Showing posts with label Muhammed Raşid Erol (k.s.). Show all posts
Showing posts with label Muhammed Raşid Erol (k.s.). Show all posts

Saturday, June 27, 2026

Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki (ks) Kimdir Kısaca Hayatı

 

Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki (ks) Kimdir Kısaca Hayatı

Bilvanis, Siyanüs, Taruni, Havil, Dilibey, Nurşin, Kasrik ve Gadir köylerinden soluklayarak Menzil’i mekan edinen Gavs Hz.leri ve oğulları (Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri) kıyamete dek sürecek irşad faaliyeti sergilemektedirler. Peygamber soyundan gelen bu aile, Şah-ı Nakşibendi (k.s.)’ın Kasr-ı Arifan’da başlattığı irşadın ikincisini her türlü çileye rağmen, devam ettirmektedirler. Bu yüzden Menzil’e Seyda Hz.leri (k.s.) ikinci Buhara demiştir. 

Gerek Gavs Hz.leri, gerek Seyda Hz.leri ve gerekse Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu yerlerde Allah’ın rızasını kazanmaktan başka gayeleri olmamıştır. Rıza-ı Bari hayatlarının parçası olmuş ve bu uğurda diyar diyar gezmişler ve bu uzun yürüyüşten sonra , Menzil en son durakları olmuş. Böylece göç ve hicret hayatını yaşayarak Resulüllah’a mutabaat yaptılar.

Bu yürüyüşü önce Gavs Hz.leriyle köy köy gezerek başlamış Seyda Hz.leri döneminde kalabalıklara dönüşmüş ve Seyyid Abdülbaki Hz.lerin de ise zirveye ulaşmıştır. Bu irşad halkasının içinde Şeyh Abdurrahman-ı Tahi, Şeyh Fethullah, Şeyh Muhammed Diyauddin, Şeyh Ahmed-el Haznevi gibi sadatlar sıralanmış, mekan değiştirenlerin yerine Gavs Hz.leri, Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri aynı heyecanla bu yolu bugüne dek taşıyarak onların yollarını takib etmişlerdir.

Nöbeti devraldığı zat, hem kardeşi, hem yol arkadaşı, hem mürşidi Seyda Hz.leridir. hayattayken arkasında iki büklüm bir vaziyette büyük bir adabla peşisıra yürümesiyle dikkati çeken Seyyid Abdulbaki Hz.leri ilerisini haber verircesine nöbeti Seyda Hz.lerinden devralmıştır. Babaları Gavs Hz.leri olan bu ikili, ailenin gözbebekleridir adeta.

Seyyid Abdulbaki Hz.leri tâ çocukluk yaşlarda hastalığa yakalanmış, zayıf ve bitap düşmüştür. Malum bizim gibi zayıf insanlar için hastalık günahlara kefaret olan ilaçtır ama, büyük zatlar için makam almalarına veya bir basamak ilerisine sıçramak için verilen ilaçtır. 

Verem hastalığına yakalanmış, ama hasta haliyle Siirt’te, oradan da Van’a okumaya gitmeyi ihmal etmedi. O zamanları medrese talebeliğinin yanısıra , tevbe de veriyordu. Bir yandan hastalık, bir yandan talebelik ve bir yandan da Gavs Hz.lerinin emri doğrultusunda irşada yardımcı olmasıyla alametlerini tâ o günlerde belli etmesi büyüklüğüne işarettir.

Gavs Hz.leri Van’a gönderdi. Van’da ne oldu? Kısa zamanda irşad halkası genişledi ve çoğaldı. Kötü hallerini bırakan halkaya dahil oluyordu. Tabii bu arada rahatsız olanlar muhalefet etmeye başladılar. İstemeyenler ve çekemeyenler oldu. Münkirler boş durmadılar, hemen şikayet ettiler. İki-üç gün tevkif edildikten sonra Seyyid Abdulbaki 

