Sunday, August 09, 2026

Risale-i Nurlar'da Deccal ve Süfyan

DECCAL

Deccal: Bu kelime (dcl) kökünden mübalağalı ism-i faildir. Aşırı yalan ve aldatmalarla hakkı batıl, batılı hak olarak gösteren ve münafıkane hakkı örten, böylece cemiyetleri ifsad ve idlal eden şahıs demektir.

“Deccal meçhul (gaib) bir şerdir” şeklindeki rivayetten anlaşıldığı gibi, Süfyan denen İslam deccalının deccallığı, herkesin anlayacağı tarzda apaçık değildir. Münafıkane bir tavırla, yani Bakara suresi 42. ayetinde ifade edildiği gibi, hak ile batılı telbis edip ümmeti ifsad ve idlale çalışır.

Bu husus hadislerde de beyan edilir. Deccalın başlattığı cereyana da “deccaliyet” denir. Deccalın en şerli ve en zararlı tarafı da deccaliyetidir. Deccalın ölümünden sonra da cereyanı hayli zaman devam edecektir.

Deccalın hak ile batılı karıştırmasına karşı, Kur’an hak ile batılı tefrik ve tebyinini ister. İşte Kur’an’ın dersini tam anlayan sahabeler nazarında hak ile batıl tamamen ayrılmıştı.

Deccal; sahih hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile ahir zamanda gelecek ve Risalet-i Ahmediyeyi inkâr edip İslamiyet’i tahribe çalışacak ve dünyayı fesada verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıstır. Bir hadisin rivayetinde üç deccal, diğerinde yirmi yedi deccal geleceği, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselâm tarafından bildirilmiştir.

Âlem-i İslam’da muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivayetleri tasdik etmektedir. Bu din yıkıcılığının ahir zamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk’ı inkâra kadar cür’et edip, dini tahribe çalışan dehşetli cereyanlar, bu gaybî ihbarın doğruluğunu tasdik etmektedir.

Rivayetlerde deccal ve bilhassa onun cereyanı olan deccaliyetin yani dine zıt fikirlerin ve hayat tarzının şerrini çocuklara telkin etmek tavsiyesi vardır. Ezcümle Kütüb-ü Sittede şu kayıd var:

“Rivayetler, ashab devrinde, deccal bilgisinin temel eğitim müfredatına dâhil edilerek ilkokul yaşındaki çocuklara mahalle mekteplerinde öğretildiğini göstermektedir.”

Evet, Resulullah Efendimiz (asm) deccal ve cereyanından, hususan da Müslümanlar içinde çıkan süfyan ve cereyanından ümmetini şiddetle ikaz etmiştir.

Bu ikazları dikkat ve heyecanla dinleyen sahabeler, deccalın şerrine karşı çocuklarına telkinlerde bulunup ikaz ve talim ettikleri bedihidir. Buna istinaden Müslümanlar dahi çocuklarının Deccal ve Süfyana ve bilhassa onların cereyanlarına yani bid’atlarına ve her türlü batıl fikirlerine karşı gaflette bırakmamaları ve çok dikkatli olmaları elzemdir. Kur’an’da tağut tabiri ile ifade edilen Deccal ile Süfyanın ve cereyanlarının inkâr edilmemesi halinde, sebeb-i necat olacak imanın kazanılamayacağına dikkat çekilir. Şöyle ki;

"... Nihayet şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah'ın birliğine inanan bir mümin olmak için, Allah'a imandan önce küfre tövbe etmek şarttır. Ve bu tövbenin şartı da tağutları asla tanımamaya kesin karar vermektir...” (1)

Bir hadis-i şerifte de mealen şöyle buyurulmaktadır:

“Kim ki ona (Deccala yani cereyanına ve o cereyanın cemiyete aşıladığı çılgın sefahete) iman edip tabi olur ve onu tasdik ederse, artık onun geçmiş hiçbir salih ameli ona menfaat vermeyecektir... Ve her kim onu tekzib edip yalanlarsa, onun geçmiş günahlarının hiçbirisinden muaheze edilmeyecektir.” (2)

İşte böyle büyük bir afete ve dehşetli fitneye karşı evvela çocukların deccaliyete karşı kalben ve fikren nefret etmelerine çalışılması zaruridir. Aksi takdirde deccaliyetin şiddetli telkinleri altında çocuklar dinden kopup bid’atların çamuruna düşer ve her türlü çirkin filleri yaparlar.

SÜFYAN

Kamus-u Okyanus, bu kelime için “bir isimdir" der, yani mâna aranmayacağına işaret eder. Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına sebeb olacağı sahih hadislerle bildirilen ve şeair-i İslamiyeyi tahribe çalışan dehşetli ve münafık bir şahıs. "Süfyanîler" ise süfyan cereyanıdır. İbn-i Cerir-i Taberî Süfyanîlerle alâkalı rivayetleri Cami-ül Beyan'da (Sebe', 34/51) âyeti altında cem'etmiştir.

"Rivayetler, Deccal'ın dehşetli fitnesi İslamlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiş. Bunun bir te'vili şudur ki: İslamların Deccal'ı ayrıdır. Hatta bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccal'ı, Süfyan'dır. İslamlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal'ı ayrıdır. Yoksa büyük Deccal'ın cebr u ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz." (Şualar, Beşinci Şua.)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor:

"Sizleri benden sonra vuku bulacak yedi fitneden sakınmaya davet ederim: Medine'den çıkacak bir fitne, Mekke'den çıkacak bir fitne, Yemen'den çıkacak bir fitne, Şam'dan çıkacak bir fitne, şarktan çıkacak bir fitne, garbdan çıkacak bir fitne. Bir fitne de Şam'ın merkezinden zuhur eder ki, işte bu Süfyanî'nin fitnesidir." (3)

"...Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş. Allahu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki: Merkez-i hilafet eski zamanda Irak'ta ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, raviler kendi içtihadlarıyla -daimi öyle kalacak gibi, mana verip 'merkez-i hükümet-i İslamiye' yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler." (Şualar, Beşinci Şua.)

Diğer bir rivayette, "İslam Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş.

Bunun bir te'vili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslamiyet’in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamanki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Garibdir hem çok garibdir.

