Svastika ve Gamalı Haç

 

Türklerde Oz tamgası

OZ Tamgası (OZ Damgası) 卐 Nedir? Tüm dünyanın Adolf Hitler ile tanıdığı, gamalı haç veya svastika olarak bildiği sembolün tarihçesi ve asıl adı: OZ Tamgası (卐) Adolf Hitler siyaset girdikten sonra üstün ırk söylemiyle dünyaya egemen olmak için bir kaynak aramaya başlamıştı. O zamanlar ortaya atılmış olan Hint-Avrupa uygarlığını kendi düşüncesine uygun gördü ve Hint-Cermen kökeniyle bir Hint-Cermen İmparatorluğu kurmak istedi. 

Bu arada Adolf Hitler araştırmalarında, Ön Türklerin göçüyle Hindistan'a ve Tibet'a kadar giden bir sembol olan Oz tamgasını görmüştür ve beğenmiştir. OZ tamgasını örnek aldı ve damgayı Nazi sembolüne çevirdi. Göçler yoluyla Hindistan'a ve Tibet'e kadar giden OZ tamgasını farklı milletler svastika, gamalı haç veya kendi dillerinde farklı anlamlar katarak kendi kültürlerine uyarlanmıştır.

Oz Damgasının Oluşumu ve Anlamı 

OZ tamgasının oluşumunda Ön Türkler, dört adet ÖG damgasını (dikey ters L harfi : ) uçlarından birleştirerek dönen bir çarkıfelek oluşturmuşlardır. Dört sayısı, dört Cihan demektir ve bu şekil dört Cihan'da OZ'laşarak Tanrı'ya erişme düşüncesine sahip olma anlamına gelmektedir. Artı işareti gibi görülen şekil ise Ön Türkçe'de, OQ damgasıdır ( ) ve günahsız olmayı ifade eder.

Oz Tamgası Nedir? OZ damgası, Ön Türklerde, Oz'laşarak Tanrıya erişmeyi ve öbür dünyada şekil değiştirerek yeniden oluşum (metamorfoz) düşüncesi, inancı anlamına gelmektedir. Bu, İslam dinindeki ahiret inancıyla eşdeğerdir.

Milattan sonra 4. yılda Vatikan tarafından kabul edilmiştir. Ancak Vatikan biraz benzetme yoluyla biraz kabaca "sallamasyon" yaparak kabul etmiştir. Çünkü meydana gelen şekil haç değil, UÇ damgasıdır. El işlerinde bu şekil genelde 5 kolluk olarak geçer ve adı "Yanardöner"dir. Çünkü şekil dönme hissi verir. UÇ damgası da ruhun dönerek Tanrı'ya erişmesini ifade eder.

Ayrıca Türk saz şairleri, sazları ile hayatları ozlaştırdıklarını yani Tanrı'ya eriştirdiklerini düşünürler. Türk saz şairlerine ozan (oz+an) denilmesinin sebebi budur.

Ön Türklerin Gök-Tengri inancında, insanlar Tengri katında, bir nevi Kozmos'da (İslam'da ruhlar alemi), renksiz, kokusuz, hareketsiz ve şekilsiz olarak uyuşuk (uyu+usuq) halde bulunurlar. Kişi Tengri'nin buyruğu ile OZ'laşıp yani mânâdan maddeye geçip şekil değiştirerek (metamorfoz) ve "AT"ılıp "UÇ"arak (döne döne) yeryüzüne iner. 

Bu şekilde ruh canlanır. Yani inanca göre "ON" kişisi, "OK" kişisi olur. Kişi öldüğünde ise tekrar "OZ"laşarak "AT"ılır, "UÇ"ar ve Tengri'ye geri döner. Yukarıdaki anlatımda tırnak işaretleri arasına alınmış bazı sözcükler vardır. Bunların anlamları şu şekildedir: Tengri = Tanrı, Allah OQ (OK) = Yeryüzü kişisi, Yeryüzünde varoluş UÇ = Han, Bey, Lider, Bayrak ON = Kozmos, Evren, (Ahiret ~ Ruhlar alemi) AT = Ad, Tanrı'ya atılma, Egemen

Türk Dünyasında OZ damgası, Muğla'nın Milas ilçesinde bulunan Sivas Şifaiye Medresesi, kule ve kümbetinde, Sivas Karlı Köyünde, çeşme üzerindeki taşta, Sivas Divriği Cami'nde, Celaleddin Karatay'ın kurucusu olduğu ve içinde türbesinin bulunduğu Konya Karatay Medresesi'nde, Konya Sırçalı Medresesi'nde, 

Amasya Hatuniye Cami çeşmesi başında 5 adet (belirgin olarak 3 adet), Cengiz Han'ın yüzüğünde, Kubilay Han'ın heykelinde-kemer tokasında ve koltuğun arkasındaki süslemelerde, Kırgızistan'da Tanrı Dağları'nın kollarından Aladağlar üzerinde 3500 rakımda bulunan Saymalıtaş Kaya Resimleri"nde, Kazakistan'da Ahmet Yesevi Türbesi'nde bulunan, Konya İnce Minare Müzesi'nde bulunan Çarkı Feleklerde, Kaşgar Türk kiliminde, günümüzdeki Kamların davullarında bulunur.

