a.g.e., I, 80).

Yine, Urve İbnü'z-Zübeyr'den rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz, Üsame'nin gelmesini bekleyerek Arafat'tan inmeyi tehir etti. Üsame çıkıp geldiğinde, onun siyah, basık burunlu bir çocuk olduğunu gören Yemenler, onu küçümseyerek; "Biz bunun yüzünden mi hapsedildik?" dediler. Râvî, Yemenlilerin, Hz. Ebû Bekir zamanında bu yûzden irtidat edip İslâm'dan çıktıklarını söyler (İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., I, 76).

Üsame de bir çok sahâbî gibi, küçük yaştan itibaren savaşlara katılmayı arzulamıştır. Nitekim Uhud günü onbeş yaşından küçük olmasına rağmen kendi yaşıtları olan, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Berâ b. Âzib, Arcır b. Hazm ve Üseyd b. Zühayr'le beraber savaşa iştirak etmek istemiş, fakat, Rasûlûllah (s.a.s) yaşları küçük olduğu için bu isteklerini kabul etmemiş ve savaş başlamadan onları Medine'ye geri göndermiştir. Hendek günü ise savaşmalarına izin verdi (İbn Hişam, es-Siretü'n-Nebeviyye, Mısır 1955, II, 66).

Üsame, Uhud savaşından sonraki tüm savaşlara katıldığı gibi, bir çok seriyyede de önemli görevler üstlenmiştir. Huneyn gazvesinde; Müslümanlar darmadağın olup sağa sola kaçışırlarken, Rasûlüllah (s.a.s)'in çevresinde sayılı birkaç sahâbî kalmıştır ki, bunlardan biri de Üsame b. Zeyd'dir (İbn Sa'd, a.g.e., II, 151; İbn Hişam, a.g.e., II, 443; İbnü'l-Esîr, el- Kâmil fı't-Târîh, Beyrut 1965, II, 263).

Üsame'nin kendisinden rivayet edildiğine göre; katıldığı seriyyelerin birinde, düşman safında Müslümanlara karşı savaşan birine karşı kılıç çekince, o şahıs; "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" diyerek şehâdet getirdi. Fakat Üsame yine de onu öldürdü. 

Dönüşte, durumu Rasûlüllah (s.a.s)'e haber verince, Allah Rasûlü, "Lâ ilâhe illallah" diyen birini ne diye öldürdüğünü sorar. Üsame; "Ey Allah'ın Rasûlü! O ölümden kurtulmak için böyle söyledi dedi. 

Fakat, Rasûlüllah, bu soruyu aynı şekilde defalarca sordu. Üsame, neredeyse Müslümanlığından şüpheye düşecek hale geldi. Kendi kendine; "Allah'a söz veriyorum, bundan böyle lâ ilâhe illallah diyen hiçbir kimseyi öldürmeyeceğim" dedi (İbn Sa'd, a.g.e., II,119; İbnü'l Esîr, Üsüdü'l Ğâbe, I, 80; İbn Hişam, a.g.e., II, 622; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, II, 226)

İfk olayında Rasûlüllah (s.a.s) ashabından bazılarına danışarak Hz. Âişe hakkında görüşlerini öğrenmek istedi. Bu arada Üsame'ye de düşüncesini sordu. Üsame, Hz. Âişe'den övgüyle bahsederek, onu böylesi çirkin bir iftiradan tenzih etti (İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, II,197; İbn HiŞam, a.g.e., II, 301).

Rasûlüllah (s.a.s) H,11. yılda, büyük bir ordu hazırlayarak Üsame'yi bu orduya kumandan tayin etti. Üsame'nin komutası altında ashâbın birçok ileri gelenleri vardı. Bunlardan bazıları; Ebu Bekir, Ömer, Ebu Ubey. de, Sa'd b. Ebî Vakkas, Saîd b. Zeyd, Katâde b. en-Nu'mân ve Seleme b. Eslem'dir. 

Bunun üzerine, halktan bazı insanlar; "Peygamber, ilk muhacirlere bir çocuğu komutan tayin etti!" diyerek ileri geri konuşmaya başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah, çok kızdı ve minbere çıkarak cemaate şöyle seslendi: "Üsame hakkındaki sözleriniz bana ulaştı. Siz onun komutanlığını tenkid ettiğiniz gibi, daha önce babasının kumandanlığını da tenkit etmiştiniz. 

Gerçek şu ki, o komutanlığa layıktır. Nitekim babası da komutanlığa layıktı" (İbn Sa'd a.g.e., II, 189,' 190; el-Askalânî, a.g.e., I, 29).

Üsame, söz konusu ordusuyla hareket etmek üzereyken, Allah Rasûlü dâr-ı bekâya irtihal etti. Bunun üzerine Üsame, Medine'ye geri dönerek, Rasûlüllah (s.a.s)'in yıkanması, teklifini ve defnedilmesi işlerinde Hz. Ali'ye yardım etti. Defin işi tamamlandıktan sonra, Üsame ordusunun başına geçerek ,Şam'a doğru hareket etti (İbn. Sa'd a.g.e., II,189,190, 277, 279; el- Askalânî, a.g.e., I, 29; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, II, 332).

