Showing posts with label Hz.Muhammed (s.a.v.). Show all posts
Showing posts with label Hz.Muhammed (s.a.v.). Show all posts

Sunday, August 02, 2026

Hz.Peygamber (s.a.v) ve Şefaat

"Şefaat var mıdır?" Peygamber (s.a.v) Efendimizin şefaat hadisi tüm sahihliği ile gözümüz önünde duruyorken bu soruları soranların gerçekten art niyetli kişiler olduğunu düşünüyoruz.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir yemek dâvetinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bulunuyorduk. Kendisine etin kol tarafı ikram edildi. Resûl-i Ekrem etin kol tarafını severdi. Ondan bir lokma kopardıktan sonra şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde insanların efendisi benim. Bu da neden biliyor musunuz? Allah Teâlâ gelmiş gelecek bütün insanları düz bir yere toplayacak. Orası, insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği, onlara çağıranın hepsine sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanlar sıkıntıdan ve kederden artık dayanamayacak hale gelince birbirlerine:

- İçinde bulunduğunuz sıkıntıyı, başınıza gelen hali görmüyor musunuz? Halinizi Rabbinize arzederek size şefaat edecek birini bulmayı düşünmüyor musunuz? diyecekler. Bazıları ötekilerine:

- Babanız Âdem’e gidiniz, diyecekler. Âdeme gelip:

- Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Seni Allah kudret eliyle yarattı. Sana kendi rûhundan üfledi. Meleklere sana secde etmelerini emretti, onlar da secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine varıp bizim için şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali, başımıza gelen derdi görmüyor musun? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim çok gazaplı. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Rabbim o ağaca yaklaşmamı yasakladı, ama ben O’nu dinlemedim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Nûh’a gidin, diyecek. Onlar da Nûh’a gelerek:

- Ey Nûh! Sen yeryüzü halkına gönderilen resûllerin ilkisin. Allah Teâlâ sana “çok şükreden kul” demişti. İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbinin huzurunda bize şefaat etmeyecek misin? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Benim bir duam vardı; onu da kavmimin aleyhine kullandım. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin. İbrâhim’e gidin, diye karşılık verecek. Onlar da İbrâhim’e gelerek:

- Sen Allah’ın peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. O da şunları söyleyecek:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç yalan söylemiştim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Mûsâ’ya gidin. Onlar da Mûsâ’ya gelerek şöyle diyecekler:

- Ey Mûsâ! Sen Allah'ın Resûlüsün. Allah sana peygamberlik vermek ve seninle konuşmak suretiyle seni diğer insanlardan üstün kılmıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun? O da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben öldürülmesine dair emir almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Îsâ’ya gidin, diyecek. Onlar da Îsâ’ya gelerek:

- Ey Îsâ! Sen Allah’ın Resûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’nun yarattığı bir ruhsun. Sen daha beşikte iken insanlarla konuştun. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. Îsâ da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek, ama bir günah zikretmeyecek. Sonra da, asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Muhammed’e gidin, diyecek.

Başka bir rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: Onlar da bana gelerek:

- Yâ Muhammed! Sen Allah’ın Resûlü ve son peygambersin. Allah Teâlâ senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. 

Ben de yürüyüp Arş’ın altına geleceğim, Rabbime secdeye kapanacağım. Sonra Allah Teâlâ daha önce kimseye öğretmediği en güzel hamdü senâyı bana ilham edecek. Sonra bana hitaben:

- Yâ  Muhammed! Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve:

- Yâ Rabbî! Ümmetimi bana bağışla! Yâ Rabbî! Ümmetimi kurtar! Yâ Rabbî! Ümmetimi bağışla! diye yalvaracağım. O zaman bana:

- Yâ Muhammed! Ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en sağındaki Bâbü’l-eymen’den içeri al! Onlar başkalarıyla beraber cennetin diğer kapılarından da gireceklerdir, buyurulacak. Sonra Resûl-i Ekrem sözüne şöyle devam etti: 

Canımı kudretiyle yaşatan Allah’a yemin ederim ki, cennet kapılarının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile (Bahreyn’deki) Hecer veya Mekke ile (Suriye’deki) Busrâ arasındaki mesafe kadar geniştir.” (Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîru sûre (17), 5; Müslim, Îmân 327, 328. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 10)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Resûl-i Ekrem Efendimiz, şefaat konusundaki bu ünlü hadisi bir davette ashâbıyla sohbet ederken söylemiştir. Bu davette ona, etin kol tarafını sevdiği için özellikle bu kısım ikram edilmiştir.

Mahşerdeki o korkunç bekleyiş sahnesini burada kısaca tasvir eden Peygamber aleyhisselâm, dünyaya gelmiş ne kadar insan varsa hepsinin düz bir arazide toplanacağını söylemekte, ayrıca sahne düzeninden de söz ederek insanlara şöyle bir bakanın hepsini görebileceğini, onlara seslenen kimsenin hepsine birden sesini duyurabileceğini belirtmektedir.

Hadiste mahşer gününde güneşin hararetinden beyinlerin kaynamaya başladığı sırada, mahşer halkının bir kurtarıcı aramaya çıkacakları anlatılmaktadır. Bu arayışın sonunda, uzandıkları bütün dalların birer birer ellerinde kaldığını hayretle ve dehşetle görecekler, ümitlerinin tükenmeye başladığı bir sırada, o korkunç meydanın yegâne hatırlı kişisinin, hadisimizde buyurulduğu üzere, kıyamet gününün efendisinin Peygamber-i Zîşân olduğunu anlayacaklardır. 

Şeref Hanım’ın (ö. 1861) dediği gibi: Geldi nice peygamber-i zîşân bu cihâna / Sen cümlesine seyyid ü servetsin Efendim diyeceklerdir. Mahşer meydanında, herkesin nefsinin derdine düştüğü bir zamanda, sözüne değer verilecek ve duası kabul edilecek yegâne sultanın o olduğunu görecekler ve Süleyman Çelebi gibi ona:

"Merhabâ ey âsi ümmet melcei

Merhaba ey çâresizler eşfai" diye sarılacaklardır.

Allah Teâlâ’nın, Resûlullah Efendimiz’e şefaat imkânı verdiği, "Rabbinin seni övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin" (İsrâ sûresi, 79) âyetinde de görülmektedir. Bu makâm, makâm-ı Mahmûd denilen büyük şefaat yetkisidir. 

O zaman Resûlullah Efendimiz’in elinde livâü'l-hamd (hamd sancağı) bulunacak, aralarında Hz. Âdem de olmak üzere bütün peygamberler bu sancağın altında toplanacaklardır (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 18; İbni Mâce, Zühd 37; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 281, 295, III, 2, 144).

Bazı kimseler, Allah’tan başka kimsenin şefaat edemeyeceğini söyleyerek, ne kadar sahih olursa olsun, şefaat konusundaki hadisleri kabul etmek istemezler. Halbuki birçok âyette Allah Teâlâ’nın izin verdiklerinin şefaat edebileceği açıkça belirtilmiştir. 

Meselâ: "İzni olmadan O'nun huzurunda kim şefaat edebilir?" (Bakara sûresi, 255) "Onun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez." (Yûnus sûresi, 3) "Rahmân nezdinde söz ve izin alandan başka hiçbirinin şefaate gücü yetmeyecektir" (Meryem sûresi, 87) "Allah'ın huzurunda kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez" (Sebe' sûresi, 23) âyetleri bunu göstermektedir. 

Özellikle de "O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez" (Tâ hâ sûresi, 109) âyeti konumuzun esasını teşkil eden hadîs-i şerîfe daha bir açıklık getirmektedir. Zaten Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de yukarıdaki hadiste kendisine “Yâ  Muhammed! 

Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek” diye şefaat izni verileceğini söylemektedir. Şu halde şefaat konusundaki âyetlerle bu ve benzeri hadisler tam bir uyum içindedir.

Şefaat sadece bundan ibaret değildir. Peygamber Efendimiz’in daha başka şefaatleri de vardır. Ayrıca Allah Teâlâ şefaat yetkisini diğer peygamberlere, meleklere, âlimlere, şehidlere, sâlih mü'minlere, çocuklara ve cennet ehlinden uygun gördüğü bazı kimselere de verecek, onlar da yakınlarına şefaat edeceklerdir.

Son olarak şunu söyleyelim: Bir hadîs-i şerîfte mü'minlerin ümidi Efendimiz, "Kimsenin zorlaması olmadan, kendiliğinden ve içinden gelerek iman eden kimselere" şefaat edeceğini söylemektedir. (Buhârî, Rikak 51) Öyleyse herkes Resûlullah Efendimiz’in şefaatini elde edebilmek için onun belirttiği özelliğe sahip olmaya çalışmalıdır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’den önce şefaat etmeleri için kendilerine başvurulan peygamberlerin, şahsî günahlarından söz ederek kendilerini şefaat etmeye lâyık görmemeleri, hem tevâzularının bir eseridir hem de şefaatin derece derece olduğunu, en büyük şefaat yetkisinin de Peygamber  aleyhisselâm’da bulunduğunu göstermek içindir.  

Bu hadis kısaca geçmiş ve peygamberlerin büyük ve küçük günah işleyip işlemedikleri hususunda âlimlerimizin görüşleri orada genişçe ele alınmıştır.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem mahşer gününde şefaate lâyık olan kimselere şefaat edecektir.

2. Hiçbir peygamberin şefaate cesaret edemeyip sadece Resûlullah Efendimiz’in bu konuda niyazda bulunması ve kendisine şefaat yetkisi verilmesi onun Allah Teâlâ’nın yanındaki değerini göstermektedir.

3. Cenâb-ı Hakk’ın, önce Resûl-i Ekrem’e değil de diğer peygamberlere başvurmayı ilhâm etmesi, Peygamber aleyhisselâm’ın şefaat yetkisini ve üstünlüğünü insanların daha iyi anlamaları içindir.

4. Mahşerin, kendisinden Allah’a sığınılacak kadar çetin ve dayanılamayacak kadar korkunç bir yer olduğu anlaşılmaktadır.

Peygamber Efendimiz’in İsimleri

Ben Muhammed'im ve Ahmed'im. Ben o Mâhi'yim ki Allah benim (nübüvvetim) ile küfrü izale edecektir. Ben o Haşir'im ki (kıyamet gününde), insanlar beni takip ederek haşr olunacaktır. 

Ben Âkib'im. Hâtemü’l-Enbiyâ'yım (Benden sonra hiç kimse, peygamber olmayacaktır.)” Bu hadîs-i şeriften de anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber'in en meşhur isimlerinden ikisi, Muhammed ve Ahmed'dir. Bu iki isim, “hamd” kökünden türemiştir. Hamd; “kişinin faziletini anarak övmek” demektir. 

Buna göre Ahmed; “Allah Teala'yı yüksek sıfatlarıyla ve kudret eserleriyle gerektiği şekilde öven kişi” demektir. Muhammed ise; “fazilet ve iyilikleri anılarak övülmüş kişi” demektir. “Öven Ahmed, övülen Muhammed'dir” ifadesi, bu iki ismin anlamını daha iyi açıklar. 

Kadı lyaz diyor ki: “Rasûlullâh, Muhammed olmazdan evvel Ahmed idi. Diğer bir deyimle insanlar, Hz. Peygamber'i övmeden önce o, Allah'ı yüksek sıfatlarıyla övmüştür. 

Bu cihetledir ki, Peygamberimizin Ahmed adı, geçmiş peygamberlerin kitaplarında zikredilmiş, Muhammed adı ise, Kur'ân-ı Kerim'de verilmiş olup, her ikisi de en güzel iki isimdir.” Hiç şüphesiz Peygamberimizin mübarek isimleri bunlardan ibaret değildir. 

Peygamberimiz çeşitli isimlerle anıla gelmiştir. Bunları, bin adedine vardıranlar olduğu gibi, üç yüze ulaştıranlar ve “Esmâü'1-Hüsnâ” adedince, bunlardan 99 adedini seçip zikredenler de vardır. Ancak yukarıda mealini verdiğimiz hadiste, beş ismin özellikle zikredilmesinin sebepleri şunlar olabilir: 1. Bu beş ismin, daha evvelki peygamberlere indirilen 

Mukaddes Kitaplarda mevcut olması ve geçmiş ümmetlerin bu isimleri tanımış olması. 2. Bu beş ismin, işaret ve delalet ettiği yüce manalar itibarıyla Rasûlullâh'ın en yüksek isimleri olması. Şunu da ifade etmek gerekir ki, hadis-i şerîfteki beş adedi, daha çok sayıyı reddetmez. Peygamber Efendimizin “Muhammed” adı, aşağıdaki meali verilecek ayet-i kerimede geçmektedir: “Muhammed (s.a.v.), Allah'ın Peygamberidir.” (Fetih, 29) “Ahmed” adı ise, Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetinde geçmektedir: “Meryem oğlu İsâ: (Ey İsrailoğulları! 

Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın tarafından size gönderilmiş bir peygamberiyim) demişti.” (Sâf, 6) Peygamber Efendimizin, Kur’ân-ı Kerim'de Geçen İsimleri Peygamber Efendimizin, 

Kur’ân-ı Kerim'de başlıca şu isimlerle anıldığı görülüyor: “Muhammed (Fetih, 29), Ahmed (Sâf, 6), Rasûl (Bakara, 285; Nisâ, 13), Nebî (Enfâl, 64; Tevbe, 61, 73), Şâhid (Fetih, 8; Nahl, 89), Mübeşşir (Sebe, 28), Beşîr (İsrâ, 105), Nezîr (Hacc, 49), Münzir (Ra’d, 7), Dâî ilallâh (Ahkâf, 31), Sirâcün Münîr (Ahzâb, 46), Raûfü’r-Rahîm (Tevbe, 128), Musaddik (Âl-i İmrân, 81), Müzekkir (Ğâşiye, 21), Müzzemmil (Müzzemmil, 1), Müddessir (Müddessir, 1), Abdullâh (Cinn, 19), Kerîm (Hâkka, 40), Hakk (Zuhrûf, 29), Mübîn (Zuhrûf, 29), Nûr (Mâide, 15), Hâtemü’n-Nebiyyîn (Ahzâb, 40), Rahmeten li’l-âlemîn (Enbiyâ, 107), Hâdî (Rûm, 53; Neml, 81), Tâ-hâ (Tâ-hâ, 1), Yâsîn (Yâsîn, 1), Emîn (Tekvîr, 21), Kademe Sıdk (Yûnus, 2), Nebiyy-i Ümmî (A‘râf, 157) ” Ayrıca delalet ettiği anlam bakımından Necmü’s-Sâkıb (Târık, 3), Sırât-ı Müstakîm (Yâsîn, 4), Urvetü’l-Vüskâ (Lokmân, 22) ve Ni‘met (Kalem, 2) deyimlerinin de 

Kur'ân-ı Kerîm’de Rasûlullâh'a ad olarak zikrolunduğunu söyleyenler vardır. Yukarıda sıralanan isimlerden bazıları bir ayette, bazıları birkaç ayette; bazıları ise pek çok ayette geçmektedir. 

Her birinin, “Muhammed ve Ahmed” isminde olduğu gibi, işaret ettiği derin manalar vardır ve bu manalar, sevgili Peygamberimizin îfa ettiği yüksek vazifenin birer cihetini sembolize ederler. Mesela; insanlara İslâm gibi bir dini müjdelediği için “Beşîr ve Mübeşşir” denilmiştir. 

Allah'ın birliği ve ümmetin fiillerine şahadet ettiği için “Şâhid” denilmiştir. İnanmayanları, Allah'ın azabı ile korkutması dolayısıyla de “Nezîr-Münzir” adı verilmiştir. İnsanları ve cinleri, Allah yoluna -hak yola- davet ettiği için “Dâî ilallâh”, tebligatı ile şirkin karanlığı gidip îman nuru ortalığı aydınlattığı için “Siracün Munîr”, Hz. Musa ve İsa'ya inzal olunan 

Mukaddes Kitapları tasdik ettiği için, “Musaddik”, nasihatçi-öğütçü olması itibariyle “Müzekkir”, halkı irşât ve insanlığı ıslah için kalkıp hareket etme ve gayretle yürüme zamanının geldiğini hatırlatmak üzere, ilahî hitaba muhatap kılındığı için “Müddessir”, kulluğunu ifade ve tevazuunu işar için 

“Abdullah”, insanlığın saadeti için gönderilmiş saygıdeğer, şerefli bir peygamber olduğu için “Kerim”, bıkıp usanmadan ilahî hakikatleri ve İslâmî esasları insanlara anlattığı, açıkladığı için “Hakku’l-Mübîn”, etrafını ilahi nurla aydınlatması itibarıyla “Nur”, adeta mühürleyerek kendisinden önceki

 peygamberlerin kutsal gayretlerini tasdik etmesi ve son peygamber olması yani, peygamberlik müessesesinin kendisiyle sona ermesi bakımından “Hâtemü’n-Nebiyyîn” denilmiştir. Her iki dünyada saadete vesile olacak 

Dîn-i İslam'ı tebliğ etmesi ve bütün insanlığın bundan yararlanabilmesi, bütün akıl sahiplerinin bununla kurtuluş yoluna girmesi imkanı mevcut olduğundan, “Rahmeten l'il-âlemîn”, hidayet edici, yol gösterici, gidilecek yolu öğretici manalarında “Hâdî”, ümmetinin hidayetini isteyen bir peygamber olması ve her çeşit pisliklerden arınmış olarak 

Allah'ın kullarını, ilahi hükümleri kabule teşvik edici olması anlamında bir hitap olarak “Tâ-Hâ”, keza bu şekilde bir hitap olması bakımından “Yasin”, her bakımdan güvenilir olması, vahyi tebliğde kusursuz olması, 

vazifesini gereği gibi yapması itibariyle “Emîn”, ümmetine şefaatçi olması itibariyle “Kademe Sıdk”, ona ve tebliğ ettiği esaslara uyanlar, en sağlam bir kulpa sarılmış olacaklarından “Urvetü’l- Vüskâ”, insanlığın mutluluğu için en doğru yol olan 

İslâm'a insanları davet ettiği için “Sırât-ı Müstakîm”, hidayet ve irşadıyla -yıldızların karanlığı aydınlattığı gibi - insanın iç ve dış dünyasını saran karanlıkları nurlandırdığı için “Necm-i Sâkıb”, okuyup-yazma bilmediği halde ilmin bütün inceliklerine ve kemâlâtına vakıf olması itibarıyla “Ümmî”, ilahi bir taltif manasıyla bir teşvik hitabı olarak: “İşin çok önemlidir, kalk! Gizlenme! 

Hakikati tebliğde zayıf davranma!» manasında “Müzzemmil”, akıllılık, gayretlilik, güzel ahlak, dünyevi ve uhrevi saadet sebebi olan bütün güzel vasıflarla, Rabbânî bir mevhibe neticesinde donatılan ve bu haliyle insanlık için büyük bir nimet olması itibarıyla da “Ni'met” denilmiştir. Yukarıda yaptığımız kısa açıklamalar, Peygamberimize ait isimlerin, en bilinen yaygın işaret ve delaletleridir. 

Yoksa bu mübarek isimlerin, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v.)’in vazife ve hizmetleri incelenerek tecellileri göz önüne alınırsa, sayısız açıklamaları olacağını kabul etmek gerekir. Kur'ân-ı Kerîm'de işaret edilen isimler arasında “Raûfu’r-Rahîm» ismi özel bir öneme sahiptir. 

Zira bu isimle Cenâb-ı Hakk, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)'i, hiçbir peygambere nasip olmayacak derecede yüksek bir ilahi iltifata eriştirmiştir. Bilindiği gibi Rauf ve Rahîm isimleri, Cenâb-ı Mevlâ'nın kendi ilahi zatına ait iki isimdir. 

Dolayısıyla bu isimleri ona vermekle, sevgili Peygamberimizi kendi zât-ı ilâhisine ait isimlerle tavsif buyurmuş olmaktadır. Bu isimlendirme ve tavsifte, büyük bir tekrîm-i ilahî vardır. Resûlullâh (sav.), müminlerin hepsi için lütuf ve ihsan edicidir; 

Peygamber (s.a.v.), ilahî ahlak ile ahlaklanmış olduğundan, iman edenlere çok düşkündür; onların menfaatini ister, onlara hiçbir zarar ulaşmasını arzu etmez, onların üzerine titrer. Aynı şekilde tebliğ ettiği din de müminler için rahmettir. (Tevbe, 128)

Abdullah: Allah’ın kulu.

Âbid: Kulluk eden, ibadet eden.

Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.

Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.

Ahsen: En güzel.

Alî: Çok yüce.

Âlim: Bilgin, bilen.

Allâme: Çok bilgili.

Âmil: İşleyici, iş ve hareket adamı.

Azîz: Çok yüce, çok şerefli olan, galip.

Beşîr: Müjdeleyici.

Burhan: Sağlam delil.

Cebbâr: Kahredici, galip.

Cevâd: Cömert.

Ecved: En iyi, en cömert.

Ekrem: En şerefli.

Emin: Doğru ve güvenilir kimse.

Fadlullah: Allahın ihsanı, fazlı.

Fâruk: Hakkı bâtıldan ayıran.

Fettâh: Her türlü hayrın kapısını açan.

Gâlib: Hâkim ve üstün olan.

Ganî: Zengin.

Habib: Sevgili, çok sevilen.

Hâdî: Doğru yola götüren.

Hâfiz: Muhafaza edici.

Halîl: Dost.

Halîm: Yumuşak huylu.

Hâlis: Saf, temiz.

Hâmid: Hamd edici, övücü.

Hammâd: Çok hamdeden.

Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.

Kamer: Ay.

Kayyim: Görüp gözeten.

Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.

Mâcid: Yüce ve şerefli.

Mahmûd: Övülen.

Mansûr: Zafere kavuşmuş.

Masûm: Suçsuz, günahsız.

Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.

Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.

Mekkî: Mekkeli.

Merhûm: Rahmetle bezenmiş.

Mes’ud: Mutlu.

Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.

Muallim: Öğretici.

Muktedâ: Peşinden gidilen, uyulan.

Muslih: Islah edici ve düzene koyucu.

Mustafa: Çok arınmış.

Mutî: Hakka itaat eden.

Mu’tî: Veren, ihsan eden.

Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan.

Mübarek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli.

Sunday, July 12, 2026

Benden Sonra Hilafet Otuz (30) Yıldır

 “Benden sonra hilafet -veya nübüvvet hilafeti- otuz yıldır.”(bk. Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221)

  "Isırıcı", yani yok edici saltanat kısmını ihtiva eden hadisi, Hz. Huzeyfe anlatıyor: Resulüllah(a.s.m) şöyle buyurdu:

“Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman- ortadan kaldırır. 

Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.”(bk. Ahmed b. Hanbel, 4/273)

Hafız el-Heysemi; “hadisi, Ahmed b. Hanbel, Bezzar -daha tam-, Taberanî -bir kısmını- rivayet etmiştir; Ravileri sikadır” diyerek hadisin sıhhatine hükmetmiştir.(bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/226).). Beyhakî de aynı hadise yer vermiş ve herhangi olumsuz bir beyanda bulunmamıştır.(bk. Beyhakî, Delailu’n-nübüvve, 7/413)

Hadiste bahsedilen ve otuz seneden sonra babadan oğula intikal etmeye başlayan hilafete, saltanat ve krallıklar hakim olmuştur. Halifelik müddetine, Dört Halifenin ve Hz. Hasan (ra)’ın altı aylık hilafetiyle beraber, bazı alimler Ömer bin Abdülaziz’in iki buçuk seneye yakın hilafet zamanını da eklemişlerdir.

Gerçekten de Ömer bin Abdülaziz tam manasıyla “Mü’minlerin Emiri” unvanına hak kazanmış, irade ve idare sahibi bir şahsiyetti. Ancak buna rağmen, hadisteki otuz sene tabiri dikkate alınarak Hz. Hasan (ra)’ın altı aylık hilafetiyle son bulduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. 

Saltanata dönüşmesi de Hz. Muaviye (ra)’in, oğlu Yezid’i kendisine veliaht tayin etmesiyle başlamıştır.

Otuz seneye kadar hilafetin devam edeceğini beyan eden hadis-i şerif ile, hukuki bir mesele olan ümmetin bu müddetten sonra imamsız olduğu ve bundan mesul olup olmadığı sorusuna Sadeddin Teftazani şöyle cevap verir:

“Otuz senelik halifelikten maksat, kamil manadaki hilafettir; mutlak hilafet kastedilmiş değildir. Böyle bir itirazın doğruluğunu kabul etsek bile mümkündür ki, hilafet biter, ama imamet dönemi bitmez. Zira imamet daha umumi bir mefhumdur. 

Çünkü Ömer b. Abdülaziz gibi bazı kimselerin Raşid halifelerin yolunu izledikleri açıktır. Dolayısıyla hadisle anlatılmak istenen şey, kâmil bir halifeliğin bazen olacağı, bazan da bulunmayacağı hususudur." (et-Taftâzânî, Şerhu`l-Akâid, s. 180)

Asla Gülmeyen İri Cüsseli Melek - Azrail a.s

 

Sonra iri cüsseli ve heybetli bir melek gördüm. Ayakları yerin yedi kat dibinde ulaşıyor, başı ise Arş'a eriyordu. Nurdan bir kürsü üzerine oturmuştu.

İdaresinde sayısız melek vardı. Sağı, solu "Allah'ın emrini" (ölüm emrini) bekleyen meleklerle sarılmıştı. Sağında geniş bir levha (yazı tahtası) vardı, solunda ise ulu bir ağaç bulunuyordu. Yüzünde gülümseme dahi yoktu. Cebrail dönüp sordum:

-Ey kardeşim Cibril.' Ya bu kimdir? Cebrail, şu cevabı verdi:

-0, bütün lezzetleri acılaştırandır, cemaatleri birbirinden ayıran, ev bark yıkan, kabristanları şenlendiren, çocukları öldüren, kadınları dul bırakandır. 

Dost acısını o tattırır, haneleri o harap eder, gönülleri o karartır ve gençleri gök ekin gibi koparan odur. O ölüm meleği Azrail (a.s.)'dir. O ve Cehennem bekçileri asla gülmezler, gülümsemezler. Ona yaklaş ve selam ver.

Yaklaşıp selam verdim fakat selamımım almadı. Cebrail ona:

-Niçin selamı almadın? Onun kim olduğunu biliyor musun? O yaratılmışların efendisi ve Hakk'ın  sevgilisi (Hz. Muhammed Aleyhi’s-selatu ve’s-selam)dir”  dedi.

Azrail bunu işitince ayağa kalktı ve selamıma karşılık verdi. Beni rabbimin keremiyle karşılayıp şöyle dedi:

-Ey Muhammed (asv) sana müjdeler olsun. Kıyamete kadar bütün hayırlar sende ve senin ümmetindedir. Aramızda şu konuşma geçti: kardeşim Azrail, senin makamın burası mı?

-Evet, Rabbimin beni yarattığından kıyamete kadar burası…

Azrail Canları Nasıl Alıyor?