Naziler ve Vril Tarikatı (Vril Rahibeleri)

Dünyaya zulmeden Naziler’i aslında bir uzaylı tarikat mı yönetiyordu? Okuduğum bir kitap, esrarengiz bir şatoya yaptığım yolculuğu aklıma düşürdü.

Kimisi üzüm bağlarına meraklıdır, kimi sahil kasabalarına. Ben şatoları severim. Hafiften ürpertici, çokça gizemli, tercihen bir ormanın içinde, en yakın kasabaya kilometrelerce uzak bu yapılarda insanın hayal gücü son viteste çalışır. Bir yabancı şehre (hele de Avrupa’da) gideceksem civarında böyle bir yer var mı diye önden soruştururum.

Hem bu şatoların bazılarında konaklayabiliyorsunuz. En güzel kısmı da bu zaten. Geceleri o yüksek tavanlara, kocaman pencerelere bakıp, gizemli hayallere dalarak uyumanın tadı az şeyde bulunur. Yalnız itiraf edeyim, bu biraz pahalı bir merak. “Çok görkemli, çok gizemli” diye diye insanın cüzdanını fena boşaltıyorlar.

Neyse ki birkaç istisna var. Mesela Almanya’daki Wewelsburg Şatosu... Bielefeld yakınlarındaki şatonun bir kısmı uzun süredir gençler için hostel olarak hizmet veriyor. Tabii bir de efsane makinesi olarak... 

Birkaç yıl önce orada kalırken Wewelsburg’un merkezinde durduğu söylentilerden elbette haberdardım. Nazi döneminde SS’lerin başındaki Heinrich Himmler’in gözlerden uzak karargâhı orasıydı mesela. Ezoterik tarikatlara meraklı olduğu bilinen Himmler’in şatoda gizli ayinler düzenlediği anlatılır.

Naziler’in belki de en korkuncu olan bu adam, 17. yüzyıldan kalma yapının gizli köşelerine mistik sembollerle, svastikalarla dolu odalar yaptırmış. Ayrıca ne amaçla kullanıldığı kestirilemeyen bölümler var ki kanınız donar. Şöyle tarif edeyim: 

Bir mahzendeki 12 sütunlu, korkutucu bir bölmenin ortasında durup konuştuğunuzda sesiniz öyle yükseliyor ki, kendi sesinize yabancılaşıyor, neredeyse bir yaratık konuşuyor sanıyorsunuz. Ya da bir uzaylı... Boşuna uzaylı demedim, bu şato için “Orası uzaylıların dünyadaki merkezi” diyen de var. Yani Naziler’le işbirliği yapan uzaylıların...

Wewelsburg’daki günlerimi neden mi hatırladım? Araştırmacı yazar Ata Nirun’un yeni çıkan, Hitler’in ezoterik inanışlarını da anlattığı kitabı ‘Adolf’un Kavgası’nı okurken o şatoya rastladım da ondan. Hem de müthiş bir söylencenin yanı başında. 

Nirun “Günümüzdeki tüm UFO ve dünya dışı yaşamla ilişki fanatiklerinin ötesinde” diye nitelediği söylenceyi şöyle özetliyor: Bir Vril rahibesi yani Maria Orsitsch isimli medyum, Naziler üzerinde benzersiz bir etkiye sahipti; dünya dışı yaşamla bağlantılarını o kurdular

Ben bu Vril sembollerini nerede görmüştüm? Tabii ki, dünya dışı yaratıkların bağlantıda olduğu kabul edilen o esrarengiz Wewelsburg şatosunda. Parçaları birleştirirken o şatoda bir gece bana Naziler’in medyumu Maria’yı anlatan yakışıklı (ama bir o kadar da ürkütücü) 

Fransız genci hatırladım. “Naziler orman evlerinde, şatolarda, belki tam da bu bulunduğumuz yerde toplanıyor; gizli bir dilde kutsal metinler okuyorlardı. Efsane güzellikteki Maria bu ayinlerin tartışmasız lideriydi. Bir de İskandinav tanrılarının kızı olduğuna inanılan Sigrun vardı ve diğerleri. Yani Vril rahibeleri... 

Saçları uzundu. O saçlar anten işlevi görüyor, yıldızlarla telepatik iletişime geçiyorlardı. Aldebaran’a gidecek bir uzay aracı yapmakla uğraşıyorlardı.” Bunları böyle kendinden emin anlatan çocuğa “E belli ki yapamamışlar” deyince karanlık karanlık güldüğünü anımsıyorum: “Neden bu kadar eminsin? Savaştan sonra medyum Maria’yı gören olmadı. Kendi yıldızına gitti belki de.”

Hitler’in karanlık prensesi kimdi

Nirun da kitabında bunları anlatıyor. Bir de Medyum Maria’nın Hitler’i bir uzay aracıyla Antarktika’ya kaçırdığı söylentisini... Aslında bunu o yakışıklı Fransız çocuk da anlatmıştı da ben o sırada başka hayaller kurduğumdan atlamışım.