Yedi yüz sene müddetinde İslamiyet’in ve Kur'an'ın elinde şeref-şiar, barika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslamiyet’in bir kısım şeairine karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor." (bk. age)

"Hem büyük Deccalın, hem İslam Deccalının üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var. Bir günü; bir devre-i hükümetinden öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi adileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır." diye, gayet yüksek bir belagatla ümmetine haber vermiş." (bk. ge., On İkinci Mesele)

Meryem suresi 82. Ayetinde remzî bir mana ile anarşistlerle, onları yetiştirenler arasında zıtlaşma olacağına bir işaret vardır.

"Rivayette var ki: Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile dalalete düşer. Ve çok âlimler ona tabi olacaklar."

"Vel'ilmu indallah, bunun bir te'vili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasi ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışır." demektir." (bk. age., Yedinci Mesele)

Süfyan ve deccalın kendilerinden daha çok, Süfyaniyet ve Deccaliyet denilen cereyanları ve komiteleri daha dehşetlidir.

Kur'an-ı Kerimin Neml suresi 48. âyetinde, dokuz şerir çete veya çete başlarının şehirde devamlı ifsad edecekleri bildiriliyor.

Dipnotlar:

1) bk. Hamdi Yazır, Bakara Suresi 256. Ayet Tefsiri.

2) bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/16.

3) bk. Kenzü'l-Ummal, 14/272, h.no: 39639 ve 39677.

Osmanlı'da Vergi Çeşitleri (Bac Vergisi)

Bir çeşit vergi. Farsça baj kelimesinin Arabça ve Türkçe’de aldığı şekil olup, Gazneli, Selçuklu, İlhanlı, Akkoyunlu ve Osmanlılarda vergi mânâsında kullanılmıştır. Bu vergi, pazarlarda, panayırlarda alınıp satılan hayvandan, her cins maldan, ithâl edilen ve Osmanlı topraklarından transit olarak geçirilen mallardan alınırdı.

Osmanlılarda bu vergi, Osman Gâzi’nin pazara getirilen her yük için iki akçe almalarını emretmesi ile başlamıştır.

Osman Gâzi’nin bâc koyması gibi, İslâm hukukuna göre, sultan, dînin açıkça bildirmediği hususlarda, dîne muhalif olmayan örf ve âdete dayanarak kânun koyabilir. Böyle bir örf ve âdet, İslâm hukukunun kaynaklarındandır. Osmanlı sultanları, örf ve âdete dayanarak pek çok kânun çıkarmışlardır. Pâdişâhlar bunu yaparken, mütehassıs âlim ve devlet adamlarının murakabesi altında hareket etmişlerdir. Bu sebeble pâdişâhlar, keyfî hareket edemedikleri gibi, akıllarına geldiği şekilde kânun çıkarıp emir vermemişlerdir (Bkz. Kanunnâme, örf ve âdet).

Osman Gâzi tarafından konan ve yalnız satıcıdan alınan bâc, Fâtih kanunnâmesinde de alım satım vergisi olarak kullanılmıştır. Kanunnâmede bu verginin sâdece pazarlarda ve köylerde satılan her cins menkûl maldan ne mikdâr alınacağı, bâzân bir taraftan, bâzan da her iki tarafdan alınabileceği açıklanmıştır. Yine bu kanunnâmede, yabancı memleketlerden getirilen mallardan alınacak bâc mikdârı umumiyetle % 20 olarak tesbit edilmiştir. Bununla beraber bu mikdâr yabancıların memleketleriyle yapılan anlaşmaya göre değişebilmekteydi.

Kânûnî Sultan Süleymân zamanında da bâc (vergi) alınmaya devam edilmiş, hazırlanan kanunnâmeye Fâtih kanunnâmesinde bâcla ilgili bâzı maddeler aynen alınmıştır. Bununla beraber Kanunînin kanunnâmesinde bâcla ilgili farklı hükümler de mevcuttur.

Her iki kanunnâmeye göre bâc; hem muayyen bir şehir vergisi, hem de umûmî mânâda vergi olarak kullanılmıştır. Bâc-ı pazar, bâc-ı ağnam, bâc-ı tamga terkiblerinde, bâc umûmî mânâsiyle kullanılmıştır. Kelime bugün Doğu Türkistan’da hâlâ vergi mânâsında kullanılmaktadır.

Bâc, Osmanlılarda, alındıkları şeye ve şekle göre değişik isimler almıştır:

Bâc-ı ağnam: Pazar ve panayırlarda satılan koyun ve keçilerden alınan özel bir vergidir.

Bâc-ı tamga: Şehirde alınıp satılan her çeşit maldan, dokunan kumaş ve kesilen hayvanlardan alınan vergidir.

Bâc-ı büzürk: Büyük bâc demek olup, dışardan gelip transit olarak memleketten geçen, yahut memlekette kalmak üzere gelen mallardan alınan gümrük vergisidir.

Bâc-ı kırtıl: Pazar ve panayırlarda satılan her türlü hayvandan alınan vergidir.

Bâc-ı ubûr: Osmanlı topraklarından geçirilerek başka yabancı memleketlere taşınan mallardan alınan vergidir.

İLK OSMANLI KÂNUNU

Osman Gâzi, merkez yaptığı Yenişehir’de ikâmet ediyordu. Bir gün, Germiyan tarafından birisinin; “Buranın pazar bâcını bana satın” demesi üzerine Osman Gâzi; ona; “Bâc nedir?” dedi. Adam; “Pazara her kim yük getirirse ondan akçe alayım” dedi. Osman Gâzi hayretle; “Bre adam, bu pazara gelenlerden alacağın mı var ki, onlardan akçe alırsın?” diye sorunca, Adam; “Bu âdettir. Her vilâyette yük başına pâdişâh için akçe alınır” diye cevap verdi. 

Osman Gâzi tekrar sordu: “Bu Allahü teâlânın emri ve Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kavli (sözü) midir, yoksa her ilin pâdişâhının ortaya çıkardığı bir şey midir?” Adam; “Eskiden beri pâdişâhların âdetidir” dedi. Bunun üzerine Osman Gâzi kızarak; “Buradan uzaklaş, yoksa sana zararım dokunur. Bir kimse ki, malını eli ile kazanmış ola, bana ne borcu var ki bedava akçe vere” dedi.

Orada bu konuşmaları dinleyenler, Osman Gâzi’ye bu hususta malûmat verdiler. “Sultânım! Sizin ihtiyâcınız olmasa da, bu pazarı bekleyip hizmetleri ile meşgul olanlara emekleri zayi olmaması için bâc verilmesi âdetdir” dediler. Bunun üzerine Osman Gâzi ilk kânunu şöyle koydu; “Her kim bir yük satarsa, iki akçe versin; eğer satmazsa, hiç bir şey vermesin.” Bu şehirlere âid bir nevî belediye vergisiydi.