-Sen bu mekânda iken ruhları nasıl kabz ediyorsun (can alıyorsun)?

 -Rabbim burayı bana mekân kıldı ve emrime 5 bin melek verdi. Onları yeryüzüne salıyorum. Kula eceli gelip de rızkı kesilince ve hayatının sona erdirilmesi kararlaştırılınca ona kırk melek gönderirim. 

Onun ruhunu kuşatırlar. Damarlarından, sinirlerinden, et ve kanından girerek, ruhunu kuşatırlar, Sonra parmak uçlarından ruhunu kabzetmeye başlarlar. Dirseklerine kadar çektikten sonra ölüyü bir saat kendi haline bırakırlar.

Sonra ruhu göbeğe kadar çeker ve bir saat daha rahat bırakırlar. Ardından boğazına kadar getirirler. Ölü başlar hırıldanmaya. Artık iş kolaylaşmıştır. Yağdan kıl çeker gibi ruhunu çekip kabzederler.

Ruh bedenden ayrılınca, gözler donuklaşır. Çünkü gözler, ruhu tabidirler. Onlardan her birini şu iki kargımdan birisiyle kabz ederim.

0 an Azrail'in elindeki kargılara gözüm ilişti. Biri, nurdandı diğeri çirkin, sinir bozucu bir kargı idi. İyi ruhları nurdan kargı ile alıyor ve ‘İlliyyin'e gönderiyordu. Kötü ruhları da çirkin ve sinir bozucu kargı ile alıp cehenneme gönderiyordu.

Kafirin ruhu siyah bir taşa benzer ki o yerin yedi kat dibine yuvarlanır. Kafirin ve facirin ruhları orada toplanır. Orası ‘Safilîn’dir (en aşağı yerdir) .

Kulun Ölüm Vakti Geldiğinde…

Azrail’e sordum:

-Kulun ecelinin geldiğini nasıl biliyorsun? Şöyle dedi:

-Ey Muhammed (asv)! Her kul için gökte iki kapı vardır. Birinden kulun rızkı iner, diğerinden ameli yükselir.

Solumda gördüğün şu ağacın her yaprağında bir insanın adı var. Kulun eceli yaklaştı mı, yaprak sararır. Sonra da rızıkların indiği kapının önüne düşer. Adı da yazı levhasına yazılır. Anlarım ki o ölecektir.

Ona bir bakış atarım ki cesedi titremeye başlar. Kalbi yerinden çıkacak gibi olur ve yatağa düşer. Sonra ona kırk melek musallat ederim ve ruhunu kabzederler.

(Nitekim Kur’an bu Hali, şöyle bildirir:

“O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.” (Enam, 61))

-Peki, bana, can alırken takındığın suretini gösterebilir misin?

-Sen ona güç getiremezsin ya Muhammed (asv)!

-Rabbin hakkı için bunu senden istiyorum.

Azrailin Can Alırkenki Hali…

Tam o anda yücelerden gelen bir ses duyuldu:

"Ey Azrail, habibime muhalefet etme!" diyordu. Bunun üzerine Azrail suret-i asliyyesiyle bana göründü.

Can almak kasdıyla yönelttiği nazarlarını üstümde hissettiğim zaman, dünyayı iki parmağı arasında gördüm. Dünya, ‘siz nasıl bir çekirdeği parmaklarınızın arasında istediğiniz gibi evirip çevirirsiniz 0 da dünyayı öylece iki parmağı arasında evirip çeviriyordu. 

Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Göğsümde adeta bir zelzele oluyordu. Bunun üzerine Cebrail eliyle göğsüme bastırdı da adeta çıkacak gibi olan ruhum ve aklım döndü de kendime geldim.

Cebrail şöyle dedi:

"Ey Muhammet! Kabirden sonra karanlık, yalnızlık ve Münker-Nekir suallerinden başka bir şey yoktur"

Peygamber Efendimiz anlatmaya devam ediyor:

Sonra Azrail’e veda ettim. Çok az yürümüştüm ki parlak yüzlü, aklıselim sahibi biriyle karşılaştım. Beni görünce tebessüm etti. Cebrail'e

-Kim bu, dedim. Cebrail:

-Senin baban İbrahim Halilullah' tır. Ona yaklaş ve selam ver. Öyle yaptım. 0 da keremle selamıma karşılık verdi ve:

-Hoş geldin ey salih oğul! Sana müjdeler olsun Ya Muhammed! Bütün hayırlar kıyamete kadar sende ve senin ümmetinde toplandı. Şimdi kardeşin Cebrail seni Rabinnin katına çıkaracak. Rabbin seni kendine has kılacak ve sana ikramda bulunacak, dedi.

Amellerin En Güzeli…

O'na burada oturuşunun sebebini sordum o şöyle dedi:

"-Âdemoğullarının amellerine şöyle bir bak.' La ilahe İllallah Muhm medu'r-Rasulullah' demekten daha güzel, daha kâmil, daha nurlu, daha parlak, daha iyi, daha saf ve daha temiz olanını göremeyeceksin"

Bu sözler üzerine kalbim ferahladı, Rabbime hamd ettim.

Sonra Cebrail bana

-"Öne geç onunla ve meleklerle birlikte iki rekat namaz kıl" dedi.

Öne geçip iki rekat namaz kıldıktan sonra yine Cebrail ile birlikte yükselmeye başladık. Beşinci kat semaya geldik.

Cebrail diğer katlarda olduğu gibi kapıyı çaldı. Ve yine aynı sorgulardan sonra bizi beşinci kata aldılar. Dördüncü kat sema ile beşinci kat sema arası da 500 yıllık bir mesafe idi ama biz bu mesafeyi de göz açıp kapayıncaya kadar katetmiştik.

Beşinci sema altındandı. Adı da "Münire" idi.

Orada, Aziz ve Celil olan Allah'ın yaratıklarından büyük bir melek gördüm. Şayet Allah ondan yedi kat semayı yutmasını emretse o bir anda bunu gerçekleştirebilirdi, cesameti onun tamamını içine alacak kadar büyüktü Şöyle nida ediyordu:

"Ey Efendim ve ey Sahibim, sana isyan edenler senin kadrini layıkıyla bilmediler. Seni tenzih ederim, yarattıklarına karşı ne kadar sabırlı ne kadar müşfiksin!"

O esnada bir kapı gördüm. Kapının üstünde yanıp sönen iki satır yazı gördüm: "La ilahe İllallah Muhammedu'r-Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem" yazılıydı.

Yazıyı okuyunca mandal düştü (sürgü çekildi) ve kapı açıldı. Göz kamaştıran bir parıltıyla karşılaştım. Beşinci semadan yerin merkezine akıyordu.

Ve Cehennem Meleği…

Yerin merkezinde Allah’ın gadabından ve çıkardığı dumanlardan kararmış ve buhar haline dönüşmüş cehennemi gördüm.

Başında iri cüsseli bir melek vardı. Bakışları öfke, görünüşü gadab doluydu. Dehşet bir görünüşü vardı. İki gözü arasında öyle bir nokta mevcuttu ki şayet parlayacak olsa, bütün dünya onun hararetinden ölür, denizler buharlaşır, dağlar toz zerreciklerine dönüşürdü.

("Allahım, azametin ve kerim ismin hürmetine onun yüzünü bize gösterme. Ey Zülcelal ve’l-İkram sahibi kudretinle onu bizden uzak tut")

Peygamberimiz (a.s.v.) anlatmaya devam ediyor:

Cebrail’e "Ey kardeşim Cebrail, bu tüylerimi ürperten ve kalbimi yerinden fırlayacak duruma getiren bu şahıs kimdir?" diye sordum, şu cevabı verdi:

"Bu cehennem ateşin sorumlusu melektir. Allah onu gadabıdan ve hoşnutsuzluğundan yarattı. Allah onu yarattığından bu yana, onun Allah düşmanlarına gadap ve öfkesi artıp duruyor. Ölüm meleği Azrail de bu melek de asla gülmezler. Ona yaklaş ve selam ver"

Yaklaşıp selam verdim. Karşılık vermedi. Cebrail, “Niçin selamı almadın? 0 Allah'ın sevgilisi, âlemlerin efendisi, Allah katında yaratılmışların en azizi ve rahmet peygamberidir" dedi.

Melek bu sözleri duyunca iki ayağı üzerine dikilerek "Allah Allah.. Senden özür dilerim Ey Allahın sevgilisi" karşılığını verdi.

Onunla aramızda şu konuşma geçti:

-Bana cehennemi göster!'

-Benim buna yetkim yoktur.

Tam bu sırada yücelerden bir nida geldi:

-Habibim Muhammed'e (asv) muhalefet etme!

 Bunun üzerine ondaki sır perdesi kalktı. Bir de baktım Allah'ın gadabıyla karılmış muzlim bir karanlık...

(Denildi ki, dünyadaki ateş, o ateşin yetmiş defa Kudret denizinde yıkanmış bir şuaıdır. Ancak bu şekilde o, istifade edilebilir bir şua, bir nur haline getirilmiştir.)

Saturday, July 11, 2026

Riyâ Şirktir

“Şirk benim ümmetimde karanlık geceleri mermer taş üzerinde yürüyen karıncanın izinden, eserinden daha gizlidir. Bunun ednâsı zulümle yapılan davranışları hoş görmek yahud adâlet dairesinde görülen bir şeyi sevmemektir.” (Camiu’s-sağir)

 Zâhirde kalan âlimler de benlik içindedirler. Hep “Ben!” der, “Ben biliyorum!”, “Ben söylüyorum!”, “Ben irşad ediyorum!” der.

O “Ben”in gizli mânâsı, Allah-u Teâlâ o kalpte yok, varlık ve nefis var. Allah-u Teâlâ’nın ihsanını nefse bağlamış. Nefse bağladığı için nefis “Ben!” diyor, Allah-u Teâlâ’yı inkâr ediyor. Bunun apaçık mânâsı budur.

Benlik şirktir, benlik puttur, benlik küfürdür! Fakat insan benlikten kurtulamıyor.

Gerçekten birçoğu irşad ettiğini sanır, ifsad ettiğini bilmez. Niçin bilmez? Hakikati bilmediği için bilmez. Çünkü dıştan içeriye alınmamıştır. 

Evin dışında kalmış, dıştan sesleniyor. İlmi kafada kaldı, kalbine inmedi. Kur’an’ın nûru boğazdan aşağıya da inmedi. İçeriye nüfuz edemedi. Onun için hakikati bilmiyor, o ise her şeyi bildiğini sanıyor, kendisinin bir allâme olduğunu biliyor, hakikatte câhil olduğunu bilmiyor.

Zâhirden sonra hakikate geçmek için tarikat ilmini dahi bitirmek lâzımdır, bunu açık söylüyorum. Hakikate geçtikten sonra da kalbin içine nüfuz eder. Bir de bakar ki: “Eyvah! Ben kendimin bir şey bildiğimi zannediyordum, şimdiye kadar nasıl bu varlığı topladım, 

Hazret-i Allah’a nasıl şirk koştum?” der. Hiçbir şey bilmediği gibi, kendisini de bilmediğini o anda öğrenir, hakikat perdesi açılır, o zamana kadar yaptığı varlıklara istiğfara başlar ve hayatı boyunca devam eder.

İşte âlimler bunun için helâk oldu. Çünkü fenâdan bihaberdirler. Bunun için kalbi de yumuşamadı, yumuşamasına muvaffak olmadı.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İnananların Allah’ı zikir için kalplerinin saygı ile yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?” (Hadîd: 16)

Ene putunu eline almış, irşada kalkmış ve fakat ahirete bu put ile göçtüğü zaman hakikati görecek.

Zira Âyet-i kerime’de:

“Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur.

Onu kirletip örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır.” buyuruluyor. (Şems: 9-10)

Âlim geçinen, fakat aslında zâlim olan bu gibi kimselerin bu cehaletleri, din adına işlenen bir cinayettir. Dinimizin maruz kaldığı en büyük tehlikedir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Şerlilerin en şerlisi kötü âlimlerdir.” buyurmuşlardır. (Dârimî)

Onların kalpleri nifak ve şüphe ile doludur.

“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını arttırmıştır.

Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle onlara elem verici azap vardır.” (Bakara: 10)

Onlar Kitabullah’a itibar etmeyince, Allah-u Teâlâ da bu hastalığı taşıyanların hastalığını daha da artırmıştır. Bu yüzdendir ki Allah-u Teâlâ’nın kahrına müstehak olmuşlardır.

Kendilerinin nasıl bir cehalet ve dalâlet çukuruna düşmüş olduklarının hiç farkında değildirler.

“Kendilerine ‘Yeryüzünde fesad çıkarmayın!’ denildiği zaman ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler.” (Bakara: 11)

Allah-u Teâlâ onların bu cevaplarını şiddetli bir şekilde reddederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“İyi bilin ki asıl ortalığı ifsad edenler kendileridir. Lâkin anlamazlar.” (Bakara: 12)

Allah-u Teâlâ’nın hükmünü kaldırmaya çalışıp kendi arzusunu hüküm yerine koymaya çalışmak bir şirktir, bunu yapan müşriktir. Bu bir ulûhiyet dâvâsıdır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Resul’üm gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)

O’nun hükmü böyledir. Nefis putuna dayanmış olduğundan, bunlara tâbi olan kimse, bunları ilâh olarak kabul etmiştir.

“İşte böyle... Çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır.

Bunun için Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 9)

Çünkü yapılan iş ve icraatların kabulü için iman şarttır. Şirk ve küfür ise bütün iyilikleri heder eder.