O bir Vril rahibesi. Ata Nirun, Vril inancını Hitler’i neredeyse sıfırdan var ettiğine inanılan Thule grubu diye bir paralel oluşuma bağlıyor: “Thule’nin

gerçek amacı ancak 1919’da Vril Grubu ve kendilerine DHvSS diyen grupla birleştikten sonra anlaşılmıştır; DHvSS Grubu ‘Kara Güneş’ veya ‘Kara Taş’ adlı bir güce tapıyordu, Isias adlı bir tanrıçaları vardı. Tüm bu oluşumun ardında ise Maria Orsitsch adlı bir medyum kadın vardı.” Yine Nirun’un satırlarına göre bu medyum, 

Hitler dahil Nazilerin en rütbeli isimlerinin yer aldığı bir gruba ayinler düzenliyor, onların saf ırk olarak kabul

ettiği, ‘dünya kökenli’ olmayan ve başka bir güneş sistemindeki Aldebaran isimli gezegenden bilgiler (ve komutlar) iletiyordu.

Naziler Haunebu Projesi (Nazi ve UFO'lar)

II. Dünya Savaşı ve Sonrasında Nazi Almanyasında Yapılan Çalışmalar

7 Haziran 1945 tarihli New York Times gazetesindeki haber şöyleydi: “Uçan daireler bir gizli silahtır. Almanlar tarafından üretilmiş ve ülkenin batı sınırında ortaya çıkmıştır. Amerikan hava kuvvetlerinin verdiği bilgiye göre, Almanya göklerinde uçan gümüş balonlar görülmüştür. Hatta bunların bazıları neredeyse saydam yapıdadır.” 

Haberin medyada yer almasından sonra insanlar, Almanya’nın bu garip nesneleri üretmeye başladığına inanır oldu. UFO gözlemleri hızla artarken, özellikle İskandinavya gökleri sık sık uçan gemiler tarafından ziyaret ediliyordu. İskandinavya’da Alman garnizonları kurulmuş ve bunlar savaşın sonuna kadar bölgede kalmışlardı.

Ortaya Atılan İddialar

Nazi Almanyası ile ilgili ortaya atılan ilk iddia, o dönemin önemli Alman bilim insanı Dr. Schumann ile alakalı. İddiaya göre Dr. Schumann başkanlığında toplanan bir grup bilim insanı, 1945 başına kadar 17 adet disk şeklinde ve 11,5 m. çapında uçandaireler yapmıştı. Bu uçandaireler 84 test uçuşundan sonra Vril-1 adıyla uçmaya başlamışlardı. 

O dönemle ilgili ortaya atılan diğer iddia ise SS Kuvvetleri tarafından yürütülen bir proje kapsamında üretilen uçandaireler olmuştu. Bu projeye göre 3 farklı tip uçandaire üretilmişti:

Birinci tipe Haunebu I deniyordu ve 25 m. çapında idi. Bunlardan sadece 2 adet üretilmiş ve 52 deneme uçuşu yapılmıştı. İkinci tip, Haunebu II idi ve 26,30 m. çapındaydı. Bunlardan 7 adet üretilmiş ve 106 deneme uçuşu yapılmıştı. Üçüncü ve en büyük tip, Haunebu III idi ve 71 m. çapında idi. Bundan daha yalnız bir adet üretilmiş ve 19 deneme uçuşu yapılmıştı.

Mars Yüzeyindeki İnsan Yüzü

Almanya’nın bu tarz çalışmalar ve deneyler yapmasındaki asıl amacının hammadde kaynaklarının yetersizliğinden ötürü savaşı kaybettiğini düşünmesi ve eksikliği dünya dışından temin etme çabaları olduğu söylenir. Özellikle Mars üzerinde kurulacak bir koloni iddiaları, hem o dönemde hem de halen geçerliliğini korumaktadır. Bu iddiaları, iddia olmaktan çıkaran birkaç gelişme de vardır elbette:

Viking-1 uydusu, 24 Temmuz 1976’da Mars’a inmesi ile dünyaya ilginç resimler göndermeye başladı. Bunlar arasında Cydonia Bölgesinde bulunan ünlü “İnsan Yüzü” (Mısır’daki Sfenks’in başına benzemektedir) ve bunun 15 km. uzağında bulunan piramitler, devasa şehir yıkıntıları çok dikkati çekmişti.

İnsan eliyle yapay olarak oluştuğu kesin olan bu yapıların nasıl oluştuğu ile alakalı ortaya atılan pek çok iddia var. En karanlık olanı ve belki de en ilgi çekici olanına bakalım biz, Zaman Kapıları ya  da Zaman Kaymaları olarak bilinen kavramlara…

Zaman Kapısı ya da Zaman Kaymaları Nasıl Oluşur?

Kendi etrafında dönen bir uçandairenin de etrafında dönen bir alan oluşur. Bu alan elektrikle yüklü, nemli havada bir girdap oluşturur. Uzay gemisi havada salınım durumunda yeteri kadar kalırsa, bu Elektro-girdap alan, bağımsız, kendisi enerji üreten ve relativistik hız alanında dönmekte olan, bir “Takyon-Elektrogravitasyon” alanı haline gelir. 