Üsame, Ebu Bekir (r.a) ve Ömer (r.a) zamanında yapılan birçok savaşa iştirak etmiştir. Bunlardan biri, Müseylemetü'l-Kezzab'a karşı yapılan savaştır ki, bu muharebede Halid b. Velid ile beraberdi (İbn Sa'd a.g.e., IV, 316).

Hz. Ömer (r.a) divan teşkilatını korunca, Rasûlüllah (s.a.s)'e yakınlık derecelerine ve savaştaki başarılarına göre, Müslümanlara ulûfe dağıtmaya başladı. Bu arada Üsame b. Zeyd'e dört bin veya beşbin dirhem kendi oğlu Abdullah'a ise ikibin dirhem verdi. Abdullah babasına "Neden Üsame'ye bana verdiğinden daha fazla verdin? 

Halbuki onun katılmadığı savaşlara ben katıldım" dedi. Buna karşı Hz. Ömer: "Allah Rasûlü Üsame'yi senden daha çok severdi. Üsame'nin babasını da senin babandan daha fazla seviyordu" diyerek oğlunu susturdu (İbn Abdi'l-Berr, a.g.e.; İbn Sa'd, a.g.e., III; 296, 297; el-Askalânî, a.g.e., I, 29; İbnü'l-Esîr, Üsdü'l Ğâbe, I, 80).

Üsame; Hz. Osman (r.a)'ın öldürülmesiyle ortaya çıkan fitnelere bulaşmamış, Hz. Ali'ye de bey'at etmemiş, onunla herhangi bir savaşa katılmamıştır. Bu çekimserliğini; "Lâ ilâhe illallah" diyen bir kimseyi öldürmeyeceğine dair ettiği yeminle izah etmiştir (İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., I, 77; İbnü'l-Esîr, Üsüdil'l-Ğâbe, I, 80).

Hz. Ali ile Muaviye arasında meydana gelen çatışmalar sırasında Üsame bir süre Şam civarında bir beldede oturdu. Sonra Vadi'l-kura'ya geldi. Bir müddet de burada oturdu, ardından Medine'ye gitti ve Muaviye'nin hilafetinin sonlarına doğru Curf denilen yerde vefat etti.

Vefat tarihi çeşitli rivayetlere göre, H. 54, 58, ya da 59' dur. Ebû Hüreyre, İbn Abbas, Ebû Osman et-Hindî, Urve İbn Zübeyr, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe, Ebû Vâil ve başkaları Üsame'den hadis rivayet etmişlerdir (İbn Abdi'l Berr, a.g.e., I, 77; İbnü'l Esir Usdü'l - Ğâbe, I, 81; el- Askalâni, a.g.e., I,129).

Friday, July 17, 2026

Firavun'un Kızının Berberi Maşita Hatun İmanı

Übey İbn-ü Ka’b (r.a.)’ın anlattığına göre: “Rasûlüllâh (asm) Mi’râc gecesinde çok hoş bir koku hissetti.

“Ey Cibrîl bu güzel koku nedir?” diye sordu.

O da anlattı:

“Bu Mâşıta (berber) kadının, iki oğlunun ve kocasının kabirlerinin kokusudur. Bunların hikâyesi şöyledir:

Hızır (as), Benî İsrâîl’in ileri gelenlerinden biriydi. Onun yol güzergâhında manastırda oturan bir râhib vardı. Hızır oradan geçtikçe râhib önüne çıkar, İslâm’ı öğretirdi. 

Hızır büluğa erince babası onu bir kadınla evlendirdi. Hızır İslâm’ı hanımına öğretti ve bunu kimseye haber vermemesi husûsunda söz aldı. Kendisi kadınlara yaklaşmazdı. Bu sebeple bir müddet sonra kadını boşadı.

Aradan zaman geçince babası, Hızır’ı bir başka kadınla evlendirdi. Hızır ona da İslâm’ı öğretti ve kimseye söylememesi için söz aldı. Bu sırrı o iki kadından biri tuttu, diğeri ifşâ etti. (Böylece onun İslâm’ı yaydığı ortaya çıktı.) 

Bunun üzerine Hızır oradan ayrıldı. Deniz ortasında bir adaya geldi. Odun kesmek için iki kişi oraya geldi ve onu gördüler.

Bunlardan biri Hızır’ı gördüğünü gizledi, diğeri ifşâ etti ve: “Ben Hızır’ı gördüm!” dedi.

Ona: “Seninle berâber onu başka kim gördü?” denildi.

O: “Falan kimse!” dedi. Ona soruldu ise de gördüğünü söylemedi. Onların dîninde yalan söyleyen öldürülürdü. Zamanla bu sır tutan adam, öbür sır tutan kadınla evlendi. Bu kadın, Firavun’un kızının başını tararken tarak elinden düştü.

Kadıncağız: “Firavun helâk olsun!” dedi.

Kız bunu babasına haber verdi. Kadının kocasından başka iki de oğlu vardı. Firavun, onları da çağırttı. Bunları dinlerinden çevirmek için Firavun ısrar etti. Onlar direndiler.

