Showing posts with label Bediüzzaman Said Nursi. Show all posts
Showing posts with label Bediüzzaman Said Nursi. Show all posts

Sunday, August 09, 2026

Risale-i Nurlar'da Deccal ve Süfyan

DECCAL

Deccal: Bu kelime (dcl) kökünden mübalağalı ism-i faildir. Aşırı yalan ve aldatmalarla hakkı batıl, batılı hak olarak gösteren ve münafıkane hakkı örten, böylece cemiyetleri ifsad ve idlal eden şahıs demektir.

“Deccal meçhul (gaib) bir şerdir” şeklindeki rivayetten anlaşıldığı gibi, Süfyan denen İslam deccalının deccallığı, herkesin anlayacağı tarzda apaçık değildir. Münafıkane bir tavırla, yani Bakara suresi 42. ayetinde ifade edildiği gibi, hak ile batılı telbis edip ümmeti ifsad ve idlale çalışır.

Bu husus hadislerde de beyan edilir. Deccalın başlattığı cereyana da “deccaliyet” denir. Deccalın en şerli ve en zararlı tarafı da deccaliyetidir. Deccalın ölümünden sonra da cereyanı hayli zaman devam edecektir.

Deccalın hak ile batılı karıştırmasına karşı, Kur’an hak ile batılı tefrik ve tebyinini ister. İşte Kur’an’ın dersini tam anlayan sahabeler nazarında hak ile batıl tamamen ayrılmıştı.

Deccal; sahih hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile ahir zamanda gelecek ve Risalet-i Ahmediyeyi inkâr edip İslamiyet’i tahribe çalışacak ve dünyayı fesada verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıstır. Bir hadisin rivayetinde üç deccal, diğerinde yirmi yedi deccal geleceği, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselâm tarafından bildirilmiştir.

Âlem-i İslam’da muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivayetleri tasdik etmektedir. Bu din yıkıcılığının ahir zamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk’ı inkâra kadar cür’et edip, dini tahribe çalışan dehşetli cereyanlar, bu gaybî ihbarın doğruluğunu tasdik etmektedir.

Rivayetlerde deccal ve bilhassa onun cereyanı olan deccaliyetin yani dine zıt fikirlerin ve hayat tarzının şerrini çocuklara telkin etmek tavsiyesi vardır. Ezcümle Kütüb-ü Sittede şu kayıd var:

“Rivayetler, ashab devrinde, deccal bilgisinin temel eğitim müfredatına dâhil edilerek ilkokul yaşındaki çocuklara mahalle mekteplerinde öğretildiğini göstermektedir.”

Evet, Resulullah Efendimiz (asm) deccal ve cereyanından, hususan da Müslümanlar içinde çıkan süfyan ve cereyanından ümmetini şiddetle ikaz etmiştir.

Bu ikazları dikkat ve heyecanla dinleyen sahabeler, deccalın şerrine karşı çocuklarına telkinlerde bulunup ikaz ve talim ettikleri bedihidir. Buna istinaden Müslümanlar dahi çocuklarının Deccal ve Süfyana ve bilhassa onların cereyanlarına yani bid’atlarına ve her türlü batıl fikirlerine karşı gaflette bırakmamaları ve çok dikkatli olmaları elzemdir. Kur’an’da tağut tabiri ile ifade edilen Deccal ile Süfyanın ve cereyanlarının inkâr edilmemesi halinde, sebeb-i necat olacak imanın kazanılamayacağına dikkat çekilir. Şöyle ki;

"... Nihayet şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah'ın birliğine inanan bir mümin olmak için, Allah'a imandan önce küfre tövbe etmek şarttır. Ve bu tövbenin şartı da tağutları asla tanımamaya kesin karar vermektir...” (1)

Bir hadis-i şerifte de mealen şöyle buyurulmaktadır:

“Kim ki ona (Deccala yani cereyanına ve o cereyanın cemiyete aşıladığı çılgın sefahete) iman edip tabi olur ve onu tasdik ederse, artık onun geçmiş hiçbir salih ameli ona menfaat vermeyecektir... Ve her kim onu tekzib edip yalanlarsa, onun geçmiş günahlarının hiçbirisinden muaheze edilmeyecektir.” (2)

İşte böyle büyük bir afete ve dehşetli fitneye karşı evvela çocukların deccaliyete karşı kalben ve fikren nefret etmelerine çalışılması zaruridir. Aksi takdirde deccaliyetin şiddetli telkinleri altında çocuklar dinden kopup bid’atların çamuruna düşer ve her türlü çirkin filleri yaparlar.

SÜFYAN

Kamus-u Okyanus, bu kelime için “bir isimdir" der, yani mâna aranmayacağına işaret eder. Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına sebeb olacağı sahih hadislerle bildirilen ve şeair-i İslamiyeyi tahribe çalışan dehşetli ve münafık bir şahıs. "Süfyanîler" ise süfyan cereyanıdır. İbn-i Cerir-i Taberî Süfyanîlerle alâkalı rivayetleri Cami-ül Beyan'da (Sebe', 34/51) âyeti altında cem'etmiştir.

"Rivayetler, Deccal'ın dehşetli fitnesi İslamlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiş. Bunun bir te'vili şudur ki: İslamların Deccal'ı ayrıdır. Hatta bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccal'ı, Süfyan'dır. İslamlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal'ı ayrıdır. Yoksa büyük Deccal'ın cebr u ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz." (Şualar, Beşinci Şua.)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor:

"Sizleri benden sonra vuku bulacak yedi fitneden sakınmaya davet ederim: Medine'den çıkacak bir fitne, Mekke'den çıkacak bir fitne, Yemen'den çıkacak bir fitne, Şam'dan çıkacak bir fitne, şarktan çıkacak bir fitne, garbdan çıkacak bir fitne. Bir fitne de Şam'ın merkezinden zuhur eder ki, işte bu Süfyanî'nin fitnesidir." (3)

"...Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş. Allahu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki: Merkez-i hilafet eski zamanda Irak'ta ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, raviler kendi içtihadlarıyla -daimi öyle kalacak gibi, mana verip 'merkez-i hükümet-i İslamiye' yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler." (Şualar, Beşinci Şua.)

Diğer bir rivayette, "İslam Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş.

Bunun bir te'vili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslamiyet’in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamanki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Garibdir hem çok garibdir.

Yedi yüz sene müddetinde İslamiyet’in ve Kur'an'ın elinde şeref-şiar, barika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslamiyet’in bir kısım şeairine karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor." (bk. age)

"Hem büyük Deccalın, hem İslam Deccalının üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var. Bir günü; bir devre-i hükümetinden öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi adileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır." diye, gayet yüksek bir belagatla ümmetine haber vermiş." (bk. ge., On İkinci Mesele)

Meryem suresi 82. Ayetinde remzî bir mana ile anarşistlerle, onları yetiştirenler arasında zıtlaşma olacağına bir işaret vardır.

"Rivayette var ki: Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile dalalete düşer. Ve çok âlimler ona tabi olacaklar."

"Vel'ilmu indallah, bunun bir te'vili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasi ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışır." demektir." (bk. age., Yedinci Mesele)

Süfyan ve deccalın kendilerinden daha çok, Süfyaniyet ve Deccaliyet denilen cereyanları ve komiteleri daha dehşetlidir.

Kur'an-ı Kerimin Neml suresi 48. âyetinde, dokuz şerir çete veya çete başlarının şehirde devamlı ifsad edecekleri bildiriliyor.

Dipnotlar:

1) bk. Hamdi Yazır, Bakara Suresi 256. Ayet Tefsiri.

2) bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/16.

3) bk. Kenzü'l-Ummal, 14/272, h.no: 39639 ve 39677.

Sunday, June 28, 2026

Güneşin Batıdan Doğması

 

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyamet kopmaz. Batı'dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imannın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz."

Buhari, Rikak 39, İstiska 27, Zekat 9; Müslim, İman 248, (157); Ebu Davud, Melahim 12, (4312).

Hz. Ebu zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Güneş battığı sırada Mescid'e girmiştim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana:

"Ey Ebu Zerr!" buyurdular. "Şu (güneş batınca) nereye gidiyor, biliyor musun?"

"Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dedim.

"O, Rabbinden secde etmek için izin istemeye gider. Ona izin verilir ve sanki kendisine şöyle denir: "Git geldiğin yerden tekrar doğ." O da battığı yerden doğar."

Sonra (Ebu Zerr dedi ki: "Aleyhissalâtu vesselâm) şöyle kıraat etti: "Ve zâlike müstegarrün leha" (Yasin 38). (Ebu Zerr ilaveten) dedi ki: "Bu İbnu Mes'ûd kıraatidir."

Risale Nurda Güneşin batıdan doğması ve Dabbetü'l arz hakkında

Güneşin batıdan doğması konusu Beşinci Şua'da şöyle izah edilmiştir;

"Amma güneşin mağripten tulûu ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i kıyamettir. Ve bedaheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hadise-i semâviye olduğundan, tefsiri ve mânası zâhirdir, tevile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki: 

Allahu a'lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup, izn-i İlâhî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garptan şarka olan seyahatini irade-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garptan tulûa başlar.

Evet, arzı şems ile, ferşi Arş ile kuvvetli bağlayan hablullahi'l-metîn olan Kur'ân'ın kuvve-i câzibesi kopsa, küre-i arzın ipi çözülür, başıboş, serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garptan çıkar. Hem müsademe neticesinde emr-i İlâhî ile kıyamet kopar diye bir tevili vardır." (1)

Dabbetü'l arz konusu keza Beşinci Şua'da şöyle izah edilmektedir;

"Nasıl ki kavm-i Firavuna çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine çalışan kavm-i Ebrehe'ye ebâbil kuşları musallat olmuşlar. 

Öyle de, Süfyanın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. 

Allahu a'lem, o dâbbe bir nevidir. Çünkü, gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki, "Asâsını kemirmekte olan bir ağaç kurdu"

âyetinin işaretiyle o hayvan, dâbbetü'l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. 

Mü'minler İmân bereketiyle ve sefahet ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, İmân hususunda o hayvanı konuşturmuş." (2)

(1) bk. Şualar, Beşinci Şua

Saturday, June 27, 2026

Bediüzzaman Said Nursi ve Reenkarnasyona Bakışı

 

Reenkarnasyon, insanın öldükten sonra, ruhunun başka bir bedene girerek hayatını orada devam ettirmesi ve olgunlaştırması fikridir. Eski tabir ile “tenasüh”, yeni tabir ile “ruh göçü”, felsefi tabiri ile “reenkarnasyon”, bir mitolojidir. Yani her toplum ve milletin bazı kesimlerinin tarihi kökeninde farklı isimler altında inandığı ve yaşatmaya çalıştığı bir efsane ve Kur’an’ın ifadesi ile bir esatirdir.

Toplumlardaki bu gibi inançlar, ahirete inanmayanlar için, ölümle yokluk ve hiçliğe gitmekten kurtulmanın çırpınışları ve bir tatmin olma şeklidir. Zira her insanda ebedi yaşama duygusu vardır. Ahirete inanmayan bazı topluluklar, bu gibi inançlarla kendilerine bir türlü ebediyet kazandırmaya çalışıyorlar.

Dünya ve içindekilerden ayrılmak ve bir daha görememek düşüncesi kişiyi çaresiz kılıp, böyle hurafelere sevk ediyor. Reenkarnasyon düşüncesini hem akıl, hem de Kur'an açısından değerlendirecek olursak, ikisi de cevaz vermez.

İslam’a göre reenkarnasyon fikri küfürdür. Kur'an’ın üçte ikisi ölümden sonra ikinci yeni bir hayattan bahsediyor. Kur’an kesinlikle reenkarnasyon düşüncesini kabul etmiyor.

Bütün hayatı iman hakikatlerini izah ve ispat ile geçen ve ikinci diriliş olan ahiretin varlığını iki kere iki dört eder katiyetinde izah ve ispat etmemişsem, “gel iki parmağını gözüme sok” diyen Bediüzzaman, nasıl olur da reenkarnasyona inanabilir. 

İbni Sina gibi bir dahi “Haşir hakkında akıl yürütülemez, ancak nakli deliller ile inanılabilir.” demektedir. Bediüzzaman ise günümüz gençliğinin çok rahat anlayacağı bir üslup ve mantık pergeli ile yazdığı Haşir Risalesi ve benzeri eserleri ile milyonlarca insanın imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

İnsan Allah’tan korkar. Altı bin sayfalık külliyatın nerede ise her sayfasında ahiret, haşir mevzusuna bir şekilde değinmesi bir yana, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz gibi iki tane haşir risalesi yazan, sürgün ve hapislerde geçen çileli hayatında ahiretin varlığı ile teselli bulan bir zatı, iki kere iki dört eder katiyetinde ispat ettiği ahirete inanmamakla ittiham etmek için ahiretteki hesaplaşmayı unutmak lazımdır.

Bütün Külliyatın içinde bir kelimeyi cımbızlayıp ve sonra o kelimeyi herkesin gözünün içine baka baka yanlış anlamlandırıp, oradan Bediüzzaman’a böyle çirkin bir iftira atana, ancak ve ancak ahiretin varlığını hatırlatmakla teselli buluyor ve oraya havale ediyoruz.

"İstinsah" kelimesi nerede, "tenasüh" nerede?.. En basit bir sözlüğe baksanız dahi bu iki kelimenin birbirinden ne kadar uzak anlamlar taşıdığını görürsünüz. İstinsah, "sahifeyi çoğaltmak, nüshasını yazmak, kopya etmek" gibi anlamlara gelirken; tenasüh ise bir kavram olarak, "ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikal etmesi" şeklinde ortaya atılan batıl bir inanıştır. 