 1) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-1, sh. 59

 2) Tevârih-i âlî Osman (Âşıkpaşazâde); sh. 19

 3) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 143

 4) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 165

 5) Osmanlı Devlet Teşkilâtına Medhal; sh. 213, 276

Kahin Papaz (Ortodoks Piskopos Neophytos) Türkiye Kehaneti

KIBRIS RUM KÂHİNDEN DÜNYAYI SARSACAK SAVAŞ KEHANETLERİ

Kıbrıs Rumları tarafından “kâhin” olarak bilinen Ortodoks Piskopos Neophytos, Türkiye merkezli dikkat çeken savaş kehanetlerinde bulundu.

Neophytos, Rusya ile Türkiye arasında savaş yaşanacağını öne sürerek şu ifadeleri kullandı:

“Rusya ile Türkiye arasında bir savaşa tanık olacağız. Bu savaş sürerken Türkiye'nin Ege'de Yunanistan'ı vurduğunu da görebiliriz.”

Neophytos, Türkiye ile İsrail arasında da savaş çıkacağını ileri sürdü.

“Türkiye ile İsrail arasında da bir savaş yaşanacak. Ancak ABD, Türkiye'nin Batı kampından kopmasını istemediği için devreye girecek.”

Neophytos'un Türkiye, Rusya, Yunanistan ve İsrail'i kapsayan açıklamaları yeniden gündem oldu.

Saturday, August 08, 2026

Hilafet İlga Edilmiş Mülga Edilmemiş


Halifeliğin Kaldırılmasındaki İncelik Mündemiç ve Mülga
2014-09-Sinan-Meydan-01

Mündemiç: Bir şeyin içinde var olan, bulunan, saklı olan.

Mülga: Varlığına son verilen, kaldırılan, kapatılan.

Atatürk ve TBMM halifeliği doğrudan “kaldırıyorum” deyip kaldırmamıştır. “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir” biçimindeki bir gerekçeyle kaldırılmıştır. Bu nedenle haklı olarak “Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) saklıdır” yorumları yapılmıştır.

Önce, 3 Mart 1924 pazartesi günü TBMM’de yapılan halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili görüşmelerde konuşan bazı milletvekillerine kulak verelim. Meclis Zabıt Ceridelerinden okuyalım:

Tunalı Hilmi Bey (Zonguldak): “Hilâfetin ilgası deniliyor arkadaşlar. Ben, hilâfetin ilgasını kabul etmiyorum arkadaşlar. Hilâfet ilga edilmiyor. Hilâfetin makamı kaldırılıyor. Hâlbuki hilâfet mevcuttur arkadaşlar. İmamet de burada, hilâfet de burada.” (Bravo hayır sesleri).

Şeyh Safvet Efendi (Konya): “Binaenaleyh mademki bugün hak ve adil üzere icrayı Hükümet ancak cumhuriyetle kaimdir ve idare-i hazıranızda hamdolsım bir idare-i cumhuriyedır. Hilâfetin mahiyeti aklen ve mantıken Büyük Millet Meclisinin şahsı mânevisindetamamiyle tecelli etmiş oluyor. Şu halde Dini İslâmın kasdeylemiş olduğu hilâfetin hakikati bu Meclisi Muazzamın şahsı mânevisinde tecelli etmekte…”

Halit Bey (Kastamonu): “…Bendeniz bu son sözü yani mülgadır sözünü açıkça söylemeyi ve kaydını şer’an değil siyaseten büyük bir mahzur telâkki ediyorum.” deyince,

Tunalı Hilmi Bey: “O halde kapalı kaydedelim!” demiştir. Bunun üzerine

Halit Bey (Devamla): “Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti mâneviyesinde deriz. Doğrudan doğruya mülgadır demek hatalıdır.” demiştir.

2014-09-Sinan-Meydan-02

Tunalı Hilmi Bey, “Büyük Millet Meclisinin şahsında mündemiçtir” karşılığını vermiştir.

Meclis’teki tartışmalarda açıkça görüldüğü gibi TBMM’de Şeyh Saffet Efendi, Halit Bey ve Tunalı Hilmi Bey arasındaki konuşmalarda “Halifelik TBMM’nin manevi şahsında mündemiçtir” ilkesi konuşulmuştur. Halit Bey’in halifelik, “açıkça mülgadır (kaldırılmıştır) demenin hatalı olduğunu” belirtip “Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyeti maneviyesinde deriz.” demesinden sonra Tunalı Hilmi Bey’in, “O halde kapalı kaydedelim” diyerek “Büyük Millet Meclisi’nin şahsında mündemiçtir” demesi dikkat çekicidir.

Böylece Tunalı Hilmi Bey, halifeliğin “TBMM’nin manevi şahsında” olmasıyla, “TBMM’nin şahsında mündemiç” olmasının aslında aynı anlama geldiğini belirtmiştir. Yani Tunalı Hilmi Bey, “açıkça” halifelik “mülgadır” (kaldırılmıştır) ifadesi yerine, zaten kanun maddesinde “kapalı” olarak halifelik “TBMM’nin şahsında mündemiçtir” denildiğini belirtmiştir. İşte halifeliğin ilgası/ kaldırılması sırasındaki “incelik” tam da burada ortaya çıkmaktadır.

Gerçekten de halifeliğin kaldırıldığı 431 Nolu Kanun’da halifelik açıkça “ilga edilmemiş”, Tunalı Hilmi Bey’in ifadesiyle “kapalı” olarak “TBMM’nin şahsında mündemiç” olarak “ilga edilmiştir” (kaldırılmıştır).

Mesele bu kadar açık ve nettir.

İşte Halifeliği kaldıran kanunun metni: 3 Mart 1924, Kanun No 431:

Madde 1: “Halife hal’edilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.” [1]

Günümüz Türkçesiyle karşılığı:

Madde 1: “Halife görevinden alınmıştır. Halifelik, hükümet ve Cumhuriyetin anlam ve kavramı içinde esasen varolduğundan/saklı olduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.”

Görüldüğü gibi kanun metninde sadece “Halifelik mülgadır” denilmemiş, bununla birlikte gerekçe olarak. “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir” denilmiştir.

Bu da Meclis’teki tartışmaların, zaten kanun maddesinden kaynaklandığının ve yine kanun maddesinde karşılık bulduğunun en açık kanıtıdır.