O zaman Firavun: “Öyleyse sizi öldüreceğim!” dedi.

Karı-koca: “Bu, tarafınızdan bize bir ihsân olur!” diye merdâne cevâb verdiler ve: “Madem öldüreceksin hiç olsun bizi bir kabre koy!” dediler. O da öyle yaptı.

Rasûlüllâh (asm), Mi’râcda iken güzel bir koku duydu, Cibrîl (as)’a bunu sordu. O da bu hâdiseyi anlattı.” (İbn Mace, Fiten, 23)

Hadiste geçen Maşita, kadınların saçını güzel tarayıcı kadın demektir.

Hadis, bela ve musibetlere, özellikle din uğrunda karşılaşılan sıkıntılara karşı sabır ve tahammülün ne kadar faziletli olduğunu göstermektedir. Ancak senedi pek sıhhatli değildir. (bk. İbn Mace, a.y.)

2. Hadis:

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’in rivayetinde şöyle anlatılır (bk. 5/30-31):

Müsned’in Arapça Metni:

حَدَّثَنَا أَبُو عُمَرَ الضَّرِيرُ، أَخْبَرَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " لَمَّا كَانَتِ اللَّيْلَةُ الَّتِي أُسْرِيَ بِي فِيهَا، أَتَتْ عَلَيَّ رَائِحَةٌ طَيِّبَةٌ، فَقُلْتُ: يَا جِبْرِيلُ، مَا هَذِهِ الرَّائِحَةُ الطَّيِّبَةُ؟ فَقَالَ: هَذِهِ رَائِحَةُ مَاشِطَةِ ابْنَةِ فِرْعَوْنَ وَأَوْلادِهَا ". قَالَ: " قُلْتُ: وَمَا شَأْنُهَا؟ قَالَ: بَيْنَا هِيَ تُمَشِّطُ ابْنَةَ فِرْعَوْنَ ذَاتَ يَوْمٍ، إِذْ سَقَطَتِ الْمِدْرَى مِنْ يَدَيْهَا، فَقَالَتْ: بِسْمِ اللهِ. فَقَالَتْ لَهَا ابْنَةُ فِرْعَوْنَ: أَبِي؟قَالَتْ: لَا، وَلَكِنْ رَبِّي وَرَبُّ أَبِيكِ اللهُ. قَالَتْ: أُخْبِرُهُ بِذَلِكَ قَالَتْ: نَعَمْ. فَأَخْبَرَتْهُ فَدَعَاهَا، فَقَالَ: يَا فُلانَةُ، وَإِنَّ لَكِ رَبًّا غَيْرِي؟ قَالَتْ: نَعَمْ، رَبِّي وَرَبُّكَ اللهُ. فَأَمَرَ بِبَقَرَةٍ مِنْ نُحَاسٍ فَأُحْمِيَتْ، ثُمَّ أَمَرَ بِهَا أَنْ تُلْقَى هِيَ وَأَوْلادُهَا فِيهَا، قَالَتْ لَهُ: إِنَّ لِي إِلَيْكَ حَاجَةً. قَالَ: وَمَا حَاجَتُكِ؟ قَالَتْ: أُحِبُّ أَنْ تَجْمَعَ عِظَامِي وَعِظَامَ وَلَدِي فِي ثَوْبٍ وَاحِدٍ، وَتَدْفِنَنَا. قَالَ: ذَلِكَ لَكِ عَلَيْنَا مِنَ الحَقِّ ". قَالَ: " فَأَمَرَ بِأَوْلادِهَا فَأُلْقُوا بَيْنَ يَدَيْهَا، وَاحِدًا وَاحِدًا، إِلَى أَنِ انْتَهَى ذَلِكَ إِلَى صَبِيٍّ لَهَا مُرْضَعٍ، كَأَنَّهَا تَقَاعَسَتْ مِنْ أَجْلِهِ، قَالَ: يَا أُمَّهْ، اقْتَحِمِي، فَإِنَّ عَذَابَ الدُّنْيَا أَهْوَنُ مِنْ عَذَابِ الْآخِرَةِ، فَاقْتَحَمَتْ " قَالَ: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: " تَكَلَّمَ أَرْبَعَةٌ صِغَارٌ: عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ عَلَيْهِ السَّلامُ، وَصَاحِبُ جُرَيْجٍ، وَشَاهِدُ يُوسُفَ، وَابْنُ مَاشِطَةِ ابْنَةِ فِرْعَوْنَ

- Görebildiğimiz kadarıyla bu konudaki rivayetlerin hepsi İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Bazı ufak-tefek farklılıklarla beraber, yaklaşık hepsinde aynı şeyler yazılmıştır.

- Müsned’in Arapça metninin Türkçe özeti şöyledir:

Hz. Peygamber şunları söyledi: “Miraca çıktığım gece, bir yerde çok güzel bir koku aldım. Bu kokunun ne olduğunu Cebrail’e sordum.

Dedi ki: “Bu koku Firavun’un kızının berberi/tarakçısı olan kadının ve çocuklarının kokusudur.”