İddia sahibi, Bediüzzaman’ın eserinde geçen “istinsah” kelimesini, "Bediüzzaman tenasühe, yani reenkarnasyona inanıyor." diye yorumlamasını ve buna da kesin bir delilmiş gibi sahiplenmesini anlamak mümkün değildir. Allah bizleri istikametten ayırmasın, kin ve garazdan muhafaza eylesin diye dua etmekle yetinmek istiyoruz.

Bu konuyu açıklarken özellikle önemli gördüğümüz bir kaç  noktaya cevap vermek istiyoruz:

1. Bediüzzaman’ın tenasüh konusundaki görüşü:

Bu konuda fazla açıklamaya ihtiyaç duymayan bazı örnekleri, bizzat Bediüzzaman Hazrtetlerinden dinlemekte fayda vardır:

“İşte صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz'i hadise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Halıkı tanımadığından tabiat-perest olup rububiyet dava eden ve asar-ı ceberutlarını göstermekle ibka-yı nam eden, şöhret-perest olup dağ-misal meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenasühe kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır firavunlarının an'anesinde hükümferma bir düstur-u acibi ifade eder. ”(1)

“َMesela, الْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ ayetiyle gark olan Firavun'a der: "Bugün gark olan cesedine necat vereceğim." demesiyle, umum Firavunların tenasüh fikrine binaen cenazelerini mumyalamakla...” (2)

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı üzere, Bediüzzaman, tenasüh dediğimiz reenkarnasyon fikrine Firavunların inandığını ve bu yüzden de cesetlerini mumyaladığını dile getirmektedir.

Şimdi insaf ve izan sahibi olan bir kimse, Bediüzzaman Hazretleri gibi, bir allamenin Firavunların inancı olarak takdim ettiği tenasüh fikrine sahip olabileceği ihtimaline ihtimal verir mi?

Üstad'ın aşağıdaki ifadeleri de onun bedenin ölmesiyle, çürüyüp dağılmasıyla ruha bir zarar vermeyeceğini göstermektedir. Bunlar aynı zamanda reenkarnasyonun doğru olmadığını da dolaylı olarak ispat etmektedir:

"Ey haşir ve neşri inkar eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit alemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkar etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir."(3)

"...kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:

"Biri: Elli beş yaşıma kadar, elli beş ölmüş ve hayat-ı ömrümde defnedilmiş Saidlerin kabri üstünde, bir mezar taşı olarak kendimi gördüm."

"İkinci cenaze: Zaman-ı Adem'den (A.S.) beri, benim hemcinsim ve nev'im vefat edip mazi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zihayat suretinde kendimi gördüm."

"Üçüncü cenaze ise; insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla büyük dünya da bu ayetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin önünde tecessüm etti."(4)

“... Öyle ise; madem cesed gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekasına tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız müddet-i hayatta tedrici cesed libasını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur. Gayet kat'i bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, cesed ruh ile kaimdir. Öyle ise ruh, onun ile kaim değildir. Belki ruh, binefsihi kaim ve hakim olduğundan; cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. 

Belki cesed, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası bir derece sabit ve letafetçe ruha münasib bir gılaf-ı latifi ve bir beden-i misalisi vardır. Öyle ise, mevt hengamında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misalisini giyer."(5)

2. Lemeat'ta yer alan ve Bediüzzaman’ın aşağıdaki manzum ifadesine yapılan itiraz:

"Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde

Said’den yetmiş dokuz emvat ba-asam alama.

Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş,

Beraber ağlıyor hüsran-ı İslama.

Mezar taşımla pür-emvat enindar o mezarımla

Revanım saha-i ukba-yı ferdama..."(6)

İtirazcının burada yaptığı itiraz işin özüyle ilgili değildir. Aksine 79-80 gibi belli bir sayının nasıl olduğuyla alakalıdır. Burada Üstad'ın doğum tarihi 1873 olarak verilmiştir. Çünkü bu, -çok az kimsenin kabul ettiği bir tarih olmasına rağmen- itirazcının işine geldiği için tercih edilmiştir. Bu da konuya bakış açısının "üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek" olduğunu işaretidir. Halbuki, Tarihçe-i Hayat'ta olduğu gibi, Nur talebelerinin büyük çoğunluğuna göre, bu tarih, 1876-1877’dır.

Bir haşiyede Bu manzumenin telif tarihi olarak yer alan “hicri 1337” tarihi, miladi 1919 olarak verilmiştir. Doğrusu miladi, 1918’dir. Gerçi arada pek fazla bir fark yoktur. Şayet o tarih, 1918 kabul edilse, Bedüzzaman o vakit 41 yaşındadır. Şayet 1919 kabul edilse bu taktirde 42 yaşındadır. (1877+41=1918). Doğduğu yıl ile ifade ettiği sekseninci yıl sayılmazsa, bu sayı tam 40 yıl olur.

Kaldı ki, burada Bediüzzaman’ın maksadı, kendi doğum yılını, ay  ve gününü nazara alarak bir tespitte bulunmak değildir. Maksat, ölümden sonra insanların ruhlarının baki kalacağını, kabirde bütün bedenin çürümüş olması, kişilerin asli kimliğinin değişmeyeceğini belirtmektir. 

Bunu da bugünkü müspet ilmin kabul ettiği ve kesin gözüyle baktığı “insanların hücrelerinin büyük çoğunluğunun altı ayda bir ölüp yerlerine başka hücrelerin geldiğini” şeklindeki ilmi gerçekler çerçevesinde yapmıştır. Bu gerçeği “Aşura” adlı makalesinde çok açık olarak ifade etmiştir. 

Burada da kendi şahsı üzerinden bir açıklama yaparak, bu konuyu manzum şekilde ifade etmiştir. Bunun iki yıl fazla veya eksik olması konuya ne zarar verir!.. Kaldı ki yazılan resmi tarih kayıtlarına rağmen Üstad'ın bu manzumeyi yazdığı sırada kendini 40 yaşında bilmesinin ne sakıncası vardır!.. Belki en doğrusu da budur...

3. “Aşura” Adlı Makale ve Reenkarnasyon İddiası:

"S- “Sen kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilali, ruhun şahsiyetine tesir etmez mi?”

"C- “Ben bu anda seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar, müselsel şahsi kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar."

"Şu Said, yetmiş dokuz meyyit... bir hayy-i natıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüfden birbirlerini tanımayacaklardır."

"Ben onların üstünde yuvarlandım. Hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, alam toplandı yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim.. öyle de; mevtimle gelecek menzillerde de ben yine benim. Lakin, her senede şu menzilhanelerde zerrat iki muhaceret-i umumi yaptığından (ENE) dahi libasını değiştirir. Yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer.”(7)

Bu günkü Türkçe ile ifade edersek:

“Ben bu anda, seksen Said’den süzülmüş bir hülasa olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme/ardarda gelen  şahsi kıyametler ve zincirleme istinsahlar (ardarda gelen nüshalar) ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır."

"Şu Said yetmiş dokuz ölü ve bir konuşan canlının özetidir. Eğer zamanın suyu donup dursa ve ardarda gelen Saidler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacak­lardır. Ben onların (o bedenlerin) üstünde yuvarlandım; iyilikler/güzellikler ve lezzetler dağıldı gitti. Sıkıntılar ve üzüntüler toplandı (şimdiki şahsıma) yüklendi kaldı. 

Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben ben idim... Öyle de ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım. Ancak her sene  konak yerlerindeki zerreler (yani vücuttaki hücreler) yılda iki kere hicret ettikleri (vücuttan ayrıldıkları) için, “ENE” de elbisesini değiştirir; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer.”

Bu ifadelerin gerçek manasını anlamak için şu noktalara dikkat etmek gerekir: 

a. Bu makalenin hedefi, ölümden sonra insanın kimliğinin aynen devam ettiğinin ispatıdır. Böyle bir makalenin reenkarnasyonla yakından uzaktan ilgisi yoktur ve olamaz da. Onun için bu makalede öyle bir muhteva asla söz konusu değildir.

b. Bu makalede, insanın asıl mahiyetini, özünü meydana getiren unsurun ruh olduğu, onun ölümden sonra da baki kalacağı, bedenin çürüyüp dağılması onun kimliğini etkilemeyeceği hususu işlenmiştir. Bu gerçeğin delili olarak da, her yıl iki defa (altı ayda bir) bedendeki hücrelerin büyük bölümünün ölüp, yerine başka hücrelerin gelmesine rağmen, insan kişilik ve kimliğinin aynen devam etmesi örneği gösterilmiştir. 

Çünkü, müspet ilimle kesin olarak ortaya konmuş bu hakikat, insanın asıl özü olan ruhun varlığını, birliğini ve devamlılığının göstergesidir.

c. Makalede yer alan “ENE” ben/benlik manasına gelir. Bu ise, insanın özünü yani ruhunu ifade etmek için kullanılmıştır. Risale-i Nur’da bu ifadeye çokça rastlamaktayız.  Bu da konunun, ruhun bekası ekseninde cereyan ettiğini gösterir.

d. Makalenin hiç bir yerinde “tenasüh/reenkarnasyon” kelimesine yer verilmemiştir.

İlginçtir; itirazcı adam, makalenin gerek Arapça, gerek Türkçe versiyonunda kullanılan “İstinsah” kelimesini -sırf iftirasına dayanak olsun diye- “tenasüh” olarak tercüme  etmiştir.

Halbuki az bir Arapça veya Türkçe bilen şunu çok iyi bilir ki, “istinsah” kelimesi, bir şeyin nüshalarını çoğaltmak, kopyasını almak, kayıt altına almak, kayıtlara geçirmek manasına gelir. Tenasüh ise, bir terim olarak kullanılır ve bununla reenkarnasyon kastedilir.

Nitekim, Kur’an’da “istinsah” kavramı (nestensihu), insanların amellerinin kaydı için kullanılmıştır.(Casiye, 45/29).

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Şua.

(2) bk. Emirdağ Lahikası-II, s.128. (86. Mektup, HAŞİYE)

(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

(4) bk. Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a, On İkinci Rica.

(5) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Mebhas.

(6) bk. Sözler, Lemeat (Ed-Dai)

(7) bk. Asara-ı Bediiye, İşarat, s.93-94

Saturday, June 20, 2026

Bediüzzaman’a Göre Avrupa Birligi Dagılacak

 

Bediüzzaman'a göre Avrupa Birliği

AVRUPANIN MEVCUT DURUMU

Bediüzzaman, her konuda olduğu gibi, Avrupa konusunda da toptancı bir sınıflandırmayı reddeder. Avrupa’yı müsbet ve menfî olarak ikiye ayırır. Birisi, İsevîlik hakikî dininden aldığı feyiz ile insanlığa faydalı san’atları, adalet ve hakkaniyete hizmet eden bilimleri takip eden Avrupa; diğeri ise, medeniyetin kötülüklerini güzellik zannederek, insanları sefahete ve dalâlete sevk eden karanlık felsefenin etkisi altındaki bozulmuş Avrupa’dır.1

1. MÜSBET AVRUPA

Avrupa’nın bilim ve sanatta uzmanlaşmaya dayalı başarılarından gelen olumlu yönleri, bunun yanında demokrasi, adalet ve insan hakları bağlamında evrensel değerlere getirdikleri standartlar ve uygulamalar, Avrupa’nın müsbet yönlerinin temelini teşkil eder.

İnsanî ve dînî değerleri önemseyen, bilim ve teknolojide üstün başarılar elde eden, temel haklara saygılı, pozitif, rekabete açık, katılımcı, halkın önceliklerine göre yapılanan, kamu erkini, hizmet görme ve koordinatör örgüt niteliğinde gören ve demokratik standartları arttıran müsbet bir Avrupa, Türkiye’nin gelecekteki müttefiki olmaya namzettir.

2. MENFÎ AVRUPA

Sefahat ve dalâletten gelen inkâr fikri ve ahlâksızlık cereyanları ile ifsat komitelerinin kışkırtmalarıyla güdümlenen siyâsî desiseler de Avrupa’nın menfî yüzünü teşkil etmektedir.

Buna bağlı olarak Avrupa’nın menfî özellikleri şöyle sıralanabilir:

* Olumsuzluk aşılaması

* Bireyselliği bencillik olarak algılaması

* İslâm Medeniyetinin karşıtı olması

* Hak yerine kuvveti esas alması

* Heva ve hevese öncelik vermesi

* Menfaatten beslenmesi

* Hayatı bir mücadele olarak görmesi

* Yardımlaşma ve dayanışma duygularından mahrum olması

* Başkalarını yutmakla beslenen ırkçılığı desteklemesi

* Tecavüzkâr olması

Menfî Avrupa medeniyeti; hayatı suistimal eden, tüketimi ve israfı arttıran, öncelikli olmayan ihtiyaçları zarurî hale getiren, görenek ve tiryakilik cihetiyle insanları fakirleştiren bir medeniyettir. Bu yüzden insanları zulme, harama, zengin-fakir çatışmasına itmiştir2 ve yine insanların yüzde seksenini zahmet ve meşakkate düşürmüştür.3

3. BAŞKALAŞAN AVRUPA

18 Nisan 1951 de Paris’te, Fransa, Almanya, Belçika, İtalya, Hollanda ve Lüksemburg arasında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği anlaşması imzalandığında Birleşik Avrupa idealinin felsefesini yapanlar ile ileriyi gören hayalci âkil adamlar (visioner olarak adlandırılabilirler) dışında kimse bugün kristalleşen durumu tahmin edemiyordu. 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Shuman’ın, Ruhr havzasındaki zengin kömür ve demir madenlerinin 

Almanya ile birlikte bir milletler arası organizasyon tarafından işletilmesi gerektiğini, buna diğer demokrasi ile yönetilen Avrupa ülkelerinin de katılabileceğini açıklamasıyla süreç başlamıştır. Asıl saik ise savaşın temel ham maddesi olan bu madenlerin üretim ve kullanım yetkisinin devletler üstü bir organa verilmesiyle, Avrupa Birliğinin başarılması, muhtemel bir Almanya-Fransa çatışmasının önlenmesi ve yeni bir iktisâdî/siyâsî yapının gerekliliğine olan inançtır.

