Showing posts with label Hz.Mehdi. Show all posts
Showing posts with label Hz.Mehdi. Show all posts

Sunday, August 09, 2026

Risale-i Nurlar'da Deccal ve Süfyan

DECCAL

Deccal: Bu kelime (dcl) kökünden mübalağalı ism-i faildir. Aşırı yalan ve aldatmalarla hakkı batıl, batılı hak olarak gösteren ve münafıkane hakkı örten, böylece cemiyetleri ifsad ve idlal eden şahıs demektir.

“Deccal meçhul (gaib) bir şerdir” şeklindeki rivayetten anlaşıldığı gibi, Süfyan denen İslam deccalının deccallığı, herkesin anlayacağı tarzda apaçık değildir. Münafıkane bir tavırla, yani Bakara suresi 42. ayetinde ifade edildiği gibi, hak ile batılı telbis edip ümmeti ifsad ve idlale çalışır.

Bu husus hadislerde de beyan edilir. Deccalın başlattığı cereyana da “deccaliyet” denir. Deccalın en şerli ve en zararlı tarafı da deccaliyetidir. Deccalın ölümünden sonra da cereyanı hayli zaman devam edecektir.

Deccalın hak ile batılı karıştırmasına karşı, Kur’an hak ile batılı tefrik ve tebyinini ister. İşte Kur’an’ın dersini tam anlayan sahabeler nazarında hak ile batıl tamamen ayrılmıştı.

Deccal; sahih hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile ahir zamanda gelecek ve Risalet-i Ahmediyeyi inkâr edip İslamiyet’i tahribe çalışacak ve dünyayı fesada verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıstır. Bir hadisin rivayetinde üç deccal, diğerinde yirmi yedi deccal geleceği, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselâm tarafından bildirilmiştir.

Âlem-i İslam’da muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivayetleri tasdik etmektedir. Bu din yıkıcılığının ahir zamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk’ı inkâra kadar cür’et edip, dini tahribe çalışan dehşetli cereyanlar, bu gaybî ihbarın doğruluğunu tasdik etmektedir.

Rivayetlerde deccal ve bilhassa onun cereyanı olan deccaliyetin yani dine zıt fikirlerin ve hayat tarzının şerrini çocuklara telkin etmek tavsiyesi vardır. Ezcümle Kütüb-ü Sittede şu kayıd var:

“Rivayetler, ashab devrinde, deccal bilgisinin temel eğitim müfredatına dâhil edilerek ilkokul yaşındaki çocuklara mahalle mekteplerinde öğretildiğini göstermektedir.”

Evet, Resulullah Efendimiz (asm) deccal ve cereyanından, hususan da Müslümanlar içinde çıkan süfyan ve cereyanından ümmetini şiddetle ikaz etmiştir.

Bu ikazları dikkat ve heyecanla dinleyen sahabeler, deccalın şerrine karşı çocuklarına telkinlerde bulunup ikaz ve talim ettikleri bedihidir. Buna istinaden Müslümanlar dahi çocuklarının Deccal ve Süfyana ve bilhassa onların cereyanlarına yani bid’atlarına ve her türlü batıl fikirlerine karşı gaflette bırakmamaları ve çok dikkatli olmaları elzemdir. Kur’an’da tağut tabiri ile ifade edilen Deccal ile Süfyanın ve cereyanlarının inkâr edilmemesi halinde, sebeb-i necat olacak imanın kazanılamayacağına dikkat çekilir. Şöyle ki;

"... Nihayet şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah'ın birliğine inanan bir mümin olmak için, Allah'a imandan önce küfre tövbe etmek şarttır. Ve bu tövbenin şartı da tağutları asla tanımamaya kesin karar vermektir...” (1)

Bir hadis-i şerifte de mealen şöyle buyurulmaktadır:

“Kim ki ona (Deccala yani cereyanına ve o cereyanın cemiyete aşıladığı çılgın sefahete) iman edip tabi olur ve onu tasdik ederse, artık onun geçmiş hiçbir salih ameli ona menfaat vermeyecektir... Ve her kim onu tekzib edip yalanlarsa, onun geçmiş günahlarının hiçbirisinden muaheze edilmeyecektir.” (2)

İşte böyle büyük bir afete ve dehşetli fitneye karşı evvela çocukların deccaliyete karşı kalben ve fikren nefret etmelerine çalışılması zaruridir. Aksi takdirde deccaliyetin şiddetli telkinleri altında çocuklar dinden kopup bid’atların çamuruna düşer ve her türlü çirkin filleri yaparlar.

SÜFYAN

Kamus-u Okyanus, bu kelime için “bir isimdir" der, yani mâna aranmayacağına işaret eder. Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına sebeb olacağı sahih hadislerle bildirilen ve şeair-i İslamiyeyi tahribe çalışan dehşetli ve münafık bir şahıs. "Süfyanîler" ise süfyan cereyanıdır. İbn-i Cerir-i Taberî Süfyanîlerle alâkalı rivayetleri Cami-ül Beyan'da (Sebe', 34/51) âyeti altında cem'etmiştir.

"Rivayetler, Deccal'ın dehşetli fitnesi İslamlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiş. Bunun bir te'vili şudur ki: İslamların Deccal'ı ayrıdır. Hatta bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccal'ı, Süfyan'dır. İslamlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal'ı ayrıdır. Yoksa büyük Deccal'ın cebr u ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz." (Şualar, Beşinci Şua.)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor:

"Sizleri benden sonra vuku bulacak yedi fitneden sakınmaya davet ederim: Medine'den çıkacak bir fitne, Mekke'den çıkacak bir fitne, Yemen'den çıkacak bir fitne, Şam'dan çıkacak bir fitne, şarktan çıkacak bir fitne, garbdan çıkacak bir fitne. Bir fitne de Şam'ın merkezinden zuhur eder ki, işte bu Süfyanî'nin fitnesidir." (3)

"...Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş. Allahu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki: Merkez-i hilafet eski zamanda Irak'ta ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, raviler kendi içtihadlarıyla -daimi öyle kalacak gibi, mana verip 'merkez-i hükümet-i İslamiye' yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler." (Şualar, Beşinci Şua.)

Diğer bir rivayette, "İslam Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş.

Bunun bir te'vili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslamiyet’in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamanki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Garibdir hem çok garibdir.

Yedi yüz sene müddetinde İslamiyet’in ve Kur'an'ın elinde şeref-şiar, barika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslamiyet’in bir kısım şeairine karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor." (bk. age)

"Hem büyük Deccalın, hem İslam Deccalının üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var. Bir günü; bir devre-i hükümetinden öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi adileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır." diye, gayet yüksek bir belagatla ümmetine haber vermiş." (bk. ge., On İkinci Mesele)

Meryem suresi 82. Ayetinde remzî bir mana ile anarşistlerle, onları yetiştirenler arasında zıtlaşma olacağına bir işaret vardır.

"Rivayette var ki: Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile dalalete düşer. Ve çok âlimler ona tabi olacaklar."

"Vel'ilmu indallah, bunun bir te'vili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasi ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışır." demektir." (bk. age., Yedinci Mesele)

Süfyan ve deccalın kendilerinden daha çok, Süfyaniyet ve Deccaliyet denilen cereyanları ve komiteleri daha dehşetlidir.

Kur'an-ı Kerimin Neml suresi 48. âyetinde, dokuz şerir çete veya çete başlarının şehirde devamlı ifsad edecekleri bildiriliyor.

Dipnotlar:

1) bk. Hamdi Yazır, Bakara Suresi 256. Ayet Tefsiri.

2) bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/16.

3) bk. Kenzü'l-Ummal, 14/272, h.no: 39639 ve 39677.

Kahin Papaz (Ortodoks Piskopos Neophytos) Türkiye Kehaneti

KIBRIS RUM KÂHİNDEN DÜNYAYI SARSACAK SAVAŞ KEHANETLERİ

Kıbrıs Rumları tarafından “kâhin” olarak bilinen Ortodoks Piskopos Neophytos, Türkiye merkezli dikkat çeken savaş kehanetlerinde bulundu.

Neophytos, Rusya ile Türkiye arasında savaş yaşanacağını öne sürerek şu ifadeleri kullandı:

“Rusya ile Türkiye arasında bir savaşa tanık olacağız. Bu savaş sürerken Türkiye'nin Ege'de Yunanistan'ı vurduğunu da görebiliriz.”

Neophytos, Türkiye ile İsrail arasında da savaş çıkacağını ileri sürdü.

“Türkiye ile İsrail arasında da bir savaş yaşanacak. Ancak ABD, Türkiye'nin Batı kampından kopmasını istemediği için devreye girecek.”

Neophytos'un Türkiye, Rusya, Yunanistan ve İsrail'i kapsayan açıklamaları yeniden gündem oldu.

Saturday, August 08, 2026

Hilafet İlga Edilmiş Mülga Edilmemiş


Halifeliğin Kaldırılmasındaki İncelik Mündemiç ve Mülga
2014-09-Sinan-Meydan-01

Mündemiç: Bir şeyin içinde var olan, bulunan, saklı olan.

Mülga: Varlığına son verilen, kaldırılan, kapatılan.

Atatürk ve TBMM halifeliği doğrudan “kaldırıyorum” deyip kaldırmamıştır. “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir” biçimindeki bir gerekçeyle kaldırılmıştır. Bu nedenle haklı olarak “Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) saklıdır” yorumları yapılmıştır.

Önce, 3 Mart 1924 pazartesi günü TBMM’de yapılan halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili görüşmelerde konuşan bazı milletvekillerine kulak verelim. Meclis Zabıt Ceridelerinden okuyalım:

Tunalı Hilmi Bey (Zonguldak): “Hilâfetin ilgası deniliyor arkadaşlar. Ben, hilâfetin ilgasını kabul etmiyorum arkadaşlar. Hilâfet ilga edilmiyor. Hilâfetin makamı kaldırılıyor. Hâlbuki hilâfet mevcuttur arkadaşlar. İmamet de burada, hilâfet de burada.” (Bravo hayır sesleri).

Şeyh Safvet Efendi (Konya): “Binaenaleyh mademki bugün hak ve adil üzere icrayı Hükümet ancak cumhuriyetle kaimdir ve idare-i hazıranızda hamdolsım bir idare-i cumhuriyedır. Hilâfetin mahiyeti aklen ve mantıken Büyük Millet Meclisinin şahsı mânevisindetamamiyle tecelli etmiş oluyor. Şu halde Dini İslâmın kasdeylemiş olduğu hilâfetin hakikati bu Meclisi Muazzamın şahsı mânevisinde tecelli etmekte…”

Halit Bey (Kastamonu): “…Bendeniz bu son sözü yani mülgadır sözünü açıkça söylemeyi ve kaydını şer’an değil siyaseten büyük bir mahzur telâkki ediyorum.” deyince,

Tunalı Hilmi Bey: “O halde kapalı kaydedelim!” demiştir. Bunun üzerine

Halit Bey (Devamla): “Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti mâneviyesinde deriz. Doğrudan doğruya mülgadır demek hatalıdır.” demiştir.

2014-09-Sinan-Meydan-02

Tunalı Hilmi Bey, “Büyük Millet Meclisinin şahsında mündemiçtir” karşılığını vermiştir.

Meclis’teki tartışmalarda açıkça görüldüğü gibi TBMM’de Şeyh Saffet Efendi, Halit Bey ve Tunalı Hilmi Bey arasındaki konuşmalarda “Halifelik TBMM’nin manevi şahsında mündemiçtir” ilkesi konuşulmuştur. Halit Bey’in halifelik, “açıkça mülgadır (kaldırılmıştır) demenin hatalı olduğunu” belirtip “Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyeti maneviyesinde deriz.” demesinden sonra Tunalı Hilmi Bey’in, “O halde kapalı kaydedelim” diyerek “Büyük Millet Meclisi’nin şahsında mündemiçtir” demesi dikkat çekicidir.

Böylece Tunalı Hilmi Bey, halifeliğin “TBMM’nin manevi şahsında” olmasıyla, “TBMM’nin şahsında mündemiç” olmasının aslında aynı anlama geldiğini belirtmiştir. Yani Tunalı Hilmi Bey, “açıkça” halifelik “mülgadır” (kaldırılmıştır) ifadesi yerine, zaten kanun maddesinde “kapalı” olarak halifelik “TBMM’nin şahsında mündemiçtir” denildiğini belirtmiştir. İşte halifeliğin ilgası/ kaldırılması sırasındaki “incelik” tam da burada ortaya çıkmaktadır.

Gerçekten de halifeliğin kaldırıldığı 431 Nolu Kanun’da halifelik açıkça “ilga edilmemiş”, Tunalı Hilmi Bey’in ifadesiyle “kapalı” olarak “TBMM’nin şahsında mündemiç” olarak “ilga edilmiştir” (kaldırılmıştır).

Mesele bu kadar açık ve nettir.

İşte Halifeliği kaldıran kanunun metni: 3 Mart 1924, Kanun No 431:

Madde 1: “Halife hal’edilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.” [1]

Günümüz Türkçesiyle karşılığı:

Madde 1: “Halife görevinden alınmıştır. Halifelik, hükümet ve Cumhuriyetin anlam ve kavramı içinde esasen varolduğundan/saklı olduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.”

Görüldüğü gibi kanun metninde sadece “Halifelik mülgadır” denilmemiş, bununla birlikte gerekçe olarak. “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir” denilmiştir.

Bu da Meclis’teki tartışmaların, zaten kanun maddesinden kaynaklandığının ve yine kanun maddesinde karşılık bulduğunun en açık kanıtıdır.

Yeniden TBMM’ye dönelim:

2014-09-Sinan-Meydan-03

İlk tartışmalardan sonra Adliye Vekili Seyit Bey söz almıştır:

Seyit Bey (İzmir): “Her şeyden evvel şu noktayı arz edeyim ki; Hilâfet hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir (…) Evvelce de söylemiştim. Hilâfet meselesi dinî olmaktan ziyade dünyevi ve siyasi bir meseledir. (…)” demiştir. [2]

Özelle Seyit Bey, İslam tarihinden, ayetlerden, hadislerden örneklerle halifeliğin aslında “hükümet” olduğunu, Cumhuriyet hükümeti varken ayrıca halifeliğe ihtiyaç olmadığını belirtmiştir. Yani Seyit Bey’e göre de halifelik, esasen Cumhuriyet hükümeti içinde zaten saklıdır, vardır.

Atatürk de Seyit Bey’le aynı görüştedir. Birçok kez halifeliğin aslında dini değil siyasi bir kurum olduğunu belirtmiştir. Şöyle demiştir:

“Halife reis demektir; emir demektir, sultan demektir. Şekl-i hükümete göre başında bulunan adamın alması lazım gelen isimlerdir.” [3]

“Hilafet demek idare, hükümet demektir.” [4]

2014-09-Sinan-Meydan-04

Halifeliğin kaldıran 431 No’lu kanun 6 Mart 1924’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Halifelik kaldırıldığında görevi gereği bazı İslam ülkelerini gezip dönen Rasih Efendi (Kaplan), Müslüman ülkeler halkının Atatürk’ün halife olmasını istediğini Atatürk’e ilettiğinde Atatürk, “Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz…” diyerek halifelik teklifini reddetmiştir. [5]  29 Ekim 1923’te bir Fransız muhabire yaptığı açıklamada da, “…Hilafet demek, idare, hükümet demektir…” demiştir.

Atatürk, -bütün dünya Müslümanlarını bir noktadan idare eden şekilde- hilafetin olmadığı görüşündedir. Ona göre hilafet “şura’dır, “danışma”dır, “adaletli yönetim”dir; yani Meclistir.

Şöyle demiştir: “…Peygamber bile kendiliğinden iş yapmayacaktı. Danışma ile yapacaktı. (…) İlahi emir böyledir. Diğer bir esas da adalet esasıdır. Şura adaletli olacaktır. Adaletsiz bir şura Allah’ın emrettiği bir şura olamaz.(…) İşte bizim Meclisimiz ve onun içindeki kişilerden oluşan hükümet dinin tamamıyla emretmiş olduğu bir şekilde ve niteliktedir. Buna karşın başkaca bir Hilafet makamı söz konusu olabilir mi?” [6]

Atatürk de Seyit Bey gibi halifeliğin “idare”, “hükümet”; halifenin ise “devlet başkanı” demek olduğunu; mevcut durumda TBMM, hükümet ve devlet başkanı varken ayrıca halifeye, halifeliğe gerek olmadığını belirtmiştir. Yani Atatürk’e göre de halifelik, yeni durumda, esasen TBMM’dir, hükümettir.