Bu olayın aslını soruduğumda, Cebrail şöyle dedi:

“Bu kadın bir gün Firavun’un kızının saçını tararken, tarak elinden düştü. (onu yerden alırken, gayriihtiyari) Bismillah dedi. Firavun’un kızı “Babam mı? (onu mu kastediyorsun?)” deyince, kadın: “Hayır! Benim kastettiğim benim de senin de babanın da rabbidir.” diye cevap verdi. Firavun’un kızı: “Bunun babama söylerim.” dedi. Kadın da “Evet, söyleyebilirsin.” dedi.

Kızı bunu haber verince, Firavun kadını çağırdı ve: “Kadın! Benden başka senin bir rabbin mi var?” diye sorunca, kadın: “Evet, benim de senin de Rabbi Allah’tır.” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Firavun, inek şeklinde bakırdan yapılmış bir heykelin eritilmesini emretti ve heykel eritildi. Sonra kadın ve çocuklarının oraya (eritilen bakırın içine) atılmasını emretti.

Kadın, Firavun’dan bir ihtiyacı/isteği olduğunu söyledi. Firavun kadının ihtiyacı/isteğinin ne olduğunu sordu. Kadın: “Benimle çocuklarımın kemiklerini aynı örtüye sarıp bizi birlikte defnetmeni istiyorum.” dedi. Firavun: “Bu, senin üzerimizdeki hakkındır/bunu yaparım.” dedi.

Firavun’un emriyle, çocukları bir bir kadının gözleri önünde o ateşte eritilmiş bakır çukuruna atıldılar. Nihayet sıra emzirme çağında olan bebeğe gelince, annesi dayanamadı, oldukça gerildi. 

Bunu gören bebek (Allah’ın izniyle konuşmaya başladı ve) “Anne korkma, atla! Çünkü dünyanın işkencesi ahiretin işkencesinden daha hafiftir.” dedi ve kadın da atladı.

(Hakim’in rivayetinde: “Bebek: Anneciğim sabret, şüphesiz sen hak yoldasın, dedi. Ve nihayet kadın bu çocuğuyla birlikte oraya atıldılar." şeklindeki ifadeye yer verilmiştir.)

İbn Abbas (bu hadisi anlattıktan sonra), şu bilgiyi de ekledi:

“Dünyada şu dört bebek konuşmuş: Yusuf’un şahidi, Cüreyc’in sahibi, Meryem oğlu İsa ve Firavun’un kızının berberi/tarakçısının oğlu.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/30-31)

Hakim Müstedrek’te geçen Arapça metin (bk. , 2/538):

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ صَالِحِ بْنِ هَانِئٍ، ثنا الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ الْبَجَلِيُّ، ثنا عَفَّانُ بْنُ مُسْلِمٍ، ثنا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، أَنْبَأَ عَطَاءُ بْنُ السَّائِبِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " لَمَّا أُسْرِيَ بِي مَرَّتْ بِي رَائِحَةٌ طَيْبَةٌ، فَقُلْتُ: مَا هَذِهِ الرَّائِحَةُ؟ " فَقَالُوا: هَذِهِ رَائِحَةُ مَاشِطَةِ ابْنَةِ فِرْعَوْنَ وَأَوْلَادِهَا كَانَتْ تَمْشِطُهَا فَوَقَعَ الْمُشْطُ مِنْ يَدِهَا، فَقَالَتْ: بِسْمِ اللَّهِ. فَقَالَتِ ابْنَتُهُ: أَبِي؟ فَقَالَتْ: لَا، بَلْ رَبِّي وَرَبُّكِ وَرَبُّ أَبِيكِ. فَقَالَتْ: أُخْبِرُ بِذَلِكَ أَبِي، قَالَتْ: نَعَمْ. فَأَخْبَرَتْهُ فَدَعَا بِهَا وَبِوَلَدِهَا فَقَالَتْ: لِي إِلَيْكَ حَاجَةٌ. فَقَالَ: مَا هِيَ؟ قَالَتْ: تَجْمَعُ عِظَامِي وَعِظَامَ وَلَدِي فَتَدْفِنُهُ جَمِيعًا. فَقَالَ: ذَلِكَ لَكِ عَلَيْنَا مِنَ الْحَقِّ. فَأَتَى بِأَوْلَادِهَا فَأَلْقَى وَاحِدًا وَاحِدًا حَتَّى إِذَا كَانَ آخِرُ وَلَدِهَا وَكَانَ صَبِيًّا مُرْضَعًا، فَقَالَ: اصْبِرِي يَا أُمَّاهُ فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ، ثُمَّ أُلْقِيَتْ مَعَ وَلَدِهَا، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " تَكَلَّمَ أَرْبَعَةٌ وَهُمْ صِغَارٌ: هَذَا وَشَاهِدُ يُوسُفَ، وَصَاحِبُ جُرَيْجٍ وَعِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ «هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحُ الْإِسْنَادِ وَلَمْ يُخَرِّجَاهُ»

[التعليق - من تلخيص الذهبي] 3835 - صحيح

Ayrıca bu hadisi Beyhaki de rivayet etmiştir. (bk. Beyhaki, Delailu’n-nübüvve, 2/389)

Bu hadis rivayeti sahihtir.