Halka âlim olduğu zannını verdirmek için konuşuyorsa, halkı başına toplamak gibi bir gaye güdüyorsa gizli şirktir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Gizli şirk, insanların methini ve ihsanını veya tazimini kazanmak maksadıyla amel ve ibadet eylemektir.” (Camiu’s-sağir)

Aslında bütün iyilikler Allah-u Teâlâ’dan gelir. Fakat insan O’nun bu lütfunu ve ihsanını bilmediği için kendi nefsine mâlediyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir.” (Nisâ: 79)

Buna rağmen birçok kimseler o ilmi kendine âitmiş gibi halka göstermeye çalışırlar. Bu ise vereni bir nevi inkâr demektir. Çünkü onun nefsi Allah-u Teâlâ’nın lütuf ve ihsanını kendisine mâletmiş, dolayısı ile dalâlete gitmiştir.

Riyâ Şirktir:

Riyânın şirk oluşu nedir, bilir misiniz? Riyâ benliği, varlığı gösteren bir unsurdur. Benlik, varlık olduğu için Hazret-i Allah’ın önüne geçiyor, Hazret-i Allah’a şirk koşmuş oluyor. Sırrı budur.

Sakın varlık ehline kapılmayın; Var olan Hazret-i Allah’tır, başka varlıklara dalmayın.

Kim ki varlık davasında bulunursa; o, şeytanın arkadaşı olur.

Varlık ile Var’ı bulmak mümkün değildir. Ama şimdi herkes varlık içinde yüzüyor. Zaten Var’ı arayan da yok.

Hazret-i Allah nurdur, sen ise bir pisliksin. Yemekte ufacık bir pislik olunca atıyorsun. Peki kendi varlık pisliğini neden atamıyorsun?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Kendinde varlık görmen, diğer günahlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir günahtır.”

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Kim Rabb’ine kavuşmayı arzu ediyorsa sâlih bir amel işlesin ve Rabb’ine kullukta hiç ortak koşmasın.” (Kehf: 110)

Riyâ ise yapılan amel ve ibadetleri yakıp kül ediyor.

“Yazıklar olsun o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar.” (Mâun: 4-5-6)

“Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları halde, mallarını insanlara gösteriş için sarf ederler. Şayet şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır.” (Nisa: 38)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Kıyamet gününde insanlardan ilk olarak suâle çekilecek olan üç kişiden birincisi şehid edilen bir kimse olacaktır. Huzur-u ilâhi’ye getirildiğinde Hazret-i Allah ona ihsan ettiği nimetlerini bir bir sayar, o da bu nimetleri ikrar eder.

– Bu nimetlere mukabil ne yaptın?

– Senin rızân uğruna savaştım ve şehid düştüm.

– Hayır, yalan söylüyorsun! Sana cesur desinler diye savaştın, nitekim bu söz de söylenmiştir.

Sonra verilen emir üzerine yüzüstü sürüklene sürüklene cehenneme atılır.

İkincisi de ilim öğrenmiş ve öğretmiş, Kur’an okumuş bir kimsedir. Cenâb-ı Hakk ona da lütuf ve ihsanlarını sayar, o da bu nimetleri itiraf eder.

– Bu nimetlere mukabil ne yaptın?

– Senin rızân uğrunda ilim öğrendim ve öğrettim, Kur’an okudum.

– Hayır, yalan söylüyorsun! İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’an-ı kerim’i de, sana ne güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim bu söz de söylenmiştir.

Sonra verilen emir üzerine yüzükoyun sürüklenerek ateşe atılır.

Üçüncüsü ise, Hakk Celle ve Alâ Hazretleri’nin kendisine geniş çapta zenginlik verdiği ve her türlü servetten ihsan ettiği bir kimsedir. Huzur-u ilâhi’ye getirilince, Cenâb-ı Hakk ihsanlarını ona da ayrı ayrı anlatır. O da onları itiraf eder.

– Bütün bunlara mukabil ne yaptın?

– Yâ Rabb’i! Servetimi sırf senin uğrunda, sevdiğin işlere harcadım.

– Hayır, yalan söylüyorsun! Sana ne cömert desinler diye bunları yaptın, bu söz de söylenmiştir.

Sonra o da emir üzerine sürüklene sürüklene ateşe atılır.” (Müslim)

Görülüyor ki sırf Allah için yapılmayan amel ve ibadetler dergâh-ı Ulûhiyet’e ulaşamıyor. Bir fayda görülmediği gibi insanı Cenâb-ı Hakk’ın gadâb-ı İlâhi’sine maruz bırakıyor. İhlâslılar zümresinin az oluş sebebi de budur.

Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Şirk benim ümmetimde karanlık geceleri mermer taş üzerinde yürüyen karıncanın izinden, eserinden daha gizlidir. Bunun ednâsı zulümle yapılan davranışları hoş görmek yahud adâlet dairesinde görülen bir şeyi sevmemektir.” (Camiu’s-sağir)

Riyâ, karıncanın ayak sesinden daha da gizli ve sessizdir. Nefsin ani çıkışlarını, riyânın sızmasını önleyecek olan Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himaye’sidir. Kurtulmasını murad ettiği kulunu, riyâ yolundan gelecek tehlikelerden muhafaza eder.

Allah Zulmetmez:

Aslında merhametlilerin en merhametlisi olan Hazret-i Allah hiçbir zaman kuluna azab etmez, cehennemine atmaz. Fakat bir kul Hakk’ı bırakır, nefis putuna tapar, şeytana uyar, dünyaya dalarsa... O zaman kendi nefsine zulmettiği için şeytanı ile beraber cehenneme atılır.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini de biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.

Sağında ve solunda oturan, amellerini yakalayıp tespit eden iki yazıcı melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında onu gözetleyen, söylediği her sözü zabteden (bir melek) hazır bulunur.

Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir. ‘İşte bu senin öteden beri korkup kaçtığın şeydir.’ denir.

Sûra üfürülür. İşte bu geleceği vâdedilen gündür. Herkes beraberinde bir sürücü bir de şâhid bulunduğu hâlde gelir. Ona ‘Andolsun ki sen bundan gâfildin, işte şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık, bugün artık gözün keskindir.’ denir.

Beraberindeki arkadaşı ‘İşte bu yanımdaki hazırdır.’ der. Allah ‘Ey sürücü ve şahid! Haydi ikiniz atın cehenneme her inatçı nankör kâfiri! Hayra, iyiliklere bütün hızıyla engel olan azgın zalim şüpheciyi! O ki, Allah ile beraber başka bir ilâh edinmişti. Haydi, atın şiddetli azabın içine!’ buyurur.

Yanındaki arkadaşı der ki ‘Ey Rabbimiz! Ben onu azdırmadım, fakat o kendisi derin bir sapıklık içindeydi!’

Allah ‘Benim huzurumda çekişmeyin! Size daha önce bunu bildirmiştim. Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullarıma zulmetmem.’ buyurur.

O gün cehenneme ‘Doldun mu?’ deriz. O da ‘Daha yok mu?’ der.

Cennet de Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Zaten uzak değildir.

Onlara ‘İşte size vaad olunan cennet budur. Allah’a çok dönen, (hududu) muhafaza eden, görmediği hâlde Rahman’dan korkan ve Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur. Oraya esenlikle girin? İşte bu ebedi yaşama günüdür.’ denilir.

Orada kendileri için diledikleri her şey bulunur. Katımızda daha fazlası da vardır.” (Kaf: 16-35)

Yusuf Suresi ve 12 Gezegen

 

Hz. Yusuf, rüyasında 11 gezegenin, güneşin ve ayın kendisine secde ettiği görmüş ve bunu babasına anlatmıştı. Babası Hz. Yakup o rüyanın gelecekte geçekleşecek bir olayı anlattığını fark etti ve oğluna, bu rüyayı gizli tutmasını tembihledi. Yusuf suresinin sonunda bu rüyanın ne anlama geldiğini anlıyoruz. Hz. Yusuf yüksek bir makamdayken, kardeşleri, babası ve annesi, saygı ile onun huzuruna çıkıyor ve rüya bu olaya işaret ediyordu. Kardeşleri gezegenlerle, babası güneşle, annesi de ayla temsil edilmişti.

O rüyadaki 11 gezegen, Yusuf suresinin 4. ayetinde “ehade aşera kevkebe” olarak geçer. Ne var ki hemen hemen bütün meallerde “kevkeb” kelimesi “yıldız” diye tercüme edilmiştir. Ama “kevkeb” çok açık şekilde gezegen demektir. Yıldız olsaydı ayette “necm” ifadesi geçerdi, kaldı ki farklı birçok ayette “necm” ifadesi kullanılmıştır. Hatta “Necm” adında bir sure bile vardır. Ama bu ayette özellikle “gezegen” kelimesinin kullanılması boşuna olmasa gerektir. 

İlahiyatçıların gezegen kelimesini kullanmak istememelerinin sebebi, muhtemelen bilim adamlarının Güneş sisteminde tespit ettiği gezegen sayısıyla (yakın zamana kadar 9), ayetteki gezegen sayısının farklı olmasıdır. Bu ayete göre 12 gezegen vardır. Çünkü Hz. Yusuf’un 11 kardeşi 11 gezegeni temsil ediyorsa, kendisi de 12. gezegeni temsil eder. Hz. Yakub’un Güneş ile sembolize edilmesi de bu gezegenlerin Güneş sistemindeki gezegenler olduğunu gösterir.

Bilim adamlarının henüz tespit edemediği, Güneş sistemine ait başka gezegenlerin varlığına bu ayet işaret eder. Modern astronomi Plüton gezegenini bile daha 1930 yılında tespit etti. Geçtiğimiz yıllarda da güneş sistemine ait “Eris” ve “Makemake” gibi bazı gezegenler tespit edildi ama bunlar küçük cisimler oldukları için “adlarına gezegen denir mi, denmez mi” gibi tartışmalar yaşandı. Sonunda “cüce gezegen” deyip işin içinden çıktılar. 

Hatta yine geçtiğimiz yıllarda “Plüton gezegen midir, değil midir” tartışmalarının ardından, Plüton’u gezegen listesinden çıkardırlar, sonra ona da cüce gezegen deyip listeye tekrar dâhil ettiler. Bu tartışmalar bir yana eski toplumlar, bizim sahip olmadığımız astronomi bilgilerine sahiptiler. Bunun örneklerinden biri Sümerlilerde karşımıza çıkıyor.

12 gezegen

Şu anda Berlin’de Vorderasiatisches müzesindeki bu Sümer mührü güneşi ve etrafındaki 12 gezegeni resmediyor. Yalnız, gezegenlerden bir tanesi güneşin çok uzağında. Bazı Sümer araştırmacılarına göre eliptik bir yörüngeye sahip ve Güneş etrafındaki dönüş süre 3600 yıl olan Marduk adında bir gezegene dair bilgiler, Sümer kayıtları ile günümüze ulaşıyor. Eğer bu iddia doğruysa, Yusuf suresi ile garip bir paralellik söz konusudur. 

Çünkü Hz. Yusuf, babası Hz. Yakup’tan yani güneşten epeyce uzaklaşmıştı ve yıllarca da uzak kaldı. Kenan diyarından ta Mısır’a gitmişti ve kardeşleri onu unutmuştu. Ama en nihayetinde Hz. Yusuf, Güneş sistemiyle tekrar kavuşmuştu. Eğer Sümerlilerin bahsettiği bu gezegenle ilgili bilgiler doğruysa; Yusuf suresindeki sembolizm, göksel yapbozun eksik bir parçasını dolduruyor gibi görünür.

Hz.Muhammed (s.a.v.) Türklerle İlgili Hadisleri

 

TÜRKLER HAKKINDAKİ HADİSLER

Bana benden önce hiç bir Peygambere verilmeyen 5 şey verilmiştir. ( bunlardan biride) benim bütün kırmızı ve siyah kavime Peygamber olarak gönderilmemdir ( Ebi Zer-Ğıfari )

Büyük çarpışmada (Malazgirt) harbinin o kan gövdeyi götürdüğü günlerde "kırmızı çehrelilere" ( TÜRKLERE ) müjdeler olsun! Allah"a yemin ederimki insanlar çatlasada patlasada Allah onları , hem bu dünya , hemde öbür dünyada kesinlikle mükafatlandırılacaklardır ( Tubeyin kab)

Şanı yüce olan Allah şüphesiz bana (ümmetime kırmızı çehreliler TÜRKLER sayesinde ) İranı ve Bizansı ele geçirmeyi vaad etti. Bundanda öte ; onların karılarını , çocuklarını , kölelerini , ve bütün hazinelerini bana peşkeş çekti. Zira bana kırmızı çehrelileri (TÜRKLERİ) yardımcı kılmakla beni çok güçlendirdi. (Raşid b. sa)

Sizler deriden çizmeler giyen bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz. O kadarki sizler küçük gözlü kırmızı çehreli yassı burunlu yüzleri sanki örs üstünde döğülmüş ve üzeri derilerle kılıflı kalkanlar gibi sağlam (bir kavim olan) TÜRKLERLE çarpışırsınız ( Ey Ebu Hüreyre! ) insanların ( Allah katında ) en hayırlılarının , bu dine girmeden önceki devirlerde bu dinden en fazla yüz çeviren kimseler olduğunu görürsün. 

Oysa insanlar tıpkı ( has) madenler gibidir. cahiliye devrinde hayırlı olan kavimler İslam dinine girdikten sonrada bu dinin (en) hayırlıları olurlar. 