Ancak bu gerçeği, hilafetin dinsel bir kurum sanıldığı 1920’lerinTürkiyesinde anlatmak pek de kolay olmadığından -Müslüman halktan gelecek tepkileri önlemek için- halifeliği kaldırırken doğrudan “Halifeliği kaldırdık!” demek yerine, “Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet mana ve metli umunda esasen mündemiç olduğundan, hilafet makamı mülgadır” denmiştir. Yani halifeliğin “Hükümet ve Cumhuriyetin/TBMM’nin anlam ve kavramı içinde saklı olduğu/var olduğu” belirtilmiştir.

Anayasada “Devletin dini İslamdır” maddesinin yer aldığı, din işlerini TBMM’nin yürüttüğü, Türkiye’nin henüz laik olmadığı bir ortamda halifelik kaldırılırken böyle bir gerekçe ileri sürülmesi son derece doğaldır. Atatürk ve TBMM, halifeliğin kaldırılması gibi çok önemli bir devrimsel adımı atarken çok dikkatli, çok stratejik, çok ustaca hareket etmiştir. TBMM’nin, “Halifeliğin hükümet, Cumhuriyet, yani TBMM’nin anlam ve kavramı içinde zaten saklı olduğunu” belirterek “Halifeliği kaldırması” çok ince bir devrimci stratejidir. Böylece hem halifelik kaldırılmış, hem de halifelik kaldırıldığı için doğacak tepkiler önlenmek istenmiştir.

Halifeliği kaldıran kanun maddesi hakkında Bozok mebusu Süleyman Sırrı Bey’in şu yorumu dikkat çekicidir: “Muhterem arkadaşlar kabul ettiğimiz birinci madde mucibince Halifeyi Hal’ettik. Hilâfet Makamının hakiki mercii Meclisi Âli olduğunu, orada Hilâfet Makamı denilen bir sandalyenin ariyet/ ödünç bulunduğunu o madde ile teyit ettik. Şimdi mesele hal’edilen halife ve hanedanın memleketten ihracı meselesidir.”

Yani o gün o Meclis’te bulunan Süleyman Sırrı Bey, bu sözleriyle halifeliği kaldıran kanun maddesiyle “Halifenin görevinden alındığını” ve “Halifeliğin TBMM’nin anlam ve kavramında yer aldığının kabul edildiğini” ifade etmiştir.

Peki, buradan ne çıkar? Kanun maddesindeki ifadesiyle, “Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olan” halifeliği bugün veya yarın bu kanun maddesine dayanarak tekrar geri getirmek “hukuken” mümkün müdür?

Değildir!

Çünkü halifelik 3 Mart 1924’te hukuken “hal’edilmiştir”, “ilga edilmiştir”, yani kaldırılmıştır.

Halifelik doğrudan kaldırılmadı. Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) mündemiçtir/saklıdır denilerek kaldırıldı.” cümlesi bir “yanıltmaca” değil, tarihi gerçeklere tamamen uygun bir cümledir.

3 Mart 1924 tarihli 431 No’lu Kanun’un 1. Maddesinde geçen “mündemiç (içinde saklı/var olma) ifadesi tamamen İslam tarihinden, Kuran’dan, hadislerden çıkarılan sonuçlara dayalı ve dönemin koşullarına özgü, stratejik nitelikte bir yorumdur. Bu yorum, halifeliğin kaldırılmadığına yönelik hukuki bir gerekçe olarak yorumlanamaz. Bu nedenle buna dayanarak halifeliğin yeniden diriltilebileceğini düşünmek çocukça bir hayaldir.

“Aman ha! Bu ‘mündemiç/saklı’ ifadesine dayanarak halifeliği geri getirmeye kalkarlar!” korkusu da çocukça bir korkudur. Bu korkunun etkisiyle gerçekleri çarpıtmak da bilim insanlarına yakışmaz.

Özetle: “Halifelik doğrudan kaldırılmadı. Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) mündemiçtir/saklıdır denilerek kaldırıldı.” cümlesi bir “yanıltmaca” değil, tarihi gerçeklere tamamen uygun bir cümledir.

Nitekim bu cümle, halifeliği kaldıran 3 Mart 1924 tarihli 431 Nolu Kanun’un 1. maddesine zaten neredeyse birebir yansımıştır. Nitekim kanun maddesinin kabulünden sonra Süleyman Sırrı Bey, “Hilafetin asıl yerinin Meclis olduğunu teyit ettik” demiştir.

Birçok konuşmasında halifeliğin “hükümet”, “yönetim” olduğunu söyleyen. Cumhuriyet hükümetinin/ TBMM’nin olduğu bir ortamda artık halifeliğe/halifeye ihtiyaç olmadığını belirten Atatürk, halifeliği kaldıran 3 Mart 1924 tarihli 431 No’lu Kanun’un 1. Maddesi’nden habersiz değildir herhalde! Bu kanun maddesi Atatürk tarafından da görülmüş ve kabul edilmiştir. Hatta bu kanun maddesindeki “inceliğin” Atatürk’ün stratejik zekâsının bir ürünü olduğunu tahmin etmek de fazla zor değildir.

2014-09-Sinan-Meydan-05Antalya milletvekili Rasih Kaplan, Atatürk’e gönderdiği 5 Mart 1924 tarihli bir telgrafta. Hintli Müslümanların hilafetin kaldırılmasına gösterdikleri tepkiyi önlemek için “Hilafet sıfatını 

TBMM’nin maneviyatında muhafaza etmek ve onu Reisin şahsında temsil ettirmek lazımdır” önerisinde bulunmuştur. Atatürk bu öneriye, Rasih Kaplan’a ve Hindistan Bombay Hilafet Merkezi Komitesi’ne gönderdiği telgrafta yanıt vermiştir. Atatürk telgrafının girişinde aynen şöyle demiştir:

“TBMM’nin kabul ettiği kanun berveçh-i atidedir (aşağıda gösterilmiştir). Halife hal’edilmiştir. Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan makam-ı hilafet mülgadır (Hilafet makamı kaldırılmıştır). Bu kanun metni yine tamamen mutabıktır (uygundur). Filhakika hilafetten maksüd hükümettir, devlettir…” [7]

Atatürk telgrafın devamında halifeliğin neden kaldırıldığını anlatmıştır.

Atatürk’ün bizzat ifade ettiği şekliyle, “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan Makam-ı Hilafet mülgadır. (Hilafet makamı kaldırılmıştır).”

“Atatürk’ün böyle bir sözü yok!” diyenler, bu iddialarını kanıtlamak için Atatürk’ün telgrafındaki bu sözünü görmezden gelmiş, sansürlemiş, yok etmiştir!

Onların görmediği (!) Atatürk’ün telgrafındaki bu sözlerini gördüğümüzde ortaya şu gerçekler çıkmaktadır: Atatürk, “Hilafeti TBMM’nin manevi şahsında saklamak ve Reisin şahsında temsil etmek gerekir” [8]  diyen Rasih Kaplan’a “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan makam-ı hilafet mülgadır” biçimindeki kanun metnini hatırlatarak, “Bu kanun metni yine tamamen mutabıktır (uygundur)” demiştir.

Yani Atatürk, Rasih Kaplan’a, halifeliğin zaten TBMM’de “mündemiç” (saklı) olduğunun kanun metninde yer aldığını hatırlatmıştır.

Sonra da “Filhakika hilafetten maksüd hükümettir, devlettir” diyerek de halifeliğin hükümet, devlet olduğundan, TBMM /hükümet varken halifeliğe gerek olmadığını söylemiştir.

Yani Atatürk, Rasih Kaplan’ın “Hilafet sıfatını TBMM’nin maneviyatında muhafaza edelim” önerisini -birilerinin iddia ettiği gibi- “kesin bir dille reddetmemiş”; aksine “Halifelik hükümet ve Cumhuriyetin anlamında esasen mündemiçtir/saklıdır” şeklindeki halifeliği kaldıran kanun maddesinin 

Rasih Kaplan’ın önerisini zaten kapsadığını ima etmiştir. Atatürk’ün reddettiği, Rasih Kaplan’ın, “Halifeliğin Meclis Reisi şahsında temsil edilmesi” önerisidir.

Atatürk, halife demek zaten hükümettir, hükümet reisidir, diyerek bu öneriyi reddetmiş ve kanun maddesine de almamıştır.

Şunu da hatırlatayım ki, halifeliği kaldıran Atatürk’ü Hilafetçi gösterenler ya bilgisiz, ya da yalancıdır. Şu sözler Atatürk’e aittir:

“Hilafet milletimize baş belasıdır. Osmanlı padişahlığı hilafeti almadan evvel Osmanlı devrinin en parlak safhasını yapmıştır. Fakat bu hilafet mevki’ini aldıktan birkaç sene sonra sükûta başlamıştır. (…) Yani hilafet hiçbir şey kazandırmamıştır. Birçok musibetler getirmiştir.” [9]  (1923)

Kaynak:

 [1]  “Hilafetin ilgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun”, Kanun No: 431,26 Recep 1342 ve 3 Mart 1340, Düstür, Tertip III, C.5, s. 668 (323)

 [2]  Halifeliğin kaldırılması tartışmaları için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, İkinci İçtima, 1-3.1340 Pazartesi, Devre II, C.7, s. 34-67.

 [3]  Arı inan. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Ankara, 1982, s.67

 [4]  Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1999, s. 68

 [5]  Gazi Mustafa Kemal, Nutuk/Söylev, C.2, 3. bas. Ankara, 1989, s. 1133

 [6]  İnan, age, s. 103,104

 [7]  Belgenin aslı Cumhurbaşkanlığı Arşivi, A.IV,17-a, D.68, F.18, Fotokopi 17’de. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, C. 16, s. 237 Komisyon, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2011, s. 374

 [8]  Cumhurbaşkanlığı Arşivi, AIV, 17-aD.18,F.18-l, Fotokopi 16, Komisyon, Gazi Mustafa Kemal’in Hayatı, s. 373,374

 [9]  İnan, age, s. 71

Kırmızı Ayakkabı Kulübü

Kırmızı Ayakkabı Kulübü üyelerinin giydiği kırmızı ayakkabılar çoğunlukla öldürülen ve kurban edilen çocukların etinden yapılır, örneğin Cizvit Papa Pius VII'nin Papalık ayakkabıları.

Kırmızı ayakkabılar, Şeytani Ritüel İstismarı (SRA) törenlerinde giyilir, böylece kan ayakkabılarına damladığında karışır ve onları teşhir etmez.

Ayakkabılar aynı zamanda adrenalinin, yamyamlığın ve işkence gören çocukların ayaklarından düşmeden hemen önce vücutlarından akan kanın sembolüdür.

İnanmayan varsa bir geçmiş tarihi araştırsın

Saturday, August 01, 2026

Dabbetü'l-Arz Nedir

“O söz başlarına geldiği (kıyâmet veya azap yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (canlı) çıkarırız da, bu onlara, insanların âyetlerimize kesin bir îman getirmemiş olduklarını söyler.” (Neml, 82)

Debb ve debîb; hafif yürüme ve debelenme demektir. Hayvanlar ve çoğunlukla haşereler için kullanılır. İçkinin bedene yayılması ve bir çürüklüğün etrafına sirayeti gibi hareketi gözle görülmeyen şeyler için de kullanılır. Dâbbe de debelenen, hareket eden demektir.

Dabbe tu'l Ard دابة الارض , Arabca'da "yavaş ve sessizce yürümek; nufuz ve sirayet etmek" mânalarına gelen debb veya debîb kökünden sıfat olan dâbbe "yeryüzünde yürüyen her tür canlı" ve özellikle "binek hayvanı" anlamlarında kullanılır.

"Allah bütün canlıları (her dâbbe'yi) sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şubhesiz her şeye kaadirdir." (Nur, 45) ayetinden anlaşılacağı üzere her hayvana dabbe denir.

"O söz başlarına geldiği zaman (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dabbe (mahluk) çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler." (Neml 82)

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbe'nin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hud, 6) ayetinden de anlaşılan budur.

Bu âyetten anlaşılan, dabbe'nin bir hayvan-ı nâtık yâni konuşan bir canlı olduğudur (M.H. Yazır, "Hak Dini Kur'ân Dili", V, 3701 vd.).

Râğıbu'l-İsfahânî, yukardaki âyete dayanarak şöyle demektedir:

"Dâbbe, tanıdığımız hayvanlara benzemeyen bir hayvandır. Ortaya çıkması kıyamete yakın bir dönemde olacaktır. Bir de denildi ki: Bununla, cahiliyyede hayvan mertebesinde olan kötü insanlar kasdedilmiştir (Râğıb, "Mufredât", debb maddesi.)

İslâm akaid ve kelam kaynaklarında kıyamet alametleri sayılırken dâbbetu'l ard'ın çıkışına da ayrı bir başlık altında yer verilmiş ve bu husus, kıyamete çok yakın bir zamanda gerçekleşecek olağan üstü olaylar arasında sayılmıştır.

Dabbe kelimesinin İslamî literatürde kabul edilen söz konusu eskatolojik anlamına en uygun kullanımı Kur'an-ı Kerîm'in sadece, lâyık oldukları azabın gerçekleşme zamanı gelince onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da bu varlık insanların âyetlerimize gerçekten inanmadıklarını kendilerine söyler" (Neml 82) mealindeki âyette yer almıştır.

Muslim'in el-Câmi'u'ş-şahîh'i ile Ebu Davud'un es-Sunen"nde dâbbetu'1-ard konusuyla ilgili rivayetlerde bu varlığın özelliklerinden söz edilmeden sadece ortaya çıkışının bir kıyamet alameti olduğu haber verilir. (Muslim, "îmân", 249, "Fiten", 39, 118, 129, Ebû Dâvûd, "Melâhim", 12)

İbn Ömer'e göre, "dabbe"nin çıkması hadisesi, dünyada iyiliğe emreden ve kötülükten sakındıran hiçbir fert kalmadığı zaman vuku bulacaktır. İbn Merduye'nin Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiği bir hadîse göre, aynı şeyi bizzat Peygamber (s.a.v.)'in kendisinden Ebu Saîd de duymuştur. Bu da, insanın başkalarını iyilik yapmaya teşvik ve kötülükten sakındırma (emr bi'lma'ruûf, mehy, ani'l-munker) vazifesini terkettiği zaman 

Allah'ın, kıyametin hemen öncesinde son ihtar vazifesini görmek üzere bir "dâbbe" meydana çıkaracağını gösterir. Fakat onun tek bir hayvan mı, yoksa bütün yeryüzünü istilâ edecek bir hayvan türü mü olduğu açık değildir (Mevdûdî, "Tefhîm", IV, 128)

Tirmizi'nin el-Câmi'u'ş-şahîh'i (Fiten, 21; Tefsir, 27) ve İbn Mâce'nin es-Sunen'inde (Fiten, 31) Ebu Hurayra'dan nakledilen bir hadiste, dabbetu'l-ard'ın Hz. Suleyman'ın mührü ile Musa'nın asasına sahip olacağı ve asâ ile muminin yüzünü parlatırken mühürle kâfirin burnunu damgalayacağı ifade edilir. Bu hârfnin el-Câmi'u'ş-şahîh'i ve Nesâî'nin es-Sunen'inde ise konu ile ilgili herhangi bir rivayet tesbit edilememiştir.

Kelâm literatüründe dâbbetu'l-ard konusu, ilgili âyetlerle hadislerin ışığı altında sadece bir kıyamet alâmeti olarak ele alınmış, Ehl-i sünnet'in sem'iyyât alanına giren konularda yorum ve tahminlerden kaçınma esası bu hususta da benimsenerek Kur'an'ın dehşetli bir hadise şeklinde takdim ettiği kıyametin kopmasına, bundan önce vuku bulacak bazı fevkalade olaylara, bunlardan biri olarak da dâbbe'nin çıkışına inanmanın gerekli olduğu belirtilmiştir.

Dabbetu'l-ard'ın şekli, çıkışı ve özellikleri hususunda Kutub-i Sitte dışındaki kaynaklarda yer alan ve bazı tefsirlere de intikal etmiş olan, ancak sened ve metin açısından tenkit edilebilen İsrailiyat türünden rivayetler, eşrât-ı saat (kıyamet alametleri) konusunda geniş bir literatür oluşturmuştur. 