Saturday, July 11, 2026

Hz.Mus'ab Bin Umeyr (R.A.)

 

MUS'AB İBN UMEYR (r.a) (v.3/625 m)

Ashab-ı kirâm'ın ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed'tir. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. 

Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim" (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).

Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)'in insanları İslâm'a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler, müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz. Mus'ab müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. 

Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus'ab'ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları yakalayıp hapsettiler. Mekke'nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.

Habeşistan'a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus'ab, hicret imkanı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan'a hicret etti. Habeşistan dönüşünde Hz. Mus'ab'ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini, kalbi İslam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almıştı. 

Annesi ondaki bu kararlılık ve metaneti görünce, üzerindeki baskısını biraz hafifletmek zorunda kaldı.

Bu sırada Birinci Akabe Beyatı olmuş ve Medinelilerden bir grup İslâm'ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm'ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah'tan bir öğretici istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için 

Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur'an öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm'ı anlatacaktı ve yeni kimseleri İslâm'a davet edecekti.

Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabi Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazını da Mus'ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir (İbn Sa'd, a.g.e., III, 118).

Bir yıl sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e İslâm'ın Medine'deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle demişti: "İslâm'ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı." Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. 

Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm'a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında iki ay kadar kalan Mus'ab b. Umeyr, Hicretten on iki gün önce Medine'ye vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) onu Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti (İbn Sa'd a.g.e., III, 120).

Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. "Rasûlullah'ın bayraktarı" olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Mus'ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu ayeti okuyordu: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir" (Alu İmrân, 3/144). 

Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün giderildiği rivayeti, 

Hz. Mus'ab'ın Allah katındaki değerini ifade eder (İbn Sa'd, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde İslâm ordusunun sancağını taşıyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. 

Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Sancağı hemen Suveybit b. Sa'd ve Ebû'r-Rûm b. Umeyr adlı sahabiler aldılar.

Hz. Mus'ab şehid olarak yerde yatarken, günün sonlarına doğru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus'ab'ı elinde sancakla gördü ve "İleriye git ey Mus'ab!" diye emretti. Fakat o kişi geri dönerek "Ben Mus'ab değilim" deyince Hz. Peygamber onun Mus'ab kılığında savaşan Allah'ın meleklerinden biri olduğunu anladı (İbn Sa'd, a.g.e., II, 121).

Uhud savaşında Ashab-ı kiram'ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid oldu. Hz. Mus'ab b. Umeyr de şehidler arasındaydı. 

Hz. Peygamber (s.a.s)'in ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu. Mus'ab'ın mübarek na'şının başucunda oturarak, Uhud şehidleri hakkında nazil olduğu bildirilen şu ayeti okudu: "Mü'minlerden öyle er kişiler vardır ki, Allah'a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi adağını ödedi şehid oldu. Kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler" (el-Ahzab 33/23). 

Sonra Hz. Peygamber diğer sahabilere, şehidlere yaklaşıp selam vermelerini söyledi ve verilen selamların şehidler tarafından alınacağını ifade etti (İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).

Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus'ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. 

Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: "Seni Mekke'de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor." Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabiyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.

Allah yolunda canını feda eden bu aziz şehid sahabi için Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) şunları anlatıyor: "Biz Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye yalnız Allah rızası için hicret ettik. Artık mükâfatını Allah'tan bekleriz. Arkadaşlarımız arasında bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki Mus'ab b. Umeyr bunlardan biridir. O Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. 

Yalnız şehidin bir kaftanını bulmuş ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhîr denilen kokulu ottan koymamızı emretti" (Buharî, Cenâiz 27; İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).

Hz.Hamza (R.A.)

 HAMZA İBN ABDULMUTTALİB (r.a) (Hz. HAMZA)

Hz. Peygamber'in amcası, Şehidlerin efendisi.

Künyesi; Ebn Ya'la veya Ebû Ammâre; Lakabı; Esedullah (Allah'ın Aslanı)dır. Babası Abdulmuttalib, annesi Hâle'dir.

Hz. Hamza, Peygamberimizin amcalarının en küçüğüdür. Doğumdan bir kaç gün sonra, Peygamberimizi emziren Ebû Lebeb'in câriyesi Süveybe daha önceleri Hz. Hamza'yı da emzirmiş olduğundan, Hamza Peygamberimizin süt kardeşi idi.

Hz. Hamza, orta boylu, güçlü kuvvetli, heybetli, onurlu bir sahabîdir. Hz. Hamza (r.a) iyi bir avcı, keskin nişancı, Kureyş'in en şereflilerindendir. 

Mazlumlara yardım etmeyi seven cesur bir savaşçıydı. Av dönüşü evine gitmeden Ka'be'yi tavaf edecek kadar kutsal kabul ettiği değerlere saygılı, karşılaştığı şahıslara selâm verip sohbet etmesini seven mürüvvetli bir insandı. Onun gençlik dönemine ait bilgilerimiz yok denecek kadar azdır (İbnu'l-Esîr, İsdit'l-Gâbe, II, 52).