Bu dönüş alanı, enerji bağımsızlığı dolayısı ile, devamlı olarak artan bir şekilde ürettiği enerjiyi aniden boşaltamayacağı için, “Işıküstü Tesiri” devreye girer ve bütün hepsi “Uzay-Zaman-Tekilliğinde” dönmeye başlar. 

Bu şekilde bir “Zaman Kayması”, yani “Zaman Deliği” oluşur ve uzay gemisi geçmiş zamana düşer. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler güçlü ve koruyucu bir “Takyon-Elektromanyetik” alan gücü olmadan, bu dönen “Uzay-Zaman-Tekilliğinden” canlı olarak, yani herhangi bir hayati tehlikeye maruz kalmadan geçebilirler.

Mars’ın güney kutbunda esrarengiz dikdörtgen ve kare şeklinde duvara benzer buluntular görülmüştü ki, NASA bunlara “İnka Şehri” adını vermişti. Daha evvel de bahsettiğimiz gibi bir Haunebu-III uzay gemisi 19.Test uçuşundan sonra, Nisan 1945’in sonunda kutuptaki üs’den (NeuSchwabenland) havalanarak Mars’a doğru yola çıkmıştı. 

Acaba Haunebu-III, 70 kişilik mürettebatı ile –ki bunlar arasında SS örgütüne mensup kadınlar da vardı- daha dünya atmosferinde iken, uzay gemisi tarafından oluşturulan “Zaman Kayması” sonucu 500 milyon yıl geriye gitmiş olamaz mı?

Nazi Almanyası ve Okültizm

Nazi kehanetleri ya da Naziler ve Adolf Hitler ile ilgili kehanetler, okült ve mistik ya da metafizik gibi konularla ilgilenen kişilerin favori konularından biridir. Bu konuyla ilgilenen kişilere göre Nazi kehanetleri ilk olarak eski Yahudi yazmalarında ve efsanelerinde geçer. Danyalın kitabının ester bölümünde ilginç bir hikaye vardır: 

Yahudiye’ye yani bugünkü Filistin’e hakim olan bir kral Yahudilerden nefret etmektedir ve 9 oğluyla birlikte kurduğu darağaçlarında her gün onlarca Yahudi’yi asar. Sonra halk ona karşı ayaklanır ve kendisini aynı yerde 9 oğluyla birlikte asarak idam eder. Eski Yahudi takvimine göre olayın tarihi 5707’dir. 

Bu tarihi günümüz tarihine çevirirsek 1946 ya denk gelir. Bu tarih Nürnberg mahkemelerinin tarihidir. Mahkeme sonucunda 12 idam kararı çıkar. Firar eden Martin Bormann ve intihar eden Hermann Göring dışında 10 kişi, başta Yahudi kıyımı olmak üzere insanlığa karşı suçlardan dolayı asılır.

Gelmiş geçmiş en büyük kâhin kabul edilen Nostradamus un da Naziler ve Hitlerle ilgili dörtlükleri vardır. Dörtlüklerinin bazılarında 3 adet İsa karşıtından bahseder. Nostradamus yorumcularına göre bunlardan ilki Napolyon ikincisi de Hitler’dir. Bir dörtlükte ise açık bir şekilde hister kelimesi geçiyor. Bazı yorumculara göre bu apaçık şekilde Adolf Hitleri işaret ediyor. Bazı yorumculara göre buradaki hister kelimesi deli-çılgın manasında yani yine Hitleri kastediyor.

Hitler ve Okültizm

Hitler, OKÜLT bilimlerle de ilgileniyordu. Alman ırkının geçmişteki büyük bir uygarlığın (ATLANTİS’in) devamı olan üstün bir ırk olduğunu düşünüyordu. Adolf Hitler spiritüel (ruhsal) bilgilerle ve bu kanaldan yapılan dünya dışı bağlantılarla da ilgilenmekteydi. Her ne kadar da bilinen alışıldık tarih kayıtları içinde yer almasa da 

Hitler’in UFO’lar ile ilgili bir takım çalışmalar yaptığı ve hatta UFO’ları kullandığı doğrudur. İnanması hayli güç bir spekülasyona göre o zamanlar Adolf Hitler’in sağ kolu Genaral Himmler’e bu görev verilmişti. O da son derece negatif bir varlık olduğu için düşünce formu şeklinde negatif Orion’lu uzaylılardan yardım alarak çok gelişmemiş UFO araçları yaparak kullandıkları söylenebilir ama gelişmiş UFO’ları kullanmalarına ”Dünya Dışı Konfederasyon” tarafından izin verilmemiştir… 

Eğer dünyaya koruyucular ve Satürn Konseyi tarafından karantina uygulanmamış ve özgür irade yasası olmasaydı, Hitler gelişmiş UFO’ları devreye alacak ve tüm dünyayı 1 hafta içinde denetim altına alabilecekti…

İddiaların Gerçekle Bağdaşan Yönleri ve Tarihi Kaynaklar

Almanya’da ortaya çıkan yeni tarihi kaynaklar Hitler’in savaşın son döneminde UFO’lara benzeyen uçaklar geliştirdiğini ortaya koydu. Alman belgeseline göre 1943 yılında Naziler Avrupa’da üstünlüğünü korumaya devam ediyordu. Ancak diğer bölgelerde orduları gerilemeye başlamıştı. 