Bu ayrıntılı rivayetlere göre, olağan üstü özellikler taşıyan dâbbetu'l-ard'ın 60 arşın boyundaki vücudu tamamen kıllarla kaplı olup sakallı, boynuzlu, iki kanatlı, öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, aslan yeleli, kaplan renkli ve koç kuyrukludur. Bir kuşluk vakti elinde Suleyman (a.s.)'ın mührü ve Musa'nın asası olduğu halde Mekke'de (Bazı rivayetlerde Ecyad, Safa tepesi, 

Tihame vadisi, Ebu Kubeys dağı veya Lut kavmine ait Sodom şehrinde) bir yağız at hızıyla ortaya çıkacak (bazı rivayetlerde çıkışı üç gün sürecek veya üç günde vücudunun ancak üçle biri zuhur edebilecek), başı bulutlara değen, boynuzları arasında 1 fersahlık mesafe bulunan bu garib yaratık, inananlarla inanmayanların birbirinden kolayca ayırt edilebilmesi için elindeki asasıyla mu'minlerin yüzünü parlatacak, mührü ile de kâfirlerin burnunu damgalayacak, onları zelil ve perişan edecektir.

Bazı mufessirler, ilgili ayette (Neml 82) geçen lafızların etimolojik ve semantik özellikleriyle söz konusu ayrıntılı rivayetlerin ortak unsurlarını dikkate alıp âhir zamanda bir kıyamet alâmeti olarak zuhur edecek bu canlının bilinen bütün canlılardan farklı bir yapıya sahip bulunacağını ileri sürmüşler, söz konusu âyette konuşma özelliğine işaret edilmesinden ötürü onun bir insan, diğer rivayetlerde sakallı oluşunun belirtilmesinden dolayı da erkek olarak düşünülmesi gerektiği yolunda yorumlar yapmışlardır.

Bu arada, Ehl-i sünnet'e ters düşen düşünce ve beyanları sebebiyle Sunnî alimlerin ağır tenkitlerine hedef olduğu bilinen Şiî muhaddis Câbir el-Cu'fî'-ye (ö 128/746) ait iddiaya göre dâbbe tu'l ard Ali'dir. (Zehebî, I, 384; krş. Sef-fârînî, II, 147)

Ancak bu görüşün rec'at fikriyle bağlantılı olduğu kabul edilmiştir. Aynı rivayetlerde yer alan mühür ve asa motiflerinin hâkimiyet, idare ve saltanatı simgelemesinden hareketle dâbbetu'l ard'ın, harikulade bir maddî ve manevî saltanatın sahibi olarak sırf adalet ve hayır faaliyetlerinde bulunacak önemli bir şahsiyet olması gerektiği düşünülmüştür. (Elmalılı. V, 3703)

Dabbetu'l-ard'ın, ahir zamanda artması beklenen ve manevî özellikleri itibariyle hayvan gibi olan, hatta onlardan aşağı seviyede bulunan şerîr insanları simgelemesi de muhtemeldir. Ana hadis kaynaklarının deccâl ile ilgili rivayetleri arasında yer alan Fâtıma bint Kays tarikli Temîm ed-Dari kıssasında sözü edilen, vucudu kıllarla kaplı hayvanın dabbetu'l-ard olduğu da ileri sürülmüştür. (Sarıtoprak, s. 93; Deccad)

Kur'ân-ı Kerîm'de dabbetu'l-ard'la ilgili tek kayıt olan Nemi sûresinin 82. âyetinden önceki altı âyette, hidayet ve rahmet vesilesi olan 

Kur'an'ın İsrâiloğulları'nın ihtilâf edegeldikleri konulann pek çoğunu vuzuha kavuşturduğu, fakat onun tebliğcisi olan Muhammed'in, gerdeğe tamamen sırt çevirmiş, manevî anlamda kör, sağır ve ölü durumundaki kişilere çağnsını işittiremeyeceği ifade edilmektedir. Bu ifadelerin hemen ardından da söz 

Konusu inkarcıların lâyık oldukları ilâhî hükmün (kavi) gerçekleşme zamanı gelince yerden bir dâbbenin çıkarılacağı haber verilmektedir. Taberî bu âyette geçen "kavi" kelimesinin "ilâhî azab" anlamında olduğunu kaydeder (Câmi'u'l-beyân, XX, 9) .

Nemi süresindeki bu âyetlerin birbirine bağlı olarak incelenmesinden anlaşılacağı üzere dâbbenin ortaya çıkışı, dinî gerçeklere karşı direnişlerin ileri boyutlara vardığı dönemlerde olacaktır. Bazı âlimlerin kanaatlerine göre dâbbenin zuhuru daha çok "emir bi'l-ma'ruf nehiy ani'l-munker" görevinin ihmal edildiği zamanlarda ve sadece bir defa değil, üç defa vuku bulacaktır (Câmi'u'l-beyân, XX, 10)

Peygamber (s.a.v.) şöyle rivayet edilir. "İlk çıkacak kıyamet alameti, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takibedecektir" (Muslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, "Musned", II, 201)

"Üç şey vardır ki bunlar çıktığı zaman, daha önceden iman etmeyen hiçbir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez:

1-Güneşin batıdan doğması, 2-Deccâl ve 3-Dâbbetu'l-Ard (Muslim, İman, 249; Tirmizî, Tefsîr, sûre 6)

"Dâbbe, yanında Musa (a.s.)'nın asâsı ve Suleyman (a.s.)'ın mührü olduğu halde çıkacaktır. Mu'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle mühürleyecek. İşte o dönemde yaşayan insanlar biraraya gelecekler ve mü'minler, kâfir belli olacaktır" (Ahmed b. Hanbel, II, 491; Tirmizî, Tefsîr, süre: 27)

Huzeyfe b.Esîd el-Ğifârî diyor ki:

"Bir gün Rasulullah bize baktı. Aramızda birşey konuşuyorduk. Bize: "Ne konuşuyorsunuz?" dedi.

Dedik ki: "Kıyameti konuşuyoruz."

Rasullullah şöyle buyurdu: "Kıyametten önce on alamet görmedikçe kıyamet kopmayacaktır."

Rasulullah on alamet olarak şunları zikretti: "Duman, Deccal, Dâbbetul Ard, Güneşin batıdan doğması, Meryemoğlu İsa'nın inmesi, Ye'cuc ve Me'cuc, Güneşin üç kere batması. Güneş bir doğuda, bir batıda bir de Arab yarımadasında batacaktır. 

Bu alâmetlerin sonuncusu ise Yemen'den çıkacak olan bir ateştir. Bu ateş insanları göç ettirecek ve haşrolacaklan yere doğru sürükleyecektir." (Muslim, K. el- Fifen, bab: 39,40, Hadis No: 2901; Ebu Dâvud, K. el- Melahim, bab: 12, Hadis No 4311; Tirmizî K. el-Fiten, bab: 21, Hadis No 2183)

Ebu Hurayra (r.anh) diyor ki: "Rasululah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu işittim.

"Şu altı şey meydana gelmeden önce iyi ameller işlemeye koşuşun. Bunlar, güneşin batıdan doğması veya duman'ın çıkamsı yahut Deccal'in çıkması veya, Dâbbetul Ard'in çıkması yahut herbirinize mahsus olan hadisenin (ölümün) meydana gelmesi yahut kamu'nun sevkü idaresinin size verilmesidir" (Müslim, K.el-Fiten. bab: 128,129, Hadis No 2947; Nesai, K. el-Fiten bab: 28, Hadis No 4046)

Peygamber efendimiz diğer bir Hadis-i şerifinde de şöyle buyurmaktadır;

"Dâbbetul Ard çıkacak, onda Suleyman'ın mühürü ve Musa'nın âsâsı bulunacaktır. Asâ ile Mu'minlerin yüzünü parlatacak mühür ile de kâfirlerin burunlarını damgalayacaktır, öyle ki bir sofranın başında oturan insanlar bir araya gelecekler, biri diğerine: "Ey Mumin" Diğeri de bir başkasına "Ey Kâfir" diyecektir" ( Tirmizî, K. Tefsir el-Kur'an, sure: 27, Hadis No 3187)

Dabbe konusundaki rivayetler pek çoktur, ancak hiçbiri mutevatir olmadığından, kıyamet gibi tamamen gaybî olan bir meselede delil olamazlar. Dabbetu'l-ard'ın kıyamete yakın zuhur edeceğine iman edip, iç yüzünü ve mahiyetini Allaha havale etmek gerekir. Allah en iyisini bilendir.

Tuesday, July 28, 2026

Doğu Dizisindeki Namaz Sahnesi

Doğu' dizisinin yeni sezonuyla yine ekranlardaki yerini alan komedyen hakkında merak edilen soruları yanıtladı. 'Namaz kılıyor mu?' sorusuna verdiği cevap ise sosyal medya kullanıcılarının dikkatlerinden kaçmadı!

Komedi dünyasındaki başarı basamaklarını hızlı adımlarla çıkan isimlerden biri olan Doğu Demirkol'u şimdilerde 'Doğu' dizisi ve stant up şovlarıyla yakından takip ediyoruz.

‘Ahlat Ağacı’ ve ‘Ölümlü Dünya’ gibi yapımlarla tanınan Demirkol son olarak "Doğu" isimli dizisinin 

Katıldığı YouTube kanalında özel hayatı ve kariyeri hakkında içten açıklamalarda bulunan Demirkol yine adından bahsettirdi.

Kendisi hakkında internete en çok aratılan soruları yanıtlayan Demirkol "Namaz kılıyor mu?" sorusuna verdiği cevapla sosyal medyaya damga vurdu.

Namaz kıldığı için gelen eleştirilere de değinen isim “Namaz kılıyorum ama bu bir şeyi temsil ettiğim anlamına gelmez. ‘Hem namaz kılıyor hem ne biçim şeyler yapıyor’ diye çok mesaj geliyor." şeklinde konuştu.

"Namaz kılan insan için doğru temsil değilim. Ben kendi çapımda namaz kılıyorum. Namazın yanı sıra onu dengeleyecek günahlarım da var.” ifadelerini kullanan Demirkol'un açıklamaları dikkat çekti.

Sunday, July 26, 2026

Deccal Kimdir

Deccal, دَجَلَ “de-ce-le” kökünden türemedir. Yalan söylemek, bir şeyi bir şeye karıştırmak, gizlemek ve örtmek manalarına gelir. Kıyamet saatinin büyük alametlerinden biri de Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Deccal ismini verdiği bir şahsın ortaya çıkışıdır. Deccal’e bu isim, hakkı örttüğü ve çok yalan söylediği için verilmiştir.

Deccal’in bir diğer ismide Mesih’dir. Mesih kelimesinin 50 tane manası vardır. Bunların içinde ‘doğru söyleyen’ ile ‘saptıran yalancı’ gibi birbirinin zıddı manalar da vardır! Allah-u Teâlâ iki tane mesih yaratmıştır ki, biri diğerinin zıddıdır. Mesih İsa (Aleyhisselam) doğru söyleyen ve insanlara doğru yolu gösterendir.

Mesih Deccal ise, insanlık için yaratılmış en büyük fitnelerden birisi olup çok yalan söyleyen ve insanları saptırandır. Ona Mesih denme sebebi, iki gözünden birinin silik olması veya yeryüzünün tamamını kırk günde dolaşarak ayak basmadık bir yer bırakmayacak olması da olabilir.

Deccal ise, mübalağalı ism-i fail olup anlamı, görülmemiş ve duyulmamış yalanlar söyleyerek hakkı batıla karıştıran, gerçeği ters çeviren demektir.

Deccal hakkında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadislerine baktığımız zaman:

Deccal, Yahudilerden bir adamdır. Bu ümmetin sonunda ortaya çıkar ve hakkı batılla karıştırıp hakkı gizlemeye çalışır. Deccal, taraftarlarıyla yeryüzünü karıştırır ve küfrünü insanlardan gizli tutar.

Deccal, Rab olduğunu iddia eder. İşte bundan dolayı yalancılığı ile isim almıştır. Deccal, insanlara olayları karışık göstermesinden ve batılı örtüp onu süslü göstermesinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir.

Deccal kendisinin ilahlığını ilan edip, Allah’ın izni ve imtihan gereği olağanüstü şeyler göstererek insanları dinlerinde fitneye düşürecektir! Bazı insanlar onun fitnesine kanıp yolunu saptırırken, Allah, iman edenleri iman üzere sabit kılacaktır. Bu sebeple de mü’minler onun yalan ve fitnesine aldanmayacaklardır.

Daha sonra Allah-u Teâlâ, İsa (Aleyhisselam)’ı indirerek onu ve fitnesini ortadan kaldıracaktır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den Deccal’le ilgili rivayet edilen hadislerden bir kaçını burada zikredersek onu tanımamıza yardımcı olur.

Deccal Yahudi Milletindendir!

(1) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal, Yahudi’dir, onun çocuğu olmaz! Allah, ona Mekke ve Medine’yi haram kılmıştır!”

Müslim 2927/90

(2) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal, kâfirdir! O kısırdır, çocuğu olmaz! O Medine ve Mekke’ye giremez!”

Müslim 2927/91

(3) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’e İsbehan Yahudilerinden yetmiş bin kişi tabi olacaktır! Onların başlarında ve omuzlarında miğfer vardır.”

Müslim 2944/124

Deccal’in Çıkma Sebebi ve Çıkış Yeri

(4) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Deccal, doğuda Horasan denilen bir bölgeden çıkar. Yüzleri deri üzerine deri kaplanmış kalkanlar gibi olan bir kavim ona tabi olurlar!”

İbni Mace 4072

Yüzlerinin deri üzerine deri kaplı kalkan gibi olması, Tatarların ve Türklerin vasfıdır. Deccal’in çıkma sebebine gelince, mü’minlerin annesi Hafsa (Radiyallahu Anha) şöyle nakletmektedir.

(5) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal ancak kendisini kızdıran bir şey sebebiyle çıkar. Deccal’i insanlar üzerine gönderecek ilk sebep, onu gazaba getirecek bir kızgınlıktır.”

Müslim 2932/98, 99

Deccal’i kızdıracak şeyin ne olduğunu bilmiyoruz! Mescidu’l-Aksa’nın Yahudi işgalinden kurtulması mı? Yoksa dünyada Yahudilerin yönettiği Hristiyanlara karşı, Müslümanların zafer kazanmasıyla haçlı gücünün yok olması mı? Allah (Azze ve Celle) en iyi bilendir.

Ancak Deccal’i kızdıracak sebebin İslam ümmetinin iyiliğine olan bir iş olduğunu söyleyebiliriz. Allah-u Teâlâ’dan yakın zaferi müyesser kılmasını dileriz. Deccal’in ortaya çıktığı zaman hedefi Medine-i Münevvere olacaktır. Allah-u Teâlâ kendisinin bildiği bir sebepten dolayı orayı korumaktadır.

Muhtemelen Medine o zamanlar İslam ve Müslümanlar için bir kale ve sığınak olacaktır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu hadisinde bunu bize bildirmektedir.

(6) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“İslam, garip (kimsesiz) başladı ve başladığı gibi kimsesiz hale dönecektir. İslam, yılanın deliğinde kıvrılıp toplandığı gibi iki mescid arasında toplanır.”

Müslim 232/146

(7) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in hedefi Medine olduğu halde doğu tarafından gelir. Uhud Dağının arkasına iner. Sonra melekler onun yüzünü Şam tarafına çevirirler ve orada helak olur.”

Müslim 1380/486

(8) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Mekke ve Medine hariç Deccal’in uğramayacağı hiç bir belde yoktur! Oraların her geçidinde koruyucu melekler vardır. Deccal (Medine civarında) çorak bir yere konaklar. Sonra Medine ahalisi ile birlikte üç kere sarsılır. Akabinde her kâfir ve münafık Deccal’e (beraber) çıkar. (Yani ona katılır)”

Buhari 1758

(9) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Medine’ye Deccal’in korkusu giremez! O gün Medine’nin yedi kapısı vardır ve her kapıda iki melek bulunur.”

Buhari 1757

Deccal’in Sıfatı

(10) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Allah-u Teâlâ, Âdem’in zürriyetini yarattığından beri yeryüzünde Deccal’in fitnesinden daha büyük bir fitne olmamıştır! Allah’ın gönderdiği her Nebi, ümmetini Deccal’den sakındırmıştır! Ben, Nebilerin sonuncusuyum ve siz de son ümmetsiniz! Şüphesiz ki, o (yani Deccal) sizin içinizde çıkacaktır!”

İbni Mace 4077

Deccal’i ayırt eden en belirgin özellik; onun sağ gözünün şaşı, sol gözünün sönük ve iki gözünün arasında kâfir yazılı olmasıdır.