Yeniden TBMM’ye dönelim:

2014-09-Sinan-Meydan-03

İlk tartışmalardan sonra Adliye Vekili Seyit Bey söz almıştır:

Seyit Bey (İzmir): “Her şeyden evvel şu noktayı arz edeyim ki; Hilâfet hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir (…) Evvelce de söylemiştim. Hilâfet meselesi dinî olmaktan ziyade dünyevi ve siyasi bir meseledir. (…)” demiştir. [2]

Özelle Seyit Bey, İslam tarihinden, ayetlerden, hadislerden örneklerle halifeliğin aslında “hükümet” olduğunu, Cumhuriyet hükümeti varken ayrıca halifeliğe ihtiyaç olmadığını belirtmiştir. Yani Seyit Bey’e göre de halifelik, esasen Cumhuriyet hükümeti içinde zaten saklıdır, vardır.

Atatürk de Seyit Bey’le aynı görüştedir. Birçok kez halifeliğin aslında dini değil siyasi bir kurum olduğunu belirtmiştir. Şöyle demiştir:

“Halife reis demektir; emir demektir, sultan demektir. Şekl-i hükümete göre başında bulunan adamın alması lazım gelen isimlerdir.” [3]

“Hilafet demek idare, hükümet demektir.” [4]

2014-09-Sinan-Meydan-04

Halifeliğin kaldıran 431 No’lu kanun 6 Mart 1924’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Halifelik kaldırıldığında görevi gereği bazı İslam ülkelerini gezip dönen Rasih Efendi (Kaplan), Müslüman ülkeler halkının Atatürk’ün halife olmasını istediğini Atatürk’e ilettiğinde Atatürk, “Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz…” diyerek halifelik teklifini reddetmiştir. [5]  29 Ekim 1923’te bir Fransız muhabire yaptığı açıklamada da, “…Hilafet demek, idare, hükümet demektir…” demiştir.

Atatürk, -bütün dünya Müslümanlarını bir noktadan idare eden şekilde- hilafetin olmadığı görüşündedir. Ona göre hilafet “şura’dır, “danışma”dır, “adaletli yönetim”dir; yani Meclistir.

Şöyle demiştir: “…Peygamber bile kendiliğinden iş yapmayacaktı. Danışma ile yapacaktı. (…) İlahi emir böyledir. Diğer bir esas da adalet esasıdır. Şura adaletli olacaktır. Adaletsiz bir şura Allah’ın emrettiği bir şura olamaz.(…) İşte bizim Meclisimiz ve onun içindeki kişilerden oluşan hükümet dinin tamamıyla emretmiş olduğu bir şekilde ve niteliktedir. Buna karşın başkaca bir Hilafet makamı söz konusu olabilir mi?” [6]

Atatürk de Seyit Bey gibi halifeliğin “idare”, “hükümet”; halifenin ise “devlet başkanı” demek olduğunu; mevcut durumda TBMM, hükümet ve devlet başkanı varken ayrıca halifeye, halifeliğe gerek olmadığını belirtmiştir. Yani Atatürk’e göre de halifelik, yeni durumda, esasen TBMM’dir, hükümettir.

Ancak bu gerçeği, hilafetin dinsel bir kurum sanıldığı 1920’lerinTürkiyesinde anlatmak pek de kolay olmadığından -Müslüman halktan gelecek tepkileri önlemek için- halifeliği kaldırırken doğrudan “Halifeliği kaldırdık!” demek yerine, “Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet mana ve metli umunda esasen mündemiç olduğundan, hilafet makamı mülgadır” denmiştir. Yani halifeliğin “Hükümet ve Cumhuriyetin/TBMM’nin anlam ve kavramı içinde saklı olduğu/var olduğu” belirtilmiştir.

Anayasada “Devletin dini İslamdır” maddesinin yer aldığı, din işlerini TBMM’nin yürüttüğü, Türkiye’nin henüz laik olmadığı bir ortamda halifelik kaldırılırken böyle bir gerekçe ileri sürülmesi son derece doğaldır. Atatürk ve TBMM, halifeliğin kaldırılması gibi çok önemli bir devrimsel adımı atarken çok dikkatli, çok stratejik, çok ustaca hareket etmiştir. TBMM’nin, “Halifeliğin hükümet, Cumhuriyet, yani TBMM’nin anlam ve kavramı içinde zaten saklı olduğunu” belirterek “Halifeliği kaldırması” çok ince bir devrimci stratejidir. Böylece hem halifelik kaldırılmış, hem de halifelik kaldırıldığı için doğacak tepkiler önlenmek istenmiştir.

Halifeliği kaldıran kanun maddesi hakkında Bozok mebusu Süleyman Sırrı Bey’in şu yorumu dikkat çekicidir: “Muhterem arkadaşlar kabul ettiğimiz birinci madde mucibince Halifeyi Hal’ettik. Hilâfet Makamının hakiki mercii Meclisi Âli olduğunu, orada Hilâfet Makamı denilen bir sandalyenin ariyet/ ödünç bulunduğunu o madde ile teyit ettik. Şimdi mesele hal’edilen halife ve hanedanın memleketten ihracı meselesidir.”

Yani o gün o Meclis’te bulunan Süleyman Sırrı Bey, bu sözleriyle halifeliği kaldıran kanun maddesiyle “Halifenin görevinden alındığını” ve “Halifeliğin TBMM’nin anlam ve kavramında yer aldığının kabul edildiğini” ifade etmiştir.

Peki, buradan ne çıkar? Kanun maddesindeki ifadesiyle, “Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olan” halifeliği bugün veya yarın bu kanun maddesine dayanarak tekrar geri getirmek “hukuken” mümkün müdür?

Değildir!

Çünkü halifelik 3 Mart 1924’te hukuken “hal’edilmiştir”, “ilga edilmiştir”, yani kaldırılmıştır.

Halifelik doğrudan kaldırılmadı. Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) mündemiçtir/saklıdır denilerek kaldırıldı.” cümlesi bir “yanıltmaca” değil, tarihi gerçeklere tamamen uygun bir cümledir.

3 Mart 1924 tarihli 431 No’lu Kanun’un 1. Maddesinde geçen “mündemiç (içinde saklı/var olma) ifadesi tamamen İslam tarihinden, Kuran’dan, hadislerden çıkarılan sonuçlara dayalı ve dönemin koşullarına özgü, stratejik nitelikte bir yorumdur. Bu yorum, halifeliğin kaldırılmadığına yönelik hukuki bir gerekçe olarak yorumlanamaz. Bu nedenle buna dayanarak halifeliğin yeniden diriltilebileceğini düşünmek çocukça bir hayaldir.