Hz.lerini genç yaşta 30 gün süreyle tutukladılar. Molla Ahmed bu durumu Gavs Hz.lerine açıklamaya çekinir, rahatsızlık duyacağını hesap ederek önce tereddüt etti ve nihayet Seyyid Sıtkı’ya söyler. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.leri hastaydı. Bir de hapishane hayatı eklenince, bütün bunları Gavs Hz.leri işitirse ne yapar düşüncesiyle Molla Ahmed’in anlattıklarını dayıları açıklar.Dayıları Seyyid Sıtkı diyor ki:

“Ben Gavs Hz.lerine söyleyince, Gavs Hz.leri öyle oldu ki, öyle ferahlandı ki, inanın çiçek gibi açıldı. Öyle tebessümle bana dedi ki:

-Ondan büyük nimet ne var? Allah’a şükredelim. İmam-ı Rabbani, Şah-ı Nakşibendi, Abdulkadir Geylani, Şah-ı Hazne hepsi içerde mapus kaldı. Onlara mutabaatı oldu. Bazıları hata yapıyor, suç işliyor, tevkif ediliyor ve ceza altına giriyor. Bu Allah’ın yolunda tevkif edilmiş ve nezaret altına alınmış ne kadar büyük nimettir. Ne kadar şükretsek azdır.”

O yörenin insanları kötü işleri bırakıp, yola gelmesinden rahatsızlık duyanlar Yüzbaşı’ya şikayet ediyorlar, o da huduttaki yüzbaşıya bildiriyor, derken yirmibeş muhtardan imza toplayarak gözaltına alıyorlar.

30 günden sonra serbest bırakıyorlar. Gerçi şikayet edenlerin ekserisi hakikati görünce pişmanlık duymuşlar ve yola girmişler. Baktılar ki ne kadar çile çekiyorsa bu zat, o kadar Allah (C.C.) daha fazla veriyor. Bu durumu idrak edenler hemen diz çöküp halkaya dahil oluyorlardı. 30 günden sonra Menzil’e geliyorlar, daha sonraları tekrar okumak için gidip geliyorlardı. Allah’ın dostları hepsi çekmiş, eziyet onlar için lezzet ve taddır.

Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin terbiyesinde başta Gavs Hz.lerinin ve Molla Derviş gibi Hocaların katkısı büyüktür. Seyda Hz.leri nasıl ki Gavs Hz.lerinin emrinde nasıldı, Seyyid Abdülbaki belki iki-üç misli daha fazla Seyda (k.s.)’ın emrindeydi. Seyda Hz.leri ağabey-kardeş ilişkisinin ötesinde can yoldaş idiler. 

Seyyid Abdulbaki Hz.leri Gavs (k.s.)’ın döneminde bile Seyda Hz.lerinin karşısında sanki ölü ve cansız gibiydi, yani teslimiyet çoktu. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin bu halleri , onun ileride Seyda Hz.lerinden sonra büyük bir zat olacağını haber veriyordu. Adabı ve halleri “Seyda Hz.lerine layık olmaya çalışacağım” mesajını ortaya koyuyordu.

Nitekim de Seyda Hz.leri bu dünyadan göç ettikten sonra irşad daha da kat kat arttı.Seyyid Abdulbaki Hz.leri hastalık çektiği için genç yaşlarda çok zayıfmış, ince yapılıymış. Gavs Hz.lerini Ankara’ya yolladı, o hastalık geçti, dönüşte kilo almaya başladı. Böylece o zayıflık da üzerinden alınmış yerine heybet hakim olmuş. Hem de öyle bir heybet ki, sima olarak artık babası Gavs

Hz.lerine benziyordu. Seyda Hz.lerinin sofilerinden Gavs’ı tanımayanlara, Seyyid Abdulbaki’yi görmeniz kâfi deniliyor. Gerçekten de, Gavs’ı görenler yüzcek benzediğini söylüyorlar. Hastalık, hapis, eziyetler derken sabır yürüyüşünü Seyda Hz.lerinin arkasında adapla yapıyordu. Seyda Hz.lerinin halifelik öncesi ve sonrası emrinden çıkmayan birisi varsa o da Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. Hayatında iki şey mukaddes biliyordu: birisi Gavs Hz.leri ve Seyda Hz.leri, diğeri ise Kur’an ve hadis…