(11) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Ben size Deccal’i anlattım hatta onu anlamayacağınızdan korktum. Deccal; ayakları dengesiz ve çarpık, saçı oldukça kıvırcık, bir gözü kör olup ne yüksekçe ne de çukurca olan biridir. Eğer onun durumu size karışık gelirse biliniz ki sizin Rabbiniz kör değildir! Siz ölünceye kadar Rabbinizi göremeyeceksiniz!”

Ebu Davud 4320

(12) Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) insanlar içerisinde ayağa kalktı, Allah’ı layık olduğu sıfatlarla övdü. Sonra Deccal’ı zikredip şöyle buyurdu:

“Ben sizi onun şerrinden sakındırıyorum. Nebilerin hepsi kavmini Deccal’in şerrinden korkutup sakındırmıştır. Yemin olsun Nuh da kendi kavmini Deccal’den sakındırmıştır. Ancak ben size hiçbir Nebinin söylemediği bir şey söyleyeceğim. İyi bilin ki Deccal şaşıdır; Allah ise şaşı değildir!”

Başka bir hadiste ise, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“...Muhakkak ki, onun iki gözünün arasında Kâfir yazılıdır. Onun amelini kerih görüp sevmeyen herkes, o yazıyı okur. Yahut her mü’min o yazıyı okur. Bundan sonra şunu kesin olarak bilin ki, sizden hiç kimse ölünceye kadar Aziz ve Celil olan Rabbini göremeyecektir!”

Buhari 2850, Müslim 2931/169

(13) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Allah’ın gönderdiği hiçbir Nebi yoktur ki, ümmetini Deccal hakkında uyarmış olmasın! Nuh da ondan sonraki Nebiler de kavimlerini uyarmıştır. O sizin aranızda çıkacaktır. Onun işinden hiçbir şey size gizli kalmamıştır. Rabbinizin kör olmadığı size gizli kalmamıştır. Deccal ise sağ gözü şaşıdır.(Diğer gözü ise) sanki içi çıkarılmış üzüm tanesi gibidir.”

Buhari 7277

(14) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal; ‘ben sizin Rabbinizim’ der. Siz ölünceye kadar Rabbinizi göremezsiniz! O, tek gözü kör biridir. Sizin Rabbiniz kör değildir! Onun iki gözünün arasında kâfir yazılıdır. Okuması olan yahut olmayan her mü’min o yazıyı okur.”

(15) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Deccal’i rüyasında görmüş ve bize şöyle vasfetmiştir:

“Sonra bana bir adam gösterildi. Saçları kıvırcık, sağ gözü şaşı, diğeri içi çıkarılmış üzüm tanesi gibiydi. Ben ‘Bu kim?’ diye sordum. ‘O, Deccal’dir’ denildi.”

Müslim 169/273

(16) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in sol gözü yoktur! Üzerinde sadece zar vardır ve iki gözü arasında kâfir yazılıdır!”

Müslim 2933/103

(17) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in gözü cam gibi yeşildir.”

Ahmed bin Hanbel Müsned 5/123, 124

(18) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“…Daha sonra sağ gözü şaşı ve çok kıvırcık saçlı, gördüğüm insanlardan en çok Katan’ın oğluna benzettiğim bir adam gördüm. Ellerini bir adamın omzuna koymuş, Kâbe’yi tavaf ediyordu. ‘Bu kimdir?’ diye sordum. ‘Deccal’dir,’ dediler.”

Müslim 169/274

Deccal, Müslümanların İstanbul’u fethetmesinden sonra ortaya çıkacaktır.

(19) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Rumlar, A’mak yahut Dabık’a ininceye kadar kıyamet kopmaz! O gün onların karşısına yeryüzü ahalisinin hayırlılarından bir ordu çıkar. Saf saf dizildikleri vakit, Rumlar:

−Bizimle bizden esir alanların arasını boşaltın da onlarla savaşalım, derler.

Müslümanlar:

−Hayır, Allah’a yemin olsun ki sizinle kardeşlerimizin arasını asla boşaltmayız, derler. Bunun üzerine onlarla savaşırlar. Müslümanların üçte biri hezimete uğrar ki, Allah onların tevbesini kabul etmez, üçte biri öldürülür ki onlar Allah katında şehitlerin en faziletlisidir. 

Kalan üçte biri de fethe devam eder. Onlar asla fitneye düşmezler. İstanbul’u fethederler. Onlar ganimetleri taksim ederken kılıçlarını zeytin ağacına asmışlardır. Bu arada onların içinde şeytan:

−Deccal sizin ailelerinizin arasında çıktı, diye sayha atar. Bu haber yalan olduğu halde çıkarlar. Onlar Şam’a geldikleri vakit Deccal çıkar.

Diğer bir rivayette ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−Onlar ganimetleri taksim ederken, bir ses ‘Deccal çıktı’ diye nida eder. Onlar da her şeyi bırakıp dönerler.”

A’mak ve Dabık; Suriye’nin Halep şehri yakınlarında iki mevki ismidir.

Müslim 2897/34

(20) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“…Sizden kim Deccal’e yetişirse, ona Kehf Suresinin ilk ayetlerini okusun. Deccal, Şam ile Irak arasında bir mevkide çıkar. Sağa gider ifsat eder, sola gider ifsat eder. Ey Allah’ın kulları! Sebat edin!”

Biz:

−Ey Allah’ın Rasulü! Deccal yeryüzünde ne kadar kalır? diye sorduk.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Kırk gün kalır. Birinci günü bir sene gibi, ikinci günü bir ay gibi, üçüncü günü Cuma’dan diğer Cuma’ya kadar, diğer günleri sizin günleriniz gibidir.” (Yani 439 gün)

Biz:

−Ya Rasulallah! O bir senelik günde bir günün namazı kâfi gelir mi? diye sorduk.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Hayır, siz o bir senelik gün için namaz vakitlerini ölçerek tayin ediniz!”

Biz:

−Ya Rasulallah! Deccal’in yeryüzündeki hızı ne kadardır? diye sorduk.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Rüzgârın yönlendirdiği yağmur gibidir. Deccal bir kavme gelir, onları davet eder. Onlar da davetine icabet edip ona iman ederler. Bunun üzerine Deccal semaya emreder onlara yağmur yağdırır, yere emreder onlara nebatat bitirir. O kavmin otlağa çıkmış hayvanları akşam olunca zirveleri en yüksek, böğürleri daha geniş ve memeleri sütten dopdolu olarak dönerler.

Sonra Deccal başka bir kavme gelir, onları davet eder. Onlar Deccal’i reddedip iman etmezler. Deccal onları bırakıp gider. O kavim kuraklığa ve kıtlığa uğramış olarak sabahlar, malları ellerinden gider. Deccal bir harabeye uğrar ve ‘hazinelerini çıkar’ der. Bunun üzerine o harabenin hazineleri, arıların arıbeyinin arkasından takip etmesi gibi onu takip ederler.

Sonra Deccal, gençlik dolu bir adamı çağırır, ona kılıçla vurup iki parçaya ayırır. Her bir parçayı ok atımı mesafesinde uzaklaştırır. 

Sonra onu çağırır, o genç güler halde yüzü parlayarak gelir. Deccal bu şekilde iken Allah azze ve celle Meryem oğlu İsa’yı gönderir. İsa aleyhisselam, Dimeşk’in doğusunda “Beyaz Minare” denilen mevkide herd ile boyanmış iki parça elbise içinde ellerini iki meleğin kanatlarına koymuş bir halde iner. 

Başını öne eğse su damlatır, yukarı kaldırsa inci tanesi gibi su bulunur. İsa’nın nefesinin rüzgârını hisseden hiçbir kâfir yaşayamaz! Onun nefesinin rüzgârı göz alabildiğincedir. İsa aleyhisselam, Deccal’i arar, nihayet ona Lüdd kapısında yetişir ve onu öldürür.

Sonra Meryem oğlu İsa aleyhisselam’a Allah’ın Deccal’den koruduğu bir kavim gelir. İsa aleyhisselam, onların yüzünü sıvazlar ve cennetteki derecelerini onlara söyler. Onlar bu durumda iken Allah azze ve celle, İsa aleyhisselam’a:

−‘Bana ait bir takım kullar çıkardım ki onlarla savaşmaya kimsenin kudreti yoktur! Sen kullarımı Tur dağında muhafaza et’ diye vahyeder. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ, Ye’cuc ve Me’cuc kavmini gönderir. Onlar her tepeden süratle inerler. Onların ilkleri Taberiye gölüne uğrar ve içmeye başlarlar. Onların sonları göle uğradıklarında:

−Andolsun ki, bir zamanlar burada su vardı, derler. Allah’ın Nebisi İsa aleyhisselam ve ashabı, Tur dağında mahsur kalırlar. O zaman onlardan birinin yiyecek olarak bir sığır başı olması, sizden birinin şu anda yüz dinarı olmasından iyidir. 

Sonra Allah’ın Nebisi İsa aleyhisselam ve ashabı, Allah’a dua ederler. Bunun üzerine Allah azze ve celle Ye’cuc ve Me’cuc kavminin boyunlarına negaf denilen kurtlardan gönderir. Hepsi de tek bir kişinin ölmesi gibi ölü olarak sabahlarlar.

Sonra İsa aleyhisselam ve ashabı yeryüzüne inerler. Yeryüzünde onların cesetlerinden ve pis kokularından dolmamış bir karış dahi yer bulamazlar. Sonra İsa aleyhisselam ve ashabı yine Allah’a dua ederler. Allah azze ve celle develerin boyunlarına benzeyen kuşlar gönderir. Kuşlar onların cesetlerini Allah’ın dilediği bir yere taşırlar. 

Sonra Allah azze ve celle bir yağmur gönderir, balçıktan ve kıldan yapılan hiçbir ev kalmaz, hepsi dümdüz olur. O yağmur yeryüzünü yıkar, hatta ayna gibi yapar.

Sonra yeryüzüne:

−‘Meyvelerini, nebatatını bitir bereketlerini getir’ denilir. O vakit, bir topluluk, cemaat tek bir nar meyvesinden yerler ve onun kabuğunda gölgelenirler. Sütler de bereketlenir. Sağmal bir devenin sütünden büyük bir kalabalık içerler, sağmal bir ineğin sütünden bir kabile içer, sağmal bir koyunun sütünden bir oymak içer. 

Onlar bu şekilde iken Allah-u Teâlâ tatlı bir rüzgâr gönderir. Bu rüzgâr onların koltuk altlarından girer, her mü’min ve Müslümanın ruhunu kabzeder ve insanların en şerlileri kalır. Onlar eşeklerin ilişkiye girmesi gibi insanların gözü önünde ilişkiye girerler.”

Müslim 2937/110, Tirmizi 2341

(21) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in tek gözü kördür. Onun yanında cennet ve ateş benzetmesi vardır. Onun cennet dediği ateşin ta kendisidir…”

Müslim 2934/104

(22) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Deccal çıktığında kendisiyle beraber cennet ve ateş vardır. İnsanların ateş olarak gördükleri soğuk bir sudur. İnsanların su olarak gördükleri ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim ona yetişirse ateş olarak gördüğüne gitsin, çünkü o soğuk ve tatlı bir sudur.”

Buhari 3264

(23) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Ben, Deccal ile beraber olanı ondan daha iyi bilirim. Onun yanında akar iki nehir vardır. Onlardan biri dış görünüş itibarıyla beyaz bir sudur, diğeri alevlenmiş bir ateştir. Sizden biri ona yetişirse ateş olarak gördüğü nehre gelsin. 

Sonra başını daldırıp ondan içsin, çünkü o, soğuk bir sudur. Deccal’in sol gözü yoktur, üzerinde kalın bir perde vardır. İki gözü arasında kâfir yazılıdır. Okuması olan olmayan her Müslüman o yazıyı okur.”

Müslim 2934/105

(24) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Kim, Deccal’i duyarsa ondan uzak dursun! Allah’a yemin olsun ki, bir adam ona kendisinin mü’min olduğunu sanarak gider, onun attığı şüphelerden ona tabi olur!”

Ebu Davud 4319

(25) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Deccal kendisine haram olduğu halde Medine geçitlerine gelir. Medine yakınlarındaki bir takım çorak toprağa konaklar. O gün insanların en hayırlısı olan yahut hayırlılarından biri olan bir kimse ona şöyle der:

−Şahidlik ederim ki, sen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bize bahsettiği Deccal’sin! Deccal insanlara:

−Bunu öldürsem sonra da diriltsem, benim rabliğimden şüphe eder misiniz? der. İnsanlar da:

−Hayır, derler. Onu öldürür, sonra diriltir. O genç:

−Allah’a yemin olsun ki, bugün senin hakkında daha fazla kanaat sahibiyim, der. Bunun üzerine Deccal onu öldürmek ister ama buna güç yetiremez!”

Buhari 6981

(26) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Deccal zuhur eder. Mü’minlerden bir adam ona doğru yönelir. Deccal’in askerleri:

–Nereye gitmek istiyorsun? diye sorarlar. O genç:

−Şu çıkana gidiyorum, der. Onlar:

−Yoksa sen bizim rabbimize iman etmiyor musun? derler. O genç:

−Rabbimizde gizlilik yoktur, der. Bunun üzerine:

−Onu öldürün, derler. Sonra onlardan bir kısmı diğerlerine:

−Rabbiniz kendisinin haberi olmadan birini öldürmenizi yasaklamadı mı? derler. Onu Deccal’e götürürler. Mü’min onu gördüğü vakit:

−Ey insanlar! Bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bize haber verdiği Deccal’dir, der. Deccal emreder, o mü’min karnı üzere yere yatırılır. Döve döve sırtı ve karnı genişletilir. Deccal:

−Bana iman etmiyor musun? diye sorar. O mü’min:

−Sen çok yalancı Mesih Deccal’sin, der. Deccal emreder, o mü’min başının ortasından iki ayağının arası ayrılana kadar testere ile kesilerek ayrılır. Sonra Deccal bu iki parça arasında yürür. Sonra:

−Kalk, der. O mü’min dikilerek eski halini alır. Sonra Deccal:

−Bana iman etmiyor musun? diye sorar. O mü’min:

−Senin hakkında ki, kanaatimi artırmaktan başka bir şey yapmadım, der. Sonra:

−Ey insanlar! Deccal bunu benden başka hiç kimseye yapamayacaktır, der. Onu kesmek için Deccal tutar, boynu ile köprücük kemiği arası bakır bir levha haline gelir. Onu elleri ve ayaklarından tutar ve onu atar. İnsanlar onu ateşe attığını sanırlar, ancak o genç, cennete atılmıştır.”

(27) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Bu mü’min, âlemlerin Rabbi katında şahadeti en yüce olandır.”

Müslim 2938/113

Deccal’in Çıkacağını Gösteren İşaretler

(28) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in çıkmasından önce üç şiddetli yıl olur. İnsanlar o yıllarda şiddetli kıtlığa maruz kalırlar. Sonra ilk yıl Allah semaya emreder, sema yağmurun üçte birini hapseder tutar. Yere emreder, yer nebatının üçte birini hapseder tutar. Sonra ikinci yıl Allah semaya emreder, yağmurunun üçte ikisini tutar. Yere emreder, nebatının üçte ikisini tutar. 

Sonra üçüncü yıl Allah semaya emreder, yağmurunun tamamını tutar, bir damla yağmur düşmez. Yere emreder, nebatının tamamını tutar, hiç yeşillik bitmez! Allah’ın dilediği hariç, çift tırnaklı (geviş getiren) helak olmayan hiç hayvan kalmaz!”

Denildi ki:

−O zaman insanlar ne ile yaşarlar? Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Tehlil, tekbir, tahmid onlar için yiyecek yerine geçer.”

Tehlil; ‘La ilahe illallah’ demektir.

Tekbir; ‘Allah-u Ekber’ demektir.

Tahmid; ‘Elhamdulillah’ demektir.

İbni Mace 4077

(29) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Ahlas fitnesi, insanların birbirinden kaçması, malının ve ehlinin yağma edilmesidir. Sonra bolluk fitnesi olacak. Bu fitnenin dumanı benim Ehl-i Beyt’imden, benden olduğunu iddia eden bir adamın ayaklarının altına kadar varacak, hâlbuki o benden değildir! 

Gerçekte benim dostlarım muttakilerdir. Sonra insanlar, eğreti düzgün olmayan, nizamsız bir adamın başına toplanacaklar.

Sonra düheyma fitnesi olacak ki bu ümmetten dokunmadığı kimse kalmayacak! Fitne bitti denildiğinde devam edip yaygınlaşacak. O fitne içerisinde, kişi mü’min olarak sabahlayacak, akşama kâfir olarak çıkacaktır. Hatta insanlar iki ayrı gruba ayrılacaklardır. 