Sizden birinizin üzerine öyle bir zaman gelecekki ; bu kişi için beni görme isteği ; onun aile ferdleri ve mallarının bir misli daha o kimsenin kendine verilmesinden daha sevimli olacaktır. ( TÜRKLERDEN öyle insanlar geleceklerdirki onların Peygamberi sevme ve ona kavuşma sevgisinin önüne mal , mülk ve aile ferdleri de dahil hiç bir şey geçmeyecektir) (ebu hüreyre)

"Ey Ali ! sizler beni asfar ( ruslarla) çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak ( bir millet ) "İSLAMIN YÜZ AKLARI" uluları (TÜRKLER) gelir. Onlar öyle kimselerdirki Allah yolunda cihad etmekten ; ne bir kınayanın kınamasından ve nede onlarn dedikodusundan aska çekinmezler" ( ibn Kesir )

Benim onlarla veya onlardan bazıları ile birlikte olmam , sizlerle yada sizlerden bazıları ile birlikte olmamdan daha güvencelidir (Nasıf, et-Tac fi Ehadis er-Rasul)

Türkler size dokunmadıkça sakın sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Çünkü , Allah"ın ümmetine vermiş olduğu bu mülk ve saltanat nimetini ilk defa bu Kantura Oğulları onların elinden çekip alacaklardır" ( et- Taberani)

Yakın bir gelecekte kantura oğulları (RUSLAR) ırak ahalisini ıraktan çıkaracaklardor. Sanki ben bunu gözlerimle görür gibiyim. Onlar kısık gözlü , yassı burunlu , değirmi yüzlü insanlardır (ebul-Kemal)

Sakın habeşiler size dokunmadıkça sizde onlara dokunmayınız (Türkler de böyledir). Hele TÜRKLER size ilişmedikçe sakın sizde TÜRKLERE ilişmeyiniz (onlara saldırmayınız) ( en-Neseş)

TÜRKLER size dokunmadıkça sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı insanlardır (el-Cüveyni)

Allah bu ümmete mevalilerden bir ordu gönderecektir. onlar ata binmede Araplardan çok üstün silah kullanmada onlardan çok daha mahirdir. İşte Allah bu dini onlarla yeniden ihya edecektir!

Çok yakın bir gelecekte Allah (C.C) ellerinizi (yurt ve yuvalarınızı) bazı yabancılar (TÜRKLER)’le dolduracaktır. Onlar aslanlar gibi cesurdurlar. Harblerde düşmandan yüzgeri edip kaçmazlar. İşte bunlar ; daha önce sizin harbettiğiniz kavimlerle harbedecekler ve sizin ganimetlerinizide onlar yiyeceklerdir. (harblerde aldığınız ganimetler bundan böyle onların eline geçecektir) ( et-Taberani)

İstanbul ; onun böbreği ele geçirilinceye kadar feth olunmayacaktır. ya böbreği neresidir diye sorulduğunda o, AMURİYE demiştir (el-Fiten)

İstanbuldan önce ve İstabnbul ise ROMADAN önce mutlaka fethedilecektir (el- fiten)

Ülkeleri ( düşmana karşı) koruma gücü on kısma ayrıldı : Bunun dokuzu TÜRKLERE ve biri diğer milletlere verildi. Yine böyle, cimrilikte on kısma ayrıldı ; bunun dokuzu iranlılara vbiride diğer milletlere , cömertlikte on kısma ayrıldı ; dokuzu ehli 

Sudana biride diğer insanlara , haya da on kısma ayrıldı ; dokuzu kadınlara , biride diğer insanlara , hased ( nifak ) de on kısma ayrıldı ; dokuzu araplara biri diğer milletlere , kibirde n kısma ayrıldı ; dokuzu rumlara biri diğer milletlere verildi ( et- Taberi)

Ben onların isimlerini , babalarının isimlerini , hatta (harb meydanlarında) binmiş oldukları atların renklerini dahi pekala biliyorum. onlar, o dehşetli günlerde yer yüzünün en hayırlı süvarileri (yani akıncıları) dır

Ümmetimden bir kavim (TÜRKLER) hindistana gaza ederler ve oraların fethini Allah onlara nasib eder. o kadar ki hind hükümdarları boyunları demir zincirlerle bağlı (esir) olarak gelirler . İşte Allah onların günahlarını bütünüyle affedecektir ( el-fiten)

Ümmetmden iki askeri birlik vardırki Allah onları cehennem ateşinden mutlaka koruyacaktır. Bu birliklerden biri hindistana gaza eder ve diğeri ise HZ İSA( a.s) ile birlikte olur ( ve ona yardım eder) (et-tac fi ehadis er-rasul)

TÜRKLER Allahın ordusu idi. onları Cenab-ı Hak doğu cihetine yerleştirmişti. adını bizzat kendisi TÜRK olarak koymuştu. herhangi bir kavme öfkelendiği zaman , onlardan bu TÜRK olrdusu ile intikam alırdı( el-kaşgari nin bir sözümü yoksa hadismi tam emin değilim)

Yüce Allah"ın HZ ADEM"i yarattığından bu güne kadar , şu sema gölgesinin altında katledilmek suretiyle öldürülenlerin en hayırlıları şunlardır: bunlardan birincisi Habildir. onun kardeşi Kabi melun öldürmüştür...

Daha Rumların kanlı harblerinde öldürülenlerdir.

bular bedir harbinde öldürülen ( mümin) ler gibidir.

Daha sonra MOĞOLLARIN öldürdükleridir. bunlar Uhud harbinde ölen (müslüman) lar gibidir ( el- fiten)

Rumlar A"mak (antakya) ve mercidabık"a inmeden önce kıyamet kopmayacaktır. İşte bu sıralarda , onların karşısına şehirdeki bir ordu 8TÜRKLER) dikilir ki, bunlar yer yüzünün en hayırlılarıdır. Her iki ordu harbetmek üzere yerlerini aldıklarında Rumlar 

"bizimle (Araplar, yani) bizim karılarımızı ve çocuklarımızı esir alanlarla aramızdan çekilinki biz onlarla çarpışalım. Müslüman (askerler) bunu kabul etmezler ve şöyle derler ;

"Sizinle (bu) kardeşlerimizin arasından Allah"a and olsunki asla çekilmeyeceğiz.

Bu sırada harbde başlamış olur. Müslümanların üçte birisi (harbetmeden) mağlup olur. Allah onların hiçbir zaman tevbelerini kabul etmesin. Bu arada müslümanların üçte biride öldürülür, bunlar Allah katında en yüce şehitlerdir. Askerlerin geri kalan üçte biri Rumları yener ve fetihlerine devam ederler, ayrıca bir fitneye de düşmezler.

İşte İstanbulu da bunlar (TÜRKLER) fethedecektir. (ebu hüreyere)

Allah katında en ulu şehid şüphesizki denizlerde yapılan harblerde şehit olanlardır. Sonra ise Antakya ve civar kasabalarında (Rumlara karşı) şehit olanlar, daha sonra ise Deccal"a karşı şehit olanlardır ( Abdullah b. amr b. el-Astan)

Kan gövdeyi götüren asıl o büyük harpler başladığında , (MAKAMI HİLAFETTEN) şamdan bir ordu çıkar. İşte bunlar Allahın gelmiş geçmiş en hayırlı kullarıdır ( sözü edilen ordu halifenin TÜRKlerden oluşan ordusudur.) (el fiten)

Utbe b. Nafi"den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir ; Bir gazada AllahIN ELÇİSİ (S.A.S ) ile beraberdik. Hz. PEYGAMBERe batı tarafından ve üzerlerinde yün elbiseler bulunan bir kavim geldi. Onlar kendisine bir tepenin yanında kavuşmuşlardı. 

Onlar ayakta , Hz. PEYGAMBER ise oturuyordu. İçimden bir ses bana dediki ; " Şunların yanına git de onlarla PEYGAMBERİN arasında dur! Ona bir baskın yapmasınlar!" Sonra (kendi kendime) onlarla bir sır konuşur, dedim ve yanlarına vararak onlarla Hz. PEYGAMBER"in arasında durdum (ve o konuşmalardan ) dört kelime belledim, bunları elimle de sayarım, (Hz. PEYGAMBER onlara şöyle diyordu) ;

Sizler ( Türkler ) Arap yarımadasına gaza edeceksiniz. Allah onu size fethedecektir. Sonra İran"a gaza edeceksiniz. Allah orasını da size fethedecektir. Sonra sizler (Türkler ) bizansla gaza edeceksiniz. Allah bu arzı sizinle fethedecektir. 

Sonra yine siz (Türkler ) Deccala gaza edeceksiniz. Allah onuda fethedecektir." Bunun üzerine Nafi " ya Cabir! Biz Bizans ( toprakları ) fethedilmedikçe Deccalın çıkacağını zannetmiyoruz dedi"

Amir b. Avr"ın rivayet ettiğine göre ; Hz. PEYGAMBER (S.A.S) şöyle buyurmuşlardır : "Sizler (rumlarla olan) en uzak sınır boylarında (mesela) Bevla da düşmana karşı nöbet tutmadıkça kıyamet kopmayacaktır" ; Ondan sonra Hz. PEYGAMBER

- "Ey Ali! Ey Ali! Ey Ali!" diye seslendi. Hz. Ali,

- "Anam babam sana feda olsun Ey AllahIN ELÇİSİ (buyurunuz)" dedi . Bundan sonra Hz. PEYGAMBER şöyle buyurdu ;

"Sizler (Arablar) Rumlarla mutlaka çarpışırsınız! Ne varki sizden sonra " İslamın yüz akı" bir ordu ( Türkler ) gelir ve Rumlarla, asıl onlar çarpışır. Onlar öyle kimselerdirki ; Allah yolunda olmaktan ve bir kınayanın kınaması ve nede dedikodusundanhiç korkmazlar. İşte onlar tesbih ve tekbir sesleri ile İstanbulu fethederler. 

Ordanda daha önce hiç bir yerden alamadıkları miktarda öyle çok ganimetler elde ederler. Onlar bu ganimetleri aralarında kalkanları ölçek yaparak taksim ederler.

Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fetholunacaktır Onu fetheden kumandan ne ulu kumandan , onun askerleri ise ah ne iyi askerlerdir.

İstanbulu ; Allahın evliyaları ( dostları ) olan  kavimlere (Türklere)Allah nasip edecektir. Artık Allah onlara bir daha ölüm , hastalık , bela ve musibet yüzü göstermeyecektir. ( el-Fiten )

İstanbulu fetheden zatın adı da benimki gibi Muhammed olacaktır ( el-Fiten ) ( Mehmet ismi Muhammed isminin Türkçe yazılışıdır )

"Allah müminlerin (ordusu)na İstanbul ve Romayı tesbih ve tekbir sesleri ile fethini nasin etmedikçe kıyamet kopmayacaktır ( Amr. b Avf)

"Mülk ve bir diğer ifadeye göre hilafet, taki kırmızı benizli , sanki yüzleri örs üstünde döğülmüş , derilerle kılıflı , sağlam kişiler olan (TÜRKLER ) bu ululukta (hilafette) onlara üstünlük sağlayıncaya kadar , mutlaka benim torunlarımın elinde olacaktır. (Bundan sonra hilafet artık TÜRKlere geçmiş olur) (el-Hamevi)

"TÜRK dilini mutlaka öğreniniz. Zira mülk ve saltanat uzun süre onların ellerinde olacaktır" ( el-Kaşgari ,Divan-ı Luğat et-Türk )

"Ümmetimin emirliğine (yani hilafete) en sonunda Kantura Oğulları (TÜRKLER) sahip olacaklardır."

Hz.Muhammed (s.a.v.) Harp Kıyafetleri ve Kılıçları

 PEYGAMBER EFENDİMİZ EŞYASINI İSİMLENDİRİRDİ

Âlemlere rahmet iki cihan serveri, Fahri kâinat Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)  insana kıymet verip hürmet ettiği gibi diğer canlılara da merhamet nazarı ile bakıp sevgi ile yaklaşırlar idi. Emsalsiz nezaket ve ahlak abidesi olan yüce peygamberimiz, sahip olduğu eşyaları isimlendirir ve onlara kıymet atfederler idi.  Böylece eşyalarını ihtiyacını gideren donuk nesneler olmaktan çıkarıp şahsiyet ve kıymet sahibi yaparlar idi.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KILIÇLARI

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ömrü sadetlerinde dokuz adet kılıca sahip olmuşlardır. Eşyalarına isim vermeyi seven Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onları da isimlendirmişlerdir. MESÜR, ZÜLFİKÂR, HATF, BETTÂR, KALAÎ, RASÜB, MİHDEM, ADB, KADİB.[1]

Kılıç: Bu kelimenin Türk lehçelerinin genelinde, “Kılıç” nadiren de “Kılınç”, “Kilis” ve “Kiliş” şeklinde telaffuz edildiği işitilmektedir. Arapçada ise helak etmek manasındaki “Seyf” kelimesi ile ifade edilir ve anlamı şudur: Bir veya iki tarafı keskin, saplı, yassı ve uzunca, çelikten yapılmış savaş aleti.[2]

MESÜR isimli kılıç: Namlusundaki nakışlar ve parlaklığı sebebi ile bu ismi almıştır. Peygamber Efendimiz’e Muhterem babasından miras olarak kalan İlk kılıcı idi.[3]

ZÜLFİKÂR isimli kılıç: Lugatta: Sahip manasındaki “zû” kelimesi ile omurga, boğum anlamına gelen “fekar” kelimelerinden terkib edilen zülfekar: İki tarafı keskin, ortası yivli kılıcın adıdır. Kelime Türkçe’ye zülfikar şeklinde geçmiştir. 