Peygamberimiz yakınlarına İslâm'ı tebliğ etmiş olmasına rağmen, Hz. Hamza henüz müslüman olmamıştı. Ebû Cehil'in Peygamberimize yaptığı bir hakaret sonucunda müslüman olmuştur. Peygamberimiz bir gün Safâ tepesinde iken Ebû Cehil ve arkadaşları onun yanına gelirler. Ebû Cehil Peygamberimize hakaret eder. Abdullah b. Cüdâ'nın câriyesi bu olayı seyredin av dönüşü Kabe'ye uğramayı âdet edinen 

Hz. Hamza'ya anlatır. Hz. Hamza, eve gitmeden Ebû Cehil'in yanına uğrayarak elindeki yayı Ebû Cehil'in kafasına çalar, başını yaralar ve hakaret eder. Bir gün sonra da Allah Rasûlünün yanına giderek (Bi'set'ten iki yol sonra) müslüman olur.

Hz. Hamza'nın müslüman olması Peygamberimizi çok sevindirmiştir. Onun İslâm'a girmesiyle müslümanlar güçlendi. Müşrikler rahatsız oldular.

Mekke müşrikleri, hicretten sonra da rahat durmadılar. Peygamberimizin ve müslümanların Medine'den çıkarılması için Abdullah b. Übeyy, Hazreç ve Evs kabilesi müşrikleriyle ilişki kurdular. Müslümanların hac yollarını da kapadılar.

Müşriklerin gözlerini korkutmak, Şam ticaret yollarını keserek onları sıkıntıya düşürmek gerekiyordu. Peygamberimiz bu amaçla Hz. Hamza'yı Sifu'l-Bahr'a gönderdi. Otuz kişilik bir kuvvetle Hz. Hamza belirtilen yere vardı. Müşriklerin kervam Sifu'l-Bahra gelmişti. Kervanda Ebû Cehil de bulunuyordu. Üçyüz kişilik bir kuvvetleri vardı.

Hz. Hamza, müşriklerle çarpışmak istiyordu. Yanında bulunan müslümanlar da aynı duyguyu yaşıyorlardı.

Henüz müşrik olan Mecdi b. Amr b. Cühenî bu iki grubun arasına girdi. Hem müslümanlarla hem de müşriklerle görüştü. Sonunda iki tarafı çarpışmaktan vazgeçirdi.

Bundan Sonra Hz. Hamza'yı Bedir savaşında görüyoruz. Bedir savaşında Utbe, Vefid, Şeybe meydana çıktılar. Çarpışmak için er dilediler. Hz. Hamza, Şeybe ile çarpıştı. Bir hamlede Şeybe'yi öldürdü. Daha sonra Utbe'yi ve Tuayma b. Adiyy'i öldürdü.

Hz. Hamza, Bedir savaşında kahramanca savaştı. Allah ve Rasûlünün hoşnutluğunu kazandı.

Bedir savaşında Hz. Hamza (r.a)'nın etkinliği ileri boyutlara ulaştı ve müşriklere karşı amansız bir savaş verdi. Hârisû't-Temîmî, HzHamza'nın Bedir'deki durumunu anlatan bir rivayetinde şöyle diyor: "Hamza b. Apdülmuttalib(r.a)'in, Bedir savaşında üzerinde, deve kuşu olan kim" diye sordu. "Hamza b. Abdulmuttalib" diye cevap verildi. O müşrik: "Ne yaptıysa O bize yaptı" diye mırıldandı" (M. Yusuf Kandehlevi, Hadislerle müslümanlık, ll, 553).

Hz. Hamza, Bedir Savaşını mütekaib Kaynukoğulları gazvesine katıldı.

Peygamber Medine'ye geldiğinde Yahudilerle anlaşma yapmıştı. Yahudiler, Bedir savaşını müslümanların kazanmasını hazmedemediler.

"Siz savaşın ne demek olduğunu bilmeyen adamlarla çarpıştınız" dediler. Savaş için fırsat kollamaya başladılar.

Kaynuka gazvesi'nin genel sebebi bir kadına karşı yapılan terbiyesizliktir. Kadıncağız bazı eşyalarını Kaynuka pazarında sattıktan sonra bir kuyumcuya giriyor. Kuyumcu yahudi kadının eteğinin alt kısmını üst kısmına bir dikenle iğneliyor. 

Kadıncağız ayağa kalktığında üzeri açılıyor. Utanıyor, sıkılıyor, feryat ediyor, çevresinden yardım istiyor. Kadının yardımına koşan müslümanlar Yahudiyi öldürüyor. Yahudiler de müslümanın başına üşüşüyorlar ve onu şehid ediyorlar.

Öldürülen müslümanın akrabaları Peygamberimizden yardım istiyorlar. Bunun üzerine-Peygamberimiz Yahudilerden antlaşmanın yenilenmesini istedi. Yahudiler Peygamberimizin bu isteğini reddettiler.

Bu olay üzerine Peygamberimiz beyaz sancağım Hz. Hamza'nın eline verip Kaynukaoğullarının üzerine gönderdi. Kaynukaoğulları Yahudileri bekledikleri yardıma kavuşamayınca teslim olmak zorunda kaldılar.