“Aman ha! Bu ‘mündemiç/saklı’ ifadesine dayanarak halifeliği geri getirmeye kalkarlar!” korkusu da çocukça bir korkudur. Bu korkunun etkisiyle gerçekleri çarpıtmak da bilim insanlarına yakışmaz.

Özetle: “Halifelik doğrudan kaldırılmadı. Halifelik TBMM’de (manevi şahsında) mündemiçtir/saklıdır denilerek kaldırıldı.” cümlesi bir “yanıltmaca” değil, tarihi gerçeklere tamamen uygun bir cümledir.

Nitekim bu cümle, halifeliği kaldıran 3 Mart 1924 tarihli 431 Nolu Kanun’un 1. maddesine zaten neredeyse birebir yansımıştır. Nitekim kanun maddesinin kabulünden sonra Süleyman Sırrı Bey, “Hilafetin asıl yerinin Meclis olduğunu teyit ettik” demiştir.

Birçok konuşmasında halifeliğin “hükümet”, “yönetim” olduğunu söyleyen. Cumhuriyet hükümetinin/ TBMM’nin olduğu bir ortamda artık halifeliğe/halifeye ihtiyaç olmadığını belirten Atatürk, halifeliği kaldıran 3 Mart 1924 tarihli 431 No’lu Kanun’un 1. Maddesi’nden habersiz değildir herhalde! Bu kanun maddesi Atatürk tarafından da görülmüş ve kabul edilmiştir. Hatta bu kanun maddesindeki “inceliğin” Atatürk’ün stratejik zekâsının bir ürünü olduğunu tahmin etmek de fazla zor değildir.

2014-09-Sinan-Meydan-05Antalya milletvekili Rasih Kaplan, Atatürk’e gönderdiği 5 Mart 1924 tarihli bir telgrafta. Hintli Müslümanların hilafetin kaldırılmasına gösterdikleri tepkiyi önlemek için “Hilafet sıfatını 

TBMM’nin maneviyatında muhafaza etmek ve onu Reisin şahsında temsil ettirmek lazımdır” önerisinde bulunmuştur. Atatürk bu öneriye, Rasih Kaplan’a ve Hindistan Bombay Hilafet Merkezi Komitesi’ne gönderdiği telgrafta yanıt vermiştir. Atatürk telgrafının girişinde aynen şöyle demiştir:

“TBMM’nin kabul ettiği kanun berveçh-i atidedir (aşağıda gösterilmiştir). Halife hal’edilmiştir. Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan makam-ı hilafet mülgadır (Hilafet makamı kaldırılmıştır). Bu kanun metni yine tamamen mutabıktır (uygundur). Filhakika hilafetten maksüd hükümettir, devlettir…” [7]

Atatürk telgrafın devamında halifeliğin neden kaldırıldığını anlatmıştır.

Atatürk’ün bizzat ifade ettiği şekliyle, “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan Makam-ı Hilafet mülgadır. (Hilafet makamı kaldırılmıştır).”

“Atatürk’ün böyle bir sözü yok!” diyenler, bu iddialarını kanıtlamak için Atatürk’ün telgrafındaki bu sözünü görmezden gelmiş, sansürlemiş, yok etmiştir!

Onların görmediği (!) Atatürk’ün telgrafındaki bu sözlerini gördüğümüzde ortaya şu gerçekler çıkmaktadır: Atatürk, “Hilafeti TBMM’nin manevi şahsında saklamak ve Reisin şahsında temsil etmek gerekir” [8]  diyen Rasih Kaplan’a “Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç (içinde/saklı) olduğundan makam-ı hilafet mülgadır” biçimindeki kanun metnini hatırlatarak, “Bu kanun metni yine tamamen mutabıktır (uygundur)” demiştir.

Yani Atatürk, Rasih Kaplan’a, halifeliğin zaten TBMM’de “mündemiç” (saklı) olduğunun kanun metninde yer aldığını hatırlatmıştır.

Sonra da “Filhakika hilafetten maksüd hükümettir, devlettir” diyerek de halifeliğin hükümet, devlet olduğundan, TBMM /hükümet varken halifeliğe gerek olmadığını söylemiştir.

Yani Atatürk, Rasih Kaplan’ın “Hilafet sıfatını TBMM’nin maneviyatında muhafaza edelim” önerisini -birilerinin iddia ettiği gibi- “kesin bir dille reddetmemiş”; aksine “Halifelik hükümet ve Cumhuriyetin anlamında esasen mündemiçtir/saklıdır” şeklindeki halifeliği kaldıran kanun maddesinin 

Rasih Kaplan’ın önerisini zaten kapsadığını ima etmiştir. Atatürk’ün reddettiği, Rasih Kaplan’ın, “Halifeliğin Meclis Reisi şahsında temsil edilmesi” önerisidir.

Atatürk, halife demek zaten hükümettir, hükümet reisidir, diyerek bu öneriyi reddetmiş ve kanun maddesine de almamıştır.

Şunu da hatırlatayım ki, halifeliği kaldıran Atatürk’ü Hilafetçi gösterenler ya bilgisiz, ya da yalancıdır. Şu sözler Atatürk’e aittir:

“Hilafet milletimize baş belasıdır. Osmanlı padişahlığı hilafeti almadan evvel Osmanlı devrinin en parlak safhasını yapmıştır. Fakat bu hilafet mevki’ini aldıktan birkaç sene sonra sükûta başlamıştır. (…) Yani hilafet hiçbir şey kazandırmamıştır. Birçok musibetler getirmiştir.” [9]  (1923)

Kaynak:

 [1]  “Hilafetin ilgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun”, Kanun No: 431,26 Recep 1342 ve 3 Mart 1340, Düstür, Tertip III, C.5, s. 668 (323)

 [2]  Halifeliğin kaldırılması tartışmaları için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, İkinci İçtima, 1-3.1340 Pazartesi, Devre II, C.7, s. 34-67.