Öyle ki , Seyda Hz.leri şu işi yap, hemen yapıyordu. Ağabey-kardeş ilişkisi teslimiyet çerçevesinde geçti. Zaten Mürşid-i Kâmil’in alameti âdâbıdır. Gavs Hz.leri vefat edince bütün işleri Seyda Hz.leri yapıyordu. O yıllar en büyük yardımcısı Seyyid Abdulbaki (k.s.)idi. Hayatını âdâb ve teslimiyet üzerine tanzim etmişti. Gavs Hz.lerine de öyle candan ve aşktan bağlıydı ki,

onun dar-ı bekâya irtihali Seyyid Abdulbaki (k.s.)’ın iç dünyasında fırtına estirmiş, adeta şok hali yaşamasına sebep oldu. Öyle bir şok ki beraber yaşadıkları Seyda Hz.lerini bile bir an unuttururcasına, 21 gün biat etmemiş Gavs Hz.lerinin merkadına günlerce yüz sürmüş ve onu kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Tabii bu şoktan çıkmama hali Seyda Hz.lerine beyatını

geciktirmesine sebep olmuş. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu haline itiraz edenler olmuş ama , o bütün bunlara aldırış etmeden Gavs (k.s.)’ın merkadına yapışmıştı. Yine birgün Seyyid Abdulbaki Gavs’ın merkadında, Seyda Hz.leri de merkadda o arada Kur’an okuyor. İşte o sıra ne olduysa orda oluyor, Seyda Hz.leri:

“Abdulbaki otur…” diyor ve beyatı o anda gerçekleşiyor. Hatta, maneviyatta Gavs’ın (k.s.) Seyda Hz.lerine üç sefer:

“- Raşid, S. Abdulbaki’ye dikkat et. Onu sana teslim ettim” dediği rivayet ediliyor. Böylece, Seyda Hz.leri bu ikaz karşısında Seyyid Abdulbaki (k.s.)’ına “otur” diyerek emaneti veriyor. Kelimenin tam anlamıyla bu emanet Seyyid Abdulbaki’ye (k.s.) verilen en büyük hediyeydi. Artık o şok hali

üzerinden kalkıyor, yeni bir hayata başlamanın sevinci üzerini kaplıyordu. Gavs (k.s.)zamanındaki beraberlik eskisinden daha da çok koyulaşarak Mürşid-Halife ilişkisine dönüşüyor. Seyda Hz.leri halifeliği Molla Abdulbaki ile beraber ikisinin icazetini bir perşembe akşamı veriyor. Seyda Hz.lerinin sofileri Menzil’e ziyarete gittiğinde hep onu Seyda Hz.lerinin arkasında iki büklüm gördü ve hafızalarımızda hep o hali kaldı. 

Ayrıca Seyyid Abdulbaki sırt ağrılarından dolayı Seyda Hz.lerinin emriyle ameliyat da olurlar.Seyda Hz.leri de dar-ı bekâya irtihal edince bütün yük Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin omuzlarına binmiştir. Nasıl ki, Gavs zamanında en büyük destekçi

Seyda Hz.leri idi, Seydamızın döneminde de en büyük yardımcı Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. Şimdi Menzil’in işleri daha da yoğunlaşmıştır. Bir yandan camii inşaatı, diğer yandan merkad inşaatı ve diğerleri bunun en büyük göstergesidir. 

Menzil artık gelen misafirleri maddeten kaldıramadığı için, Seyyid Abdulbaki Hz.leri büyük çapta inşaat ve imar faaliyetlerini başlatarak, Gavs (k.s.) ve Seyda (k.s.)’ın bıraktığı temelleri daha da genişletmişlerdir.