Biri nifaksız iman grubu diğeri imansız nifak grubudur. Böyle olduğu zaman, o gün yahut ertesi gün Deccal’i bekleyin.”

Ebu Davud 4242

(30) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Beytü’l-Makdis’in imar edilmesi Yesrib’in harap olmasına, Yesrib’in harap olması Rumlarla Müslümanlar arasında harp çıkmasına, harbin çıkması İstanbul’un fethine, İstanbul’un fethi Deccal’in çıkmasına işarettir.”

Yesrib; Medine’nin eski adıdır.

Ebu Davud 4294

Beytü’l-Makdis’in imarı, Allah’ın izniyle Yahudi işgalinden kurtulmasından sonra Müslümanların eliyle olacaktır. Mukaddes topraklar, o zaman hilafet yurdu olacaktır.

(31) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu şöyle bildiriyor:

“Ey Havale’nin oğlu! Mukaddes topraklara hilafetin indiğini görürsen; insanlara zelzeleler düşünce ve kederler, büyük hâdiseler benim şu ellerimin senin başına olan yakınlığından daha yakındır.”

Ebu Davud 2535

Deccal’in Biyografisi ve Yapacağı Şeyler

1) Deccal, Yahudi’dir!

2) Deccal, Kâfirdir!

3) Deccal, Kısırdır!

4) Deccal, İnsanı Öldürüp Diriltir!

5) Deccal, Çok Kuvvetlidir!

6) Deccal, Cüsse Bakımından İnsanların En Büyüğüdür!

7) Deccal, Çok Hızlıdır!

8) Deccal, Kalın Boyunludur!

9) Deccal’in Alnı Açıktır!

10) Deccal, Kırmızı Yüzlüdür!

11) Deccal, İri Yarı Biridir!

12) Deccal, Kısa Boyludur!

13) Deccal’in Bacakarının Arası Açıktır!

14) Deccal, Sevimsizdir!

15) Deccal, Gençtir!

16) Deccal, Çukur ve Tümsek Olmayan Bir Halde Silme Düzdür!

17) Deccal’in Saçı Oldukça Kıvırcıktır!

18) Deccal’in İki Gözü Arasında Kâfir Yazılıdır!

19) Deccal’in Gözü Cam Gibi Yeşildir!

20) Deccal’in Sağ Gözü Kör veya Şaşıdır!

21) Deccal’in Sol Gözü Sönük veya İçi Çıkartılmış Üzüm Tanesi Gibidir!

22) Deccal’in Ayakları Dengesiz ve Çarpıktır!

23) Deccal’in Yanında Akar İki Nehir Vardır!

24) Deccal, Gökyüzüne Emrettiğinde Yağmur Yağar!

25) Deccal, Toprağa Emrettiğinde Sebze ve Meyve Çıkar!

26) Deccal, Toprağa Emrettiğinde Hazinelerini Çıkartır!

27) Deccal, Hayvanların Memelerindeki Sütünü Artırır!

28) Deccal, Sebzelerin ve Meyvelerin Bereketini Artırır!

29) Deccal’in Yanında Ekmekten ve Etten Dağlar Vardır!

Sikhizim Dini Tarihi (Sikhizm Dini Özellikleri)

Sikhizim dünyanın beşinci büyük dini olarak bilinir. Sihizim ise diğer beş büyük dine göre en genç olan dindir. Sihizim 500 yıl önce ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise Sihizm'e inanan 25 milyon kişi yaşamaktadır. İşte, Sihizm hakkında tüm detaylar.

Sihizim'e inanan kişilere Sih denilir. Sihler ise nerede ise büyük ülkelerin çoğunda yaşamaktadırlar. Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde neredeyse 500 bin sih yaşamaktadır.

 Sikhizm Nedir?

 Dünyanın beşinci büyük dini olan Sihizim'in tarihi 500 yıl öncesine dayanır. Sihizim şu anda Pakistan topraklarında bulunan Pencap şehrinin kuzey kesimlerinde ortaya çıkmıştır. 1.500'lü yıllarda ortaya çıkan Sihizim'in kurucusu Guru Nanak olarak bilinir. 

Guru Nanak ise Hindu felsefesini reddetmiştir. Hindu ayinlerine katılmayan Guru Nanak insanların eşit olduğunu söylemiştir. Nanak çok tanrı inancının yanlış olduğunu ve tek bir tanrı olduğunu dile getirmiştir. Bunun yanı sıra Sihlerde tüm yaratılış olayları ve yaratıcı da ayrılmaz bir bütün haline gelmiştir.

 Sihizim Dini Ne Zaman ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

 Sihizim 500 yıl önce ortaya çıkmıştır. Pakistan'ın Pencap şehrinde başlayan bu dinin kurucusu ise Guru Nanak olmuştur. O dönemde Hindu anlayışını reddeden Guru Nanak tek tanrı inancını savunmuştur. Birden başka tanrı ve tanrıçanın varlığını reddeden 

Guru Nanak tek bir tanrının varlığını benimsemiş ve insanlara bunu anlatmıştır. Sihizim'e inanan kişiler peygamberlere ve azizlere inanırlar. Aynı zamanda Sihizm'in kurucusu olarak kabul edilen on tane manevi üstat vardır.

 Sihizim Tarihi

 Kurucusu Guru Nanak olan Sihizim 1500'lü yıllarda ortaya çıkmıştır. Guru Nanak ise Talwandi'de doğmuştur. Ailesi ise Hindu olarak bilinir. 

Kız kardeşinin adı ise Bibi Nanki olarak bilinir. Nanak'ın kız kardeşinin onda Tanrı'nın ışığını gördüğüne ama bu sırrı da kimseye söylemediğine inanılır. Ayrıca Guru Nanak'a ilk inanan kişi de yine kız kardeşi olmuştur. Hayatın sırrını aramaya çıkan Guru Nanak bir süre sonra da evi terk etmiştir. Bu dönemde de Guru Nanak farklı kişiler ile tanışmıştır. 

Guru Nanak kendisinden sonra yerine geçmesi için Lehna'yı seçmiştir. Bunun hemen akabinde Bhai Lehna da Guru Angad olarak bilinmiştir. Sihizim'in on gurusu ise kutsal kabul edilmişlerdir.

 Sihizim Özellikleri

 Sihizim'e göre tek tanrı inancı vardır. Bu inanç çok tanrı inancını ise reddetmektedir. Sihizim'e göre tüm insanlar eşit sayılmaktadır. 

Bunun yanı sıra tüm sihlerin de yenmesi gereken beş kötülük vardır. Sihizim'e inanan Sih'ler önce kendi içlerinde bu beş kötülüğü yenmek zorundalardır. Bu beş kötülük ise ego, öfke, hırs, maddi bağlılık ve şehvet olarak bilinir. 

Aynı zamanda Sihizim'e göre beş erdeme de inanmak gerekir. Bu beş erdem ise memnuniyet, hayırseverlik, şefkat, olumlu tutum ve tevazu olarak bilinmektedir. Bu dine göre herkesin yaşama hakkı vardır. Sihizim aile hayatı yaşamayı önemser. 

Bunun yanı sıra Sihizim'e göre Sih'ler kazançlarının en az yüzde onunu paylaşırlar. Hayatlarının da yüzde onunu insanlara yardım ve Tanrı'ya hizmet etmek ile geçirirler.

 Sihizim Kurucusu Hakkında Bilgi

 Sihizim'in Kurucusu Guru Nanak'tır. 1459 Yılında Talwandi'de doğan Guru Nanak 1538 yılında hayatını kaybetmiştir. Sihizmin Kurucusu Guru Nanak'ın ailesi Khatri Kastından Hindular olarak bilinmektedir. Gurur Nanak hayatı anlamak ve bilinmeyeni keşfetme arzusu ile gençlik döneminde evi terk etmiştir. 

Aynı zamanda Guru Nanak 1440- 1418 yılları arasında farklı inanca sahip Kabir adlı saygı duyulan kişi ile karşılaşmıştır. 1538 Yılında ise Guru Nanak oğlu yerine kendisine inanan Lehna'yı kendi yerinin devamcısı olarak seçmiştir. Bunun yanı sıra Sihizm'in kurucusu olan Gurur Nanak 1538 yılında hayatını kaybetmiştir.

Saturday, July 25, 2026

İstanbul'un İkinci Fethi ve Melhame-i Kübra Hadisleri

باب فِي فَتْحِ قُسْطُنْطِينِيَّةَ وَخُرُوجِ الدَّجَّالِ وَنُزُولِ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ

٧٤٦٠ - حَدَّثَنِي زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا مُعَلَّى بْنُ مَنْصُورٍ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ بِلاَلٍ، حَدَّثَنَا سُهَيْلٌ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلّى اللّه عليه وسلّم قَالَ (‏ لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يَنْزِلَ الرُّومُ بِالأَعْمَاقِ أَوْ بِدَابِقَ فَيَخْرُجُ إِلَيْهِمْ جَيْشٌ مِنَ الْمَدِينَةِ مِنْ خِيَارِ أَهْلِ الأَرْضِ يَوْمَئِذٍ فَإِذَا تَصَافُّوا قَالَتِ الرُّومُ خَلُّوا بَيْنَنَا وَبَيْنَ الَّذِينَ سَبَوْا مِنَّا نُقَاتِلْهُمْ ‏.‏ فَيَقُولُ الْمُسْلِمُونَ لاَ وَاللَّهِ لاَ نُخَلِّي بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ إِخْوَانِنَا ‏.‏ فَيُقَاتِلُونَهُمْ فَيَنْهَزِمُ ثُلُثٌ لاَ يَتُوبُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ أَبَدًا وَيُقْتَلُ ثُلُثُهُمْ أَفْضَلُ الشُّهَدَاءِ عِنْدَ اللَّهِ وَيَفْتَتِحُ الثُّلُثُ لاَ يُفْتَنُونَ أَبَدًا فَيَفْتَتِحُونَ قُسْطُنْطِينِيَّةَ فَبَيْنَمَا هُمْ يَقْتَسِمُونَ الْغَنَائِمَ قَدْ عَلَّقُوا سُيُوفَهُمْ بِالزَّيْتُونِ إِذْ صَاحَ فِيهِمُ الشَّيْطَانُ إِنَّ الْمَسِيحَ قَدْ خَلَفَكُمْ فِي أَهْلِيكُمْ ‏.‏ فَيَخْرُجُونَ وَذَلِكَ بَاطِلٌ فَإِذَا جَاءُوا الشَّأْمَ خَرَجَ فَبَيْنَمَا هُمْ يُعِدُّونَ لِلْقِتَالِ يُسَوُّونَ الصُّفُوفَ إِذْ أُقِيمَتِ الصَّلاَةُ فَيَنْزِلُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ فَأَمَّهُمْ فَإِذَا رَآهُ عَدُوُّ اللَّهِ ذَابَ كَمَا يَذُوبُ الْمِلْحُ فِي الْمَاءِ فَلَوْ تَرَكَهُ لاَنْذَابَ حَتَّى يَهْلِكَ وَلَكِنْ يَقْتُلُهُ اللَّهُ بِيَدِهِ فَيُرِيهِمْ دَمَهُ فِي حَرْبَتِهِ )‏

Bildiğiniz gibi bu ve pek çok hadiste Rasulullah(s.a.v) İstanbul'un, Şamdan hareket edecek olan bir ordu tarafından, melhame olayından sonra fethedileceğini haber vermiştir. Şu hadisi detaylı şerhedermisiniz? Ayrıca bununla ilgili nacizhane bir kaç sorum var:

1. İlgili rivayetlere dair şerhlere baktığımda genel olarak melhame olayında İslam ordusunun komutanının Mehdi olduğunu gördüm. Bununla ilgili rivayet varmı? Yada bu hususta ihtilaf eden bir şârih olmuşmudur?

2. Eğer bu ordunun komutanının Mehdi olacağı kesinse o zaman Mehdi(a.s) gelene ve bu toprakları fethedene kadar bir daha İslam hakim olmayacakmıdır? Yani Mehdi'den evvel İstanbul özelinde Türkiye fethedilmeyecekmidir?

3. Eğer o zamana kadar birdaha Türkiye de İslam hakim olamayacaksa Türkiye halkı İrtidatmı etmiş olacaktır ki Müslümanlarla savaşacaktır yada vaziyetin nazikliğinden istifade eden batı dünyası Türkiyeyi İşgal etmiş ve şam ordusu onları püskürtmüş ve işgal edilen topraklarını kurtarmışmı olacaktır? Ki bu tehlil ve tekbirler ile İstaanbulun fethi ile daha uyuşuyor gibi.

حَدَّثَنِي زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا مُعَلَّى بْنُ مَنْصُورٍ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ بِلَالٍ، حَدَّثَنَا سُهَيْلٌ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ: " ‌لَا ‌تَقُومُ ‌السَّاعَةُ ‌حَتَّى ‌يَنْزِلَ ‌الرُّومُ بِالْأَعْمَاقِ أَوْ بِدَابِقٍ، فَيَخْرُجُ إِلَيْهِمْ جَيْشٌ مِنَ الْمَدِينَةِ، مِنْ خِيَارِ أَهْلِ الْأَرْضِ يَوْمَئِذٍ، فَإِذَا تَصَافُّوا، قَالَتِ الرُّومُ: خَلُّوا بَيْنَنَا وَبَيْنَ الَّذِينَ سَبَوْا مِنَّا نُقَاتِلْهُمْ، فَيَقُولُ الْمُسْلِمُونَ: لَا، وَاللهِ لَا نُخَلِّي بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ إِخْوَانِنَا، فَيُقَاتِلُونَهُمْ، فَيَنْهَزِمُ ثُلُثٌ لَا يَتُوبُ اللهُ عَلَيْهِمْ أَبَدًا، وَيُقْتَلُ ثُلُثُهُمْ، أَفْضَلُ الشُّهَدَاءِ عِنْدَ اللهِ، وَيَفْتَتِحُ الثُّلُثُ، لَا يُفْتَنُونَ أَبَدًا فَيَفْتَتِحُونَ قُسْطَنْطِينِيَّةَ، فَبَيْنَمَا هُمْ يَقْتَسِمُونَ الْغَنَائِمَ، قَدْ عَلَّقُوا سُيُوفَهُمْ بِالزَّيْتُونِ، إِذْ صَاحَ فِيهِمِ الشَّيْطَانُ: إِنَّ الْمَسِيحَ قَدْ خَلَفَكُمْ فِي أَهْلِيكُمْ، فَيَخْرُجُونَ، وَذَلِكَ بَاطِلٌ، فَإِذَا جَاءُوا الشَّأْمَ خَرَجَ، فَبَيْنَمَا هُمْ يُعِدُّونَ لِلْقِتَالِ، يُسَوُّونَ الصُّفُوفَ، إِذْ أُقِيمَتِ الصَّلَاةُ، فَيَنْزِلُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَأَمَّهُمْ، فَإِذَا رَآهُ عَدُوُّ اللهِ، ذَابَ كَمَا يَذُوبُ الْمِلْحُ فِي الْمَاءِ، فَلَوْ تَرَكَهُ لَانْذَابَ حَتَّى يَهْلِكَ، وَلَكِنْ يَقْتُلُهُ اللهُ بِيَدِهِ، فَيُرِيهِمْ دَمَهُ فِي حَرْبَتِهِ ​

34- (2897) Bana Zuheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mualla b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Suleyman b, Bilâl rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Suheyl babasından, o da Ebû Hurayra'den naklen rivayet etti ki:

Rasûlüullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlar: «Romalılar A'mâk'a yahud Dâbık'a inmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Onların karşısına Medine'den o gün yeryüzü halkının en iyilerinden bir ordu çıkacaktır. Askerler saf bağladıkları vakit Romalılar bizimle, bizden esir alınanların arasını serbest bırakın : Onlarla harb edelim, diyecekler.

Müslümanlar da : Hayır! Vallahi sizinle din kardeşlerimizin arasını serbest bırakamayız. Cevabını vereceklerdir. Müteakiben onlarla harb edecekler ve üçte biri münhezim olup, Allah ebediyen kendilerine tevbe İlham etmeyecektir. 

Üçte biri de öldürülecek, Allah indinde şehitlerin en faziletlisi olacaklardır. Üçte biri ise fethedecek, ebediyen fitneye duçar olmayacaklardır.