Bunun üzerine Hitler çareyi Pseudonym 7 adı verdiği kanatsız uçaklar üretmekte buldu. Andreas Epp adlı bir mühendisten çalınan planlarla hazırlanan prototip uçaklar, radarlara yakalanmıyor ve kendi çevrelerinde dönerek hareket ediyordu. Hazırlanan 15 prototip uçağın görünüşü UFO’lara benziyordu.

Hitler test uçuşları başarıyla sonuçlanınca bunları dostu İtalya lideri Mussolini’ye de tanıttı. Mussolini’nin silah danışmanlarından Luigi Romersa Almanlar’ın UFO’sunu “Yuvarlaktı, ortasında çevresi tamamen camla kaplı bir kokpiti, kenarında jet motorları vardı” diyerek tarif ediyor. Fabrika hataları nedeniyle uçaklar üretilemedi. Savaşın son aylarında da Prag’da Skoda fabrikası ile beraber çizimleri ve prototipleri de yok edildi. 

Haziran 1937”de, Hitler ve Goering”in de aralarında bulunduğu Nazi ordusunun başta gelenleri, birliklerinden özel olarak seçilmiş kuvvetleri ülke dışına yolladılar. Bu birliklerin görevi, uzay ve uzaylılarla ilgili bilgi toplamaktı. Araştırmalar sırasında Türkiye sınırları içinde Nuh’un Gemisinin bulunduğu farz edilen Ağrı Dağı’nda bazı hikâyeler dinlediler.

- -

imam-ı Rabbani Hz.Mehdi'nin Gelişi Hakkındaki Sözleri

 

"Bu, Allah'ın fazlıdır; dilediğine verir. Allah, büyük fazlın sahibidir." (Cuma Suresi, 4)("Mektubat-ı Rabbani", c. 1, Mektup 32, s. 125)

Gelmesi vaad olunan Mehdi'nin dahi rabbı (terbiyesine gelen) ilim sıfatıdır. Hazret-i Ali gibi, İsa ile münasebeti vardır. Hazret-i İsa'nın kademi Hazret-i Ali'nin başında olup bir kademi dahi Hazret-i Mehdi'nin başındadır.

...Geleceği vaad edilen Mehdi, velayetin ekmeliyetini alacaktır. Bu Tarikat-ı Aliyye üzerine gelecek ve bu Silsile-i Aliyye'yi tamam ve tekmil edecektir. Zira bütün velayet nisbetleri, bu Nisbet-i Aliyye'nin altında bulunmaktadır. ("Mektubat-ı Rabbani", c. 1, 251. Mektup, s. 550, 554)

Sonra gelenlere nasıl bu hükmü yürüyebilir ki: Onlar arasında Mehdi aleyhisselam vardır. Resulullah (SAV) efendimiz onun kudumünü ve vücudunu müjdelemiş; şöyle buyurmuştur:

"O, Allah'ın halifesidir." ("Mektubat-ı Rabbani", c. 1, s. 814)

Muhbir-i Sadık Resulullah (SAV) efendimizin haber verdiği kıyamet alametlerinin hepsi haktır. Onlarda yalan ihtimali yoktur. Onlar arasında şunlar vardır:

Alışılmışın aksine, güneşin mağripten doğması. Mehdinin zuhuru, Ruhullah İsa'nın nüzulü. Resulullah efendimize ve ona salat ü selam, Deccal'in çıkması, Ye'cuc ve Me'cuc'un zuhuru, Dabbe-i arzın çıkması, Semadan bir dumanın zuhuru ile, insanları kaplayıp onlara elim bir azap ile azap etmesi. O kadar zorlanacaklardır ki, artık insanlar şöyle diyecekler: "Rabbimiz, bizden azabı aç; biz müminleriz..." (Duhan Suresi, 12)

Bir hadis-i şerifte şöyle gelmiştir: "Mehdi çıkacaktır. Başının üstünde de bir parça bulut olacaktır. Orada da bir melek bulunacak ve şöyle nida edecektir: Bu şahıs, Mehdi'dir; kendisine tabi olunuz..."

Resulullah (SAV) efendimiz şöyle buyurdu:

"Tüm olarak, yeryüzünün meliki dört tanedir... Onların ikisi müminlerden, ikisi de kafirlerdendir. Zülkarneyn ve Süleyman müminlerdendir. Nemrud ve Buhtunnasır ise kafirlerdendir. Yere, beşinci olarak ehl-i beytimden biri sahip olacaktır. Yani: Mehdi."