Önce Türk-i Cumhuriyet’lere yönelik bir seyahatı başlatırlar. Daha sonra bu yolculuktan sonra umre hazırlığına koyulur. Türk-i iller ve Umre yolculuğu derken, Menzil’e döner dönmez merkad ve camii inşaatını gerçekleştirir. Sene içinde de Afyon’u ve Pursaklar’ı ziyaret ederek hem irşad hem de mutabaat yapıyorlar. Seyda Hz.lerinden devraldığı yük, beş-on misli daha da artarak

bu dönemde şeritle (iple) tevbe verme metodunun görülmesi bu dönemin en belirgin özelliğini ortaya koyması bakımından mühimdir. O kadar yük artmış ki, Allah’ın rahmeti ve kudreti olmasa hiç bir insanın bu yükü taşıması mümkün değildir. Bütün bu eziyetleri Allah için çekiyorlar. Her türlü insanın nefes kokusuna normal bir insan, değil bir gün, bir saat bile dayanamaz. 

Öyle oluyor ki, camii tıklım tıklım, üstüste secde ediliyor, nefessizlikten dayanılmaz hale geliyor. Böyle olduğu halde, hem camii inşaatı, hem Menzil’in işleri, hem sırt ağrıları, hem de irşad faaliyetlerini bıkmadan usanmadan, aralıksız bir şekilde yürütüyorlar. Fakat, Allah-ü Teala ona göre kuvvet vermiş. Allah’ın muhabbeti olmazsa ve sadatların muhabbeti olmazsa bütün bu işlerin yapılması imkânsızdır.

Bel ağrılarına rağmen yine de irşaddan geri kalmıyor, devamlı sofilerin hizmetinde. Rahatsızlığını bile hiçbir zaman dile vurmaktan haya edinen bir mizacı var. Hastalığını soranlara, sıkılgan bir vaziyette anlatmaktan imtina ediyor, ancak ve ancak sırtını çeviremediğini görerek anlaşılıyor. Dikkatle bakıldığında kendini ve sırtını çeviremediği gözlerden kaçmıyor. Bunlara rağmen irşad faaliyetlerine yılmadan usanmadan ve sorumluluk duygusuyla devam ediyorlar. Bu vazifeyi madem yapacaksan, tam yapacaksın şuuruyla hareket ediyor. Allah (C.C.) ecirlerini artırıyor.

Seyyid Abdulbaki Hz.leri denilince ilk evvela âdâb akla geliyor. Gavs (k.s.)’ın Şah-ı Hazne’ye bağlılığı ve Seyda Hz.lerinin Gavs’a teslimiyeti, Seyyid Abdulbaki (k.s.)’ında zirveye çıkarak âdâba dönüşmüştür. Diğer halifelerde de var ama, Seyyid Abdulbaki’de tarif edilmez bir şekilde bambaşka…

Seyda Hz.lerinin ardından merkadı ve camiiyi yapması, evlere ve çeşmelere el atması gibi faaliyetlerine de akıl sır ermiyor. Yani tasarrufatına akıl ermiyor ve çok hızlı başladı. Tabii hep Allah’tan geliyor. Bu dönemde çorba daha da fazla kaynıyor, ekmek daha çok çıkıyor, tabiri caizse on misli oldu.

İşte bu yoğun faaliyetinde Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin dilinden sohbet bile işitemez olduk. Zaten fırsat yok. Sohbet ederse, tevbe veremezsin ve irşadın aksamasına yol açar. O bakımdan hiç boş durmuyor, o yüzden sohbete sıra gelmiyor. 

Seyda Hz.leri Gavs’tan sonra yaklaşık iki sene çok sohbet etti, sonradan birdenbire bıraktı. Vefatına yakın veda niteliğinde sohbetleri oldu o kadar. Fakat, Seyyid Abdulbaki Hz.leri irşadı devraldıktan sonra sohbet etmemesi, yukarıda işaret ettiğimiz hususlardan kaynaklanmaktadır. Bu dönemde amel, zikir ve akıl ön planda. Muhabbetten ziyade çalışmak, bu dönemin en belirgin özelliği.