Muteakiben İstanbul fethedilecektir. Gaziler kılıçlarını zeytin ağaçlarına asmış, ganimetleri taksim ederken anîden içlerinde şeytan : Gerçekten Mesih aileleriniz hakkında sizin yerinizi aldı, diye nâra atacak. Onlar da çıkacaklardır, bu Bâtıldır. Şam'a geldikleri vakit ise çıkacaktır. 

Gaziler harbe hazırlanır, saflarını düzeltirlerken namaz ikâme olunacak ve Meryem'in oğlu İsa (Aleyhis selâm) İnerek onların yanına gitmek isteyecektir. Allah'ın düşmanı onu gördüğü vakit tuzun suda eridiği gibi eriyecektir. Onu bıraksa kendiliğinden helak olacak, lâkin Allah onu eliyle tepeleyerek kanını onlara süngüsünde gösterecektir.

(Muslim, Fiten, Bab 9, Hadis no: 34 - 2897)

A'mak ile Dâbık yahud Dâbak Şam 'da Haleb yakınlarında İki yerdir. Hadîsdeki «Subû» kelimesi «Sebev» şeklinde de rivayet olunmuştur. Bu takdirde cümlenin mânâsı bizimle, bizden esir aldıklarınızın arasını serbest bırakın, demek olur.

Kâ'dî İyâd: «Doğrusu bu kelimenin subû şeklinde okunmasıdır. Ekser râvîler de onu bu şekilde rivayet etmişlerdir.» demişse de Nevevî : «Her iki rivayet de doğrudur. Çünkü onlar evvelâ esir alınmış, sonra kâfirleri esir etmişlerdir. Zamanımızda bu mevcuddur. Hattâ Şam ve Mısır 'dala İslâm askerlerinin ekserisi esir edilmiş. Sonra bugün Allah'a hamdolsun küffârı esir almaktadırlar...» diyor.

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in A'mâka mı yoksa Dâbık'a mı buyurduğunda sekteden râvîdir. Hadîsin siyakından da anlaşılacağı vecihle üçte biri münhezim olacak askerler müslümanlardır. Bunlar bozulup kaçtıkları için Allah kendilerine tevbe ilham etmeyecek, firarda ısrar edeceklerdir.

«Gerçekten Mesih aileleriniz hakkında sizîn yerînîzî aldı...» cümlesinden murad; memleketinizde bıraktığınız aileleriniz Deccal'ın eline geçti demektir ki, bunun yalan ve bâtıl olduğu hadîs-i şerifte tasrih edilmiştir.

İsa (a.s.) hakkında kullanılan « فأمَّهم : (8) في ر : إمامهم emme» fiili imam oldu mânâsına değil, müslümanlara uymak, Peygamberlerinin sünnetini ele almak için yanlarına gitmek istedi, manasınadır.

Bâzıları bu fiildeki mansûb zamirin Deccalla tâbilerine ait olduğunu söylemişlerdir. Bu takdirde cümlenin mânâsı: İsa inerek Deccal'la tâbilerini ihlâk için kastedecektir, demek olur. İstanbul fethedilmiş, Rasûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bu mucizesi de yerini bulmuştur.

حَدَّثَنَا الْوَلِيدُ بْنُ شُجَاعٍ، وَهَارُونُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، وَحَجَّاجُ بْنُ الشَّاعِرِ، قَالُوا حَدَّثَنَا حَجَّاجٌ، - وَهُوَ ابْنُ مُحَمَّدٍ - عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو الزُّبَيْرِ، أَنَّهُ سَمِعَ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ، يَقُولُ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏

‏" لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي يُقَاتِلُونَ عَلَى الْحَقِّ ظَاهِرِينَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ - قَالَ - فَيَنْزِلُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ صلى الله عليه وسلم فَيَقُولُ أَمِيرُهُمْ تَعَالَ صَلِّ لَنَا ‏.‏ فَيَقُولُ لاَ ‏.‏ إِنَّ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ أُمَرَاءُ ‏.‏ تَكْرِمَةَ اللَّهِ هَذِهِ الأُمَّةَ ‏"‏ ‏.‏​

247 - (156) Bize Velid b. Şucâ' ile Hârûn b. Abdillâh ve Haccâc b. eş-Şâir rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Haccâc —ki İbni Muhammed'dir —, İbni Curayc'den rivayet etti. (Demiş ki): Bana Ebûfz-Zubeyr haber verdi ki, kendisi Câbir b. Abdillâhi şöyle derken işitmiş:

Ben Peygamber (AIeyhisselâm)'ı: «Ummetimden bir taife hakka muzahir olarak (tâ) kıyamete kadar çarpışmakta devam edecektir. Sonra Meryem'in oğlu İsâ (Aleyhis Sellem) inecek; ve müslümanların emîri ona : Gel bize namaz kıldır, diyecek,

o da : Hayır, Allah'ın bu ummete bîr ikramı olmak üzere sizler birbirinize emirsiniz, diyecek.» buyururken işittim.

(Muslim, İman, bab 71, Hadis no: 247 - 156 )

es-Sa'lebî, ez-Zemahşerî ve başkalarının Ebu Hurayra (r.anh) yoluyla zikrettikleri rivayetlere göre ;

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Meryem oğlu İsa semadan Vefık diye adlandırılan Arz-ı mukaddesteki bir tepe üzerine, sarımtrak iki elbiseye bürünmüş olarak inecek. Saçları yağlanmış olacak, elinde de kendisi ile Deccal'i öldüreceği bir harbe bulunacak. İnsanlar ikindi namazında imamla namaz kıldıkları bir sırada 

Beytu'l-Makdis'e gelecek, imam geri çekilmek isteyecek, fakat İsa (a.s) onu öne geçirecek ve Muhammed (s.a.v.)'ın şeriati üzere arkasında namaz kılacak. Sonra da domuzları öldürecek, haçı kıracak, havra ve kiliseleri yıkacak, ona iman edenler mustesna, hristiyanları öldürecek."

[Musned, IV, 216; Hakim, Mustedrak, IV, 524; el-Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, VII, 340, 342]

Ebu Hurayra'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "İmamınız kendinizden iken -bir rivayette: sizden olan ile size imam olmuşken- Meryem oğlu (İsa) aranızda ineceği vakit haliniz ne olacak?"

İbn Ebi Zi'b dedi ki: "İmamınız sizden olan ile size imam olmuşken ne demek biliyor musun?

(el-Velid b. Muslim): Bana haber verirsen öğrenirim, dedim.

Dedi ki: Rabbinizin Kitabı ile peygamberiniz (s.a.v.)'ın sünneti ile size imamlık ederse" demektir.

[Muslim, I, 137; İbn Ebi Zi'b'in soru ve cevabı olmaksızın: Buhari, III, 1272; Musned, II, 336.]

İsâ (Aleyhisselâm)'in inişini bildiren hadislere göre İsâ (a.s.) bir sabah namazı zamanı Şam'a inecektir. Üzerinde açık sarı elbise bulunacak ve kendisini bir bulut getirecektir. Bulutun üzerinde İsâ (Aleyhisselâm) iki melek arasında ve onların omuzlarından tutunmuş vaziyette bulunacaktır. Onun indiğini duyunca hemen Yahudilerle 

Hıristiyanlar peyder pey istikbâle koşarak: «Biz senin ummetindeniz.» diyeceklersede İsâ (a.s.): «Yalan söylüyorsunuz!» diyerek kendilerini paylayacak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu söyleyerek onların halîfesini arayacak, onu namaz kıldırırken görünce geri çekilerek: «Sen namazını kıldır. Allah senden radı olmuştur. Ben emir değil, ancak vezir olarak gönderildim.» diyecek, namazı her zamanki imam kıldıracaktır. Bir rivayete göre İsâ (a.s.) bundan sonra imâm olacaktır.

Ebu Hurayra (r.anh) anlatıyor:

"Rasûlullah (s.a.v.) (bir gün): "Bir tarafı karada bir tarafı da denizde olan bir şehir işittiniz mi?" diye sordular.

Oradakiler: "Evet!" deyince, şöyle buyurdular:

"ishakoğullarından yetmişbin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe Kıyamet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lâ ilâhe illAllahu vAllahu ekber!" derler.

Bunun üzerine şehrin denizdeki tarafı düşer.

Sonra askerler ikinci kere, "Lâ ilâhe illAllahu vAllahu ekber!" derler, şehrin diğer tarafı da düşer.

Sonra tekrar "Lâ ilahe illAlllahu vAllahu ekber!" derler.

Bu sefer onlara (kapılar) açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar.

Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir munâdi gelip: "Deccal çıktı!" diye bağırır.

Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler."

(Muslim, Fiten, Bab 78, Hadis no: 2920)

Mehdi (a.s.) ahir zaman savaşlarında emirdir. Daha sonra aslen İsrailoğullarına Peygamber olarak gönderilmiş olan İsa (a.s.)'ın nuzulune rağmen hem kendisine hem İslam ordusuna namaz kıldırmaya devam etmiştir. Yine ahir zamanda Türkiye özelde İstanbul'un 

Mehdi tarafından tekbirlerle savaşsız feth olunacaktır. Türkiye ve İstanbul'un halkı İrtidat mı edecektir, Yoksa kafirler tarafından sürülecek midir gaybi meseledir. Bu konuda şimdilik susuyorum.

Yahudilikte Şabat Günü'nün Önemi

Şabat Günü, Yahudilik inancına göre dinlenme ve ibadet etme günü olarak kabul ediliyor.

Yahudiler, Şabat Günü’nden çalışmaz, gün boyu dinlenir ve ibadet eder. Bu önemli günü tüm hafta yaptıklarını düşünerek geçirirler.

Yahudiler, Şabat Günü’nden çalışmaz, gün boyu dinlenir ve ibadet eder. Bu önemli günü tüm hafta yaptıklarını düşünerek geçirirler.

Zamanı ve AnlamıNe zaman başlar: 

Cuma akşamı güneş batarken başlar ve Cumartesi akşamı yıldızlar çıkana kadar devam eder.Kutsal ınanç: Tanrı'nın evreni altı günde yaratıp yedinci günde dinlendiği inancına dayanır.İsmin kökeni: İbranicede "dinlenmek" veya "işi bırakmak" anlamı taşır

Kurallar ve YasaklarÇalışma yasağı: 

Araba kullanmak, ateş yakmak, elektrikli aletleri açıp kapatmak, ticaret yapmak ve para harcamak yasaktır.Yemek hazırlığı: Sıcak yemek pişirilmez; bu yemekler Şabat başlamadan önce hazırlanır.İbadet: Sinagoga gidilir, aileler bir araya gelip dua eder ve özel yemekler (kutsal şarap ve ekmek ile) yapılır

Hz.Mehdi ve Ona Zemin Hazırlayan Cemaat-i Nuraniye


HZ. MEHDÎ VE ONA ZEMİN HAZIRLAYAN CEMAAT-İ NURANİYE

Cumhur-u ulema-i İslam, hadîs-i şeriflere istinaden, ahirzamanda Mehdî ve Deccal’ın geleceğinde ittifak etmişlerdir. İbn-i Hacer-i Heytemi bu hususu şöyle beyan etmiştir:

من كفر مسلما لدينه فهو كافر مرتد يضرب عنقه ان لم يتب, و ايضا فهؤلاء منكرون للمهدى الموعود به اخر الزمان. و قد ورد في حديث ابي بكر الاسكافي انه صلي الله عليه و سلم قال: " من كذب بالدجال فقد كفر, و من كذب بالمهدى فقد كفر" و هؤلاء مكذبون به صريحا فيخشى عليهم الكفر

“Kim bir müslümanı dini için tekfir ederse o kafir ve mürteddir. Eğer tevbe etmezse devlet-i şer’iyye tarafından boynu vurulur. Aynı şekilde ahirzamanda vadedilen Mehdi’yi inkar edenler de kafir ve mürteddir. Çünkü Ebu Bekir El-İskafi hadîsinde varid oldu ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) şöyle ferman etti: “Deccal’ı inkar eden kafirdir ve Mehdi’yi de inkar eden kafirdir.” Sarihan bunu inkar edenlerin küfründen korkulur”.

( Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-37)

Âhirzamanda Hz. Mehdî’nin geleceği ve fesada girmiş alemi ıslah edeceğine dair bir çok ehâdîs-i şerife vardır. Ezcümle:

ملك الارض اربعة. مؤمنان و كافران: فالمؤمنان ذوالقرنين و سليمان. و الكافران نمروذ و بختنصر. و سيملكها خامس من اهل بيتى

“Umum yeryüzüne dört kişi hakim olmuştur ki, ikisi mü’min ve ikisi kafirdir. İki hakim mü’min Hz. Zül-karneyn ve Hz. Süleyman (A.S.)’dır. İki hakim kafir ise Nemrud ve Buhtünasr’dır. Ve beşinci olarak ileride benim ehl-i Beytimden birisi (Mehdî) dahi bütün arza hakim olacaktır”.

(Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-39)

لا تزال طائفة من امتى تقاتل على الحق حتى ينزل عيسى بن مريم عليه السلام عند طلوع الفجر ببيت المقدس ينزل على المهدى فيقال تقدم يا نبى الله فصل بنا، فيقول هذه الامة امراء بعضهم على بعض

“Tulu-i Fecirde, Beyt-i Makdis’de Hz. İsa bin Meryem (A.S.) nazil oluncaya kadar ümmetimden bir taife, daima hak üzerine mukatele (cihad) edecektir. O vakit Hz. İsa (A.S.) Hz. Mehdî’nin üzerine nüzul eder. Ona “Ey Allah’ın Nebîsi! Öne geç, bize namazı kıldır” denir. O da “Bu ümmetin imamı kendisindendir, onların içinden birisi daima diğerlerine imamdır” der. (Yâni Hz. Mehdî’nin imamete geçmesini emreder)”.

(Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-38)

لو لم يبق من الدنيا الا يوم لبعث الله رجلا منا يملأها عدلا كما ملئت جورا

“Dünyanın ömrü bir gün kalsa bile muhakkak Allah bizden (ehl-i beytimden) birisini (Mehdî’yi) gönderir. Onu hâkim kılarak zulümle dolmuş olan yeryüzünü adaletle doldurur”.

(En- Nihaye Fil Fiteni vel Melahim, İbn-i Kesir, c.1/s.23-1/23)

المهدى منا اهل البيت يصلحه الله فى ليلة

“Mehdî bizden, ehl-i beyttendir. Allah onu bir gecede ıslah eder (yâni vazifelendirir)”.

(En- Nihaye Fil Fiteni vel Melahim, İbn-i Kesir, c.1/s.23- 1/23)

Hadîs-i şeriflere dikkatlice bakıldığında anlaşılır ki, Hz. Mehdî’nin zuhuruna yakın ve ondan biraz evvel, ona zemin hazırlayan ve öncülük yapan istikametli bir taife-i mücahidin gelecektir. Bu hadîsler zikredildiğinde görülecektir ki, haber verilen bu taife şu anda dünyanın ve Asya’nın şarkında zuhur etmiştir ve bilfiil fisebilillah mücahede etmektedirler.

El-Burhan Fi Alamat-i Mehdî-yi Ahir-iz Zaman isimli kitaptan alınan şu hadîs, sarahat derecesinde bu hükmü te’yid etmektedir:

اخرج ابو نعيم الكوفى فى كتاب الفتن عن على بن ابى طالب (ك.و.) قال: ويحا للطالقان(اى الافقانستان) فان لله بها كنوزا ليست من ذهب و لا فضة و لاكن بها رجال عرفوا الله حق معرفته و هم انصار المهدى اخر الزمان

Ebu Naim El-Kûfî Kitab-ul Fiten’de İmam Ali’den (R.A.) tahriç ederek buyurdu ki: “Talikan’a (Afganistan’a) yazık olacak. Orada Allah’ın öyle hazineleri vardır ki ne altındandır ne de gümüşten. Fakat orada Allah’ı hakkıyla tanıyan erler vardır ki, onlar Âhirzaman Mehdî’sinin yardımcılarıdır”.

(El-Burhan Fî Alamat-i Mehdî-yi Ahir-iz Zaman)

و انه يخرج ناس من المشرق يوطؤن للمهدى سلطانه

“Muhakkak doğudan bazı insanlar çıkar ki, Mehdîy-i Ahirzaman’ın hakimiyeti için zemin hazırlarlar”.

(Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-40)

اذا رايتم الرايات السود قد اقبلت من خراسان فاتوها ولو حبوا على الثلج, فان فيها خليفة الله المهدى

“Horasan tarafından çıkan siyah sancaklıları gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa onlara gidin. Çünkü onların içinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır**.”