Resulullah (SAV) efendimiz bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:

"Allah-ü Teala, ehl-i beytimden birini çıkarmadıkça dünya çökmeyecektir. Onun ismi ismime uyar; babasının ismi dahi babamın ismine uyar. Daha önce zulüm ve adaletsizlik dolduğu gibi, onun gelmesi ile dünya adalet ve hakların yerini bulması ile dolar..."

Bir başka hadis-i şerifte ise, Resulullah (SAV)efendimiz şöyle buyurdu:

"Ashab-ı kehf, İsa'nın yardımcıları olacaklardır." İsa (AS) Mehdi zamanında yere inecektir. Mehdi, Deccalin katlinde İsa'ya (AS) muvafakat eder. Onun saltanatı zamanında, Ramazan ayının on dördünde güneş tutulacaktır; o ayın ilkinde ise ay kararacak. Bunların oluşu, adetin ve müneccimlerin hesabı hilafına olacaktır.

Muhbir-i Sadık Resulullah (SAV) efendimiz tarafından bildirilen, daha çok alamet vardır ki; anlatılanlardan başkadır.

Şeyh İbn-i Hacer, Mehdi'nin alametleri üzerine bir risale yazdı ki, onlar iki yüz alameti bulur.

Vaad edilen durumu, açık bir şekilde iken, son derece cehaletlerinden ötürü bir cemaat dalalete saplandı.. Sübhan Allah onlara doğru yolu göstersin. (Mektubat, c. 2, 380. Mektup, s. 1162-1163 )

...Onun zuhuru, yüz başlarında olacaktır. Şu anda dahi, yüz başını, on sekiz sene geçmiş vaziyettedir.

Hadis-i şerifte, Mehdi'nin alametleri hakkında şöyle anlatılmıştır: "Şark tarafında bir kuyruklu yıldız doğup aydınlık verecektir."

...Bu yıldızın durumu da, onun seyrine göredir. Yani: Yüzü meşrik canibine doğru. Arkası dahi, mağrib tarafınadır. Bu uzun beyazlık dahi, onun arka tarafındadır. Bu mana icabı olarak, ona kuyruk isminin verilmesi yerindedir. Onun her günkü irtifaı ise meşrikten mağribedir. Ancak o, kısri (kendine has durumunda ağırlık taşıyan) seyri ile felek-i azamın seyrine bağlıdır. Hakikat-ı hali, en iyi bilen Sübhan Allah'tır.

Hulasa...

Mehdi'nin zuhur zamanı yakındır. Onun zuhur zamanı olan yüz (asır) başına gelinceye kadar nice mebde'ler ve mukaddimeler zuhur edecektir. Allah ondan razı olsun. Onun zuhur mebde'leri ve mukaddimeleri, Resulullah (SAV)efendimizin irhasatına benzer. O irhasat, Resulullah (SAV) efendimizin nübüvveti zuhurundan evvel zuhura gelmiştir. Nitekim, bu manada şöyle anlatmışlardır:

Muhammed Resulullah'ın sureti olan Abdullah'ın nutfesi, Amine'nin rahmine düştüğü zaman, bütün putlar yüzüstü yere yıkıldılar. Bütün şeytanlar, vazifelerinden alındılar. Melekler, İblis'in tahtını alt üst edip denize attılar. Kendisine dahi kırk gün azap ettiler.

Resulullah (SAV) efendimizin doğduğu gece, Kisra'nın sarayı sallandı; on dört şerefesi yıkıldı.

Mecusilerin ateşi söndü. Halbuki, o ateş bin seneden beri yanardı; bu müddet içinde hiç sönmemişti.

Mehdi dahi büyüktür. Onun sebebi ile, İslam'a ve Müslümanlara büyük takviye gelecektir. Onun velayetinin dahi, zahir ve batın büyük tasarrufu vardır. Nice harika hallerin ve kerametlerin sahibi olacaktır.

Onun zamanında, nice hayret veren haller zuhur edecektir.

Üstte anlatılan manalar icabı olarak, yerinde olur ki: Onun vücudunun zuhurundan evvel, adet harici harika haller meydana gele... Tıpkı: Resulullah (SAV) efendimizin nübüvvetinden evvelki irhasat gibi. Bu zuhura gelen işler dahi, onun zuhur mebde'leri olalar.

Nitekim, anlatılan manalar hadis-i şeriflerden de anlaşılmaktadır.

Bilesin ki bir hadis-i şerifte, Resulullah (SAV) efendimiz şöyle buyurmuştur: "Küfür her yanı istila edip hükmü cemiyet içinde aşikare işlenmedikçe Mehdi zuhur etmez." (Mektubat, c.2, 381. Mektup, s. 1169-1171 )

Aradan bin sene geçtikten sonra, Mehdi'nin gelişi de bunun içindir. Onun mübarek kudumünü, (gelişini) Hatem'ür-rüsül Resullullah (SAV) efendimiz müjdelemiştir. İsa (a.s.) dahi aradan bin sene geçtikten sonra, nüzul edecektir... (Mektubat, c. 1, 209. Mektup, s. 440 )