İşin özü, fazla söze ne hacet, Seyyid Saki Hz.lerinin de buyurduğu gibi:

“Artık emeklemeyi bitirdik, şimdi Amel zamanı…”

Vird Nasıl Çekilir - Vird Hakkında Soru ve Cavaplar

 

Nakşibendilik yolunda vird, günlük ders olarak yapılan zikirdir. Bu ders, müridin kalbindeki manevi hastalıkları yok etmesi için verilir. Vird, kişiye özel verilen zikir dersidir. 24 saat içinde bir defa yapılır. En azı 5000 defa kalp üzerinde Allah adı zikredilir. 21.000'den sonrası 101.000'e kadar “letaif zikri” adı verilir. Bundan sonra da nefiy ve ispat (kelime-i tevhid zikri) adıyla zikir yapılır. Vird, kalpten Allah’ı zikretmenin adıdır.

İzin Alarak Vird Çekmenin Önemi

Vird dersine, sofiler arasında “tesbih çekmek” adı da verilir. İnsan kendi başına tesbih çekse beklenen faydayı göremez. Hatta zarar bile görebilir. Bu yola girmeden önce veya girdikten sonra kendi başına hareket ederek, usulüne uygun davranmayan bazı müridlere şeytan musallat olmuş olabilir. Ancak kâmil bir mürşidin izniyle ve usûlüne göre yapılan zikirde bu duruma rastlanmaz.

Vird ve varidat, aynı kökten türetilmiş Arapça iki kelimedir. Varidat, kalbe gelen ilham ve manevi feyizler demektir. Çünkü mürşid-i kamil, müridine zikir dersi verirken (telkin) zikirden meydana gelen varidatı da bilir. Mürşid-i Kâmil, mürid nasıl zikretmesi gerekiyorsa ona göre ders verir. İnsanın manen kaldırabileceği kadar ders verir. O zaman mürid zarar görmez. Yoksa kişi, kendi başına istediği yapmaya kalkarsa faydadan çok zararını görebilir.

“Vird tedavi etmelidir. Eğer mürid, virdini tamamladıktan sonra, ‘Ben bu günahkar halimle Allah’ı zikretmeye ehil değilim. Eğer kurban, sen himmet etmezsen, bu zikir Allah katında makbul bir zikir olmaz’ diye düşünürse işte bu acizlik hali, Allah Teala’nın çok daha hoşuna gider. Bu, şaka değil, oyun değil, belki de müridin Allah katında en makbul amelidir.” Gavs-ı Sani Hazretleri (Kaddesallahû Sırrûh)

Bu yolun büyüklerinden Gavs-ı Bilvanisi hazretleri (Kaddesallahû Sırrûh) bir sohbetinde, “Bir kimse, mürşidinden habersiz 100.000 kere tesbih çekse, bir kimse de mürşidinden talimat alarak yine 5000 defa tesbih çekse, 5000 defa tesbih çeken daha fazla istifade etmiş olur” buyurmuştur. Çünkü vird-den maksat, kalbin manevi olarak çalışmasıdır. Sûfi, kalp virdini çekerek letaiflerinin harekete geçmesini sağlamış olur.

Letaif Ne Demektir?

Letaif, “insan bedeninde yer alan bazı zikir merkezleredir. Bu merkezler sayesinde insan bedeni zikreder hale gelir. Çünkü her insan bedeni toprak, su, hava, ateş ve nefisten meydana gelir. Bunlar yaratılmış maddi alemden birer parçadır. Onun için bunlara “halk alemi” denir. Diğer beş özellik daha vardır ki bunlar kalp, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunlara da “emir alemi” denir. Emir aleminin maddi bir şekli yoktur. Yüce Allah insanı, bu on özelliği ile yaratmıştır. İnsandan kemal/manevi olgunluk istenmektedir.

İnsan bedeninde emir aleminin letaif yerleri şöyledir: Sol memenin dört parmak altı, kalptir. Sağ memenin dört parmak altı ruh letaifinin yeridir. Sol memenin iki parmak üstü de sır letaifinin, sağ memenin iki parmak üstü ise hafi letaifinin yeridir. Göğüs kafesinin üst ucu yani gırtlak çukurunun olduğu yer de ahfa yeridir. Nefsi letaifi iki kaşın orta yeridir. Bütün letaiflerin merkezi kalptir.