(Fetava-i Hadîsiyye, , İbn-i Hacer-i Heytemi-37)

Yani onlar Mehdî’nin askerleridir, O’na zemin hazırlarlar. Horasan bölgesi İran’ın doğu tarafıdır ki şu anki Afganistandır.

و الطبرانى فى الاوسط "انه صلى الله عليه و سلم اخذ بيد على فقال: يخرج من صلب هذا فتى يملا الارض قسطا و عدلا, فاذا رايتم ذلك فعليكم بالفتى التميمى فانه يقبل من قبل المشرق و هو صاحب راية المهدى

Taberani Evsat’ta şöyle demiştir: Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ali’nin (R.A.) elini tuttu, dedi ki: “Bunun sulbünden bir adam çıkar, arzı adaletle doldurur. Bunu gördüğünüzde Temim** kabilesinden bir adama tabi olun ki, o doğu tarafından çıkar ve o Mehdî’nin sancağının sahibidir.”

(Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-37)

Temim, Arabistan’da Yemen asıllı bir kabilenin ismidir. Bu hadîs-i şerifte ve aşağıda gelen daha birçok hadîs-i şerifte işaret ediliyor ki, bir arap Horasan taraflarından sancak çekecek ve o arap komutan Hz. Mehdî’nin sancaktarı olacak. Yani ona zemin hazırlayacak. İşte bu ve aşağıdaki hadîsler dikkatle incelendiğinde bu Temim’li adamın meşrik canibindeki taife-i mücahidinin başındaki zat olduğu anlaşılmaktadır.

انا اهل بيت اختار الله لنا الاخرة على الدنيا و ان اهل بيتى سيلقون بعدى بلاء و تشيدا و تطريدا حتى ياتى قوم من قبل المشرق معهم رايات سود فيسألون الخبز فلا يعطونه فيقاتلون فينصرون فيعطون ما سألوا فلا يقبلونه حتى يدفعوها الى رجل من اهل بيتى فيملأها قسطا كما ملئت جورا، فمن ادرك ذلك منكم فلياتهم ولو حبوا على الثلج

“Allah-u Teala Biz Ehl-i Beyt’e, ahireti dünyâ üzerine tercih etti. Ve muhakkak Ehl-i Beytim, benden sonra bela ve musibetlere ve zülme ve nefye maruz kalacaklardır. Tâ ki doğu tarafından siyah sancaklılar gelinceye kadar. Onlar gelince ekmek isterler, onlara verilmez (yâni maddeten sıkıntı içinde oldukları halde, onlara yardım edilmez), 

onlar mukatele ederler ve galip olup, nusrete mazhar olurlar. O zaman istedikleri gıda yardımı kendilerine verilir, fakat onlar, tâ sancakları (hakimiyeti) Ehl-i Beytim’den bir adama (Mehdî) verinceye kadar onların yardımını kabûl etmezler (yani hakimiyeti bir tek Mehdî’ye teslim etmedikçe o reislerin gıda ve maddî yardımlarını kabul etmezler). Ve işi O’na teslim ederler. 

O Mehdî de hâkim olup, daha önce zulümle dolmuş olan yeryüzünü, adaletle doldurur. Sizden her kim ki o zamana kavuşursa, kar üzerinde, emekleyerek dahi olsa, şarktan çıkan o mücahidlere gidip tabi olsun”.

(En- Nihaye Fil Fiteni vel Melahim, İbn-i Kesir, c.1/s.25- 1/25)

رجل ربعة,أسمر, من بنى تميم, مجذوم, كوسج, يقال له شعيب بن صالح فى اربعة الاف ثيابهم بيض و راياتهم سود يكون على مقدمة المهدى ولا يلقاه احد الا قتله

Temim oğullarından orta boylu, esmer, meczum (hafif sakallı), kevsec (sakalı yanlarda az, aşağı tarafı uzun olan; diğer bir manası da Yemen asıllı) bir adam ki, ona Şuayb bin Salih denilir. Beyaz elbiseli, siyah sancaklı 4000 kişinin kumandanıdır. Mehdî’nin öncüsü olur ve kiminle mukatele ederse, harbde kim ona karşı çıkarsa onu öldürür**.

(Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-41)

Hadîsdeki bu isim o zatın asıl ismi değil, unvan-ı mülahaza olan ismidir. Kezalik “Mehdî”, “Cahcah”, “Deccal”, “Süfyanî” gibi isimler de birer ünvandır. O şahıslar aynı bu isimle gelir demek değildir. Mesela Peygamber (A.S.M.)‘ın ismi Tevrat’ta ve İncil’de “Ahyed, Ahmed, Faraklit, Münhamenna” olarak geçmektedir. Hz. İbrahim’in babasının adı “Tareh” olduğu halde Kur’an ona “Azer” demiştir. 

Allahu A’lem meşrikten çıkan o zatın bütün dünyanın ordularına karşı koyan küçücük bir ordusu olduğu için ona şubecik anlamında Şuayb adı verilmiştir. “Bin Salih” denilmesi ise, bu zatın babası da kendisi gibi salih bir insan olmakla beraber ıslahat manasında olan müteahhitlik yapması ve kendisi de maddî gücünü babasının bu müteahhitlik servetinden almasından dolayıdır.

Hem şu hadîste o zatın diğer bir ismi “Hâris bin Harras”dır ki Haris aslan demektir. O zatın isminin manasına tevafuk etmektedir.

يخرج رجل من وراء النهر يقال له الحارث بن الحرّاث على مقدمته رجل يقال له منصور يوطئ او يمكن لال محمد كما مكنت قريش لرسول الله (صعم) وجب على كل مؤمن نصره او اجابته

“Maveraünnehir’den bir adam çıkar, ona El-Hâris İbn-ul Harras** denir. Onun askerlerinin kumandanı olan bir adam vardır ki ona da Mansur denilir. O El-Haris İbn-ul Harras tıpkı Kureyş’in Resulullah’a (S.A.V.) zemin hazırladığı gibi o da Al-i Muhammed’e zemin hazırlar veyâ onları yerleştirir (ravi şek etmiştir). Her mü’mine, ona yardım etmek veya davetine icabet etmek (ravi şek etmiştir) vaciptir”.

(Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseynî, c.5/s.617)

Haris aslan demektir. O zatın ismi ile aynı mânâdadır. Binaenaleyh hadîs kinayeli olarak o zattan bahsetmektedir.

عن حفصة زوج النبى (صلع) عن رسول الله (صلع) قال: اذا سمعتم بناس يأتون من قبل المشرق ألو دهاء يعجب الناس من زِيِّهم فقد اظلتكم الساعة.

“Doğu tarafından gelen ve deha sahibleri oldukları halde, kıyafetlerine insanların taaccüb ettikleri kimselerin** zuhur ettiğini işittiğinizde, işte o zaman muhakkak kıyametin gölgesi üzerinize düşmüştür”.

(Naim bin Hammad Kitab-ul Fiten-121)

O siyah sancaklıların asra göre gayet garib kıyafetleri olmakla birlikte şahsiyetlerinin yüksek deha sahibleri olduğu bildirilmektedir.

Zührî’den şöyle rivayet edilmiştir:

اذا اختلف الرايات السود فيما بينهم أتاهم الرايات الصفر، فيجتمعون فى قنطرة اهل مصرفيقتتل اهل المشرق و اهل المغرب سبعا.

Siyah sancaklılar kendi aralarında ihtilafa düştükleri zaman sarı sancaklılar onların üzerine gelir ve Mısır’ın köprüsünde toplanırlar. Ehl-i maşrık ve ehl-i mağrib arasında 7 (gün veya hafta veya ay veya yıl mı olduğu hadîste belirtilmemiştir) harb olur**.

(Naim bin Hammad Kitab-ul Fiten-160)

Bu hadîsin verdiği haber de aynen vukua gelmiştir. o şark tarafındaki taifeler arasında ihtilâf çıkınca, yani “Kuzey İttifakı” diye tesmiye edilen kimseler o taife-yi mücahidine muhalefet edince, bu hadîste “sarı sancaklılar” ve “ehl-i mağrib” diye bahsedilen 

Birleşmiş Milletler ordusu, Mısır’ın köprüsü olan Süveyş Kanalında karargah kurarak “ehl-i maşrık” olan Afganistan’daki o taife-i mücahidini 7 hafta boyunca bombaladı ve sarı sancaklıların bir reisi, devletleri kendilerine tarafdar edip ifsadat yapmak için tam 40 gün dünya devletlerini dolaşarak “Deccal 40 günde dünyayı dolaşır” hadîsinin bir te’vilini gösterdi. 

Hadîsteki 7’den murad bu 7 hafta olabileceği gibi, harbin 7 yıl süreceğine de işaret olabilir. Allahu A’lemu bissavab.

Hadîste “sarı sancaklılar” ve “ehl-i mağrib” tabiri onların Hıristiyan milletleri olduğuna işaret etmek içindir. Çünkü batı memleketinin ekserisi Hıristiyan olduğu gibi, hadîslerde Rumlar için sarı ırk manasında “Benu Esfer” denmektedir.

Şu hadîste ise batıdan gelen bu sarı sancaklıların kumandanı ta’rif edilmekle nazar-ı dikkat çekilmekte ve bu hâdisenin Hz. Mehdî’nin hurucuna bir alamet olduğu bildirilmektedir.

علامة خروج المهدى ألوية تقبل من المغرب عليها رجل أعرج من كندة

“Mehdî-yi Ahirzamanın hurucunun alameti, batı tarafından gelen sancaklılardır ki, onların başında Kende’li topal bir adam vardır**”.

(Naim bin Hammad Kitab-ul Fiten-205)

Bu da aynen vuku bulmuştur. Afganistan’a yapılan harekatı bütün dünyaya i’lan etmek için Amerikalı General Richard Mayers tekerlekli sandalye ile dünya medyasının önüne çıkmış ve bu operasyonu haber vermiştir. Bu hadîs-i nebevî, bu hâdiseyi mu’cizane haber verdiği gibi, bu harekata katılan kimselerin de sakat kalacağına işaret etmektedir.

Yine bir başka hadîs-i nebevîde şöyle buyrulmaktadır:

تخرج رايات سود لبنى العباس ثم تخرج من خراسان اخرى, سود قلانسهم و ثيابهم بيض على مقدمتهم رجل يقال له شعيب بن صلح من تميم يهزمون اصحاب السفيانى حتى ينزل ببيت المقدس يوطئ للمهدى سلطانه و يمد اليه ثلثمائة من الشام يكون بين خروجه و بين ان يسلم الامر للمهدى اثنان و سبعون شهرا

“Siyah sancaklılar, Abbasoğulları için çıkar. Sonra bir başka def’a da Horasan’dan çıkar ki; takkeleri siyah, elbiseleri beyazdır. Onların kumandanı Temim’den Şuayb bin Salih denilen bir adamdır ki, Süfyanî’nin adamlarını hezimete uğratır. Ta Beyt-i Makdis’e iner, Mehdî’nin hakimiyetine zemin hazırlar, ona Şam’dan üçyüz kişi yardım eder, onun hurucuyla Mehdî’ye emrin (vazifenin) teslim edilmesi arasında yetmiş iki ay zaman vardır**.”

( Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi -42)

Siyah sancaklar ilk olarak, Ebu Müslim Horasanî eliyle Abbasi devleti için çekilmiştir. Şimdi de şarktan çıkan siyah sancaklıların reisi tarafından Mehdî için çekilmiştir. O zatın ordularının Filistin’e kadar ulaşacaklarını ve Şam ahalisinden de yardım göreceklerini bu hadîs bildirmektedir. 

Hadîslerde geçen Şam’dan murad sadece şu anki Şam şehri değil, Filistin dahil olmak üzere Şam-ı Kübra’dır. Siyah sancaklıların 72 ay, yani 6 sene sonra Mehdî’ye işi teslim etmesine gelince; eğer o hareketin ilk çıkış tarihi olan Miladî 1996 yılı esas alınırsa 2002 tarihine tevafuk etmektedir. Eğer mağrib ordusunun bu Taife-i Nuriye’ye hücumu zamanı olan 2001 yılı esas alınırsa 2007 tarihine tevafuk etmektedir. Fakat bu tarihler takribî tarihlerdir.

Hem bu hadîs gibi şu hadîs de o Zât’ın Filistin’e kadar gideceğini göstermektedir:

تخرج من خراسان رايات سود لا يردها شىء حتى تنصب بايلياء

“Horasan’dan siyah sancaklılar çıkar ki, tâ Îliya’ya (Kudüs’e) o sancağı dikinceye kadar, kimse onlara karşı koyamaz.”

(Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseynî,c.5/ s.627)

و انه يخرج رايات سود فيقاتل السفيانى فيهم شاب من بنى هاشم فى كفه اليسرى خال و فى مقدمته رجل من تميم يدعى بشعيب بن صالح فيهزمهم وان السفيانى اذا خرج بعث خيله لاهل خراسان فيخرجون الى المهدى فيلتقى هو و الهاشمى برايات سود على مقدمته شعيب بن صالح فيلتقى هو و السفيانى فى باب اصطخر فيكون بينهم مقتلة عظيمة فتظهر الرايات السود و تهرب خيل السفيانى فعند ذلك يتمنى الناس المهدى و يطلبونه

“Ve muhakkak Siyah Sancaklılar çıkar, Süfyanî ile harb ederler. O siyah sancaklıların içinde Beni Haşim’den bir genç vardır ki, sol avucunda bir ben vardır. Onun ordusunun başında, Temim’li Şuayb bin Salih diye çağrılan bir adam vardır. 

O kumandan Süfyanî’leri hezimete uğratır. Ve Süfyanî çıktığı zaman ordusunu Horasan ahalisine gönderir ve o ordu Mehdî’ye karşı çıkar. O (Süfyanî), Haşimî ile beraber olan Şuayb bin Salih’in kumandası altındaki siyah sancaklılarla “İstehar” kapısında karşılaşırlar. Aralarında büyük bir harb olur. Siyah sancaklılar galip gelir ve Süfyanî’nin ordusu kaçar. Bu sırada insanlar Mehdî’yi temenni ediyor ve arıyorlardır**”.

(Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi -40)

Süfyanî: Şeriat-ı Muhammediye’yi tahribe çalışan ve Büyük Deccal’in ileri karakolu hükmünde onun öncülüğünü yapan ve dehşetli deha sahibleri olan ve küçük Deccaller hükmünde Alem-i İslam’ın başındaki bütün münafık devlet reisleridir. 

Hadîslerde bu Süfyaniyetin birinci reisinin Türkler içinde çıkacağı bildirilmektedir. Bu haber verilen ve Süfyaniyetin birinci reisi olan Süfyan ise çıkmış ve kendisi ölmüştür. Fakat kendi yerinde bütün Alem-i İslam’da küçük küçük Süfyanlar miras bırakmıştır. V

e teşkil ettiği komitesi de hala devam etmektedir. Buna göre bu hadîslerde geçen Süfyanî, o Süfyan’ın bizzat kendisi olmayıp onun komitesi ve Alem-i İslam’da onun varisleri olan bütün devlet reisleridir.

İstehar ise, eskide İran’da hüküm süren Sasanilerin başkentidir. Şu anda ise bu şehir harab edilmiştir. Haşimî ve Şuayb bin Salih’in Süfyanîlerle İstehar’da harb etmesine gelince; 

bu ve bunun gibi vukuat-ı istikbaliyeden haber veren hadîslerde geçen yerler metn-i hadîsten olabileceği gibi ravilerin metn-i hadîsi içtihadlarına tatbik etmeleri ve bu içtihadlarının hadîsin metnine karışmış olmasından dolayı bu yerler ravilerin istinbatları olması da mümkündür.

Hadîs mevki olarak İstehar’ı zikretmekle işaret ediyor ki; Süfyanî ordularını o zaman İran topraklarından olan Horasan civarına gönderecektir. Hem hadîs İran’ın eski payitahtını nazara vermekle işaret ediyor ki İran, 

Süfyanî’nin Mehdî’ye karşı çıkan ordusuna yardım edecek ve bu harbde en mühim rolü onlar oynayacaklar. Zaten aşağıda gelecek bir başka hadîs de bunu haber verdiği gibi İmam-ı Ali de (K.V.) İran’ın Süfyaniyete ve Deccaliyete yardım edeceğine işaret etmektedir. Bu husus için İmam-ı Ali’nin (K.V.) divanlarına ve “El-İşâa Lieşrat-is Sâat” kitabına müracaat olunsun.