Avrupa Kömür ve Çelik Birliğinin başarısının gözle görülür hale gelmesinden sonra, maden dışındaki sektörleri de kapsayacak bir bütünleşme aşamasına geçilmesine karar verilmiş ve 1957 de imzalanan Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EUROATOM) kurulmuştur. 

Ekonomik topluluk kurmanın son hedefi; sübvansiyonları, piyasanın işleyişine müdahaleleri, üreticiler, tüketiciler ve kullanıcılar arasındaki tüm farklı uygulamaları, imzacı devletler arasındaki tüm gümrük duvarlarını kaldırmak ve müşterek bir pazara ulaşmaktır.

Üye devletler arasındaki gümrük birliği, bütün sanayi dallarında ve tarım ürünlerinin çoğunda, Roma Antlaşmasında öngörülen tarihten önce, 1968’de gerçekleştirmiş, ulaştırma ve enerji alanlarındaki gecikmelere rağmen AET, geçiş döneminin sonu olan 31 Aralık 1969’dan önce, hedeflerinin çoğuna ulaşabilmiştir.4

Görülüyor ki; Avrupa problemleri ile yüzleşmiş, çatışma yönetimi disiplini içinde ekonomik rekabetin göz ardı edilmeyecek sonuçlarını da dikkate alarak sermaye ve kaynak birliğine girmiştir. Avrupa’nın sınırlarının genişlemesi ve kendi topraklarında da göç sebebiyle yaşanan kültürel çeşitlilik ve etkileşim, ister istemez Avrupa’yı da bir başkalaşma ve değişim sürecine sürüklemektedir.

Türkiye gibi farklı din ve kültürden gelen bir ülkenin Avrupa Birliğine katılması bu başkalaşım sürecini olumlu yönde tetikleyecek bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde bütünüyle İslâm âlemini temsil edecek bir statüde yerini alması, Avrupa için medeniyetler buluşması bağlamında eşsiz bir deneyim olacaktır.

Avrupa dînî, millî ve kültürel temelleri açısından, içine aldığı milletlerin kimliklerine göre genişlemekte ve bununla bağlantılı olarak yeni duruma göre başkalaşma sürecini yaşamaktadır.

Olumlulaşan yüzü ile yeni Avrupa;

* Yeni kültürleri bünyesinde bulunduran

* Avrupa Müslümanlarını kabullenmeye çalışan

* Değişen dünyayı algılamaya yönelen

* Uluslar arası ilişkilerini yeniden değerlendiren

* İslâma bakışını gözden geçiren

* Farklılıkların kabulünde hazım kapasitesini artıran

* Yatay etkileşime dayalı diyalogla genişleme süreci yaşayan özelliklere sahip olarak karşımıza çıkmaktadır.

4. ROL PAYLAŞAN AVRUPA

Avrupa Birliğine Türkiye gibi bir İslâm ülkesinin girmesi karşılıklı bir kültür alış verişini doğuracağından, gelişecek ilişkiler de sosyal ve siyâsî yapıda bir rol paylaşımı düzeyinde sürecektir. Avrupa’nın sistematiği ile Birlikte yer alan ve hiçbir ülkede bulunmayan, Türkiye’nin sağlam toplumsal dokusu, ideal bir sentez oluşturabilir. 

Avrupa Birliğinin genişleme sürecinde Müslüman Türkiye’yi Birliğe dahil etmesiyle, Birlikte yaşanan mevcut ahlâkî çürüme ve kaosun, İslâmî değerlerden gelen sağlam etik ve aile kurumu yapısıyla birlikte bir toparlanma sürecine girecektir.

Türkiye’nin bu stratejik önemi, tarihî mirasından jeopolitik konumundan ve demokratik sürecinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı, 

ABD’nin ileri karakol görme hevesi geri teperken, Avrupa Birliği sürecinin kurumsal demokratik yapı etkisi, daha inisiyatifli stratejik müttefik olma rolüne getirmiştir. Bu sonuç, Avrupa Birliği içindeki güç kavgasında ABD’nin lehine olan pozisyonları dengelemiş ve karşı duruşun sessiz tepkilerini arttırmaya yönelmiştir.

Avrupa Birliğinin rol paylaşımını gözlemlediğimizde;

* Gelişmişlik farkı olan yeni ülkeleri bünyesine aldığı

* Türkiye’yi stratejik ortaklığa almak istediği

* Yeni işbirliği arayışlarına girdiği

* Kurumsal organizasyonlarda, taraflar arası mutabakat ve çeşitliliğe dayalı bir entegrasyon yapılanmasına açık olduğu fark edilmektedir.

5- AB SÜRECİNİN GELECEĞİ

6. SİYÂSÎ BİRLİK

Avrupa Birliği kuruluşundan beri gerek dış politikada gerekse kıt’asal anlamda bir siyâsî birliktelik idealiyle hareket etmiştir. Yeni genişleme sürecinde, Birliğe farklı ülkelerin katılmasıyla siyâsî birliktelik yaklaşımları konusunda tartışmalar yeni bir boyut kazanmıştır. 

Belki de Avrupa’nın yaptırımcı olamamasının ana sebebi olan siyâsî etkinliğini aktifleştirememesi yumuşak karnı olarak ifade edilmektedir. Bu sonuç Avrupa âkillerinin ve Avrupa projesinin siyâsî belirleyicileri için önemini gittikçe arttıran bir gündemdir.

Her ne kadar Avrupa siyâsî birliğinin yazılı olmayan kriterleri arasında dînî birlik aransa da AB üye ülkelerinin ortak noktası olan dinleri, yani Hıristiyanlık, anayasal bir metin olamamıştır. Avrupa Birliği için en sık kullanılan tabirlerden biri “Hıristiyan Kulübü” tabiridir. Türkiye’de de bir kesim AB’yi bir Hıristiyan birliği olarak algılamak veya göstermek tarzında tasvip etmediğini belirtmektedir.

Halbuki, yukarıda özet olarak verdiğimiz bütün yapısal süreçle ilgili bilgiler doğrultusunda Avrupa Birliğinin geldiği noktada ne bir medeniyet birliği, ne de bir din birliği olduğu söylenebilir. AB tam anlamıyla ekonomik ortak çıkarlar, dünya siyaseti üzerindeki hassas dengeler, barış ve güvenliğin tesisi gibi gayeler üzerine bina edilmiştir. 

Gerçi Avrupa içinde de Birliği farklı bir yapılanmaya sürüklemek isteyenler vardır, ama etkin olan kanaat Birliğin mahiyetinin bu şekilde olması yönündedir.

Avrupa Birliğinin oluşumunda kültür ve değerler anlamında geçmişin mirası olarak Hıristiyanlığın elbette ki etkisi vardır. Ancak menfî Avrupa fikriyatı, dini de dışlamış ve seküler bir yapıyı öne çıkarmıştır. 

Sonrasında demokratikleşme sınırlarının genişlemesi ve büyüyen ortaklık, tek dinli seçeneğin yazılı metne dönüştürülmesine imkân vermemiştir. Bunun en büyük delillerden biri de, yıllardır hem Jean Paul’un, hem de yeni Papa Benedictus’un devrinde Papalığın ısrarlarına rağmen Avrupa Anayasasına Hıristiyanlıkla ilgili bir maddenin koyulamamış olmasıdır.

Ayrıca 2005 yılında Türkiye ile müzakere masasına oturarak Müslüman bir ülkeye bir nev’i yeşil ışık yakan AB’den hâlâ bir “Hıristiyan Kulübü” olarak bahsetmek de pek mantıklı görünmemektedir. Zaten böyle bir anlayış AB’nin geleceği açısından büyük bir sıkıntı doğuracaktır. 

Çünkü halihazırda Avrupa topraklarında bir çok ülkenin nüfusuna eşit, hatta daha fazla oranda Müslüman yaşamaktadır ki, bu da Birliğin din eksenli bir oluşuma girişmesine karşı en önemli engellerden biridir.

Rusya’nın dağılması, Orta Asya’daki uyanış, Ortadoğu’da demokratikleşmenin ağır geçen sancılı dönemindeki değişim ve halkların sesini duyurma çabaları, Balkanlardaki yeni yapılanmalar, uzak doğudaki kalkınma dinamikleri ile 

Çin gerçeği karşısında, dünyanın değişen yüzü ve oluşan taraflar karmaşasında, güç odakları kayma riski yaşamaktadır. Bu süreçte Avrupa Birliğinin kendini yenileme, yeni şartları dikkate alma ve değişen dengelerin içinde etkinliğini koruma adına yeni ödevlere hazırlanma zorunluluğu vardır.

7. EKONOMİK BİRLİK

Küreselleşen ekonomi pazarı, sınırları ortadan kaldırmış ve ekonomik anlamda dünyayı tek bir ülke haline getirmiştir. AB ilk kuruluş aşamasında başlattığı ekonomik birlik ve ortak pazar mantığı ile bu sürece kolaylıkla entegre olabilmektedir. Avrupa Birliğinin Türkiye açısından da önemli olan özelleştirme sürecini desteklemesi, ekonomik birliğin bir katma değeri olarak sayılabilir.

Avrupa Birliğinin var oluş dayanağı ekonomik birliktir. Bu açıdan bakıldığında, mal ve hizmetler ile sermaye ve iş gücünün serbest dolaşımı, ekonomik kalkınmanın temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Ekonomik birlik, kalite ve rekabet zorunluluğunu getirmiştir. 

Mal ve hizmetlerin standardizasyonu ve bunun için gerekli olan akreditasyon sistemleri, para politikalarından ihracata, gümrük birliğinden yatırım ortaklığına kadar bir çok alanda ortak bir ekonomik politikalar geliştirmiştir.

Türkiye açısından bakıldığında Avrupa Birliği müzakere süreci öncesinde Gümrük Birliğine girilmiş olması, ekonomik entegrasyonun alt yapısını sağlamıştır. Maasthrit kriterlerinin sağlanıyor olması Türkiye’nin ekonomik tarama sürecini ve ilgili başlıklarda hareket kabiliyetini kolaylaştırmıştır.

8. DÜNYA ENTEGRASYONU

Hızlı bir değişim geçiren dünya, yeni oluşumlara ve çalkantılara gebedir. Adına, Yeni Dünya Düzeni veya Küreselleşme, ne denirse densin, toplulukların, devletlerin, milletlerin kendilerini ilgilendiren kararları tek başlarına ve politikasız alamadığı bir döneme çoktan girmiş bulunuyoruz. 

Evrensel değerler ve küresel köyün sakini olma dönemi, beraberinde paydaşlar ve zorunlu eklenmeler getirmiştir. Buna paralel olarak her ülke bulunduğu noktadan dışa doğru yeni çekim alanlarına dahil olmakta, beraberinde küreselleşmenin dinamik etkisine girmektedir. 

Avrupa Birliği de bu küreselleşmeye giden adımların çekirdeğini atmış, geçen süre içerisinde dünyadaki ortak yapılanmaların önemli bir partneri haline gelmiştir. Ekonomik, siyâsî ve sosyal dönüşüm projeleri ile dünya topluluklarının ortak amaç belirlemelerinde etkin bir rol oynamıştır. Bu süreçte Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı AB süreci, aynı zamanda evrensel değerler anlamında dünya ile entegrasyonun da önemli bir aşamasıdır.

İleriki dönemlerde dünya üzerinde bir denge unsuru olma iddiasında bulunan Avrupa Birliğinin önündeki en büyük realitelerden biri de İslâmiyet’tir. Bu konuda sağlam ve tutarlı politikalar geliştirmesi gerekmektedir. 

Zira Amerika’nın İslâm dünyası üzerine geliştirdiği işgalci politikalar ters tepmiş ve inisiyatif kısmen de olsa AB’ye kaymıştır. Bunun için İslâm Konferansı Örgütü üyesi Türkiye’nin AB’ye katılımı Birlik adına İslâm dünyası ile yürütülecek süreçlerde olumlu katkılar yapacaktır. Bu konuda atılacak en önemli ve öncelikli adım, medeniyetler farkını kabullenmek ve medeniyetler buluşmasına zemin hazırlamaktır. 

Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini kapsama alanına alan İslâm toplumları ile kurulacak sağlıklı bir diyalog, dünya entegrasyonunda Avrupa Birliğine güçlü bir katma değer sağlayacaktır. Aynı şekilde Avrupa Birliğinin de katma değer üretmeye açık olması gerekmektedir. Küresel güce sahip ülkeleri içinde barındıran Avrupa Birliğinin 3. dünya ülkeleri olarak tabir edilen gelişmişlik düzeyi az olan fakir ülkelerle ilişkilerinde yapıcı ve destekleyici bir tutum sergilemesi, gelecekte dünya entegrasyonunda artı değer sağlayacak, huzur ve barış puanı olarak hanesine yazılacaktır.

Dipnotlar

1 - Nursî, Bediüzzaman Said, Lem‘alar, s: 115.