İnsan bir mürşidin nazarını alınca, içindeki nefsin gücü azalmış; yani nefis felç olmuş gibi olur. İki kaşımız arasında bulunan nefsin başı ile iki kürek kemiği arasında yer alan nefsin ayakları toparlanmaya başlar. Etkileri azalır. O zaman letaifler yükselmeye başlar. Nefis de onlara tabi olur. Bu sayede nefsin kötü sıfatı değişmeye başlar.

Virdin Faydası

Bu yolda, ömründe doğru dürüst bir ibadet yapmamış, kötülüklerin hepsini işlemiş, tesbihini de samimiyetle ilk çektiği gün, bütün eşyanın zikrini duymaya başlamış kişiler vardır. Bundan daha güzel olanı şudur; bu yolda, Rabb-ûl Âlemin'in aşk ve muhabbeti, zikir ile kalpte nasıl devamlı tutulacağı öğretilir.

Vird çekerken mürid, lisan-ı hal ile, “Göklerin ve yerin Rabb ‘i kimdir?” (Ra’d 13/16) buyuran Rabbimiz’e, “Allah’tır” diyerek cevap vermiş olur. Zira kalbimiz, yüce Allah’ın evidir. Biz de ayette geçtiği gibi, “De ki, Allah” (Ra’d 13/16) sırrınca, “Allah” diyerek bu evin kapı tokmağını vurmuş oluruz.

Virdin Temel Özelliği

Kalp Allah’tan (Celle Celâlûhu) başka her şeyi unutursa, gerçek kulluğun gereği olan her şey kendiliğinden kalbe dolar. Çünkü kalp görülmeyen, tutulmayan bir şeydir, yani madde değildir, yer kaplamaz. Ancak yürek dediğimiz et parçası farklıdır.

Tasavvuf, kalbin ıslah edilmesiyle ilgilenir. Kalbin yürekle ilgili olan kısmı, aklın beyin ile olan ilgisine benzer. Mesela bir şişeye hava sokmak için uğraşmak gerekmez.

Şişedeki sıvıyı boşaltmak yeterlidir. Şişedeki sıvı boşaltılınca hava da kendiliğinden içeri girer. Kalp de buna benzer. Mahlûkların sevgisi hatta düşünceleri kalpten çıkarılınca oraya Allah (Celle Celâlûhu) sevgisi, nuru, feyzi, marifeti kendiliğinden girer.

Onun için bu yolun büyükleri virde, gizli zikir özelliği ile bakmışlardır. Çünkü zikir gizli olarak yapıldığı zaman pek çok kalbi hastalıktan kişiyi kurtarır, ıslah eder. Mesela sadat-ı kiram efendilerimiz vird esnasında, “Vesvese gelirse onu kovmaya çalışmayın.

Zira aslında vesvesenin bir zararı yoktur. Siz vesveseye hiç aldırış etmeyin, ona itibar etmeyin ve düşünmeyin. Onunla alakadar olup durmayın. Fakat virdi çekmeye devam edin. Çünkü vird çekmeye devam ederseniz, zikrin nuru meydana gelir ve bu nur kalbe tesir eder” buyurmuşlardır.

Çünkü insanın kalbine tesir eden kelimeler değil, onun içindeki nurdur. Kalbe nur girdi mi vesvese de kaybolur. Bu sebeple mürid, virdi çekmek için gösterdiği gayretten dolayı vesvese geldiğini bilmelidir. Sevgili Peygamberimiz (Sallâllahû Aleyhi Ve Sellem) buyurmuş:

“İnsanı korumakla görevli (hafaza) meleklerinin işitmediği gizli zikir, onların işittiği (açık) zikirden yetmiş kat daha faziletlidir.”

Vird Ne Zaman Çekilir?

Virde başlama ve bitirme saati çok önemlidir. Mürid bir vakti (sabah, öğlen, ikindi, yatsı) belirleyip ona niyet ederek kendine o vakti adet edinmelidir. Bu kimse arada bir (uyuyakalmış, hasta olmuş, ve benzeri) belirlediği vakte riayet edemezse bir şey olmaz. Efdal olan imsaktan imsağadır. Vird dersi yirmi dört saat içinde tamamlanır.