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Bedir Gazvesi’nde ele geçirilen ganimetleri savaşa katılanlar arasında taksim eder iken uzunluğu yedi karış, eni bir karış olduğu bildirilen boğumlu bir kılıcı kendi hissesine ayırmış idi. Kabzasının ucu gümüşten, bağında bir halkası, ortasında da gümüşten bir süs topuzcuğu bulunan zülfikarın, Merzûk es-Sakil adlı bir kılıç ustası tarafından yapıldığı rivayet edilir. 

Zülfikarın Mekke’de Haccâcoğulları’ndan Münebbih ibni Haccâc yahut Nebîh ibni Haccâc’a ait olduğu zikredilmekle birlikte genelde kabul edilen görüşe göre kılıç Bedir’de öldürülen Âs ibni Münebbih’e aittir. Onu öldüren kişi bilinmediği için umumi ganimetler arasına dâhil edilmiştir. 

Kılıca zülfikar adı, büyük ihtimalle ele geçirildikten sonra yivli ve iki tarafının keskin oluşundan dolayı verilmiştir. Resûlullah Hazreti Ali’ye verinceye kadar Zülfikar’ı kendisi kullanmıştır.[4]

HATF, BETTÂR VE KALAÎ /KULAÎ isimli kılıçlar: Kaynuka kuşatması sırasında Yahudilerden ganimet olarak elde edilmişler idi.[5]

KULAÎ /KALAÎ isimli kılıç: Kula; Arap Yarımadası’nda kılıç yapımı ile meşhur olan bir beldenin ismidir ve bu beldeye nispetle isimlendirilmiştir.[6]

RASÜB VE MİHDEM isimli kılıçlar: Bu kılıçların ikisi de Tay kabilesinden ganimet olarak alınmıştır.  Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kabilenin putu Fülüs’ü yıkmak için görevlendirdiği Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh) tarafından ganimet olarak elde edilmiştir.[7]

KADÎB isimli kılıç: Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Medine döneminde kuşandığı kılıç idi.

ADB isimli kılç: Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Bedir savaşına giderken Sad ibni Ubâde (Radıyallâhu Anh) tarafından Rasulullah Efendimize (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hediye edilmiştir. Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onu, bu savaşa hazırlanır iken kuşanmışlardır. Uhud muharebesine iştirak ettiklerinde de yanında bu kılıç bulunmakta idi. Savaş başlamadan önce sahabilerine yönelen Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

-Bunun hakkını kim vermek ister, diye sordu. Bu nidayı duyan bütün sahabiler kılıca talip oldular. Hazreti Ali ve Zübeyr ibni Avvâm (Radıyallâhu Anhumâ) gibi yiğitler de talip olmasına rağmen, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onu Ebû Dücâne’ye (Radıyallâhu Anh) verdiler. Kılıcın yeni sahibi olan sahabi efendimiz, kahramanca savaşarak hakkını vermişlerdir.[8]

Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Kılıçlarının kını, kabzası, kemeri, halkaları gümüşten mamül idi.[9]

Mezîde adında bir sahabi, Tâlib ibni Hüceyr’in sorusu üzerine Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke Fethi’ne iştirak ettiklerinde kuşandığı kılıcı gördüğünü, kılıcın altın ile gümüş karışımı, kabzasının ise gümüş olduğunu söylemişlerdir.[10]

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kılıçlarını bazı zamanlarda mübarek beline bağlar, bazı zamanlarda sol koltuğunun altına gelecek şekilde ay gibi prlak boynuna asarlar idi. Hane-i saadetlerinde ve camii şerifte bulunduğunda veya istirahate çekildiklerinde üzerinde taşımazlar idi.[11]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN ZIRHLARI

ZÂT’UL-FUDÜL,  SA’ DİYYE,  FİDDA,  BETRÂ, ZAT’UL-VİŞAH, ZAT’UL-HAVAŞİ, HARNAK[12]

ZIRH: Eski Türkçe’de “YARIK”, Farsça’ “ZIRIH”, Arapça’da “DİR’” şeklinde telaffuz edilen bu kelimenin lügat manası: Savaşlarda ok, kılıç ve süngü gibi silâhlardan korunmak için giyilen demir, tel levha veya köseleden yapılmış bir giysidir.[13]

ZÂT’UL-FUDÜL isimli zırh: Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) en meşhur zırhı idi. Bedir muharebesine giderken Sad b. Ubâde (Radıyallâhu Anh) tarafından hediye edildi. Uhud savaşına giderken giydiği iki zırhtan biri o, diğeri Fidda idi.[14]

SA’DİYYE, FİDDA isimli zırhlar: Her iki zırh’ta Kaynuka Yahudileri kuşatması sırasında ganimet olarak alınmışlardır. Sa’diyye, adını Hemedan’ın zırh yapımı ile meşhur olan Suğd beldesine nisbetle aldığı söylenmektedir.

Muhammed ibni Mesleme (Radıyallâhu Anh), Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Zâtu’l-Fudûl ile Fidda isimli zırhlarını Uhud Savaşında, Zâtu’l-Fudûl ve Sa’diyye adındaki zırhlarını ise Hayber savaşı sırasında giydiklerini gördüğünü söylemektedir.[15]

BETRÂ isimli zırh: Bu zırh özellik olarak kısa idi. Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) savaşlarda genelde onu giyerdi. Bu zırhı da Sa’d ibni Ubâde (Radıyallâhu Anh) hediye etmişlerdi. Bu zırh Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) maddi sıkıntı içinde iken borç almak için Ebû Şehm isimli Yahudi’ye rehin olarak bıraktığı zırhtır.[16]

Zât’ul-Vişâh, Zât’ul-Havâşî, Harnak isimli zırhlar: Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) savaşa iştirak edeceği zaman, üst üste iki çelik zırh giyer, aralarına kumaş bir astar geçirirler idi. Cafer ibni Muhammed’in (Radıyallâhu Anh) babasından naklettiği bir rivayete göre zırhların dört gümüş halkası var idi. Bunlardan ikisi göğüs ikisi de sırt kısmında idi.[17]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN MİĞFERLERİ

Miğfer: Lugatta “örtmek, gizlemek, korumak” gibi anlamlara gelen “g-f-r” kökünden türetilmiş bir ismi alettir. Harp alanlarında savaşçının başını, özellikle alın, ense, burun gibi kısımlarını dışarıdan gelecek kılıç, mızrak, ok ve benzeri darbelere karşı koruması bakımından önem taşımaktadır. 

Genellikle zırhın bütünleyici bir parçası olarak değerlendirilen miğfer demir ve benzeri metallerden yahut kalın ve dayanıklı deriden yapılır idi. Miğferin üzerine sarık sarılır veya külah giyilir idi.[18]

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) harp meydanlarında mübarek başlarını korumak için miğfer kullanırlar idi. Mekke’nin Fethi sırasında mübarek başlarına taktığı miğferleri demirden mamul idi.[19]

Efendimiz’in Müveşşi’ ve Sebûğ adında iki miğferinin olduğu söylenmektedir.

Ayrıca Kaynukâ oğulları savaşında Zû Şebû adında bir miğferin ganimet olarak alındığı da rivayetler arasında yer almaktadır.[20]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HARBELERİ VE MIZRAKLARI

Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Müsrâ, Münsenî, Anze, Mesvâ, Şenûnî, Kâfûr, Müsnâ adında  mızrakları ve Necaşi tarafından hediye edilen bir harbesi var idi.[21]

Mızrak: lugatta “dürtmek; atmak, fırlatmak, delmek” gibi anlamlara gelen “z-r-k”  kökünden türetilmiş bir ismi alettir. Sert ve esnemeyen uzun -ince ahşap bir gönder ile ucuna takılmış taş (çakmak taşı, volkan camı) kemik, boynuz, bakır, tunç, demir veya çelikten mamul bir temrenden oluşan dürtücü, delici özelliği olan yakın ve uzak dövüş silahıdır. 

Hedefe doğru dürtülerek yahut fırlatılarak kullanılır. Çeşitli özellikleri açısından birçok isim alan mızrak türü silahlara genel olarak rumh (çoğulu rimah, ermah) denilmektedir.[22]

Mesvâ, Şenûnî, Kâfûr isimli mızraklar: Kaynukâ kuşatması sırasında ganimet olarak elde edilmişlerdir.

Şenûnî isimli mızrak gümüşten mamül idi.[23]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HARBELERİ (KISA MIZRAKLARI)

Peygamber Efendimizin Kuba’ /Neba’, Beyzâ ve Anze adında üç harbesi var idi.[24]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KALKANLARI

Kalkan: Divanü Luğati’t-Türk adlı eserde  “Kalkang” şeklinde yazılan bu kelimenin “koruma, kollama, müdafaa, himaye” anlamını taşıyan “kalka” kelimesinden türediği kabul edilmektedir. Ateşli silahların icadından önce savaşçılar ok, gürz, mızrak, kılıç ve benzeri saldırı silahlarına karşı kendilerini sol kollarına taktıkları kalkanları ile savunurlar idi.[25]

Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Futuk, Müveccir ve Zelûk adında üç adet kalkanı var idi. Bunlardan birinin üzerinde kartal, diğerinin üzerinde ise koçbaşı resmi bulunmakta idi. Resimlerden rahatsız olan Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onları sildirdiler.[26]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN YAYLARI

Peygamber Efendimizin Revhâ, Safrâ, Şevhât, Beyzâ, Ketûm, Zevrâ isimli yayları var idi.

“Yay” Arapça’da “Kavs” demektir. Kavs ise iki ucu kirişle bağlanarak kavisli hale getirilmiş ok atmaya yarayan alet.[27]

Revhâ, Safrâ, Şevhât veya Beyzâ adlı yaylar, Kaynukâ oğulları kuşatmasında elde edilmiştir.

Ketûm isimli yay ise Uhud savaşına giderken yanına aldığı yaydır.[28]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN SADAKLARI (OK TORBASI)

Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Kafûr isminde bir sadağı var idi.[29]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN FUSTÂTLARI (ÇADIRLARI)

Seferlerde (uzun yolculuklarda) mola verildiğinde veya harp meydanlarında Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) için kıl ve deriden imal edilmiş çadırlar kurulur idi. Bu çadırların kırk kişiyi barındıracak kapasitede olduğu rivayet edilir.[30]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN RÂYELERİ (BAYRAKLARI)

“Bayrak” Arapça’da “Rayet” demektir. Rayet ise bir milletin, topluluğun, devletin, askeri birliğin veya kuruluşun işareti veya alameti mahiyetinde olan, bir mızrak parçasının veya gönderin ucuna asılan kumaştan imal edilen bir ablemdir.[31]

İslam ordusunun bayrağı kare şeklinde, Siyah ve beyaz çizgili yünden mamul hırkadan yapılmış ve Ukâb olarak da isimlendirilmiş idi.[32]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN LİVÂLARI (SANCAKLARI)

“Sancak”, Arapça’da “Liva”demektir. Liva ise büyük bayrak ve üzeri yazı işlemeli ve kenarları saçaklı bayrak demektir.[33]

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) İslam ordusunun sancağını beyaz, bayrağını ise siyah renkli bir kumaştan yaptırmış idi. Bu Sancak üzerinde “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” ibaresi yazılı idi.[34]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN ATLARI

Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Sekb isimli atı, Düldül isimli beyaz katırı, Yafur isimli eşekleri ve kasva adında da bir devesi var idi.

SEKB isimli at: Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Uhud muharebesine iştirak ettiklerinde üzerine binmiş oldukları ve kendi imkânları ile satın almış olduğu at’tır.

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) atlarına çok ihtimam eder ve özen gösterirler idi. Birgün gömleklerinin yeni ile atının yüzünü okşuyor ve seviyor idi. 

Bu durumu gören sahabiler, hayranlıkla “Ya Rasulullah gömleğiniz ile mi okşuyorsunuz?” diye sual ettiklerinde, Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Ne yapayım!  At’tan sebep Cebrail’den (aleyhisselâm) azar işittim,” buyurmuşlardır.[35]

DÜLDÜL isimli Katır: Mısır Mukavkısı tarafından Peygamber Efendimize (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hediye edilmiştir.

KASVA isimli Deve: Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hicret yolculuğunda üstüne bindiği ve bir rivayete göre Arafat’da Veda Hutbesini üstünde okuğu Devesidir.[36]

Muhaddis Tirmizi Şemail-i Muhammediyye adlı eserin de Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) harp eşyaları ile ilgili dokuz hadis-i şerif nakletmişlerdir.

Enes ibni Malik (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kılıçlarının kabzası (dipçik kısmı) gümüşten idi.”[37]

Sa’id ibni Ebi’l Hasan (Radıyallâhu Anh) naklediyor: “Peygamber Efendimiz’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kılıçlarının kabzası gümüşten idi.”[38]

Mezide ibni Malik (Radıyallâhu Anh) rivayet ediyor: “Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) fetih günü Mekke’ye teşrif ettiklerinde kılıcının (kabzası) altın ve gümüş ile (süslü) idi.”[39]

İbni Sirin (rahmetullahi aleyh) rivayet ediyor: Ben kılıcımı, Semura İbni Cündeb’in (Radıyallâhu Anh) kılıcı gibi yaptırmıştım. Semura Cündeb (Radıyallâhu Anh) ise kılıcını Hazreti Peygamberin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kılıcı gibi yaptırdığını söylemiş idi. Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kılıcı ise, Beni Hanife kabilesi yapımı idi.[40]

Zübeyr İbni Avvam (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: Uhud muharebesinde, Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) üzerinde iki kat zırh var idi. (Sağ olduklarını ashabına göstermek için bulundukları yerde) yüksek bir kayanın üzerine çıkmak istediler. 