2 - Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası-2, s: 99, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul

3 - Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s: 132, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul

4 - www.abgs.gov.tr

Sunday, June 07, 2026

İslam Deccal’i Süfyan Nasıl Tanırız

 

Peygamberimiz, döneminde Süfyan’ı en ince ayrıntısına kadar tarif etmiştir. Birçok hadiste karşımıza çıkan Süfyan (İslam Deccal’i) günümüzde faaliyet göstermektedir. Öncelikle Süfyan’ı tanımlayalım;

SÜFYAN: Ahir zamanda, Müslümanlar içinden çıkacak, aldatmakla iş görecek ve ümmetin karanlık günler yaşamasına sebebiyet verecek, dehşetli dinsiz ve MÜNAFIK şahıs.

“Süfyan münkir biridir. Allah’ı, Kur’ân’ı, peygamberi tanımaz, İslâm adına ne varsa hepsine karşıdır. Sistemli ve münafıkâne bir tarzda iş görür. İslâm’ın ana direkleri olan inanç esaslarını kaldırmaya, yok etmeye, zayıflatmaya çalışır. “Hz. Mehdî’yi de devamlı tarassut altında tutar. Muhasarası üzerinden kalkmaz.” (İs’afür-Rağıbîn’den naklen Tılsımlar, s. 212.)”

“Âhir zamanda bir adam çıkacak ve ona Süfyan denilecek” buyurulmuştur.

Yine, Hz Ali (r.a):

 “Onların Deccali Süfyan’dır, İslâmlar içinde çıkacak aldatmakla iş görecek”buyurmuşlardır.

“Çoğu kere ise, onun harikalıklarından bahsedilir. Bu arada komutanlığına da dikkat çekilir.” ( Müslim, Fiten: 125.)

Şimdi özelliklerine geçelim;

Deccal kendini ilk önce peygamber ilan edecek .

(İbn Mace, Sünen, hadis no: 4077; İbn Kesir, el-Fiten ve’l-Melahim, 1/32.)

“Deccal bir süre sonra kendini Rab ilan edecek”

( İbn Ebi Şeybe, Musannef, hadis no: 38635; Abdürrezzak, Musannef, hadis no: 20828 İbn Mace, Sünen, hadis no: 4077)

Deccal ağlayıp inleyen, üzüntülü, kederli bir görüntüye sahiptir.

(İbn Ebi Şeybe, Musannef, hadis no: 38791; İbn Mace, Sünen, hadis no: 4074.)

Deccalin karargahı köşk şeklinde bir Hristiyanların manastırıdır.

(Suyuti, Dibac ale’l-Müslim, 6/261; Müslim, hadis no: 2942; Avnu’l-Mabud, 11/317; Es-Sünen el-Varide Fi’l-Fiten, 6/1149.)

Deccalin karargahı güneşin batım tarafında (Batı’da) bir adada bulunacak.

(Suyuti, Dibac ale’l-Müslim, 6/261; Müslim, hadis no: 2942; Avnu’l-Mabud, 11/317; Es-Sünen el-Varide Fi’l-Fiten, 6/1149.)

Deccal bütün ruhu canı ile, her şeyi ile yalancıdır, hakikati farklı suretlere sokup işin içinden çıkılamayacak duruma getirendir.

(Peygamberimizin Hadislerinden)

Deccalin her şeyden çok şikayet eden bir görüntüsü vardır.

(İbn Mace, Sünen, hadis no: 4074; İbn Ebi Şeybe, Musannef, hadis no: 38791.)

Deccal ayaklarının arası ayrık şekilde yürüyecek.

(Ebu Davud, hadis no: 4320; Mervezi, el-Fiten, 2/519.)

Müminler deccalden büyük zarar görecekler.

(İshak b. Raveheyh, Müsned, hadis no: 262)

Deccalin askerleri arasında Mecusiler, Hristiyanlar ve acemler de olacak.

( İbn Kesir, el-Fiten ve’l-Melahim, 1/60.)

Deccalin ordusuna müşrikler, kafirler, münafıklar ve fasıklar katılacak.

( el-Müstedrek, 4/542; Müslim, hadis no: 2943)

Risale’i Nur’dan devam edecek olursak;

“Yedinci Mesele: “Rivayette var ki, “Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.” Ve’l-ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: 

Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri  (öğretmenleri) kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip tâmimine şiddetle çalışır, demektir.”

( Şualar, Beşinci Şua, İkinci Makam.

Saturday, June 06, 2026

Fitneler Nasıl Ortaya Çıkacak

Ahir zamanda en tehlikeye giren husus iman esaslarıdır. Bunları öğrenmeye azamî çaba göstermek gerekir. Deccallerin en büyük tahribatı, doğrudan Kur’an’a ve iman esaslarına yöneliktir. Allah’ın inkârı, haşrin inkârı deccalizmin, süfyanizmin temel felsefisidir. 

O hâlde en öncelikli husus başta tevhit ve ahiret inancı olmak üzere, iman esasları üzerinde yoğunlaşmak, -anadan, babadan gelen bir taklitle değil- ilmî araştırmayla tahkik mesleğini esas alarak, tahkikî imanı elde etmeye çalışmak gerekir.

Bir hadis-i şerifte “deccale karşı İhlas suresinin okunması” tavsiye edilmiştir. Bu hadisten anlaşılıyor ki, ahir zaman fitnesinde en fazla ihtiyaç duyulan husus Allah’ın birliğine imandır. İhlas suresinin okunmasından maksat, onun ders verdiği tevhit akidesini pekiştirmektir.

"Ahir zaman fitnesi" demek, İslam’ın öngördüğü tevhit ve istikametin bozulması demektir.

Bediüzzaman Said Nursi, tevhit akidesinin temel referansı İhlas suresi olduğunu söyler. Nitekim, Anglikan kilisesinin “Kur’an fikir ve hayata ne vermiş?” şeklindeki sorusuna karşılık,

“Fikre tevhid, hayata istikamet vermiştir. Buna dair şahidim: 'Kul huvellahu ehad' suresi ile 'festakim kema ümirte=Emr olunduğun şekilde istikametini belirle!' ayetidir.”(bk. Sözle, Envar, s. 746).

diyerek cevap vermişti

Ayrıca Deccalın şerrinden korunma noktasında,

“Kehf Sûresini okuyan Deccal'ın fitnesinden korunmuş olur.”(Ebû Davud, Melahim 14)

rivayeti yanında “son âyetlerini okuyan,”(Müsned, 2/446) “ilk on âyetini ezberleyen korunmuş olur.”(Müsned, 2/449) şeklinde rivayetler de vardır.

- Acaba bu sûrenin okunmasında ne gibi hikmetler olabilir?

Bu sûrede Cenab-ı Hak, zât ve sıfatlarıyla tanıtılmakta, Onun yardımıyla Ashab-ı Kehf'in, zamanın zâlim hükümdarı Dakyanus'un şerrinden kurtuluşları anlatılmaktadır. Deccal'ın şerrinden de yine Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle kurtulunabilir. İşte bu sûre mü'minlere bu güvenceyi vermektedir. Bu sûrenin Resûlullah zamanından beri cuma günleri camilerde okunmasının önemli bir hikmeti de Deccalın şerrinden Allah'a sığınmak içindir.

Muhammed el-Hicazî (öl. 1625), Deccalın fitnesine karşı Kehf Sûresini okuma tavsiyesini değerlendirirken, ona ancak Kur'ânla karşı çıkılabileceğini söyler ve sırrını şöyle açıklar:

"Deccala karşı kuvvetli olan Kur'ân ile kuvvetlidir."[bk. el-Hıcazî, Sevâü's-Sırat (Mısır: Daru’l-Kütübi’l-Mısriyye, Gaybiyat Teymür, nr. 26), vr. 251, 268]

Kur’ân’ı iyi bilen, kalb ve aklını onun kutsî hakikatleriyle dolduran kişiye Deccalın hile, şüphe ve vesveselerinin hiçbir etkisi olamaz.

Dinî ilimlerle fen bilimlerini birlikte okumak, asrın durumunu müşahedeye çalışmak önemlidir. Çünkü, ahir zaman fitnesinin en önemli sıkıntılarından biri de cehalettir. Bu devirde bir yandan fen ilmini bilmedikleri için mekteplileri tekfir eden bağnaz medrese softaları, bir yandan da dinî ilimlerden habersiz olduklarından medrese 

alimlerini cehaletle suçlayan mektep bağnazları cehalet kaynağı durumundadır. Özellikle bu iki cehalet de ilim örtüsüne bürünmüş bir cehl-i mürekkep konumunda olduğu için, izalesi de oldukça zordur.

Her zaman kötülükten sakınmak iyilik yapmaktan daha önce gelir. Şu ahir zamanda ise, bu husus daha da önem arz etmektedir. Çünkü, devir kötülük çarkı gibi dönmektedir. Bu sebeple, maddî eylemlerden mutlaka uzak durmak gerekir. Bu tür örgütlerden fersah, fersah uzaklaşmak lazımdır.

Hadislerde ahir zamanın dehşetli fitnelerinden haber verilmiştir.

Ebu Hureyre’den (ra.) rivayet edildiğine göre Resulullah ümmetin sefih gençlerine dikkat çekerek

“Ümmetimin helaki sefih gençler eliyle olacaktır.”(1) buyurmuştu.

“İçimizde salihler (dindarlar) olduğu halde helak olur muyuz?” sorusuna

“Kötülükler çok olunca.”(2)

diye cevap vermişti. Yine Medine’de sahabelerine,

“Ben şüphesiz evlerinizin içine yağmur gibi girecek fitneler görüyorum.”(3)

buyurmuştu. Bir hadis-i şeriflerinde de,

“Zaman yavaş yavaş yaklaşıyor. Amel azalacak, (kalplere) cimrilik atılacak, fitne hakim olacak. Ölümler artacak.”(4)

buyurarak gittikçe ümmette bozulmaların olacağını haber vermişti. Bir başka Hadis-i Şerif de,

“Şu önümüzdeki günlerde cehalet iner, o zaman din ilmi kaldırılır. Hem o zaman ölümler çoğalır.”(5) haberi verilmişti.

Ashabtan Enes b. Malike gelip, Emevi valisi Haccac b. Zalim’den şikayet edenlere o:

“Sabrediniz, üzerinize gelen zaman ancak kendisinden daha kötü (olarak) gelecek: Rabbinize kavuşuncaya kadar. Ben bunu Nebiniz (asm.) den duydum.”(6)

buyurmuştu. Resulullah (asm.) in sırdaşı olan Huzeyfe b. el-Yeman (ra.) bir gün kendisine ulaşmasından korktuğu şer konusunda Resulullaha şöyle demişti:

“Ey Allah’ın Resulü, mutlaka bizler (İslam'dan önce) cahiliyyede şerler içinde idik. Derken Allah bize hayrı getirdi. Acaba bu hayırdan (menfeatten, güzellikten) sonra kötülükler var mı?" Bunun üzerine Allah Resulü

“Evet!..” buyurdu. O:

“Peki, bu şerden sonra hayırdan bir şey var mı?" Resulullah (yine)

“Evet!..” buyurdu...

(Hadis-i şerifte Resulullah (asm.) yine şerlerden söz etti.) sonunda Huzeyfe (ra.) yine sordu:

“Bu şerlerden sonra da hayır var mı?” Resulullah (asm.)

“Evet” buyurdu. “(Bir kısım) çağırıcılar cehennem kapılarına çağıracaklar, kendilerine icabet eden oraya yönelecektir. Onu oraya atacaklar.”(7).

Bunun üzerine ben:

“Onları bize tarif eder misin?” dedim. Resulullah:

“Onlar sizin aşiretinizden, içinizdendir. Sizin dilinizle konuşurlar.” dedi. (Yine) ben:

“Bu zamana ulaşırsam bana ne yapmamı emredersin?” dedim. Resulullah şöyle buyurdu:

“Müslümanların cemaatine ve onların imamına (önderine) uy ve bunlardan ayrılma.” Bunun üzerine:

“Onların cemaati ve önderi yoksa?..” dedim.

“O zaman cemaati ve imamı olmayan fırkaların hepsinden ayrıl, şayet bir ağacın köküne (kovuğuna) sığınabilirsen, ölüm sana yetişinceye kadar bu hâl üzere ol.”(8)

Burada Resulullah yine ümmetinin gittikçe bozulacağını, fakat Cahiliyye Çağından sonra İslam'ın geldiği gibi, her şerrin arkasından hayrın geleceğini belirtmiş, bozulmanın, çürümenin içten olacağını da ihbar etmiştir. Bozulanlar Müslümanlar içinden, onların kavim, kabile ve toplumundan olacaktır. O zamanlar Müslümanların da cemaatleri ve bunların önderleri olacak, bunlar bozulmaya, fesada karşı mücadele edeceklerdir. 

Durum daha kötüye gider de Müslüman kendisine yol gösterici bir imam (önder, lider) bulamaz, cemaat ve imam olmazsa, Resulullah böyle bir zamanda toplum içinde olmamayı, bozulan topluma karışmamayı tavsiye etmektedir.

Bir başka hadis-i şerifte de: (Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre) Resulullah (asm.)

“Yakında büyük fitneler olacak o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. Kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. O zaman bir iltica yeri, sığınacak mekan bulursa ona sığınsın.”(9)

buyurarak, aynı konuya parmak basmıştır.

Cahiliye çağındaki açık saçıklığın, ümmetin sonunda da olacağını belirten Resulullah, bir gün Medine’de sabah namazı vaktinde korkarak heyecanla uyanmış:

“Dünyada nice giyinmiş kadınlar vardır. Ahirette çıplaktırlar."(10)

buyurmuştur. Böylece Resulullah dünyanın sonunda ve ümmetin sonlarında, İslam kadınlarının dünyada giyinik oldukları hâlde, İslamî tarzda giyinmedikleri, bazı yerlerini açtıkları, şeffaf ve dar giyindikleri için ahiret nokta-i nazarından açık olduklarını ve açıklıklarının cezasını göreceklerini belirtmiştir.