Bedir savaşı'nın acısını unutmayan Kureyşliler yeniden savaş için hazırlığa başladılar. Bir yıl önceki kervanın gelirini savaş için harcamaya karar verdiler. Savaş için değişik müşrik kabilelerden yardım isteyerek büyük bir kuvvet oluşturdular.

Bu kez de Kureyş'in kadınları da katılacaktı. Bedir Savaşı'nın bozgunla bitmesi sebebiyle müşrik kadınlar erkeklerini suçluyorlardı. Bedir'in matemini tutarak erkekleri savaşa teşvik ediyorlardı.

Cübeyr b. Mut'i'nin Vahşi adında Habeşli bir kölesi vardı. Bu köle harbe (Habeşlilere özgü bir mızrak) atmakta oldukça maharetli idi. Hz. Hamza, Cübeyr b. Mut'im'in amcası Tuayma b. Adiyy'i Bedir savaşında öldürmüştü. Cübeyr, amcasının acısını unutmamıştı. Kölesi Vahşi ile konuştu. Hz. Hamza'yı öldürmesi şartıyla kendisini serbest bırakacağını bildirdi.

Peygamberimiz, Medine'nin içinde kalmayı, savunma savaşı yapmayı düşünüyordu. Bedir Savaşı'na katılmayanlar düşmanla yüz yüze gelmek, Medine dışında savaşmak istiyorlardı. Peygamberimiz Ashabın bu tavrı karşısında Medine dışında savaşılmasına karar verdi.

Hz. Hamza'da Medine dışında savaşılmasına taraftardı. Hattâ Peygamberimize "sana, kitabı indirmiş olan Allah'a yemine eder, and içerim ki, bu kılıcıma Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek yemeyeceğim" demişti.

Hz. Hamza Cuma günü oruçlu idi. Cumartesi müşriklerle karşılaştığı zaman da oruçlu bulunuyordu.

Peygamberimiz, sabahleyin "Rüyada, meleklerin, Hamza'yı yıkadıklarını gördüm" diye buyurdu. Uhut bölgesine varıldı, orduya savaş düzeni verildi. Kureyş'in birinci bayraktarı Talha b. Ebî Talha, Hz. Ali tarafından, ikinci bayraktarı Osman b: Ebî Talha da Hz. Hamza tarafından öldürüldü. Sancaktarların ölmesi Kureyş'i şaşkına çevirdi. Sarsıldılar, sendelediler. Halid b. Velid'in saldırıları da sonuç vermedi: Müşrikler, kaçışmaya başladılar. 

Hz. Hamza Uhud günü "ben Allah'ın Arslanıyım" diyerek kıhç salladı. Sâfvân, Hz. Hamza'yı savaşırken görüyor, "Ben, bugüne kadar kavmini öldürmeye onun kadar hırslı bir kimse daha görmedim" buyuruyor. Uhud savaşında müşriklerin çoğunu Hz. Hamza öldürmüştür.

Kureyşliler bozguna uğrayıp kaçmaya başlayınca Peygamberimiz tarafından görevlendirilen okçular yerlerini bırakmaya başladılar. Birbirlerine "ne duruyorsunuz? Allah, düşmanı bozguna uğrattı. Siz de, müşriklerin ordugahına giriniz. Kardeşlerinizle birlikte ganimet toplayınız" dediler. Diğer bir kısmı bu teklife itiraz ettiler. "Siz Rasûlullah'ın: 

Bizi arkamızdan koruyunuz! Sakın yerinizden ayrılmayınız! Bizim öldürüldüğümüzü görürseniz de yardımımıza koşmayınız! Ganimet topladığımızı görürseniz de, bize katılmayınız! Bizi arkamızdan koruyunuz" buyurduğunu bilmiyor musunuz?" dediler.

Okçular, komutanları Abdullah b. Cübeyr'i dinlemediler; "ganimetten nasibimizi alacağız" diyerek yerlerini terkettiler. Abdullah b. Cübeyr'in yanında çok az bir kuvvetin kaldığını gören Halid b. Velid bu fırsatı değerlendirmek istedi. 

Kuvvetlerini bir araya topladı, okçuların üzerine yürüdü. Abdullah b. Cübeyr, kendilerine doğru bir kuvvetin geldiğini görünce arkadaşlarına dağılmamalarını söyledi. Müslüman okçular, üzerlerine gelen Kureyş müşriklerini ok yağmuruna tuttular. Okları bitinceye kadar kahramanca savaştılar. 

Abdullah b. Cübeyr, okları bitince mızrağı ile savaştı. daha sonra kılıcını kınından sıyırdı. Şehid düşünceye kadar çarpıştı. Diğerleri de aynı şekilde savaştılar. Kureyş'in süvarileri insanlığa yakışmayan bir davranışla Abdullah b. Cübeyr'in karnını deştiler, barsaklarını döktüler.

Okçuların yerlerini bırakması, kalan kısmının şehid edilmesiyle müslümanlar gâfil avlandılar. Hem arkadan, hem önden kuşatıldılar. Müslümanlar şaşkınlıkla birbirlerine kılıç sallamaya başladılar.