 [3]  Arı inan. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Ankara, 1982, s.67

 [4]  Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1999, s. 68

 [5]  Gazi Mustafa Kemal, Nutuk/Söylev, C.2, 3. bas. Ankara, 1989, s. 1133

 [6]  İnan, age, s. 103,104

 [7]  Belgenin aslı Cumhurbaşkanlığı Arşivi, A.IV,17-a, D.68, F.18, Fotokopi 17’de. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, C. 16, s. 237 Komisyon, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2011, s. 374

 [8]  Cumhurbaşkanlığı Arşivi, AIV, 17-aD.18,F.18-l, Fotokopi 16, Komisyon, Gazi Mustafa Kemal’in Hayatı, s. 373,374

 [9]  İnan, age, s. 71

Istanbul Deprem Simülasyonu

 

Yapay zeka ile hazırlanan istanbul depremi simülasyonu, izleyenleri korkuttu

Sosyal medyada paylaşılan ve olası İstanbul depremini konu alan yapay zeka destekli bir simülasyon videosu kısa sürede milyonlarca kullanıcıya ulaştı. Videoda özellikle İstanbul'da büyük bir tsunami oluştuğu yönündeki sahneler dikkat çekerken, içerik birçok platformda yeniden paylaşılmaya başladı.

Korkunç görüntüler gündem oldu

Yapay zekâ ile hazırlanan simülasyonda, olası İstanbul depreminin ardından Marmara Denizi'nde dev tsunami dalgalarının oluştuğu ve kıyı şeridini etkilediği senaryoya yer verildi. Kısa sürede milyonlarca kullanıcıya ulaşan görüntüler sosyal medyada geniş yankı uyandırırken, videodaki tsunami sahnelerinin bilimsel gerçekleri yansıtıp yansıtmadığı da tartışma konusu oldu.


Tsunami senaryosuna itiraz

Yüksek Jeoloji Mühendisi Beytullah Saraç, sosyal medyada dolaşıma giren görüntülerle ilgili açıklama yaptı. Saraç, videonun bilimsel bir senaryoyu yansıtmadığını belirterek şu ifadeleri kullandı: "Sosyal medyada İstanbul için tsunami senaryosu şeklinde bir video dolaşıyor. Muhtemelen bir film için yapılmış. Bilimle alakası olmadığı kesin."

"Marmara Denizi açık deniz değil"
Beytullah Saraç, paylaşımının devamında Marmara Denizi'nin yapısına dikkat çekerek videodaki sahnelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti. 

Uzman isim açıklamasında, "Marmara Denizi açık deniz değil. Öyle köprüleri yıkacak yükseklikte veya şehri yutacak şekilde dalga yapacak tsunami olması mümkün değil." ifadelerini kullandı.

Deprem sonrası tsunami riski bilimsel olarak nasıl değerlendiriliyor?
Uzmanlara göre Marmara Denizi'nde meydana gelebilecek büyük bir deprem sonrasında yerel ölçekte tsunami dalgaları oluşması ihtimali tamamen dışlanmıyor. 

Ancak bu dalgaların etkisi; depremin meydana geldiği fayın kırılma biçimi, deniz tabanındaki hareket ve kıyı yapısı gibi birçok etkene bağlı olarak değişiyor. Bu nedenle sosyal medyada paylaşılan, köprüleri yıkan veya tüm şehri sular altında bırakan dev tsunami senaryolarının, bilimsel değerlendirmelerle birebir örtüştüğü söylenemiyor.


Apophis Asteroiti

Geçenlerde internet üzerinden yapılan Amerikan Astronomi Cemiyeti’nin yaptığı toplantıda; Hawaii Üniversitesi’nden astronom David Tholen, Apophis asteroidinin Dünya’ya çarpma olasılığının düşünüldüğünden daha yüksek olduğunu gösteren veriler sundu. Sunumda asteroide özellikle 2068 yılında dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. 

Apophis asteroidi ilk 2004’de gözlendi. Hemen sonrasında yapılan araştırmada yörüngesel rotası ve yakın geçiş tarihleri belirlendi. 340 metre büyüklüğündeki asteroit 2029, 2036 ve 2068’de Dünyamızın yakınlarından geçecek. Sonrasında yapılan çalışmalarda asteroidin Dünya’ya çarpma olasılığının çok az olduğu ve tehdit oluşturmadığı düşünülmüştü. Fakat çok yakın zamanda 

Tholen ve ekibi tarafından yapılan çalışmalarda Yarkovsky etkisi adı verilen ve güneş ışınları nedenleri asteroidin ısınmasına neden olan bir etki bugüne kadar hiç hesaba katılmamıştı. Asteroitten ısı yayıldıkça küçük miktarda enerji asteroidi geri iterek hafifçe dönmesine neden oluyor. 

İşte Tholen ve ekibi, Yarkovsky etkisi nedeniyle asteroidin her yıl yaklaşık 170 metre sürüklendiğini hesapladı. Sonrasında Apophis’in yörüngesinde yeni matematiksel hesaplamalar yapıldığında, Yarkovsky etkisinden kaynaklanan sürüklenme nedeniyle asteroitin rotası giderek 

Dünya’ya yaklaşıyor. Yine David Tholen asteroidin 2029 ve 2036’da Dünya’ya çarpacağına dair bir işaret olmadığının altını çizse de, 2068’de bir problem olabileceğini düşünüyor. Tholen astronomların randevu tarihi yaklaşırken, asteroide göz kulak olmaları gerektiğini öneriyor. 

Apopsis’e dair tehditler giderek artsa da, diğer araştırmacılar asteroit tehditinden korunmak için önlemlerin giderek arttığını işaret ediyor. NASA’nın DART görevi, 2022’de Didymos asteroitine bir uzay gemisi göndererek asteroidin aylarından biri olan Dimorphos’un yolunu biraz da olsa değiştirmeyi planlıyor. 

Tholen, 2029 yılında Apophis Dünya’nın yakınlarından geçerken, bilim insanlarının da asteroit üzerinde daha fazla çalışarak ve 2068’de gerçek bir tehdit oluşturup, oluşturmayacağını belirleyebileceklerini vurguluyor.