Yukarıda söylediğimiz gibi başlangıç saati ile bitirme saatini herkes kendi durumuna göre ayarlayabilir. Malum; oruç tutarken imsak vakti girince, eski gün de bitmiş oluyor. İmsak vakti başladığında nasıl ki yemek ve içmek sona eriyorsa; aynen bunun gibi, virde başladığımız saatten yirmi dört saat sonrasına kadar zikir yapabiliriz. Ancak 24 saat bitince, yeni günün vazifesi başlamış olur.

Şeyh Abdurrahman-ı Taği Hazretleri (Kaddesallahû Sırrûh) buyurdu: “Virde sabah ve akşam vakti arasında herhangi bir vakit tahsis edilmesi gerekir. Çünkü bu güneşin doğuşu ile batışı vaktinde ve ikisi arasındaki zamanı ihya etmek, bu yolun büyüklerine göre en mühim işlerdendir. Hatta büyükler bu işi, tarikatta farz kılınmış namaz gibi önemli görmüşlerdir.”

Vird Nasıl Çekilir?

Vird tesbih ile çekilir. tesbihi sağ elimize alırız. Daha önce letaifte tarif ettiğimiz şekilde kalbimizin hemen alt kısmına elimizi koyup dilimizi damağa yapıştırarak her bir tesbih tanesini “kalbimizden” Allah Allah diyerek çeviririz. Bunu söylerken dilimizin damağımıza yapışık olmasına dikkat ederiz. İçimizden söylediğimiz Allah kelimesinin manasını düşünürüz. Kalbin illa o kelimeyi söyleyip söylememesi mühim değildir. O mananın kalbe yerleşmesi lazımdır.

Burada kıymetli olan, kalbin her seferde atışına uygun olarak “Allah… Allah…” demesi değildir. Asıl önemli olan, “Allah” manasının kalbe yerleşmesidir. Bu mana kalbe yerleşince, kalbin devamlı Allah’ı hatırlama kabiliyeti ortaya çıkmış olur.

Mananın kalbe yerleşmesinin anlamı şudur: Diyelim ki yalnız kalbin atışı ile beraber olarak Allah kelimesi söylenmiş olsa; normal bir kalp dakikada altmış kere atar. Biz de dakikada altmış kere “Allah… Allah…” demiş oluruz. Ama mana oraya yerleşirse kesintisiz binlerce kere “Allah… Allah…” diye zikir meydana gelir. Onun için biz, yalnız kelimenin manasını düşünüp bu manayı kalbe yerleştirmeye gayret ederiz. İnsan o manayı kalbe yerleştirdiği zaman artık o kelimeyi söyleyince artık kelimenin anlamına takılıp kalmaz.

Peki, “Allah” kelimesinin manası kalbe yerleşince ne olur? İşte o zaman Peygamber Efendimiz’in (Sallâllahû Aleyhi Ve Sellem) tarif ettiği “ihsan makamı” elde edilmiş olur. İhsan makamına ulaşan kişi, sanki devamlı Allah Teala’yı görür gibi yaşamaya çalışır.

“Mürşidin sureti, göz önüne gelmediğinde rabıta yaparken acele etmeyin. Virdin başında ve sonunda mürşidin sureti göz önüne gelmese de rabıta yapmak gerekir; işlediğin günahı düşün.” Şeyh Abdurrahman-ı Taği hazretleri (Kaddesallahû Sırrûh)

Vird İnsana Ne Kazandırır?

Bu yolun büyükleri, kalbi, boş bir kaba benzetirler: “İnsan, bir kamil mürşide tabi olmadan önce nefis, bu kabın içerisine dünya düşüncesini ve sevgisini doldurur. Halbuki Rabb-ûl Âlemin, kalbi, kendi sevgisinin ve zikrinin doldurulması için yaratmıştır. Aksi halde nefis, insan kalbini yaratılış gayesinden başka şeyler için kullanmaya başlar.”