Mümkündür ki; bu iki asrın daha hayırlı oluşu, şu itibarla olur: Allah'ın veli kullarının çok zuhuru, bid'at ehlinin azlığı, fısk ve masiyet erbabının nadirattan oluşu.. Böyle bir şeyin oluşu dahi, bu tabakadan bazı evliya ferdlerinin; o iki asırdaki evliya ferdlerinden hayırlı olmasına münafi değildir. Misal olarak Hazret-i Mehdi'yi söyleyebiliriz... (Mektubat, c.1, 209. Mektup, s. 441)

Malakanlar Kars'ın Renkli Yüzleri

Doğunun serhat şehri olan Kars, 93 Harbi sonrası, kırk yıl Rusya’nın egemenliğinde kalmış olması nedeniyle,üzerinde Ruslara ait birçok etnik mimari ve kültürel motif barındırıyor. Tüm yolların kesişme noktasında bulunan, Kars Ani harabelerinin bulunduğu bölgeye Türklerin, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan tam yedi sene önce geldiği ve yerleştikleri düşünülüyor.

Özel şehir planlamasına sahip olan taş binalarla kaplı Kars sokaklarında yürümek, soğuk savaş dönemine ait bir ülkede bulunma hissi uyandırıyor. Bembeyaz karlara bürünmesi ise Kars şehrine ayrı yakışıyor. Fotoğrafçı gezginler ve sinemacılar için adeta bir DOKTOR JİVAGO filmi atmosferi.

II. Abdülhamit döneminde, 1877 – 1878 yılları arasında Osmanlı ve Rus Çarlığı arasında gerçekleşen 93 Harbi sonrası Kars, savaş tazminatı olarak Ruslara teslim edilir ve bir daha buradan ayrılmamak niyetiyle yerleşilir. Fakat,1915 Çarlık rüyasının Bolşevikler tarafından yıkılmasıyla, arkalarında çok özel bir Rus kabilesini bırakarak Kars’ı terk etmek zorunda kalırlar.

MALAKANLAR, Rus Çarı Deli Petro’nun uygulamalarına karşı çıkarak, dinsel bir hareket ve yaşam tarzı olan Molokanizm‘i hayat felsefesi olarak kabul eden insanlardır.

Malakanlar, bir Ortodoks Hristiyan topluluk ve daima egemen bir güç olan kilise ile çatışmışlar, yönetimde çok etkili olan Rus Ortodoks kilisesi için hep bir çıbanbaşı olmuşladır. Bu nedenle, 93 Harbi sonrası Kars’a yerleşen Rus Çarlık Hanedanlığı, onlara göre baş ağrısı olan bu topluluğu, Rusya’dan Kars’a sürmüş; hem onlardan kurtulmuş, hem de Kars’ta kalıcı bir koloni oluşturmuştur.

Malakan, Rusça MOLOKAN yani ‘’SÜT İÇENLER’’ anlamına geliyordu. Ortodoks Kilisesi’ne göre dindar Ruslar haftada sadece iki kez süt içmeliydi, fakat asi Malakan tarikatı, her gün süt içiyordu. Hristiyanlığın sembolü olan HAÇ’ı kullanmıyorlardı. Dini törenlerinde papaz veya rahip istemiyor, kiliseye gitmiyor, bunun yerine temiz ve tek odalı evlerinde toplanıp kadınlı erkekli ibadet etmeyi tercih ediyorlardı. Savaş karşıtı olmaları nedeniyle, 

Rus ordusuna dâhil olmayarak, ellerindeki tüm kalan silahlarını toplu bir tören ile yakmışlardı. Tüm bu nedenlerden dolayı, kilisenin tüm şimşeklerini üzerine çekerek AFOROZ edildiler. Kars’ın ele geçirilmesini fırsat bilen Rus hükümeti, yaklaşık on beş bin Malakanı ana topraklarından sürerler. Günlerce süren yolculuk sonrası Kars’a varan Malakanlar, dere kenarlarında kendi köylerini kurarak, yeni vatanlarına ve yerli halka çok hızla uyum sağlayıp tarım yaparak geçimlerini sağlamaya başladılar.

Tarihin en tanınmış Malakanı, ‘’Savaş ve Barış’’ın yazarı TOLSTOY’dur. Zengin bir aileden gelen ve halkının mücadelesine her daim destek olan yazar, kitaplarından kazandığı tüm geliri, göçe zorlanan bu insanlara destek olmak için çekinmeden harcadı.

Karslılar, yeni gelen bu insanları hep çok sevdi. Farklı din ve ırktan olmalarını hiç önemsemediler. Yardımsever, akıllı insanlardı. Dere kenarına su değirmenleri kurup un öğüttüler, kaz yetiştirdiler. İleri yöntem tarım ve hayvancılık uygulamalarına geçtiler. Sabanda öküz yerine at kullanıp süt kalitesini arttırarak Çeçil Peyniri’ni ürettiler. Bugün bile kullanılan, onlara ait birçok tarımsal yenilik, bölgenin kaderini değiştirmiştir. 

Yardımsever olmalarına karşın, kendilerine dönük insanlardı. Din farklılıkları nedeniyle, Müslümanlarla birebirinden kız alma verıp olayı pek yaşanmadı. 