Yine, “Benden sonra, kimisi kimisinin boynunu vuran kâfirler olarak dinden dönmeyin.”(11)

buyurarak, kendinden sonra cahiliye çağı gelenek ve göreneklerine, içki, kumar, faiz, puta tapma, fısk ve büyük günahlara dönmemeyi emrettiği gibi, dinden geri dönme hususunda da ümmeti uyarmış, İslam cemiyetlerinde irtidadların (dinden dönmelerin) olacağına da işaret etmiştir.

Yine, fitnelerin Hz. Ömer zamanından sonra başlayacağını da Huzayfe’ye (ra.) bildirmiş, Hz. Ömer’in (ra.) fitnenin ortaya çıkmasını engelleyen bir kapı olduğunu ifade etmiştir.(12)

Resulullah (asm.) ayrıca fitnenin doğudan çıkacağını, deniz dalgaları gibi dalgalanıp ortalığa hakim olacağınıda belirtmiştir(13). Hatta zamanın değişmesi ile insan şekilli putlara tapılacağını da haber vermiştir.(14) Ümmet içinde ye’cüc, me’cûc ve 

Deccal’ın çıkacağındanda söz eden Resulullah (asm.) (15) zaman geçtikten sonra, güvenilirliğin insanlardan alınacağını, insanların gittikçe kötüleşeceğini, geriye kötü hâlli insanlar kalacağını (Husale-i nas) belirtmiştir. Husale, her şeyin kötüsü hakkında kullanılır. Meselâ buğdayın, hurmanın kötüsüne ‘husale” denildiği gibi, insanların şerlilerine, alçaklarına da böyle denir. Nitekim Buhari’de nakledilen bir hadis-i şerifte: Mirdas b. Eslemi şöyle rivayet eder:

“İyiler birer birer önceden gider. Geride arpa veya hurmanın husalesi (döküntüsü, kötüsü) kaldığı gibi husaleler kalır da Allah Onlara hiç kıymet vermez.”(16)

Bir hadis-i şerifte ise, ahir zamanda, kişiyi kardeşinden ve babasından ayıracak fitneler çıkacağı haber verilmektedir:

“İlerde büyük fitneler olacak, kişi o fitnelerde kardeşinden ve babasından ayrılacak. (O zaman) fitneler erkeklerin kalplerinde kıyamete kadar yayılacak. Hatta O fitne zamanında bir kimse, zinakâr kadının zinasıyla ayıplandığı gibi, Allah’ın emirlerine uymasından dolayı (17) ayıplanacak.” (18)

Rasulullah (asm.)’ın bu haberine göre, kıyamete kadar devam edecek şiddetli fitnelerde, özellikle ahir zamanda gelecek fitnede, kişi düşünce, fikriyat, hayatı anlama ve yorumlama, hatta din edinme hususunda kardeşinden ve babasından farklı olacak. İki kardeş, baba ile oğul bu hususta aynı değerleri paylaşmayacak. 

Çünkü O zaman fitne çok yaygın hâle gelecek, kişiler ailelerinden, ana babalarından kopup, başka kaynaklardan etkilenecekler. Çok uzaklarda ortaya çıkan yanlış bir fikir, gönülden gönüle, zihinden zihine, dilden dile yazı ile veya başka yollardan hemen yayılacak. Fitne kuş gibi kalpten kalbe uçacak, zihinlerde yuvalanacak. Elbette böyle kritik ve tehlikeli zamanlarda İslâm’ı yaşamak, benimsemek, onu dosdoğru şekilde hayatı boyunca devam ettirmek, güç olduğu kadar da sevaplı olacaktır.

Kaynaklar:

1. Sahihu’l-Buhari, VIII, 88; Sunenu İbn-i Mace II, 1331 (no: 4015)

2. Sahihu’l-Buhari, VIII, 88; Sunenu İbn-i Mace II, 1305 (no: 3954)

3. Sahihu’l-Buhari, VIII, 89.

4. Sahihu’l-Buhari, VIII, 89.

5. Sahihu’l-Buhari, VIII, 89.

6. Sahihu’l-Buhari, VIII, 90.

7. Burada alma manasına kazf kelimesi kullanılmıştır.

8. Sahihu’l-Buhari VIII, 93; Sunenu İbn-i Mace II, 1317 (no: 3979).

9. Sahihu’l-Buhari VIII, 92; Tefriru’l-Kurani’l-Azim II, 43; Sunenu İbn-i Mace, II, 3961.

10. Sahihu’l-Buhari VIII, 90; Sunenu İbn-i Mace II, 1326 (Tabahtur ve kadınların süslenmesi).

11. Sahihu’l-Buhari VIII, 91.

12. Sahihu’l-Buhari, VIII, 93; Sunenu İbn-i Mace II, 1306 (no: 3956)

13. Sahihu’l-Buhari, VIII, 95.

14. Sahihu’l-Buhari, VIII, 100.

15. Sahihu’l-Buhari, VIII, 101-104.

16. Riyazu’s-Salihin s. 171 (370. bab. 1825. hadis. Buhariden); Sunenu İbn-i Mace II, 1307 (no: 3957, 1340) (no: 4038 Hurmanın kapcığından ayıklandığı gibi iyiler gittiği zaman) ayrıca bk. II, 1342 (no: 4043).

17. el-Müfredat s. 61. Bela, imtihan, sıkıntı, mihnet, meşakkat manalarına gelmektedir.

18. Gümüşhanevi, Ahmed Ziyaüddin, Ramûzul-Ehadis, terc. Naim Erdoğan, İstanbul ty. s. 298-3715 nolu hadis (Nuaym fiten, Tabarani Evsattan); Ayrıca bk. İbn-ü Mace, Muhammed b. Yezid. Sunenu İbn-i Mace I-II, İstanbul ty. II, s. 1306, 1317, 1333 İlerde Gelecek Fitnelerle İlgili Hadis Kitaplarının özellikle “Kitabu’l-Fiten” bölümlerinde birçok hadis-i şerife rastlamak mümkündür.

Dabbetül Arz Hakkında Bilgiler

 

Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, "Müsned", II, 201)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II, 491)

Dâbbe kelimesi “canlı, hareket eden varlık” anlamında kullanılır. Kelime anlamından hareketle tren, otomobil gibi şeylere de “dâbbe” denebilir. Mesela, bin yıl önce yaşamış birisini hayalen günümüze getirsek, yüz vagonlu treni görse “işte bu dâbbetü'l-arz" diyebilir. Ama bu kelime daha çok hayvanlar için kullanılır.

Burada “Dâbbetü'l - arz acaba tek bir fert midir? Yoksa bir tür müdür?” sorusu hatıra gelebilir. Tek bir ferdin o kadar insana muhatap olması düşünülemez. Bu durumda onu bir tür olarak görmek daha uygun olacaktır.

Dâbbenin ne olduğu hususunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Mesela Hz. Alinin şöyle dediği nakledilir: “Bundan murat kuyruklu değil sakallı dâbbedir.” Böyle bir bakışta onun bazı şerli insanlara işaret ettiği anlaşılabilir.

Dâbbeye “AİDS mikrobu” diyenler vardır. “Televizyon” şeklinde değerlendirenler vardır. Hatta “robotlar olabilir” görüşünü ileri sürenler vardır. Bu son görüşe, zaman gelecek insan eliyle yapılan ve yapay bir zekâ verilen robotlar, “efendilerinin” sözünü dinlemeyecekler, insan medeniyetini alt üst edeceklerdir.

Kur’anda Dâbbe

"Dâbbe" kelimesi Kur’anda on dört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan “devâbb” ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 6)

“Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir.” (Hud, 56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 45)

Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Ayetin zahirine göre, arzdan çıkacak bu dâbbe insanlara konuşacak, onların İlahi ayetlere tam inanmadıklarını söyleyecektir. Buradan hareketle bu dâbbenin radyo, televizyon, hatta internet olabileceğini söyleyenler vardır. 

Çünkü bunlar yerden çıkan hammaddelerle yapılır ve insanlarla konuşurlar. Hatta bazı rivayetlerde “Dâbbenin başı bulutlara değecek” denilir. Bilindiği gibi, televizyonlar uydu bağlantılıdırlar ve uyduların da başı semadadır.

Dinin helal – haram ölçülerine uyan insanlar bu aletlerden yararlanırlar. Böyle ölçülerden mahrum olanlar ise, daha çok zarar görürler. Çünkü bu aletler şerde ve günahta da kullanılabilmektedir ve hatta bu tarz kullanımları daha yaygındır.

Kanaatimizce dâbbenin konuşmasını dil ile konuşmak şeklinde anlama zorunluluğu yoktur. Bu konuşma “lisan-ı hal” yani hal diliyle de olabilir. Mesela trafik lambaları ve işaretlerinin dili yoktur ama insanlara çok şeyler söylerler.

Dâbbe neler söylüyor?

Şu gördüğümüz âlem İlahi ayetlerle doludur. Ama insanların çoğu bu ayetleri anlamaz, günlük olayların akışına kapılır, gafletle günlerini geçirir. Cenab-ı Hak, insanları uyarmak için zaman zaman felaketler gönderir. Bu, bir deprem, bir kasırga, bir sel olabildiği gibi, bazen da bir hayvan olabilir.

Kur’ana baktığımızda bazı kavimlere bazı hayvanların ceza olarak gönderildiklerini görürüz. Mesela Firavun ve kavmine bit, çekirge ve kurbağa gönderilmiş, bunlar her tarafı istila ederek o inatçı insanları cezalandırmışlardır. Bunların benzerlerini günümüzde de görmek mümkündür. “Rüzgârın dişleri” denilen çekirgeler kara bir bulut halinde gelip ekin tarlasına inmekte ve tekrar havalandıklarında geride işe yarar bir şey bırakmamaktadırlar.

Keza, Ka’beyi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna sürüler halinde kuşlar gönderilmiş, bunlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları özel taşları bu zalimlere yağdırmışlar, onları darmadağın etmişlerdir. Bu olay Kur’anda müstakil bir sureyle anlatılır. Fil suresinde anlatılan bu olay, peygamber efendimizin dünyaya teşriflerinden kısa bir süre önce meydana gelmiştir. Surede geçen “ebabil” kelimesi kuşların sürüler halinde geldiklerini ifade eder. 

Tasvir edilen tablo, tam bir “semavi bombalama” olayıdır. Filolar halinde gelen bombardıman uçaklarının hedefe bomba yağdırmaları gibi, bu kuşlar grup grup gelerek o insanları “kendisinden çekirge sürüsünün geçtiği bir ekin tarlasına” çevirmişlerdir.

Kur’an, göklerin ve yerin askerlerinin Allahın emrinde olduklarını bildirir. (Müddessir 31) Allah dilediği zaman bu askerlerini inatçı kimseleri cezalandırmada kullanır. Mesela su rahmettir. Ama Allah dilerse, Nuhun kavmini helak eden bir tufana dönüşür. Gökten bardaktan boşanırcasına yağmur indirilir, yerden sular fışkırtılır. Bunun sonunda, asi ve mütemerrit bir kavim sulara gark olur, tarih sahnesinden silinir.

Bazıları bu tür olayları tesadüfle açıklamaya çalışabilir. Ama âlemde tesadüfe asla yer yoktur. Einsteinin ifadesiyle “Allah zar atmaz.” Yani işini ihtimale bırakmaz. Hamdi Yazır'ın da dikkat çektiği gibi, “bizim tesadüf olarak gördüğümüz şeyler, gerçekte İlâhî birer tasarruftur.”

Kur'anın bildirdiğine göre, Cenab-ı Hak her an tasarruftadır. (Rahman, 29) Şu âlem yoktan var edilmesiyle Yüce Yaratıcıyı gösterdiği gibi, atomdan galaksilere varıncaya kadar her şeyde meydana gelen faaliyetlerle O'nun tasarruflarından haber verir. Cenab-ı Hak, kâinatı yaratıp, sonra onu kurulmuş saat gibi kendi halinde işlemeye terketmiş değildir. Bir zerre bile Onun izni olmadan hareket etmez. "Bir yaprak bile Onun ilmi dışında yere düşmez." (En'am, 59) 

"Hiçbir dişi O'nun bilgisi dışında hamile kalmaz ve doğurmaz." (Fatır, 11) Deli dolu esiyor görülen rüzgâr, rast gele değil, Onun emrettiği şekilde eser. Bazen meltem olur yüzümüzü okşar, bazen fırtına olur, bir "azap kamçısı" olarak görev yapar.

Dâbbe ile ilgili rivayetler incelendiğinde bu dâbbenin ahirzamanda insanların büsbütün yoldan çıkmalarıyla onlara ceza olarak çıkacağı anlaşılır. Mü’minler imanın bereketiyle ondan zarar görmezler, ama isyankâr kimseler bununla cezalandırılırlar.

AİDS Dâbbe mi?

Bu noktada hatıra AİDS mikrobu gelebilir. Çünkü bu mikrop daha çok gayr-i meşru beraberliklerin neticesinde bulaşmaktadır. Tarih boyunca gayr-i meşru beraberlikte bulunanlar daima olmuştur ama hiçbir zaman bu beraberlikler günümüzdeki çılgınlık boyutlarına varmamıştır. Bu açıdan AİDS mikrobunu İlahi bir ceza olarak değerlendirmek gayet makul görülmektedir.