Fakat üzerlerinde bulunan zırhların ağırlığından dolayı buna takat getiremediler. Bunun üzerine Talha (Radıyallâhu Anh) yere eğildi onun sırtına basarak o kayanın üzerine çıkabildiler. O esnada Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “Talha’ya cennet vacip oldu” buyurduklarını işittim.[41]

Saib. İbni Yezid (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: Uhud günü, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) üzerine iki kat zırh giymişler idi.[42]

Enes ibni Malik (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) fetih gününde Mekke-i Mükerreme’ye teşrif ettiklerinde mübarek başlarında miğfer var idi. Bu sırada ashabından birisi – “Ya Rasulullah şu canını kurtarmak için Kâbe’nin örtüsüne tutunan şahıs, İbn Hatal’dır,”  diye söyleyince, Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “Öldürün onu,” buyurdular.[43]

Yine Enes ibn-i Malik (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: Peygamber Efendimizin (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) fetih yılında Mekke-i Mükerreme’ye teşrif ettiklerinde, mübarek başlarında miğfer var idi. Miğferlerini çıkarttıklarında ashabından birisi – “Ya Rasulullah, ibni Hatal Kabenin örtüsüne sarılmış, diye söyleyince, Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “Öldürün onu,” buyurdular.[44]

İbni Şihab ez-Zühri (rahmetullahi aleyh): “Mekke-i Mükerreme feth edildiği gün, Hazreti Peygamber’in (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) teşrif ettiklerinde ihramsız olduğu haberleri bana ulaştı,” der.

İbni Hatal, Mekkeli bir hiciv şairi idi. Bir ara İslâm’ı kabul etmiş ve vahiy kâtipliği mertebesine getirilmiş idi. Kendisine azadlı bir müslüman yardımcı olarak verilmiş ve zekât toplama vazifesi ile görevlendirilmiş idi. Bu sırada yardımcısını döve döve öldürmüş ve zekât malları ile Mekke’ye kaçmıştır. Mürted olmuş ve dinden ayrılmaklada kalmamış, 

Hazreti Peygamber’i (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) İslam dinini küçük düşürücü ve alay edici, hakaret içeren şiirler yazmıştı. Mekke fethedilince, genel af ilan edilir ve halk hazreti Peygamberden (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) özür dilerken, İbni Hatal kurtuluş çaresini Kabenin örtüsüne sarılarak saklanmakta arar. 

Fakat ashab tarafından fark edilince, Peygamber Efendimize (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) haber verilir. Bu haber üzerine Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onu gebertin, diye emir buyururlar.[45]

Dipnotlar

[1] Mevahibu-l leduniyye fi şerhi-l şemaili muhammediyye s. 210

[2] D.İ.A Büyük Türkçe Sözlük. Kılıç

[3] Ali b. Muhammed el-Huzai, s. 412

[4] Ali b. Muhammed el-Huzai, s. 412. D.İ.A

[5] Ali b. Muhammed el-Huzai, s. 412

[6] Mevahibu-l Leduniyye fi Şerhi Şemaili Muhammediyye s. 210

[7] Ali b. Muhammed el-Huzai, s. 412.D.İ.A

[8] Vâkıdî e-l Megâzî, 1.cilt. s.210

[9] Ebû Dâvud, no:2583; Tirmizî, no:1561; Müsned, 1.cilt. s.271; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, s. 406

[10] Tirmizî, no:1690; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, s.407

[11] Vâkıdî,e-l Megâzî, 3cilt.s.988; İbn Cemâa, Sire, s.124. Makrîzî, İmtâ, 7.cilt.s.141

[12] İbn Sad, Tabâkat, 1cilt.s.487; İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd, 1.cilt.s.130; İbn Cemâa, Sire, s. 124; İbn Mibred, Şecere, s.158

[13] D.İ.A

[14] Ebû Dâvud,no: 2590; Tirmizî, no:1692; İbn Mâce, no:2806; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, s.414

[15] Vâkıdî, e-l Megâzî, 1cilt.s.179; Makrîzî, İmtâ, 7cilt.s.143; D.İ.A

[16] Makrîzî, İmtâu’l-Esmâ, 7.CİLT.S.143

[17] Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, s.418

[18] D.İ.A.

[19] Ebû Dâvud, no:2685; Tirmizî, 1693; İbn Mâce, no:2805;  Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, s.419; Makrîzî, İmtâ, 7cilt.s.149

[20] Vakıdî,e-l Megâzî, 1.cilt.s.178; Makrîzî, İmtâu’l-Esmâ, 7cilt.s.149

[21] Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, s.403; İbn Cemâa, Sire,s 126

[22] D.İ.A

[23] İbn Sad, Tabâkat, 1cilt.s.489; Makrîzî, İmtâu’l-Esmâ, 7cilt.s.152

[24] İbn Mâce,no: 1305; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 2.cilt s.433; Makrîzî, İmtâ, 7cilt.s.154

[25] D.İ.A.

[26] İbn Sad, Tabâkat, 1.cilt s.489; Taberânî; Kebîr, 3.cilt s.178; İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd, 1.cilt.s.131; İbn Makrîzî, İmtâu’l-Esmâ, 7.cilts.153

[27] Büyük Türkçe Sözlük

[28] Vakıdî,e-l Megâzî, 1cilt.s.242; İbn Sad, Tabâkat, 1.cilt.s.489; Makrîzî, İmtâu’l-Esmâ, 7.cilt.s.149

[29] İbn Manzûr, Muhtasar, s.365

[30] Buhârî,no: 6528; Tirmizî,no: 2547; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi,2.cilt s. 441

[31] Büyük Türkçe Sözlük. Bayrak

[32] Ebû Dâvudno: 2591; Tirmizî,no: 1680;  Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 2.cilt s.425; Makrîzî, İmtâ, 7cilt.s.161

[33] Büyük Türkçe Sözlük. sancak

[34] Tirmizî, no:1681; İbn Mâce,no: 2818; Taberânî, Kebîr, no:1161; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi,2.cilts. 421 Tirmizî, no:1680; Makrîzî, İmtâu’l-Esmâ, 7.cilt.s.161

[35] İbni sa’d 1.cilt.s.489

[36] İbni Sa’d 1.cilt.s.490

[37] Şemail,13.bab.no:99

[38] Şemail,13.bab.no:100

[39] Şemail,13.bab.no:101

[40] Şemail,13.bab.no:102

[41] Şemail,14.bab.no:103

[42] Şemail,14.bab.no:104

[43] Şemail,15.bab.no:105

[44] Şemail,15.bab.no:106

[45] Buhârî, Hac, Cezai sayd babı, 873; Müslim, Hac, Cezai sayd babı, 1357

Saturday, July 04, 2026

Hz.Muhammedin s.a.v Eşleri ve Çocukları

 

Hz Muhammedin Eşleri Ve Çocukları

Hz. Muhammed'in eşleri ve çocukları, Peygamberimizin çevresindeki diğer gençler gibi eğlencede, içkide, kumarda gözü yoktu. Bütün kötülüklerden uzak duruyor, vaktini çalışarak geçiriyordu. Tam da o günlerde Suriye'ye bir kervan yola çıkacaktı. 

Kervanın sahibi Hatice güvenilir birini arıyordu. Hatice Mekke'de saygı duyulan, güvenilir, asil ve zengin bir dul kadındı.

Meysere onun sırdaşı, en güvendiği yardımcısıydı. Meysere kervanın başına geçecek birini aramaya başladı, araştırmaları sonucunda bu işe en uygun kişinin Hz. Muhammed olduğunu düşündü. Hatice'de hemen onu davet ederek kervanını yönetmesi için teklifte bulundu. Hatice ve Peygamber Efendimiz anlaşmışlardı, Meysere'de bu yolculukta

Peygamberimize eşlik edecekti. Kervan Suriye2ye doğru yola çıktı. Meysere ise yol arkadaşının hareketlerini izliyordu; Gördüklerine göre Hz. Muhammed anlatılanlardan da iyi biriydi. Dürüsttü, fedakardı, yardımseverdi. 

Adaletli ve doğru kararlar veriyordu. Her davranışıyla insanların saygısını kazanıyordu. Yolculuk sona ermiş kervan Mekke'ye dönmüştü. Peygamberimiz Hatice'nin bütün mallarını satmış ve istediklerini de almıştı. Bu yolculuk çok kazançlı geçmişti.

Meysere Hatice'ye yolculukta olanları tek tek anlattı. Meysere'nin anlattığı her şey sevgili Peygamberimizin güzel ahlakına birer örnekti. O, diğer insanlardan çok farklı birisiydi. Duyduklarından etkilenen Hatice, bir süre sonra 

Hz. Muhammed'e evlilik teklif etti. Sevgili Peygamberimiz 25 yaşında, Hatice ise ondan büyüktü. İki tarafında rızası ile düğün yapıldı. Hz. Muhammed amcasının evinden ayrılarak Hz. Hatice'nin evine yerleşti.

Ebu Talb'in bu sıraları işleri kötüleşmişti. Peygamberimizi amcasına çocuklarından birini yanına almayı teklif etti. Amcası da kabul edince kuzeni Ali bu yeni aileye katıldı. Hz. Hatice'nin Mekke'ye getirilen esirler arasından aldığı Zeyd'de bu ailedeydi. 

Zeyd annesi ile çıktığı bir yolculukta kaçırılmış esir edilmişti. Hz. Muhammed, eşi Hatice tarafından kendisine hediye edilen Zeyd'e bir baba gibi davranarak ona ailesinin yokluğunu hissettirmedi. Bu sırada Peygamberimizin annesinin emaneti olan Ümmü Eymen'de onlarla birlikte kalıyordu.

Hz. Muhammed'in ve Hz. Hatice'nin ikisi erkek, dördü kız altı çocukları oldu. Kasım ilk çocuklarıydı. Ancak çok küçük yaşta öldü. 

Kızları Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatma'ydı. Fatma dışında kalan kızlarının hepsi Peygamberimizden önce öldüler. Peygamberimiz ve Hz. Hatice'nin son çocukları ise Abdullah'tı. O da bir yaşına gelmeden vefat etti.

Hz Muhammedin Eşleri Ve Çocukları

Hz. Muhammed'in Diğer Eşleri

Hz. Aişe: Hz. Aişe, Hz. Ebu Bekir'in kızıdır. Hicrtein henüz 1. yılında Peygamber Efendimiz Hz. Aişe ile evlenmişti. Hz. Aişe Peygamber Efendimizin tek bakire eşidir. Hz. Muhammed, Hz. Aişe'ye ayrı bir sevgi duyardı. Hz. Aişe'ye atılan iftiranın asılsızlığı bir vahiy ile ispatlanmıştır.

Hz. Hafsa: Hz. Hafsa Ömer b Hattab'ın kızıdır. Peygamber Efendimiz kendisini boşamış ancak sonra tekrar dönmüştür.

Hz. Zeyneb: Hz Zeyneb, Hz. Muhammed ile evlendikten birkaç ay sonra vefat etmiştir.

Hz. Ümmü Selema Hind: Ümmü Selema Hind Peygamber Efendimizin en son vefat eden eşidir.

Hz. Zeyneb bt Cahş: Hz. Zeyneb bt Cahş Peygamber Efendimizin halasının kızıdır. Peygamber Efendimiz Yüce Allah tarafından gelen bir ayet ile Hz. Zeyneb ile evlenmiştir. 

Bu ayette'' Zeyd o kadınla beraberliğini sona erdirdiğinde onu seninle evlendirdik'' diyordu. Hz. Zeyneb Hz. Ömer'in ilk halife olduğu yıllarda vefat etmiştir.

Hz. Cüveyriye: Hz. Muhammed, Hz. Cüveyriye'yi kölelikten kurtararak onunla evlenmiştir.

Hz. Ümmü Habibe: Hicretin 7. yılında Peygamber Efendimiz Hz. Ümmü Habibe ile nikahlanmıştır.

Safiyye: Safiyye Peygamber Efendimize Safi'den cariye olarak gelmiş ve Peygamber efendimiz onu serbest bırakmıştır.

Hz. Meymune: Hz. Meymune Peygamber Efendimiz ile umre dönüşü ihramdan çıktıktan sonra nikahlanmıştır.

Peygamber Efendimizin birde Mısırlı eşi Mariye vardır ve Mariye'den İbrahim isminde bir oğlu olmuştur. Fakat İbrahim henüz küçük yaşta ölmüştür.

Sunday, June 28, 2026

Hz.Peygamber s.a.v ’in Kâtipleri

 

Hz. Peygamber (sav) daha Mekke döneminden itibaren kâtip edinmiştir. “İlk vahiy kâtibi kimdir?” sorusuna İbni Hacer el-Askalânî, Mekke’de ilk vahiy kâtibinin Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh[1] olduğu şeklinde cevap verir. Medine’de ise ilk olarak Ubey b. Ka’b ve daha sonra da Zeyd b. Sabit sürekli olarak bu görevi yerine getirmiştir.[2]

Hz. Peygamber(sav)’in kâtipleri hakkında eserler yazılmıştır. Örneğin Kettâni, et-Terâtibü’l-İdâriyye eserindedevletin kâtiplik hizmetleri hakkında bilgiler vermektedir. Yazı sadece erkeklere öğretilmemiştir. Hanımlara da öğretilmiştir.[3]

Hz. Peygamber (sav)’in kâtiplerinin bir kısmı devlet yazışmalarında bir kısmı ise vahiy yazımında görev almışlardır. Kaynaklarımızda isimleri tespit edilenlerin bir kısmı aşağıdaki gibidir.