Hâris b. Amr kızı ile Utbe'nin kızı Hind de Hz. Hamza'yı öldürmesi için Vahşi'yi. teşvik ediyorlardı. Vahşi, açık dövüşmekten korkuyor, gizli dövüşmeyi tercih ediyordu.

Vahşi, Uhud Savaşındaki durumu şöyle açıklıyor: "Halk arasında Ali'yi aradım. Çok uyanık, girişken, çevik, çekingen ve etrafına çok bakınan bir adamdı. 

Kendi kendime:"benim aradığım adam bu değildir" dedim. O sırada Hamza'yı gördüm. Halkı kasıp kavuruyor, kesip biçiyordu. Fırsat kollamak için kayanın arkasına gizlendim. Bir ara Şiba'b. Ümmü Emmâr "var mı benle çarpışacak bir yiğit' diyerek meydan okuyordu. 

Hamza ona: "Allah ve Rasûlüne sen misin meydan okuyan' dedi. Göz açtırmadan, bacaklarından vurdu yere serdi. Sel suları arkalarına eriştiği sırada ayağı kayıp düşünce mızrağımı fırlatıp attım; böğründen vurdum."

Hz. Hamza'yı Şehid eden Vahşi daha sonra bir kenara çekilir. Hind üzerindeki takılarını çıkarır Vahşi'ye verir. Hz. Hamza'nın yanına gelen Hind, onun burnunu, kulaklarını keser, cesedine işkence yapar, hatta ciğerini bile çiğneyerek parçalar.

Vahşi müslüman oluşunu anlatırken: "Mekke'nin fethinden sonra Mekke'ye gelerek Rasûl-i Ekremi gördüm. Bana dedi ki: "Sen Vahşi misin?" Ben cevap verdim: "Evet" Hamza'yı sen mi öldürdün? buyurdular. "Öyle oldu" dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü buyururdular ki: "bana yüzünü göstermemen mümkün mü? Ben de çıkıp gittim. 

Rasûlullah'ın vefatından sonra yalancı peygamber Müseyleme ortaya çıktı. Belki bu herifi öldürürüm de günahımı öderim, diye düşündüm. Müslûmanlarla birlikte Yemâme'ye gittim ve bildiğiniz gibi Mûseyleme'yi öldürdüm (Sahihi Buharî, V, 36, 37).

Allah Rasûlünün Hz. Hamza'ya derin bir sevgisi vardı. Bu sevgiden dolayı elinde olmayarak "Vahşi"ye karşı olumsuz bir tutum içinde olmaktan da çekiniyordu. Bu sebeple de Vahşi'yi görmek istememişti.

Peygamberimiz, Hz. Hamza'nın şehit olduğunu öğrenince onun başı ucuna gelir ve dua eder. Hz. Hamza, kız kardeşi Safiyye'nin getirdiği bir hırka ile kefenlendi. Peygamberimiz, amcası Hamzâ'nın cenaze namazını kıldırdı. Hz. Hamza, Uhud'a defnedildi.

Hz. Peygamber'den iki veya dört yaş büyük olan Hamza, öldürüldüğünde elli yedi yaşında idi. Hz. Peygamber (s.a.s) öldürülen her şehid ile beraber 

Hamza'nın namazını tekrarlamış; o gün yetmiş iki defa onun cenaze namazını kıldırmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ilk cenaze namazı kıldığı şehidin de Hz. Hamza olduğu söylenmiştir. Hz. Hamza'nın eşi, çocukları Medine'de olmadığı için şehâdetine ağlanmamış bunu gören 

Hz. Peygamber "Hamza'nın niye ağlayanları yok" buyurmuştur. Bunu duyan Ensâr önce Hamza için sonra kendi şehidleri için ağlamaya başlıyorlar. Tarihçi Vâkıdî (V. 207/223) benim zamanıma kadar bu adet devam etmekteydi diye naklediyor (İbnü'l-Esir, Usdü'l-Gâbe, II, 51, 55).

Hz. Hamza, bir gün Peygamber Efendimize gelerek Cebraîl (a.s)'ı asli yapısıyla görmek istediğini bildirdi. Peygamberimiz, Hz. Hamza'ya "O'nu görmeye dayanabilir misin?" diye sordu. Hz. Hamza, "Evet, dayanabilirim" diye cevap verdi. 

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz "otur, öyleyse" buyurdular. Cebrail (a.s.) müşriklerin Kâbe'yi tavaf edecekleri zaman elbiselerini üzerine koymakta oldukları kütüğe indi. Peygamberimiz 

Hz. Hamza'ya "Kaldır gözünü, bak" dedi. Hz. Hamza'ya bakıp, Cebrail'in zebercede yeşil cevhere benzeyen ayaklarını görünce bayıldı. Arkasının üzerine düştü. Bu olayı İbn Sa'd Tabakat'ında anlatmaktadır.

Hz. Hamza Peygamber (s.a.s)'den şu hadisi rivâyet etmiştir: "Şu duayı hiç bırakmayın; "Allahümme inni es'eluke bismike'l-a'zam ve rıdvânıke'lekber" (İbn Esîr, Usdü'l-Gâbe, II, 55)