Rufai Tarikatı

Rufai Tarikatı İlkeleri Ayinleri Zikirleri Halvetleri ve Bürhan

Rufai Tarikatı, Bağdat’la Basra arasındaki Batâih bölgesi Evasıt şehrine bağlı Ümmüabîde ( Ubeyde) köyünde doğmuş olan Ahmed – er Rıfai adlı bir şeyhin kurmuş olduğu İslami bir tarikattır. ( bkz Rufai Tarikatı Ahmed Rıfai Hayatı Ailesi )

Bu tarikat Irak’ın güneyindeki Batâih bölgesinde kurulduğu için Rufailere” Batâihiyye” de denmiştir.  Burhan denilen ayinleri vücutlarına kızgın şişler, sivri kılıçlar, keskin bıçaklar sokmaları ve kesmeleri ile dikkat çeken bu tarikatın ayinlerinde kızgın fırına girmek, kor ateşte kızarmış demirleri dilleri ile yalamaları ve nar gibi kızarmış demirleri ısırmaları 

ateş üzerinde çıplak ayakla yürümek gibi çok tuhaf gösterileri de olan bir tarikattır. ( bkz Gül Yalamak Rıfailerde Kor Demiri Isırmak)  “Rifâiyye Tarikatı günümüzde Mısır, Suriye, Yemen, Irak, Türkiye ve Balkan ülkelerinde halen varlığını sürdürmektedir.”[1]

Rıfailerin Kurucusu Ahmed – er Rıfai ve Ailesi Hakkında

Kurucusu olan Ahmed –er Rıfai, soyu Hz Hüseyin’e kadar dayanan İmam Mûsâ el-Kâzım’ın oğlu İbrâhim el-Murtazâ neslinden olan bir cedde sahip olan [2] bir şeyhtir.  ( bkz Rufai Tarikatı Ahmed Rıfai Hayatı Ailesi )

Dedesi Seyyid Yahya, halife tarafından Basra’da devam eden Sünni, Batini, Şii çarpışmalarını sonlandırmak için Basra’ya Nakib olarak görevlendirilmiş ve bu görevi başarı ile yerine getirmiş olan biridir. Babası ise Seyyid Yahya’nın oğlu Seyyid Ali’dir. Annesi ise Basra yöresinde oldukça mühim bir şöhrete sahip bir şeyh olan Mansûr el-Batâihî’nin kız kardeşi  [3] Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin soyundan gelen bir kadın olan Fâtıma el-Ensârî’dir. 

Ahmed – er Rıfai, dayısı Mansûr el-Batâihî tarafından yetiştirilmiş, devrin en önemli âlimlerinden Ali Ebü’l-Fazl el-Vâsıtî tarafından eğitilmiş,  ondan “ebü’l-alemeyn”  icazetini aldıktan sonra dayısı  [4] Mansûr el-Batâihî’nin bütün tekkelerin şeyhliğini ele alarak Rufailik tarikatını kurmuştur. [5]

Bu tarikatın adı ve şöhreti Ahmed – er Rıfai’nin 1160 yılında yaptığı hac ziyaretinden sonra oldukça artmıştır. Rivayetlere göre Ahmet Rıfai, Mekke’ye giderken Medîne-i Münevvere'de Hz Muhammed’in kabri Ravza-i mutahhere'yi ziyaret etmiş ve o ziyaret esnasında da bir çok insanın gözü önünde 

bir mucize gerçekleşmiştir. Ahmet – er Rıfai, Peygamberin kabrine dualar okuyarak yaklaşmış,  bu sırada Allah Rasülü'nün kabrinden dışarıya nûrânî bir el uzanmış ve Rifâî bu eli saygıyla öpmüştür.   Aralarında Hayât b. Kays el-Harrânî ve Adi b. Müsâfir gibi zatların da bulunduğu büyük bir topluluk da bu hadiseye şahit olur.

Her ne kadar Rıfailer bu olayı tarikat şöhreti olarak kullanmaktan kaçınsalar da bu olay pek çok yerde duyulmuş, Ahmet –er Rıfai’nin şöhretinin Halife tarafından dahi itibar görmesine vesile olmuştur. Nitekim kaynaklar halifenin ondan kendisi için nasihat dile getiren bir name yazmasını istediğini hatta onunla görüşmesi için makamına dahi davet ettiğini belirtmektedir.

Rıfai Tarikatının şeyhi olan Ahmed er-Rifâî, 578’de (23 Eylül 1182) şiddetli bir ishale yakalanmış ve ölmüştür. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır.

Rıfai Tarikatının Temel İlkeleri

Rıfai tarikatının temelleri fütüvvet ve riyazete dayanır. Fütüvvet alçakgönüllü, yiğit, eli açık, başkalarını sevmek, dünya malına önem vermemek ve hoşgörü ile olur. Riyazet ise ı  “Yabani bir atı veya hayvanı ehlîleştirmek, azgın atı eğitmek; idman yapmak. “Nefsin şehvet denilen beden ve dünya ile ilgili arzularını kırmak, etkisiz hale getirmek, nefsi aklın ve dinin tespit ettiği sınırlar içinde tutmak”. Nefsin isteklerini kırma. Perhiz manalarındadır. [6] ( bkzRiyazet Nedir Sofi Perhizi )

Bir Rıfai dervişine verilen öğütler, nefsine hâkim olması, nefisini tüm isteklerden arındırması,  dünyanın gelip geçici olduğunu bilmesi ve dünya nimetlerine yüz çevirmeyi bilmesi, hayatın acı ve sıkıntılarına hiç yakınmadan tevekkül edebilmesi, razı olabilmesi, yoksullarla düşüp kalkabilmesidir.

Rufailerde tarikata Giriş

Rıfailerde tarikata girmek isteyen dervişlere” Talip “  denir. Talip şeyhe bir aracı ile gelir ve tarikata dâhil olmayı diler. Abdest alıp namaza kılan talip şeyhin dizi dibine oturup dizini şeyhin dizine dayar. “Mürşit kıbleye yönelerek iki dizi üstüne oturur. Mürit de, dizleri mürşidin dizlerine değecek biçimde aynı şekilde çökerek oturur. 

Mürşit, üç Fatiha ve Kur'an'ın beyatle ilgili ayetini (Feth, 10) okurken müridin elinden tutar ve Peygamberden bey'atlesme ile ilgili olarak nakledilen hadisi hatırlatır ve sonunda müride: "Siz de bu şartlar muvacehesinde bana bey'at ediyor musunuz?" diye sorar ve "evet" cevabını alınca Kur'an'ın, ahdi bozmamaya ilişkin ayetlerini okur. Bunlardan sonra mürşit, isteklinin elini tutmaya devam ederek üç kez "istiğfar" ederler. 

Bunun ardından İslam’daki iman ve ibadet esaslarına sadakat tekrarlanır. Düşkünlere, yoksullara, çaresizlere yardım edileceğine, Ahmed Rifâî'den gayrı mürşit tanınmayacağına söz verilir ve bütün bunlara Allah ve Peygamber şahit tutulur.”[7]

Şeyh, talibe, Allah ve Hz Muhammed’in bütün buyruklarını yerine getirmesini, yoksullara destek olmasını, günahlarından tövbe etmesini, Şeyhe saygılı olmasını, tarikatın ilkelerine uymasını tembih eder. Daha sonra hep birlikten “ Lâ ilâhe illallah” çekilir. Bu törenden sonra tarikata giren talip Rıfai adını almış olur.