Hatta Hz. Süleymanla alakalı Kur’anda anlatılan şu olay, dâbbenin bu cihetine bir işaret olarak görülebilir:

Hz. Süleyman'ın, cinleri büyük binalar, heykeller vb. yapımında çalıştırması anlatıldıktan sonra, şöyle denilmektedir:

"Eceli gelip de Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde asasını kemirmekte olan bir ağaç kurdu (dâbbetü'l- arz) ölümünü onlara fark ettirdi. Süleyman yere düşünce, cinler anladılar ki, eğer kendileri gaybı bilselerdi, o meşakkatli işe devam edip durmazlardı." (Sebe, 14).

Rivayete göre Hz. Süleyman onları bu işte çalıştırırken bastonuna yaslanır, bu şekilde onları kontrol ederdi. Ama bu haldeyken Azrail (as) gelip ruhunu kabzetti. Cinler Onun vefat ettiğini anlamadılar, çalışmaya devam ettiler. Bir ağaç kurdu Onun bastonunu kemirince, bastonu kırıldı, Hz. Süleyman yere düştü. Cinler Onun vefatını ancak o zaman anladılar. Şayet gaybı bilselerdi bu şekilde bir azap içinde çalışmaya devam etmezlerdi.

(Not: Burada nazara verilen Hz. Musanın bastonu, Onun kurduğu devlet sistemine ve ağaç kurdunun bunu kemirmesi, içten içe bu sistemi yıkmaya çalışan komitelere bir işaret olarak da değerlendirilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.)

İşte bu dâbbe Hz. Süleyman’ın bastonunu kemirdiği gibi, dâbbetü'l- arz dahi AİDS mikrobu şeklinde veya başka bir şekilde haddini aşan bazı insanları kemirip onları mağlup etmesi mümkündür.

Ama “dâbbe AİDS midir?” denilirse “evet” demek bir takım sıkıntıları beraberinde getirir. Çünkü AİDS dâbbe hakikatinin bir parçası olabilir, ama onu tümüyle ifade etmeyebilir.

Meseleye şu açılardan bakmakta yarar görüyoruz:

Ayette geçen "dabbe" kelimesinin elif lamsız, yani belirsiz bir şekilde kullanılmış olması, bunun bilinmeyen, tanınmayan bir varlık olduğunu ifade eder. (İngilizcede kullanılan “the” takısı gibi Arapçada “el” takısı vardır. Dâbbe kelimesinde bu takının kullanılmaması onun tam bilinmediğine, hatta tam bilinemeyeceğine bir işaret gibidir.)

-Delalet etmek ayrı, tazammun etmek ayrıdır. Dâbbe kelimesi AİDS veya kötüye kullanılan televizyonu içine alabilir, ama onlara kesin bir delaleti yoktur.

-Din bir imtihandır. İmtihanda ise “akla kapı açılır, irade elinden alınmaz.” Böyle olunca, kıyamet alametlerinin herkesin görüp anlayacağı şekilde çıkmalarını beklemek yanlış olur. Mesela alnında “bu kâfir” yazan bir deccal beklemek, elinde sihirli bir değnekle birden ortalığı düzeltecek bir mehdinin zuhurunu gözlemek, Ashab-ı Kehfin tekrar mağaralarından çıkmalarını intizar etmek gibi rivayetleri tam anlamamak anlamına gelir. (Rivayete göre ahirzamanda insanlığa çok büyük zararlar verecek biri çıkar. Deccal denilen bu şahsın alnında “bu kâfirdir” yazısı bulunur. 

Peygamberimizin neslinden gelen Mehdi buna karşı mücadele eder. Mehdi zamanında mağaradaki Ashab-ı Kehf uykudan uyanırlar. Demek ki Mehdi, üçyüz yıldır uykuda olan gençliği uyandırır. Onun mühim bir kuvveti gençlerden meydana gelir. Çünkü Kehf suresinde Ashab-ı Kehfin bir takım gençler olduğu açıkça ifade edilmektedir.)

-Ayetlerin bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabihtir. Yani bazı ayetlerin manası açık iken bazılarında bazı kapalı yönler vardır. Benzeri bir durum hadisler için de geçerlidir. Bu tür kapalı manaları “ilimde kökleşmiş zatlar” anlayabilirler ve bunların tevillerini yaparlar.

-Te'vil, "bir delile dayanarak, lafzın muhtemel manalarından birini tercih etmektir.” Te'vilde bir katiyet olmayıp, "mümkün bir ihtimal" söz konusudur. Bu cihetten, müteşabih ayetlerle ilgili te'viller, kanaat verebilirse de kesinlik ifade etmezler. Bunlarla ilgili nihai hüküm ve söz, Cenab-ı Hakk'ındır.

-Müteşabih manalarda nihai söz Cenab-ı Hakk'ındır.

"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası onları bilemez... " (En'âm, 59).

"O gün sırlar ortaya çıkacak" (Tarık, 9) ayetinin hükmüyle, sırlar kıyamet günü bildirilecek, "Allah kıyamet günü, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size açıklayacak" ayetinin manası görülecektir. (Hacc, 69)

SONUÇ

Baştan buraya kadar yaptığımız nakiller ve değerlendirmelerde herkesin tam kanaat getireceği bir sonuca varmadığımız, konuyu bir derece muallâkta/ askıda bıraktığımız görülür.

İnsanın ilmi sınırlıdır. Mesela “zaman nedir, ruh nedir” gibi sorulara çok net cevap veremeyiz. Hatta bazı kevni gerçeklerde de bir derece bilinmezlik söz konusudur. Sözgelimi atomun ne olduğunu tam bilmiyoruz, hayatın muammasını tam çözmüş değiliz. 

Demek ki bazı meseleler gül goncası gibidir, bir yaprağı araladığımızda aralanmayı bekleyen başka yapraklar karşımıza çıkar. Bize düşen, bilinmezleri bilme yolunda uğraşı vermek, gayret göstermektir. İnsanın bu tür sırlı meseleleri araştırması sisli bir denizde yapılan seyahate benzer. İnsan böyle bir seyahatte önündeki kayaları ve ilerdeki kıyıları çok net göremez. Ama bu gizemlilik, bu seyahate ayrı bir güzellik katar.

Kanaatimizce meselenin bu tarzda ele alınması daha isabetlidir. “Bundan murat şudur” diyenler yarın öyle olmadığını gördüklerinde mahcup olabilirler. Kesin hüküm vermek yerine “Bundan murat şu olabilir.” demek daha yerindedir ve ihtiyata daha uygundur. Çünkü,

“De ki: Gerçek ilim Allahın katındadır.” (Mülk, 26)

“Göklerde ve yerde Allahtan başkası gaybı bilemez.” (Neml, 65)

Doç. Dr. Şadi Eren

Not: Mehmet Kırkıncı Hocanın konuyla ilgili şu makalesini de okumanızı tavsiye ederiz:

Dâbbetül-arz

Dâbbe; hareket eden canlı bir hayvan demektir. Dâbbeyi tek bir canlı olarak değil de bir tür olarak düşünmek daha doğru olur.

"Dâbbe" kelimesi Kur’an-ı Kerimde on dört yerde geçmektedir. “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah’a aittir.” (Hud, 11/6) Bu ayette geçen dâbbe kelimesi bütün hayat sahiplerini ifade etmektedir.

Başka bir ayette ise şöyle buyrulur: “Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler.” (Neml, 27/ 82)

Dâbbenin insanlarla konuşması, sadece dil ile konuşması anlamına gelmez. Nitekim bu kâinat sarayında teşhir edilen nice antika eserler ve birçok hadise hal diliyle akıl sahiplerine çok şey anlatmaktadırlar.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır Efendi bu ayetin tefsirinde şöyle der:

“Debb ve Debib: Hafif yürüme, debelenme demektir. Hayvanlarda ve çoğunlukla haşerelerde, yani böceklerde kullanılır. İçkinin vücuda yayılması ve bir çürüklüğün etrafına bulaşması gibi, hareketi gözle tespit olunamayan şeylerde de kullanılır.  

“Dabbe” kelimesi de bundan fail olmak üzere asıl lügatte "mâyedübbü", yani debbeden, hafif yürüyen, debelenen demek olur. Ve şu halde tren, otomobil, bisiklet gibi otomatik şeylere de, lügatin aslına göre  “dâbbe” demek uygun olabilecekse de dilde kullanılışı hayvanlara mahsustur. 

Hatta örfte dört ayaklı hayvanlarda ve onlar içinde özellikle atta daha çok kullanılmıştır. Bununla beraber “Allah, her hayvanı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünen, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayaküstünde yürür...”(Nur, 24/45) âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvan hakkında kullanılır. Hayvan kelimesi ile eşanlamlı gibidir.

"Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'a aittir.”(Hud, 11/6)  âyetinden anlaşılan da budur. Bundan dolayı dabbe kelimesi hayvanlar için olduğu  gibi insanlar için de kullanılır. Bu ayette "dâbbe" kelimesi nekre (belirsiz isim) olarak geldiğinden bunun bildiğimiz dâbbelerden başka bir dâbbe olması akla gelir. "Onlarla konuşan dâbbe" terkibinde açıkça belirtilen bunun konuşan bir hayvan, yani insan olmasıdır. Tefsirler de bu iki nokta etrafında dolaşmaktadır.

Râgıb, ‘Müfredat’ında bu konudaki görüşleri şöylece özetlemiştir: “Dâbbe”, tanıdığımızın aksine bir hayvandır ki, çıkması kıyamet vaktine mahsustur.” Bir de denildi ki: “Bununla cehalet ve bilgisizlikte hayvanlar gibi olan en şerli kimseler kast olunmuştur.”

Bu takdirde dâbbe bütün debelenen yaratıkların ismi olarak ifade edilmiş olur. “Hâin” kelimesinin cemisi, “hâine” gibi. Kâdı Beydâvî ve bazı hadisçiler bunu “cessâse” casuslar olarak göstermişlerdir ki, bir hadiste haber verildiğine göre, cessâse, 

Deccal için haberler araştırıp toplayan casus demektir. Ebü's-Suud da diyor ki: Bu dâbbe, casustur. Bundan cins isim söylenip, bir de tefhîm (büyüklüğüne işaret) tenviniyle bilinmezliğinin tekid edilmesi, şanının garipliğine ve özelliğinin, davranışının açıklamadan uzak olduğuna delalet eder…..

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (asm), şöyle buyurmuştur: "Neml sûresi 87. ayette geçen Dabbet-ül Arz denilen yaratık kıyamete yakın çıktığında beraberinde Süleyman’ın mührü ve Musa’nın asası da bulunacaktır. Mü’minin yüzü pırıl pırıl olacak kafirin burnu da mühürle mühürlenecektir. Bu yüzden bir yerde oturanlar birbirini tanıyacaklar ve bu mü’mindir buda kafirdir, diyebilecektir." (Tirmizi, Tefsir, 28)

Bu hadise göre de, dâbbe, normalin üzerinde bir kuvvet ve saltanat ile ortaya çıkıp büyük bir İslâm devleti kuracak lider olmuş oluyor. Şüphe yok ki, Musa'nın asasına, Süleyman'ın mührüne sahip olan kimse, büyük bir şahsiyet olacaktır. Hem de kötülerden değil, iyi ve hayırlılardan olacak, bütün müminlerin yüzünü güldürecek, kâfirlerin burnunu kıracaktır. 

Âyette; "Onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” buyrulması da bunu gerektiriyor. Şu halde buna dâbbe ismi verilmesinin sebebi, onun kâfirlere karşı acımasız olacağını ve Allah Teâlâ'ya göre onun meydana çıkarılmasının zor bir şey değil, yerden normal bir dâbbe çıkarmak gibi kolay olduğunu anlatmaktır. Bu konudaki bazı açıklamaları da kaydedelim:

1- İbnü Cerir’in Huzeyfe b. Esîd’den rivayet ettiğine göre: "Dâbbe'nin üç çıkışı vardır: Birisinde bazı çöllerde çıkar, sonra gizlenir. Birisinde de, emirler kan dökerken bazı şehirlerde çıkar, yine gizlenir. Sonra insanlar mescitlerin en şereflisi, en büyüğü ve faziletlisi içinde iken yeryüzü kendilerini fırlatmaya başlar. 

Derken halk kaçışır, müminlerden bir grup kalır, bizi Allah'tan hiç bir şey kurtaramaz derler. Dâbbe de onların üzerine çıkar, yüzlerini parlak yıldız gibi parlatır. Sonra hareket eder, artık ne takip eden yetişebilir, ne de kaçan kurtulabilir. 

Bir adama varır, namaz kılıyordur, vallahî sen namaz ehli değilsin der. Yakalar, müminin yüzünü ağartır, kâfirin burnunu kırar" dedi. "O zaman insanlar ne halde olur" dedik. "Arazide komşu, malda ortak, yolculuklarda arkadaş olurlar" dedi.

2- İlim ehlinden birçokları dâbbenin ortaya çıkması, emr-i bi'l-ma'rûf (iyilikleri emir) ve nehy-i ani'l-münker (kötülüklerden menetme) terk edildiği vakittir demişler.

Bir ayette mealen şöyle buyrulur:  “Ne zaman ki Süleyman'a ölümü hükmettik, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asasını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli azap içinde bekleyip durmazlardı.” (Sebe, 34/14)

Hz. Süleyman’ın (a.s) dayandığı asasını yiyen ağaç kurdunun veya bir güve böceğinin mahiyeti hakkında da iki görüş vardır: Bir görüşe göre burada ifade edilen kurdun, bilinen ağaç kurdu olduğudur.

Diğer görüşe göre ise bu kurt, asaları yiyen bir kurtçuktur.