Malakanlar kilise inşa etmediler, evlerinde ibadet ettiler. Dini bayramlarını kutlarken, Müslüman bayram ve geleneklilerine saygılı oldular. Müslüman halk da onlarınkine… 1915’de Ruslar Kars’ı terk edince, tüm Malakanlar bölgede kalarak, Osmanlı kimliğine tabii oldular. 

Dinlerine sahip çıktıkları gibi, savaş karşıtı toplum olmak en büyük kırımızı çizgileriydi. Bu nedenle, 1921’de Türk ordusunun kurutuluş mücadelesi için düzenli ordu kurma girişimcilerine başlamasıyla istemeyerek de olsa Kars’ı terk etmeye karar verdiler. 

Bir kısım, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Yeni Zelanda’ya göç ettiler. Geri kalanlar için yalnızlık ve fakirleşme dönemi 1961’e kadar sürdü. Onlar da ekonomik sebeplerden dolayı Rusya’ya göç etmek zorunda kaldılar. Bir süre sonra oraya adapte olamayarak tekrar dönmek isteseler de, 

Rus Hükümeti pasaportlarına el koyarak dönmeleri engellendi. Bugün dünyanın farklı yerlerinde Malakanlar yaşıyor. Kars’ta ise 5 aile kalmış diyorlar. Müslümanlarla evlenip din değiştiren de olmuş ,ismi Sara veya İvan olarak Müslüman eşiyle yaşantısını gayet güzel sürdüren de...

Ama şu bir gerçek, toplumsal nedenlerden dolayı göç etmeye zorlanan bu asil insanlar, Kars’a hem ekonomik, hem de kültürel anlamda damgasını vurmuş görünüyor. Bugün, Arpaçay ve İncesu köylerinde bulunan Malakan mezarlıkları dışında, dere kenarında atıl durumda bulunan bir kaç un değirmeni ve taş ev, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altına alınmış bulunuyor. 

Elde kalan kültürel Malakan mirasının, Kars turizmine büyük yarar sağlayacağını ve ivedikle bir Malakan müzesi açılması gerektiğini düşünüyorum. Yılda bir kez de,’’Malakan Kültür ve Sanat’’ festivali düzenleyerek, dünyanın birçok yerinde yaşayan Malakanları Kars’a davet edip unutulmuş bu kültürel hayatın canlandırılması gerektiğine inanıyoruz.

Tarık Akan ve Şerif Sezer‘in başrollerinde oynadığı, 2009 yapımı DELİ DELİ OLMA adlı . Kars’ta yaşayan Malakanların son temsilcisi olan MİŞKA karakterinin zor ve yalnız hayatını anlatan, oldukça etkileyici bir filmsir. Filmde, piyano çalan Malakan karakter Mişka ile doğuştan müzik yeteneği olan Müslüman köylü kızı küçük Alma arasındaki duygusal bağ inanılmaz güzel anlatılmış. Mişka’nın, piyano ile beraber çalıp söylediği ‘Bir Sarmaşık Olsaydım ‘ adlı Malakan şarkısının sözleri şöyledir.

Bir sarmaşık olsaydım, sıkıca tutunsaydım bir yere,

Sökülüp atılmasaydım, köklerimi salsaydım derinlere.

Bir sarmaşık olsaydım, dolasaydım gövdemi döne döne, 

Günlerce aynı yerde kalsaydım, hareketsizlikten uyusaydım.

Bense ayrık otuyum, her çıktığı yerden sökülen, 

Sarmaşık olmak isteyip de, basit bir ot bilinen

Bir ayrık otuyum, kökü olmayan, sevilmeyen 

Sarmaşık olmaya özenen, öylece bir ot işte…

 Faklı kültürler ve dinler, Anadolu’nun zenginliği ve solan renkleridir.

Kur'an Ay'ın Yörüngesini Nasıl Anlatıyor

“Ay için de eğrilmiş kuru hurma dalı hâline gelinceye kadar menziller (konak yerleri) takdir ettik.” (Yasin, 36/39)

Ay, her gece bu menzillerden birinde bulunur, ne ileri gider,ne de geri kalır. Bu menzillerin sonuna geldiğinde incelir, hilâl şeklini alır.

Kur’anın ilk muhatapları olan Arapların hayatında hurmanın ayrı bir yeri vardı. Kelam, bazı cihetlerle konuşana baksa da bazı cihetlerle de muhataba baktığı için pek çok ayette onların seviyesi, kültürü nazara alındı. Mesela, Allah’ın varlığını isbat için, gece gündüz, beraber oldukları deve misal olarak dile getirildi “Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?” (Gaşiye, 88/17) denildi.

Üstteki ayette de benzeri bir durum söz konusudur. Ayette tasvir edilen durum şudur:

Hilal halindeki ay, gökyüzünde eski bir hurma dalına, Süreyya takımyıldızı da onun alt kısmına takılı hurma salkımına benzetilmiştir. Dal varsa, ağaç da vardır. Böyle olunca arka planda muhteşem bir hilkat ağacı hayale görülmektedir.