Rufailerde Zikir ve Riyazet

Rıfailerde müridin ruhsal olgunluğa erişmesi için dokuz aşamalı riyazet yöntemi vardır.

Rufailikte üç temel esas vardır:

Bunların ilki “Lailahe illallah” zikridir. Sonraları Rahman, Rahim, Vehhab, Kuddüs, Hakk, Halim, Hannan, Hayy, Hafız, Hamid isimleri ile zikir devam eder. Mürit şeyhin gördüğü yerlerde ve verilen sürelerde bu zikirleri devam ettirir. İlk dört zikri yenilediği sürede çavuşluk mertebesine ulaşır. Kalan beş zikri tamamladığında ise nakiplik mertebesine erişir.

Her zikir vaktinden evvel namaza kılar. Şeyhin uygun gördüğü süreler içinde zikrini tamamlar. Zikir aşamasını geçtikten sonra Şeyh’in işareti ile halvete girer. Dört gün süren halvet sırasında en fazla dört saat uyur. Kalan süreyi ibadet zikir ve tefekkür ile   geçirir.

Dört günlük zikir dışında Rufailerde her yıl Muharrem ayında yapılan ve yedi gün süren Halvet-i Mahremiye dedikleri bir halvetleri de vardır.

Ahlakı güzelleştirmek gayesiyle biri hilafet, diğeri de muharremiye olmak üzere iki çeşit halvete girilir. Bu halvette mürid oruç tutar. Rüfâiler siyah rengi sünnet saydıkları için siyah renkli sarık dolarlar. Yanlarında ise sürekli olarak nefisleri ile savaşa girmelerini hatırlatacak olan bir sancak taşırlar .

Rıfailerin Rutin Ayinleri

Rıfailerin ayini Mevlevilere benzer ve tarikat ayini semahanede yapılır.  Şeyh posta oturur ve dervişler etrafında halka kurar. Şeyh önce bir Fatiha sonra ise Kuran’dan bir bölüm okuduktan sonra Rufai evradına geçer.  Fâtiha’dan sonra "özel bestesi" olan "evrâd-ı şerif" okurlar. Kısa bir duâ yapılır. Güzel sesli çocuklar naat okur. Dervişler de “Allah, Allah, “ La ilahe illlahlah” diyerek zikre başlar.

Ardından ayağa kalkılır ve şeyhin efendinin belirttiği esmâ (Allah Teâlânın isimlerinden biridir. Genelde kelime-i tevhidle başlanır. Sonra lafza-i celâl ve Hayy-Hakk isimleri zikredilir) zikredilmeye başlanır. Zikir meclisini "reis" denilen bir kişi yürütür.  Zâkirler yâ tek başına ya da grup halinde ilâhiler, kasideler söylerler.

Burhan Ayinleri

Rufailerdeki en dikkat çekici ayin türü çok nadir olarak yaptıkları Burhan ayinleridir.  Bu ayin şeklinin Seyyid Ahmed er Rüfâi’in Medine ‘de Hz Muhammed’in uzanan elini öpmesi sonrasında gerçekleştiğine dair görüşler vardır. Bu görüşe göre Ahmet- er Rıfai, Hz Muhammedî’in elini öpünce diğer müritleri de öpmek istemiş ancak bu onlara nasip olmamıştır. 

Olaya şahit olan müritler de o eli öpmek istemişler ama amaçlarına nail olmayınca vücutlarına şiş, teber, kılıç vurmaya başlamış ve bir kısmı da ateşle vücudunu dağlamaya çalıştıkları halde müritler hiçbir şey olmamıştır. Bunun üzerine, Ahmed er-Rüfâi “ “ Ya Rab, tarikatıma girenlere, bu sırrı bahşeyle!” dİye dua etmiştir.[8] Duasının kabul edilmesinden sonra da Rıfailere bu meziyet bahşedilmiş olur. 

Rıfailer tarafından kesinlikle gösteri amaçlı yapılmayan, hatta bu amaçla yapılması asla mümkün olmayan, şeyhlerin gerekli gördükleri zamanlarda ve çok nadir olarak yapılan bu ayinlere “Bürhan Ayinleri “denilmiştir.

Tarikatın esasları

Samarrai'ye göre, Rufai tarikatı esasları

Allah’ın birliğine iman

Kur’an’ı sorumlulukların kaynağı bilmek

Muhammed’in sünnetine bağlılık

Sürekli zikir ve iç dünyayı dinlemek

Sevgi

İlk İslam âlimlerinin çerçeveledikleri inanç sistemine bağlılık

Muhammed’in sahabelerine saygı

Kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman

Tefekkür

Dostlarla açık zikir

Muhammed’in ahlakıyla ahlaklanmak

İlim tahsili peşinde olmak

Sürekli Kur’an okumak

Şöhretten kaçınmak

Lüzumsuz ve boş konuşmayı terk etmek

Bid’atlardan kaçınmak

Mustafa Kara'ya göre tarikatın esasları

Allah’ın emrini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak

Şeriat ve tarikata ters düşen şeylerden sakınmak

Dininde ve ahdinde sağlam durmak

İlim öğrenmek ve uygulamak

Kişilerin ayıp ve kusurlarını araştırmamak

Muhtaç olanlara insaf ve merhamet etmek

Yaramaz ve çirkin huyları terk etmek

Şeyhin öğütlerini kabul etmek

Riyazet Nedir Sofi Perhizi

Nefs Nedir Riyazet Mücahede Şiirlerde Nefs

Nefs Nedir Nefsin Türleri Özellikleri Mertebeleri

Gül Yalamak Rıfailerde Kor Demiri Isırmak

Rufai Tarikatı Ahmed Rıfai Hayatı Ailesi

KAYNAKÇA 

[1] /post/gul-yalamak-rifailerde-kor-demiri-isirmak/101113

 [2] MUSTAFA TAHRALI, https://islamansiklopedisi.org.tr/ahmed-er-rifai

[3] MUSTAFA TAHRALI, https://islamansiklopedisi.org.tr/ahmed-er-rifai

[4] Turan Atik, Rifailik Tarikatı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2007

[5] MUSTAFA TAHRALI, https://islamansiklopedisi.org.tr/ahmed-er-rifai

[6] /post/riyazet-nedir-sofi-perhizi/137078

 [7] Turan Atik, Rifailik Tarikatı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2007". 8 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ağustos 2013.

[8] /post/rufai-tarikati-ahmed-rifai-hayati-ailesi/137188