Ayette ifade edilen dâbbenin Hz. Süleyman’ın (a.s) bastonunu kemirerek yiyip bitirmesi gibi, AİDS mikrobu veya başka bir hastalığın da isyan ve ahlaksızlıkta haddini aşan bazı insanları kemirip eritmesi mümkündür.      

Peygamber Efendimiz (sav.) "dâbbetü'l-arz"ın meydana çıkmasını kıyamet alametlerinden birisi olduğunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmektedir: “Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir.” (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, "Müsned", II, 201)

Bediüzzaman Hazretleri de bu konuda şöyle buyurur:

“Amma "Dabbet-ül Arz": Kuran’da gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka meseleler gibi kat'î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: (Laye’lemulğaybeillallah) Nasılki kavm-i Firavun'a "çekirge âfâtı ve bit belası" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebabil Kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve Deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana 

ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dabbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa,her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belkiإِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ   âyetinin işaretiyle, o hayvan, dabbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tı

rnağına kadar yerleşecek. Mü’minler iman bereketiyle ve sefahet ve sû'-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.” (Nursî, Şuâlar, Beşinci Şuâ)

Bediüzzaman Hazretleri müminlerin iman bereketiyle ve sefahatten içtinap etmeleriyle böyle bir duruma düşmeyeceklerini özellikle vurgulamaktadır. Öyle ise asrımızın en dehşetli ve en büyük tehlikesi olan sefahat yangınına karşı, takva kalasına sığınmak lazımdır.

Evet, günahların her taraftan sel gibi hücum ettiği günümüzde, nefs-i emmarenin tehlikesinden, aldatıcı ve cazibedar hevesatın hücumundan kurtulmanın yegâne çaresi, iffet, edep, hayâ ve takva dairesinde yaşamaktır. Zira nefisle cihadın en kısa yolu takvadır.

Ulvî maksatlar için yaratılan insan, bu imtihan yeri olan dünyaya sadece yemek, içmek ve zevk etmek için gönderildiğini zannedip, helal dairesindeki keyfi kâfi görmeyerek, her türlü ahlaksızlığı işlemekte ve sefahat bataklığında sürünmektedir.

İman, marifet, muhabbet, ibadet, takva, adalet ve istikamet gibi ulvi seciyelerden mahrum olan bir cemiyetten sefahat ve fuhşiyat gibi her türlü fenalık zuhur eder; memleketleri yıkar, aileleri tarumar eder, haysiyet ve şerefleri silip süpürür ve fert ve cemiyetin dünya ve ahiret hayatını zehirler.

Evet, ahlaksızlık ve hayâsızlıkta haddini aşan ve sefahat bataklığında boğulan geçmiş bazı ümmetler ve kavimler bir çok elim azaba, bela ve musibetlere duçar olmuşlardır. Bunlardan ders alınması bir ayette şöyle ifade buyrulur: “De ki, yeryüzünde gezin dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu görün.” ( Rum, 30/42)

Mazide edep ve hayâsızlığa sukut etmiş ve ahlaksızlık çukuruna düşmüş olan birçok asi kavimlere Cenâb-ı Hakk’ın vurduğu sille-i tedip ve tazip Kur’an-ı- Kerim’in birçok ayetinde nazara verilmektedir. Bir kanser mikrobu olan sefahate, çok güçlü kavim ve imparatorlukların kudretleri dahi dayanamamıştır. Bu mikrop bir cemiyete girdi mi, artık onun bünyesini kısa bir zamanda kemirir, güçsüz bırakır ve sonunda çökertir.  

Öyle ise geçmiş kavimlerin başına gelen o elim hadiselerden ibret alıp uyanalım, edep, hayâ ve istikamet dairesinde yaşayalım ki, gadab-ı ilâhinin celbine vesile olmayalım.

Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de geçmiş ümmetlerin başına gelen elim hadiseleri bizlere anlatmasının hikmeti, onlardan ibret ve ders almamız içindir. Firavun ve kavmini bit, çekirge ve kurbağa istila etmişti. Ama onlar her defasında tövbelerini bozmuş, başlarına gelen musibetlerden ders almamış ve sonunda denizde boğulmuşlardı.

Hem yine Kâbe’yi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna Cenab-ı Hak sürüler halinde kuşlar göndermiş,  o kuşlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları taşlarla onları perişan etmişlerdi.

Hem yine, Hz. Nuh’un (a.s) kavmini helak eden o büyük tufan, asi ve mütemerrit bir kavmi tarih sahnesinden silmişti.

Evet, Cenab-ı Hak, insanları uyarmak ve uyandırmak için zaman zaman deprem,  kasırga, açlık ve sel gibi bazı afetlerle onları ikaz etmektedir. Ancak insan öyle garip ve acip bir mahluktur ki, gaflet uykusundan uyanmasını gerektiren bir çok ayet, hadis ve tarihi hadiseler varken yine de  onların birçoğu  bunlardan ibret alıp uyanmaz, kendini tehlikeye sürükleyecek hata ve günahlardan sakınmaz.

Bu bakımdan, çeşitli bela ve musibetlere maruz kalmamak için, her mümin ve özellikle de ilim ve irfan erbabı olanlar, kanser mikrobundan daha tehlikeli olan bu asrın hastalığı  “sefahate” karşı büyük bir mücadele etmelidirler. Aksi halde suçlularla beraber masumlar da perişan olur. Nitekim bir ayette şöyle ifade buyrulur:  “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. (masumları da yakar) ” (Enfal, 8/25)

Edep ve hayâsızlıkta haddini aşan geçmiş kavimlerin başına birçok elim hadise geldiği gibi, Roma, Endülüs ve Pers gibi birçok imparatorlukları da tarih sahnesinden silip atan sefahattir. Evet, tarihin şahadetiyle sabittir ki, düşmana mağlup olmuş nice milletler daha sonra güçlenerek istiklallerini elde edebilmiş, düşmanlarına galip gelebilmişlerdir. 

Fakat ahlâksızlığa, sefahate, zulme ve adaletsizliğe mağlup olan bir milletin kendini toparlaması ve güçlenmesi mümkün olmamıştır, olamaz da. Sefahat nice milletleri tarih sahnesinden silmiştir.

Mesela; Romalılarda faziletin bütün güzellikleri inkişaf etmiş; gerek idarecileri ve gerek ahalisi arasında muhabbet tesis edilmişti. Onlar sefahatten ve ahlaksızlıktan son derece sakınır ve faziletli yaşamayı bir şeref sayarlardı. Hanımları ve gençleri son derece iffetli idi.  

Ancak, İskender Yunanistan’ı fethedince, onlardaki ahlaksızlık ve sefahat Roma’yı istila etmeye başladı. O güzel ahlâk ve faziletin yerine sefahat ve ahlaksızlık hakim oldu. Aile hayatı bozuldu ve tefessüh etti. O ihtişamlı Roma imparatorluğu yıkıldı ve tarih sahnesinden silinip gitti. Ne kanunları ve ne de zenginlikleri onları yıkılmaktan kurtaramadı.  

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“… gençlik gidecek. Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû'-i istimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve 

kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve sû'-i istimalden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekatın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. 

Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfelkuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû'-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev'-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi bâdi heva, belki zararlı zayi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız." diyecekler.” (Nursî, Şuâlar)

Risâle-i Nur'da İlm-i Cifr ve Ebced Hesabı

 

Risâle-i Nur'da ebced ve cifr ilminin mahiyetini anlatan kısımlar az olmakla birlikte, ebced ve cifr ilminin metotlarından faydalanılarak kimi âyet ve hadislerin yorumlandığı görülür.

Risâle-i Nur Külliyatı'nda âyet ve hadislerin küllî anlamlarından başka her yüzyıla bakan işârî bir yönü olduğu gerçeğini ispatlamak amacıyla ebced hesabı ve cifr ilmi zaman zaman kullanılmıştır.

İlm-i cifr, ansiklopedilerde, “gelecekte vuku bulacak olayları değişik metotlarla öğrettiğine inanılan ilmin adı” olarak tanımlanır. [1]

Hz. Aliyle Cafer es-Sadık'a nisbet edilen eserlere de genellikle “el-Cifr” denilmektedir. Sosyolog İbn Haldun'a göre ilm-i cifr, bir disiplinden çok, kişisel kabiliyetle alâkalıdır. Mukaddime adlı eserinde ilm-i cifrin ilham ve keşif ile ilişkisi üstünde durmuştur. [2]

Haldun'a göre cifr ilmi sadece belli birikim ve kabiliyet sahibi olan insanlar tarafından kullanılırsa doğru sonuç verecektir. Aksi halde yanlış bilgilendirmelere neden olabilmektedir. Kısaca, İbn-i Haldun, cifrin ilim olmaktan ziyade bir nasip ve kişisel kabiliyet meselesi olduğu üstünde durur.

Kâinattaki düzene ilgisiz kalamayan insanoğlu, kâinatın matematik düzeniyle varlık âlemi arasında ilişki kurmuştur. Keldânîler, Asurlular, Babiller,

Mısırlılar ve hatta Yahudiler ve Hıristiyanlar arasındaki ilim erbabı, çeşitli yöntemlerle kâinatın sonu ve durumu, devletlerin sonu gibi konularda yorumda bulunmuşlardı.

İlkçağ filozoflarından Pisagor, varlıklarla sayılar ve geometrik şekiller arasında kesin ilişkiler bulunduğunu savunmuştur.

Yahudi mistik hareketi olan Kabala ve Tevrat'ın Bâtınî yorumunu ihtiva eden Zohar'da harflerin sırlarına dayanan bir ilimden söz edilir.

Yaygın kanaate göre Kabalistlerin en önemli kitaplarından biri olan Sefer Yezirah, Hz. Musa'nın Tur-u Sina'da yakınlarına öğrettiği “ilm-i esrar”dan oluşmuştur. Buna göre birer “İlâhî kelime” olan dış varlıklar arasındaki ilişkilerin, uyum ve zıtlıkların hepsi İbranicenin 20 2 harfi arasında da bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere cifr ilmi sadece İslâm uygarlığı içerisinde kullanılmış bir disiplin değildir. Eski Yunan uygarlığında sayılarla kâinatın düzeni arasında ilişkiler kuran görüşlere rastlandığı gibi, Ortadoğu uygarlıklarında özellikle Yahudi ve Hıristiyan uygarlıklarında, Asur, Babil ve Mısır'da da sayısal düzen ile âlem arasında ilişkiler kuran sistemler bulunmaktaydı. Bu yüzden cifr ilminin ya da buna benzer ilimlerin İslâm Medeniyetine ait olduğunu düşünmek yanlıştır.

Arap alfabesindeki her harfin rakamsal bir değerinin olduğu sistemin adıysa “ebced”dir. Ebced aynı zamanda Arap alfabesinin ilk tertibidir. Ebced, aslında Arap harflerinin kolaylıkla hatırda tutulmasını sağlamak için eski dönemlerde geliştirilmiş bir formül olup, gerçekte bir anlamı olmayan kelimelerin ilki “ebced” şeklinde okunduğu için bu adla anılmıştır. Bu formülde yer alan kelimeler şunlardır

Ebced (elif, be, cim, dal); hevvez (he, vav, ze); hutti (ha, tı, ya); kelemen (kaf, lam, mim, nun); sa'fes (sin, ayn, fe, sad); karaşet (gaf, ra, şın, te); sehaz (se, ha, zel); dazağ (dad, zı, gayın). Ebced sisteminin İbranice ve Aramicenin etkisiyle Nebatîce'den Arapçaya geçtiği bilinmektedir. Arap alfabesindeki harflerin sayısal karşılığının İbranice ve Aramicenin harfleriyle aynı değerde olması, bu bilgiyi güçlendirmektedir. [3]

Arap tarihinde geçen tüm olaylar, harflere rakam değeri verilerek yazılır ve böylece her olayın tarihi de kayda geçilmiş olurdu. Bu tarihler, her kullanılan harfin özel rakam değerlerinin toplanmasıyla elde ediliyordu. 

Ebced sistemi İslâm dünyasında özellikle tasavvuf, astronomi, astroloji, edebiyat ve mimarî alanlarıyla, cifr ilmine ait konuları da içine alan geniş bir çerçevede kullanılmıştır. Ebced hesap sisteminin kullanıldığı alanları şöylece özetleyebiliriz:

Günlük ihtiyaçlarda: Özel not olarak, ticarî ilişkilerde kullanılmıştır. Örneğin 100 akçe alacağı olan bir kişi alacaklı olduğu kişiye bir kâğıt üstünde bir “kaf” harfi yazıp gönderince hem alacağını istemiş, hem de konuyu aracıdan saklamış oluyordu.

İsim sembolü olarak: 2 ya da daha fazla kelimenin sayı değerlerinin aynı olmasından istifadeyle birini söylemekle diğeri kastedilmiş oluyordu. Özellikle tasavvuf edebiyatında bu kullanım oldukça yaygındı. Örneğin, Türk edebiyatında “hilal” sözcüğüyle “Allah”ın kastedilmesi her 2 kelimenin ebced hesabıyla aynı sayıyı ifade etmesinden kaynaklanmaktadır. Her 2 kelimenin de ebced hesabı yapıldığında 66 karşılığını verdiği görülecektir.

Kitap ve makalelerde: Eskiden kitapların önsöz, giriş, takdim sayfalarıyla numara almayan sayfalar hep ebced alfabesinin hesap sistemine göre numaralandırılmıştır. Kitapların ay ve yıl kayıtları, yazı bölümleri ve madde başlıkları hep ebced düzenine göre tanzim edilmiştir.