Hem hadîsten anlaşılıyor ki, Şuayb bin Salih Süfyanî’nin ordularıyla büyük bir harb yapacak ve onu mağlub edecektir. Ve Şuayb bin Salih, Hz. Mehdî’ye zemin hazırlayacak ve onun ordusu Mehdî’nin de ordusu olacaktır.

Bu hadîsin ihbarat-ı gaybiyeleri de kısmen vukua gelmiştir. Şöyle ki; Büyük Süfyanın ordusu Afganistan’daki taife-yi mücahidin ile harbetmek için Horasan civarına gittiği gibi Alem-i İslam’daki diğer bütün Süfyanlar da ona destek vererek tabi oldular. 

Hem büyük Süfyanın ordusu, oradaki Deccaliyetin ve Süfyancıkların ordularının kumandasını aldılar. Hatta Kuzey İttifakı dahi yine o büyük Süfyan’a bağlı ve Ye’cüc ve Me’cüc taifesine ait kişilerdir. Müslümanların galebesi ise inşaallah yakın bir zamanda vukua gelecektir.

Hadîste ki Haşimî genç ise Allahu A’lem, o zatların reisine işarettir.

Hem hadîsteki “Süfyanî çıktığı zaman ordusunu Horasan ahalisine gönderir ve o ordu Mehdî’ye karşı çıkar” cümlesinden murad, Mehdî’ye zemin hazırlayan insanlara karşı çıkar demektir. Çünkü hadîsin devamındaki “bu sırada insanlar Mehdî’yi temenni ediyor ve arıyorlardır” ifadesinden anlaşılıyor ki, Hz. Mehdî o vakitte zuhur etmeyip belki ona yakın bir tarihte zuhur ederek Alem-i İslam’ın başına geçecektir.

عن انس بن مالك رضى الله عنه ان رسول الله صلع قال: يتبع الدجال من يهود اصبهان سبعون الفا عليهم الطيالسة. رواه مسلمز

Enes bin Malik’ten (R.A.):

Peygamber (A.S.M.) şöyle buyurdu:

“Deccal’a, İsfehan Yahudilerinden taylesanlı (sarıklı ve cübbeli) yetmiş bin kişi tabi’ olacaktır**”.

(Müslim, Et-Tac Ali Nâsıf el-Hüseynî, c.5/s.627)

Yani Yahudi uleması İran devletini kandırarak Deccal ordusuna yardım ettirir.

اذ خرج السفيانى فى ستين و ثلثمائة راكب حتى ياتى دمشق فلا ياتى عليهم شهر حتى يتابعه من كلب ثلاثون الفا فيبعث جيشه الى العراق فيقتل بالزوراء مائة الف و يخرجون الى الكوفة فينتهبونها, فعند ذلك تخرج راية من المشرق و يقودها رجل من تميم يقال له شعيب بن صالح فيستنقذ ما فى ايديهم من سبى اهل الكوفة ويقتلهم

“Süfyanî 360 süvariyle çıkıp, tâ Dımeşk’e geldiğinde, daha üzerinden bir ay geçmeden Kelb’den 30.000 kişi ona tabi olur O da ordusunu Irak’a gönderir ve Zevra denilen bölgede 100.000 kişiyi katl eder. Ve Kûfe’ye çıkarlar ve orayı talan edip harab ederler. 

Bu sırada doğudan bir sancak çıkar ki, ona kendisine Şuayb bin Salih denilen Temim’den bir zat kumandanlık eder. Onların ellerindeki Kûfe ahalisinden olan esirleri kurtarır ve o Süfyanîleri öldürür**”.

( Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-38)

Zevra, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu içine alan bir bölgenin adıdır. Kelb kabilesi ise meşhur bir kabile olmakla beraber aşağıda gelen bir hadîste İngilizler hakkında da bu ifade kullanıldığı için Süfyanîye tabi olan bu kabilenin kim olduğunu zaman gösterecektir.

Bu hadîsten şöyle anlaşılıyor ki; Süfyanîler, Irak ve Suriye’nin tahribi hususunda mühim bir fitne çevirecektir. Her ne kadar Irak harbinde 

Süfyanîlerin bu icraatının bazı numuneleri görüldü ise de, ileride nasıl bir tahribat yapacağını hâdiseler zuhur etmeden tam olarak anlamamız mümkün değildir. Amma anlaşılan şudur ki; her halükarda Şuayb bin Salih denilen zatın orduları Irak ahalisini esaretten kurtaracaktır inşaallah.

فاذا راى الناس ذلك اتاه ابدال الشام و عصائب العراق فيبايعونه فينشئ رجل من قريش اخواله كلب فيبعث اى المهدى عليهم بعثا يقتلونهم فتقسم غنائمهم و يعمل فى الناس بسنة نبيهم

“İnsanlar Onu (Mehdî’yi) gördüklerinde Şam’ın ebdalları ve Irak’ın aşiretleri ona gelir ve biat ederler. Ve Kureyş’ten bir adam çıkar ki dayıları kelbdir. Mehdî onları katledecek bir orduyu üzerlerine gönderir. Onlar mağlub edilip, ganimetleri taksim edilir. Ve Mehdî insanlar arasında peygamberlerinin sünnetiyle amel eder**”.

( Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-40)

Hâdisat vuku bulmadan evvel istikbale ait hadîslerin manasını tam olarak anlamak mümkün değildir. Ancak vukuundan sonra ilimde rasih olanlar, te’villerini anlarlar. İşte bu hadîste de Kureyş’ten çıkan o adamın dayılarının “kelb” olması evvelde meşhur Kelb kabilesi olduğu zannedilirdi. 

Şimdi anlaşılıyor ki o Kelb’den murad İngilizlerdir. Ve bu hadîs, halkı gibi kendisi de Kureyşî olan ve İngilizlere hizmet eden ve annesi tarafı İngiliz olan Ürdün kralı Abdullah’dan haber vermektedir. Onun Hz. Mehdî’nin ordusuna karşı çıkacağını bildirmektedir. Aynen haber verdiği gibi vuku bulmuştur. Hadîsin işaret ettiği akıbetlerini ise zaman tefsir edecektir.

ورد فى حديث "ان اصحاب الكهف يكونون اعوان المهدى"

Hadîste varid olmuştur ki: “Ashab-ı Kehf, Mehdî-yi Ahirzamanın yardımcıları olur**”.

(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani)

Allah-u a’lem bunun bir manası şudur ki, dünyaca meşhur mağaralar sahibi olan bir kavim, Deccal ile muharebe ederken, mağaralara sığınıp Kur’an’a ve Şeriata yardım edecekleri ve Mehdî’ye zemin hazırlayacakları gibi, diğer bir taife-i ehl-i hakîkat da, ahirzamanda Hakîkat-ı Kur’aniye’yi ve Şeriat-ı Garra-i Muhammediye’yi ders vererek, her yerde 

Deccaliyet ve Süfyaniyet komitelerinin tecavüzkar tazyikatlarından dolayı, gizli olarak ve mağaramisal gizli yerlerde, mücahede-i ilmiye ile Mehdîy-i Ahirzaman’a aynen o taife misillu zemin hazırlayacaklarına da işarettir. Yoksa Ashab-ı Kehf ünvanıyla meşhur olan taife, yeniden dirilecek demek değildir. Bu hadîsin de bir manası, aynen vücuda gelmiştir. Şu hadîs-i şerif de bu mes’eleye işaret etmektedir:

ليفرّنّ الناس من الدجال فى الجبال قالت ام شريك يا رسول الله فاين الاعرب يومئذن؟ قال هم قليل

“İnsanlar Deccal’dan dağlara kaçacaklar. Ümmü Şerik dedi ki: Ya Resulellah, o gün arablar nerdedir? Resul-i Ekrem (S.A.V.) : ‘O gün onlar azdırlar’ dedi”.

(Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseynî, c.5)

سيكون فى رمضان صوت و فى شوال معمعة و فى ذى القعدة تحارب القبائل و علامته نهب الحاج و تكون ملحمة بمنى يكثر فيها القتل و تسيل الدماء حتى تسيل دمائهم على الجمرة حتى يهرب صاحبهم فيؤتى بين الركن و المقام فيبايع و هو كاره.

“Ramazanda bir ses olacak, Şevval’de harb ve Zilka’de ayında da kabile savaşları olacak. Ve Mehdî’nin hurucunun alameti; hacıların talan edilmesi ve Mina’da çok kimselerin öldürüldüğü bir melhamenin (kanlı bir harbin) vuku bulmasıdır. Bunda öyle bir kan akar ki, hatta cemreye kadar kanları ulaşır. Nihayet onların sahibleri olan Mehdî kaçarak, Rükün ve Makam arasına gelir. İstemediği halde orada ona biat edilir”.

(Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi, s.39)

Burada olduğu gibi diğer bazı hadîslerde de ahirzamana ait hâdisat anlatılırken, semadan gelen seslerden bahsedilmektedir. Hatta bütün insanların bu sesleri duyacaklarından ve bir rivayette de her milletin kendi lisanıyla bu sesi duyacaklarından bahsedilmektedir. 

İşte bunlardan murad, Allahu A’lem televizyon ve radyo gibi muhabere vasıtaları ile verilen haberlerdir ki, semadaki uydularla bir haber dünyanın her tarafına ulaşmakta ve her millet kendi lisanıyla bu haberleri duymaktadır. 

Binaenaleyh bu hadîsin verdiği haberin bir te’vili de meşrîk canibinde zuhur etmiştir. Şöyle ki, Birleşmiş Milletler ordusu Ramazan ayında Afganistan’ı havadan vurmaya başladı ve bu hâdise, bütün dünyaya muhabere vasıtalarıyla i’lan edildi. Herkes oradan gelen haberlerle meşgul oldu. Bir ay sonra Şevval’de, meşrikteki o taife-i mücahidin o bölgenin çeşitli yerlerinde, 

Deccaliyet ve Süfyaniyetin ordusu olan Birleşmiş Milletler ordusu ve onun müttefikleri ile muharebe ettiler. Zilka’de ayı geldiğinde ise, Kuzey İttifakı Afganistan’ın idaresini devr aldıktan sonra o bölgedeki kabileler arasında savaşlar olmaya başladı. Bu şekilde Hadîsin mu’cizane verdiği haberin bir vechi, vukua geldi.

Amma hacıların talan edilmesi ve Mina’da çok kimselerin öldürülmesi ise; ya daha evvel vukua gelen Hac’da İranlıların sebeb olduğu meşhur kanlı hâdisedir. Veyahut istikbalde vukua gelecektir.

Hadîsin devamı ise Hz. Mehdî’nin zuhurunun yakın olduğuna işaret etmektedir. Mehdî’ye Rükün ve Makam arasında biat edilmesi ise daha evvel izah edildiği gibi eğer bu ifade metn-i hadîsten ise aynen bu mevkilerde vuku bulabileceği gibi ravilerin istinbatı olması cihetiyle Alem-i İslam’ın herhangi bir yerinde de vuku bulabilir.

Ka’b’dan gelen şu rivayet de, hadîslerin ihbar ettiği bu hâdiselerin enbiya-i salifenin kitablarında da mevcud olduğunu isbat etmektedir:

عن كعب انه قال: "انى اجد المهدى مكتوبا فى اسفار الانبياء ما فى عمله ظلم و لا عيب. و ان اول لواء يعقده ببيعته الى الترك فيهزمهم و ياخذ منهم من السبى و الاموال. ثم يسير الىالشام فيفتحها, ثم يعتق كل من معه فيعطى اصحابه قيمتهم.

وانه يكون بعد المهدى خليفة من اهل اليمن من قحطان اخو المهدى فى دينه يعمل بعمله و هو الذى يفتح مدينة الروم و يصيب غنائمها. و ان الدجال يحاصر المؤنين ببيت المقدس فيصيبهم جوع شديد حتى ياكلوا اوتار قسيهم من الجوع. فبينماهم على ذلك اذ سمعوا اصواتا فى الغلس فيقولون: ان هذا لصوت رجل شبعان. فينظرون فاذا بعيسى بن مريم عليه الصلاة و السلام فتقام الصلاة فيرجع امام المسلمين المهدى فيقول عيسى: تقدم فلك اقيمت الصلاة. فيصلى بهم تلك الليلة ثم يكون عيسى اماما بعدها.

و انه اذا ملك رجل الشام واخر مصر فاقتتل الشامى و المصرى و سبى اهل الشام قبائل من مصر. و اقبل رجل من المشرق برايات سود صغار قبل صاحب الشام. فهو الذى يؤدى الطاعة الى المهدى."

Ka’b dan rivayet edilmiştir ki, o dedi: “Ben Mehdî’yi enbiyanın kitaplarında yazılı gördüm ki, onun amelinde ne zulüm vardır ne de ayıp. O ilk harp sancağını Türk’lere karşı** çeker. Onları hezimete uğratır ve onlardan esirler ve mallar alır. Sonra Şam’a gider, orayı fetheder. 

Sonra beraberindeki bütün esirleri azad eder ve arkadaşlarına kıymetlerini öder. Mehdî’den sonra Yemen ahalisinden ve “Kahtan” beldesinden biri halife olur ki, Mehdî’nin din kardeşidir. Onun ameliyle amel eder. Ve Rum şehrini fetheden ve ganimetlerini alan odur.

Ve Deccal mü’minleri Beyt-i Makdis’de muhasara eder. Orada mü’minlere öyle şiddetli bir açlık isabet eder ki, açlıktan ok yaylarının iplerini yerler. O hal üzerindeyken sabahın ilk vakitlerinde bir ses duyarlar. Derler ki “bu karnı tok bir adamın sesidir”. Bakarlar ki, o Meryem oğlu İsa’dır (A.S.). Bu esnada namaz için ikamet edilir. Müslümanların imamı 

Mehdî, Hz. İsa’yı (A.S.) imamete geçirmek için geri döner, İsa (A.S.) ona “öne geç, namaza senin imametin için ikamet edildi” der. O gece onlara Mehdî namaz kıldırır. Bundan sonra ise İsa (A.S.) onlara imam olur.

Bir adam Şam’a ve bir diğeri de Mısır’a hakim olduklarında, bu Şamî ve Mısrî arasında bir harb olur. Şam ahalisi Mısır’dan bazı kabileleri esir eder. Doğudan bir adam küçük siyah sancaklarla Şam’ın sahibine doğru gelir, işte o Mehdî’ye itaati te’min edecek kimsedir.”

Yani hakiki Türkler değil, belki Türk namı altında Süfyanî, Ye’cüc ve Me’cüc’lerdir. Tafsili daha sonra gelecektir.

 Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; meşrîkte çıkan siyah sancaklıların ordusu Süfyanî’yi mağlub eder, Irak ve Suriye’yi fetheder ve Filistin’e kadar gider. Hem o ordu Hz. Mehdî’nin de ordusudur ve ona zemin hazırlar. Mehdî ise Hz. İsa’ya (A.S.) işi teslim eder. 

Hem Hz. İsa (A.S.)’ın Hz. Mehdî arkasında namaz kılmasını söylemekle işaret eder ki; Hıristiyanlardan bir cemaat İslâm’ı kabul eder ve Müslümanlarla ittifak eder. Hz. İsa da bu kuvvetle Deccaliyet’i mahveder.

(Fetava-yi Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi, s.42)

ورد عن ابى عبد الله الحسين بن على عليهما السلام انه قال: لصاحب هذا الامر -يعنى المهدى عليه السلام- غيبتان احداهما تطول حتى يقول بعضهم مات و بعضهم ذهب و لا يطلع على موضعه احد من ولى و لا غيره الا المولى الذى يلى امره ثم انه يحتفى بجبال مكة و لا يطلع عليه احد

Hz. Hüseyin bin Ali (R.A.)’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Emr-i dinin başına geçecek olan zatın yani Hz. Mehdî’nin iki gaybubeti vardır (iki def’a gizlenir). Birinci gaybubeti öyle uzun olur ki hatta insanlar onun vefat ettiğini bazıları da gittiğini zannederler. Ne bir veli ne de başkası onun nerede olduğuna muttali olamaz. Ancak onu idare eden ve mütevelli-yi umuru olan Cenab-ı Hak müstesna. İkinci defa Mekke dağlarında gizlenir. Kimse ona muttali olmaz**”.

(El- İşâa Lieşrât-iss Sâat-88)

Mehdî’nin gaybubetinden murad sadece zatının değil, belki onunla beraber ordusunun kaybolmasıdır. Allahu A’lem birinci gaybubet Afgan Mücahidlerinin Rus ordusundan gizlenmeleri ve kaybolmalarıdır, ikinci gaybubet ise Birleşmiş Milletlerin istilasından dolayı olan gaybubetleridir.