1.Eban (ra)

2.Es’ad b. Zürâre (ra)

3.Ebû Eyyûb el-Ensarî (ra)

4.Ebû Bekir (ra)

5.Ebû Huzeyfe (ra)

6.Ebû Sufyan (ra)

7.Ebû Seleme Abdullah b. Abdülesed (ra)

 8.Ebû Abs b. Cebre (ra)

9.Übey b. Ka’b (ra)

10.el-Erkam b. Ebi’l-Erkam (ra)

11.Üseyd b. Hudayr (ra)

12. Evs b. Havlî (ra)

13.Büreyde b. el-Hasib (ra)

14.Beşîr b. Sa’d b. Sa’lebe (ra)

15.Sabit b. Kays (ra)

16.Cafer b. Ebû Tâlib (ra)

17.Cehm b. Sa’d (ra)

18.Cüheym b. es-Salt (ra)

19.Hâtıb b. Amr (ra),

20.Huzeyfe b. el-Yeman el-Absî (ra)

21. el-Husayn b. Nümeyr (ra)

22.Hanzala b. er-Rabi’ (ra)

23.Huveytıb b. Abdüluzza (ra)

24. Halid b. Said b. el-As (ra)

25. Halid b. Velid (ra)

26.Zübeyr b. Avvam (ra)

 27.Zeyd b. Erkam (ra)

28. Zeyd b. Sâbit (ra)

29. es-Sicil (ra)

30.Sa’d b. er-Rabi (ra)

31.Sa’d b. Ubade (ra)

32.Said b. Said el-As (ra)

33.Şurahbil b. Hasene (ra)

34.Talha b. Ubeydullah (ra)

35.Âmir b. Füheyre (ra)

36. Abbas (ra)

37.Abdullah b. Erkam (ra)

38.Abdullah b. Ebû Bekir es-Sıddık (ra)

39.Abdullah b. Hatal (Abduluzza b. Hatal) (ra)

40.Abdullah b. Ravaha (ra)

41.Abdullah b.Zeyd (ra)

42.Abdullah b. Sa’d b. Sarh (ra)

 43.Abdullah b.Abdullah b. Ubey b. Selül (ra)

44.Abdullah b. Amr b. el-As (ra)

45.Osman b. Affan (ra)

46. Ukbe (ra)

47.el-Âlâ b. el-Hadramî (ra)

48.el-Âlâ b. Ukbe (ra)

49.Ali b. Ebi Tâlib (ra)

50.Ömer b. el-Hattab (ra)

51.Amr b. el-As (ra)

52.Muhammed b. Mesleme (ra)

53. Muaz b. Cebel (ra)

54.Muaviye b. Ebû Sufyan (ra)

55.Ma’n b. Adiy (ra)

56.Muaykıb b. Ebû Fâtıma ed-Devsî (ra)

57.Mugire b. Şube (ra)

58.Munzir b. Amr (ra)

59.Muhacir b. Ebû Ümeyye (ra)

60.Yezid b. Ebû Sufyan (ra).[4]

[1] Bu Sahabe daha sonra irtidad etmiş, yeniden Müslüman olarak İslam fetihlerine katılmıştır.

[2] Fethu’l-Bârî bi-Şerhi-Sahihi Buharî, c. 9. s. 18.

[3]İlk Devir Hadis Edebiyatı, M.Mustafa el-A’zamî, (Çev.H.Yavuz), s. 5.

[4] Hayatları hakkında bilgi için (Bkz): Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam, M. Mustafa el-A’zamî, (Çev. D. Pusmaz.), Ensar Neşriyat, c.I s. 162-210.

Hz.Peygamber Efendimizin Ümmeti Hakkındaki Üç Dilegi


PEYGAMBERIMIZIN ÜMMETI HAKKINDAKI ÜÇ DILEĞI

Habbab b. Eret (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.), bir gün namaz kıldı ve o namazı uzattı. Bunun üzerine Ey Allah’ın Rasûlü bu güne kadar kılmadığın uzunlukta bir namaz kıldın dediler. Rasûlullah (s.a.v.): “Evet bu; korku ve ümid namazı idi. 

Bu namaz içerisinde ben Allah’tan üç şey istedim ikisini bana verdi; birini vermedi. Allah’tan ümmetimi kıtlıkla helak etmemesini istedim bunu bana verdi. 

Düşman güçlerinin ümmetimin başına musallat olmamasını istedim, bunu da bana verdi. Üçüncü olarak da ümmetimin birbirine düşürülmemesini istedim bunu bana vermedi” dedi. (Müslim, Fiten: 5)

Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir.

Bu konuda Sa’d ve İbn Ömer’den de hadis rivâyet edilmiştir.

Sevbân (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Allah, yeryüzünü benim için katladı dürdü büktü bende yeryüzünün doğu ve batı her tarafını gördüm, ümmetimin hükümranlığı ve saltanatı benim için katlanan ve gösterilen yerlerine kadar ulaşacaktır. 

Bana iki hazine verildi biri sarı biri kırmızı Rabbimden ümmetimin umumî kıtlıkla helak etmemesini ve kendilerinden olmayıp onların köklerini kurutacak haricî (dış düşmanları onların başına musallat kılmamasını istedim. Rabbim ise şöyle buyurdu: “Ey Muhammed kesinlikle hüküm verdim bu hüküm geri çevrilip değiştirilmez, 

Ümmetin için sana şu müjdeyi veriyorum; onları genel bir kıtlıkla helak etmeyecek ve kendilerinden olmayan köklerini kurutacak bir düşman gücünü onların başına musallat kılmayacağım hatta ümmetine karşı dünyanın çeşitli bölgelerinden -veya çeşitli bölgeleri arasından- bir araya gelseler bile. Fakat sonunda onlar yani senin ümmetin birbirini kıracak ve birbirini esir edecektir.” (Müslim, Fiten: 5)

Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir.

Saturday, June 27, 2026

Hz.Peygamber Efendimiz’in Güreştiği Pehlivan - Ebu Rukane

 

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) tebliğdeki hikmetli yöntemleri, Rükâne ile güreş kıssası üzerinden hidayet, sabır ve davet üslubu anlatılıyor.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kavminin bütün ezâ ve cefâlarına rağmen hakka dâvetten bir an olsun geri durmuyordu. Her fırsatta insanları hidâyete çağırıyor, muhâtabının durumuna göre farklı usûllerle muâmele ediyordu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN RÜKÂNE İLE KARŞILAŞMASI VE TEBLİĞ DAVETİ

Kureyşlilerin en güçlülerinden ve sırtı yere getirilemeyen pehlivanlarından olan Rükâne, bir gün Mekke vâdilerinden birisinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rastlamıştı. Peygamber Efendimiz ona:

“−Ey Rükâne! Sen hâlâ Allâh’tan korkmayacak ve İslâm’ı kabûl etmemekte direnip duracak mısın? Gel Müslüman ol!” diyerek, kendisini İslâm’a dâvet etti. Rükâne:

“−Yâ Muhammed! Sen beni güreşte yenersen Sana îmân ederim!” dedi. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Ben gâlip gelirsem söylediklerimin hak olduğunu kabûl eder misin?” diye sordu. Rükâne:

“−Evet Sen beni yenersen ben ya İslâm’ı kabûl ederim ya da şu koyunlarım Sen’in olur! Ben Sen’i yenecek olursam Sen şu peygamberlik işinden vazgeçersin!” dedi.

Güreşe tutuştular. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu tutar tutmaz yere yıkıverdi. Rükâne kendisini savunmaya kâdir olamadı.

“−Yâ Muhammed! Bir daha güreşelim!” dedi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tekrar güreşti ve onu yine yendi. Rükâne:

“−Ey amcamın oğlu! Haydi bir kez daha güreşelim?” dedi. Üçüncü kez de sırtı yere gelen Rükâne yine îmân etmedi.

Varlık Nûru, Rükâne’nin îmân etmemesinden ve bu arada sarf ettiği bâzı sözlerden çok müteessir oldu. Ona:

“−Al git davarlarını!” buyurdu. Bunun üzerine Rükâne:

“−Vallâhi Sen, benden daha hayırlı ve daha şereflisin!” dedi.

Rükâne -radıyallâhu anh- seneler sonra Mekke’nin fethinde müslüman olmuş, Medîne’ye giderek oraya yerleşmiştir. (İbn-i Hişâm, I, 418; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 236)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları

Ebu Rukane'nin Hz.Peyagamberimizden Gördüğü İki Mucize

Rükâne bin Abd-i Yezid, müşriklerin sırtı yere getirilemeyen emsâlsiz pehlivanlarından biri idi. Önüne geleni yere çalan Rükâne, ne yazık ki, Allah Resûlüne karşı beslediği şiddetli kin ve düşmanlığını yenip, hakiki pehlivan olma şerefine ermeyi bir türlü istemiyordu.

Bu meşhur pehlivan, günün birinde Hazret-i Resûlullah ile Mekke'nin bir vadisinde karşılaştı. Gözleri husûmet kıvılcımları saçıyordu.

Allah Resûlü,

"Ey Rükâne, sen, kendisine imana davet ettiğim Allah'tan korkmaz mısın?" dedi. Rükâne,

"Eğer sözünün gerçek olduğuna kanaat getirseydim, sana tabi olurdum." cevabını verdi. Resûl-i Ekrem,

"Eğer seni yere vurursam, söylediklerimin hak olduğuna inanır mısın?" diye sordu. Rükâne,

"Yâ Muhammed, eğer beni yıkacak olursan, sana iman ederim." dedi.

Bunun üzerine Server-i Kâinat Peygamber Efendimiz,

"Kalk, haydi güreşelim." dedi.

Güreşmek için kalktılar. Mağrur Rükâne, daha ilk tutuşta kendini yerde buldu. Neye uğradığının farkına varamadı ve şaşkındı. Derhal ayağa kalktı ve Resûlullah Hazretlerine bir daha güreş teklif etti. Allah Resûlü (asm) kabul etti ve Rükâne ikinci defa kendisini yerde buldu.

Hayret ve şaşkınlığı biraz daha artan Rükâne üçüncü defa Resûlullaha güreş teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz (asm) yine kabul etti ve onu tuttuğu gibi yere vurdu.

"Beni yıkarsan, söylediğinin hak olduğuna inanırım." diye Resûlullaha söz veren Rükâne, üç sefer sırtı yere geldiği hâlde, yine şirkte inad etti ve

"Yâ Muhammed, şüphesiz sen bir sihirbazsın. Benimle yaptığın bu güreşe doğrusu şaştım kaldım." dedi.

Böylece Resûlullah'tan gördüğü mucizeyi sihir ithamıyla perdelemeye çalıştı.

(Not: Rükane, Mekke'nin fethinde Müslüman olmuş ve Medine'ye yerleşmiştir.)

Bir Başka Mucize

Küfürde direnen Rükâne, bu sefer Allah Resûlünün bir başka mucizesine şahit oldu.

"Doğrusu, ben, seninle yaptığım bu güreşe şaştım kaldım." deyince, Allah Resûlü,

"Bundan daha çok şaşılacak olanı da var. İstersen sana onu da göstereyim de Allah'tan kork, davetime tabi ol." dedi.

Rükâne,

"Nedir, o şaşılacak şey?" dedi.

Allah Resûlü,

"Şu semûre ağacını çağırayım. Bana geldiğini gör." dedi.

Rükâne,

"Haydi, çağır da gelsin." dedi.

Allah Resûlü, azılı müşrikin gözü önünde semûre ağacına emretti:

"Allah'ın izniyle bana gel!"

Ağaç emre uyarak, yeri yara yara gelip Fahr-i Kâinatın (asm) karşısında durdu. Gözleri faltaşı gibi açılan Rükâne'nin kalb gözü hala kapalı duruyordu. Bu açık mucizeler karşısında yine küfürde inat etti ve

"Doğrusu ben bugünkü gibi büyük bir sihir, hayatımda görmedim." dedi.

Sonra da ağacın tekrar yerine gitmesi için emir vermesini, Peygamber Efendimizden istedi. Allah Resûlü, ağaca,

"Allah'ın izniyle yerine dön." diye emretti. Ağaç, derhal yerine döndü.

Bundan sonra Resûlullah Efendimiz (asm), Rükâne'yi tekrar Müslüman olmaya davet etti. Ancak, o küfürde inat etti ve davete icabet etmedi. Bunun üzerine Resûlullahın kendisine son sözleri şunlar oldu:

"Yazıklar olsun, sana!.."

Hayret ve şaşkınlık içinde kavminin yanına dönen Rükâne, başından geçenleri ve gördüklerini anlattıktan sonra,

"Ey Abd-i Menâfoğulları," dedi, "adamınızla bütün dünyayı sihirleyebilirsiniz. Vallahi, şimdiye kadar ondan daha maharetli bir sihirbazı görmedim."1

Hak ve hakikatı kabul etmemekte herşeye rağmen inad edenler, bu inadlarında kendilerini teselli edebilmek için her zaman çeşitli iftira ve ithamlarla İslâm dâvâsını küçük düşürmek istemişlerdir. Ama, her seferinde küçülenler yine kendileri olmuştur.

Bir rivâyete göre, Rükâne, Mekke'nin fethine yakın Müslüman olmuştur.2

Evet, misâlde görüldüğü gibi ağaçlar da Resûl-i Kibriyâ'yı tanıyor, risâletini tasdik edip, emirlerini dinliyorlar. Acaba, buna karşılık kendilerine insan adını veren bir kısım kimseler, o Resûl-i Zîşan'ı tanımazsa, ona iman etmezse, kuru ağaçtan daha ednâ, odun parçasından daha ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olarak cehennemin ateşine layık olmazlar mı?

Dipnotlar:

1. İbni Hişâm, Sîre: 2/31; Belâzurî, Ensâb: 1/155; İbni Hacer, İsâbe: 1/506.

2. İbni Abdi'l-Berr, İstiâb: 1/51.