Resmî kayıtlarda: Devlet arşivlerinde yer alan birçok resmî kayıt, belge ve fezlekelerde tarihler hep ebced hesap sistemine göre tanzim edilmiştir.

İlimlerde: Fizik, astronomi, geometri ve matematik ilimlerinde sıklıkla kullanılmıştır. Astronomide büyük rakamlar “gayın” harfinin birkaç kez tekrarıyla ifade edilmiştir. Ebcedin mimari alanda kullanılmasına Süleymaniye Camii'nden bir örnek vermek mümkündür. Buna göre caminin zemininden kubbe üzengi seviyesi 45 arşın etmektedir. Bunun ebcedi karşılığı “âdem” kelimesine denk gelmektedir. Kubbe âleminin seviyesiyse 66 arşındır. Bu ise “Allah” lâfzını karşılamaktadır. [4]

Görüldüğü üzere ebced hesap yöntemi cifr ilmini de içine alacak ölçüde geniş bir alanda kullanılmış ve adeta kültürel bir öğe haline gelmiştir.

Cifr ilmine dair eserlerde genellikle “terkib-i harfi” ve “terkib-i adedi” adı verilen metotlar kullanılmıştır. Cifr metotları hakkında verilen bilgiler şöyle özetlenebilir: Arapça harfler şemsi-kameri olmak üzere ikiye; mesrurî-mebrurî-melfuzî olmak üzere üçe bölünür ya da 28 harf ebceddeki sıraya göre ilk yedisi ateş, 2. yedisi hava, üçüncüsü su, 

4. sü de toprak karakterli olmak üzere 4 gruba ayrılır. Harflerdeki tasarrufun sırrı teşkil edilen tertipteki mizaca bağlanır, ya da harflere ve yine ebced sıralamasına göre sayısal değerler verilerek harfler ve sayılar arasındaki ilişkilerle bunlara tekabül eden remizlerden oluşan bir yol takip edilir. Bu sonuncu metoda “cefr-i mutavassıt” denilir. [5 ]

Bediüzzaman ebced hesabından ve cifr ilminden faydalanılarak âyet ve hadislerden işari anlamlar çıkarmanın makbul bir yöntem olduğunu İslâm geleneklerinden ve İslâm bilginlerinden örnekler vererek somutlaştırır. Örneğin 

Hz. Muhammed döneminde Yahudi bilginlerinden bir kısmı Kurân âyetlerinin başında bulunan elif-lam-mim, kaf-ha-ya-ayn-sad gibi huruf-u mukataayı işittikleri vakit Hz. Muhammed'e, hesab-ı cifrî ile “Ya Muhammed! Senin ümmetinin süresi azdır” demişler, Hz. Muhammed ise diğer sûrelerin başındaki mukataayı okuyarak “Yok, daha var” diye mukabelede bulunmuştur. [6]

Yine Bediüzzaman, Hz. Ali'nin ünlü Celcelutiye kasidesinin hesab-ı ebcedi ve cifirle yazıldığını, Cafer-i Sadık ve mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi gibi zatların esrar-ı huruf ile ilgilendiklerini ve ebced hesabını mesleklerinde bir prensip olarak kabul ettiklerini belirtir. Ayrıca edipler arasında kullanımının adeta gelenek haline geldiğini ve sanatı daha güzel göstermek için ebced hesabının kullanıldığını belirtir. [7]

Bediüzzaman bu delillerle ebced hesabının ve cifr ilminin doğru metotlarının kullanılmasıyla hakikate anahtar olabilecek nitelikte sonuçlara ulaşılabileceğini belirtir.

Bediüzzaman Kurân âyetlerinden cifr ilmi yardımıyla işaretler çıkarılmasını Kurân'ın bir mûcizesi olarak yorumlar. Âyetlerin ifade ettiği anlamlar değişik derecelerdedir. “Her bir âyetin mânâ mertebelerinde bir zahirî, bir batınî, bir haddi, bir muttalaı vardır. ”[8 ]

Bu derecelerin de füruatı, işaratı, dal ve budakları vardır. [9]

Buna göre âyetler sadece zahiri mânâdan mürekkep değildir. Zahirdeki anlamından başka bir de işârî mânâsı vardır. Cifr ilmi bu işârî anlamlara ulaşabilmek için bir araç işlevine sahiptir. Ezelî bir ilim sahibinin kelâmı 

olduğu için insan idraki ancak yaşadığı olaylarla âyetlere mânâ yükleyebilmekte ya da itikadın derecesine göre âyetleri anlamlandırabilmektedir. Âyetlerin her yüzyıla bakan yönü olduğu için, maziden haber vermesi gibi, gelecekten haber vermesi de Kurân'ın mûcizeliğinin ve belâgatinin gereğidir.

Kurân-ı Kerîm'in Allah kelâmı olduğunu ispatlayan özelliklerinden birisi de insanların daha muhatap olamadığı olaylara ışık tutması ve geçmişte olmasına rağmen insanların daha bilemediği olaylardan açıkça bahsetmesidir (Peygamber kıssaları, ilk yaratılışla ilgili bilgiler, gelecekte vuku bulacak olaylar, tarihî vakıalar gibi)

Bunlar 25. Söz'de maziye ait ihbarat-ı gaybiye, istikbale ait ihbarat-ı gaybiye ve hakaik-i İlâhiyeye ve hakaik-ı kevniyeye ve umur-u uhreviyeye ait ihbarat-ı gaybiye olarak adlandırılır. Kurân-ı Kerîm'deki âyetlerin birçoğu zahiren nazil olduğu anın olaylarına işaret etmekte, işarî olarak da başka anlamları anlatmaktadır. Fakat insanın bakış açısının ve muhatap olduğu olayların az olması bu âyetlerin tam olarak anlaşılmasını engeller.

Benzer yaklaşım hadisler için de söz konusudur. Çünkü kimi hadisler de insanların daha bilemediği ya da yaşamadığı olaylara işaret etmektedir. Hz. Muhammed gaybaşina nazarıyla (gaybı bilmeye alışık) kimi olayları gerçekleşmeden izn-i İlâhî ile bilmekte ve hadis-i şerifinde o olaya işaret eden remizler saklamaktadır.

Kastamonu Lâhikası'nda geçen, Fil Sûresi'nin cifrî yorumu âyetlerin günümüzde gerçekleşen olaylara işârî olarak bakan bir yönünün de olduğunu anlamak bakımından faydalıdır. Söz konusu mektup “işarat-ı Kurâniye'nin bu zamanımıza tevafuk eden bir şuâı” diye başlar. Fil Sûresi, Habeş Kumandanı Ebrehe'nin de'ye saldırısını ve ebabil kuşları tarafından onun bu saldırısının geri püskürtülmesini anlatmaktadır. Bediüzzaman,

Fil Sûresi'nin zahiri anlamının Ebrehe'nin deye saldırısını anlattığını, bu sûrenin işarî anlamının ise sonraki yüzyıllarda Fil Vakıasına benzer olaylara işaret ettiğini söyler. Sûrenin “Onlara ateşten pişirilmiş taşlar attılar” meâlindeki âyetinin hesab-ı ebcedî ile 1359 (milâdî 1940) ettiğini söyler.

Bu tarihte 2. Dünya Savaşı cereyan etmektedir. Bediüzzaman'a göre bu âyet, dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşlar yağdırılmasına tevafuken işaret etmektedir. [10]

Asr Sûresi'nin ilm-i cifr metoduyla yorumlanmasında da asrımıza işaret eden anlamlar görülür. Buna göre Asr Sûresi her yüzyıla baktığı gibi bu asrımıza da bakmaktadır. “Yemin olsun asra. İnsan mutlaka hüsrandadır” âyetinin cifr hesabıyla makamı 1324 etmektedir. (Milâdî 1906) Bu dönem ise Balkan ve Trablusgarp Savaşı’na,

1. Dünya Savaşı'nın alt yapısının oluşmaya başladığı yıllara, şeâir-i İslâmiye'nin tahrip edildiği dönemlere rastlamaktadır. “Fakat iman eden, güzel işler yapan müstesna. .. ” âyetinin cifri makamı 1358 etmektedir. Bu dönem de 2. Dünya Savaşı’na rastlamaktadır.

 Bu dönem belki de insanlık tarihinin en karanlık günleridir. Bu hasaret zamanının tehlikelerinden kurtulmanın tek çaresiyse “iman etmek” ve “güzel işler” yapmaktır. Bediüzzaman'a göre hasaretin tek nedeni şükürsüzlük, küfür ve küfran, fısk ve sefahettir. [11]

Netice-i meram: Cifr ilmi ve ebced hesabı İslâm uygarlığında sıklıkla kullanılmış ve makbul kabul edilmiştir. Yazının başlarında da belirtildiği üzere günlük hayatın çeşitli alanlarında kullanılmış, adeta kültürel bir motif haline gelmiştir. Ulema ve mutasavvıflar arasında da âyet ve hadislerin işârî anlamlarını ortaya çıkarmak için kullanılmış olan sistemlerdir.

Hâdis-i Şerîfler içinde de işârî anlamlar bulunmaktadır.

Hz. Muhammed gayb aşina nazarıyla gelecekteki olaylara Allah'ın izniyle muttali olmakta ve hadis-i şerifinde o olaya işaret etmektedir. İşte cifr ilmi ve ebced hesabı bu işârî mânâyı ortaya çıkaran bir işlev görmektedir. Pek tabiîdir ki, bu hesaplama yöntemleri ilim erbabının elinde kullanıldığı sürece hakikate anahtar olabilecektir. Aksi halde Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi sû-i istimale medar olabilecektir.

Arkadaşlar, Abdülkadir Badıllı Ağabeyin bu çalışması "Risale-i nûrun kudsi kaynakları " isimli kitapta geçiyor. Risale-i nurda, Cifir ve Ebced çok kullanıldığı için ve yer yer başka kişiler tarafından itiraza uğradığı için, bu çalışmayı okumanızı tavsiye ediyorum. Kısa fakat güzel bir çalışmadır.

İnternette herhangi bir link bulamadığım için çalışmayı buraya kopyalıyorum.

Not: Elimde "Risale-i nûrun kudsi kaynakları" kitabının ilk baskısı var. Oradan hazırladım. Daha sonra geliştirilmiş 2. Baskı çıktı. fakat bende mevcut değil. ayrıca piyasada da pek bulunmuyor. Bu çalışma güncellendi mi bilemiyorum. Bu yüzden ilk baskıdaki haliyle buraya yazıyorum.

Kaynaklar

[1] Metin Yurdagür, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “cefr” maddesi, c: 7, s. 215.

[2] Mukaddime, 2, s. 823.

[3] Mustafa Uzun, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “ebced” maddesi, c: 10, s. 70.

[4] İsmail Yakıt, Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, Ötüken Yayınları, İstanbul 1992.

[5] Metin Yurdagür, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “cefr” maddesi, c: 7, s. 216.

[6] İbn-i Kesir, Tefsirü'l-Kurâni'l-Azim, 1:38; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 87.

[7] Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 87.

[8] Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 86.

[9] İhya-ü Ulumi'd-din, 2:184, 174, 175.

[10] Kastamonu Lâhikası, s. 173.

[11] Kastamonu Lâhikası, s. 157.

Friday, June 05, 2026

Said Nursi Risale-i Nur Türkiye'yi Yok Etme Cabaları

 

 "Sure-i Tevbe'de: يُرِيدُون أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونََ   âyetindeki

نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ  cümlesi, kuvvetli ve letafetli münasebet-i maneviyesiyle beraber şeddeli "lâmlar" birer "lâm" ve şeddeli "mim" asıl kelimeden olduğundan iki "mim" sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidört (1324) ederek, Avrupa zalimleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle müdhiş bir sû'-i kasd plânı yaptıkları ve ona karşı

Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti yirmidörtte ilânıyla o plânı akîm bırakmağa çalıştıkları halde, maatteessüf altı-yedi sene sonra, harb-i umumî neticesinde yine o sû'-i kasd niyetiyle Sevr

Muahedesinde Kur'anın zararına gayet ağır şeraitle kâfirane fikirlerini yine icra etmek olan plânlarını akîm bırakmak için Türk milliyetperverleri cumhuriyeti ilânla mukabeleye çalıştıkları tarihi olan bin üçyüz yirmidörde, tâ otuz dörde, tâ ellidörde tam tamına tevafukla, o herc ü merc içinde Kur'anın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Resail-in 

Nur müellifi yirmidörtte (1324) ve Resail-in Nur'un mukaddematı otuzdörtte (1334) ve Resail-in Nur'un nuranî cüzleri ve fedakâr şakirdleri ellidörtte (1354) mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor.

Hattâ hakikat-ı hali bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telaşa sevkettiler ve bu itfa sû'-i kasdına karşı tenvir vazifesini tam îfa ettiklerinden bu âyetin mana-yı işarîsi cihetinde bir medar-ı nazarı olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi İslâmlar içinde Nur-u Kur'ana muhalif haletlerin ekserisi, o sû'-i kasdların ve Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin vahîm neticeleridir.

Eğer şeddeli "mim" dahi şeddeli "lâmlar" gibi bir sayılsa, o vakit bin ikiyüz seksendört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus'un doksanüç (1293)

 muharebe-i meş'umesiyle âlem-i İslâmın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resail-in Nur şakirdleri yerinde Mevlâna Hâlid'in (K.S.) şakirdleri o bulut zulümatını dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor.

Şimdi hatıra geldi ki; eğer şeddeli "lâmlar" ve "mim" ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdi'nin şakirdleri olabilir. Her ne ise... Bu nurlu âyetin çok nuranî nükteleri var. القطرة تدل على البحر  sırrıyla kısa kestik.”  (Risale-i Nur, Şualar)