İşte Sadat-ı Kiram (Kaddesallahû Esrârehûm Aleyhim Ecmâîn Ve İlâ Rûhî), kalpteki yaratılış gayesine uygun olmayan, işe yaramaz şeyleri kalpten çıkarırlar. Onların yerine Allahû Teâlâ’nın sevgisinin, zikrinin kalbe yerleşmesi için bize bir usul gösterirler.

“Zikir çekmeyen (gerçek manada) Nakşibendi olamaz.” (Gavs-ı Sani Hazretleri Kaddesallahû Sırrûh)

Bu vird dediğimiz tesbih çekme işi, kalpteki dünya sevgisini yavaş yavaş çıkartır. Yerine Allahû Teâlâ’nın gerçek sevgisini koymaya başlar. Kalp zikri tamam olunca da letaiflere geçilir. Tesbih bu sefer letaifler (vücudun manevi zikir merkezleri) üzerinde çekilir. Letâif zikri çekenler de tesbih çeker. Nihayet letaif zikri de bir müddet sonra biter. Kalp zikri dediğimiz ders, maksat hasıl oluncaya kadar devam eder. Netice manevi hastalıklardan kurtulmaya bağlıdır. Hastalıklar geçince ne olur? Mürid de insan-ı kamil olur, eğer ilmi icazeti varsa insanlara irşad etme izni verilir.

Kamil mürşidler, evliyalar mutlaka bu safhalardan geçmişlerdir. Bu makamları geçen kişilere, dışarıdan baktığınızda bir değişiklik göremezsiniz. Onun için insan, evliyayı karşısında görse hemen ayırt edemez. Çünkü değişiklik içeride kalpte olur. Değişiklik içte olduğu için insan dışarıdan bakmakla bir şey anlamaz. Şeyh Abdurrahman-ı Taği Hazretleri (Kaddesallahû Sırrûh) buyurdu:

“Yüce Allah bir kimseye, fazilet ve ihsanıyla bu yola girmeyi, bir şeyhi sevmeyi, ilahi muhabbetten içirmek suretiyle iyilikte bulunmuş olsa, bu yolun büyükleri, o kişide ihlas, muhabbet ve teslimiyet meydana gelmesi için bu halin peşinden vird dersi verirler.”

Sadat-ı Kiram Efendilerimiz (Kaddesallahû Esrârehûm Aleyhim Ecmâîn Ve İlâ Rûhî), kalplerdeki hastalıklardan bizi kurtaracak manevi doktorlardır. Doktorun verdiği reçeteyi takip etmek lazımdır. İnsan kendi aklına göre günde şu kadar Kur’an okursam, şu kadar salavat çekersem, şöyle yaparsam şöyle sevap olur, böyle sevap olur, diyerek bu seviyeye gelemez. Çünkü bunların bizi nasıl tedavi edip etmeyeceğini bilmiyoruz? Hangisi yapılırsa daha faydalı olur, biliyor muyuz? İlacın dozunu doktor biliyor, doktorun dediğini yapmak gerekir.

Peki, bizler Allah’tan haşa uzak mıyız? Elbette değiliz; zira müslümanız. Burada anlatmak istediğimiz, Müslümanlığın değerinin nasıl artacağıdır. Çünkü Allahû Teâlâ her zaman kullarına yakındır. Ama biz, Allah’a yakınlaşmıyoruz. O devamlı bizim yanımızda olduğu halde biz O’nu her zaman hatırlamıyoruz. Niye? İçimizdeki manevi hastalıklardan … Halbuki insanın asli görevi, Allah’ı her zaman hatırlamak ve anmaktır.

Gavs-ı Sani Hazretleri (Kaddesallahû Esrârehûm) buyurdu: “Gönlün gıdası zikirdir. Günahlar, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse, yüce Allah’ın zikrine devam etmelidir. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş oluyorlar. Şeytanı kuvvetli olanın da dini zayıf oluyor.”

Mürid vird çekmeye başlayınca, daha önceden bedenimizi kendi bildiği gibi çekip çeviren nefis, bu defa zayıflamaya başlar, yalnız kalır. Bedenin organları da ibadet etmekten zevk alır. Çünkü “halk alemi”nden olan nefis, “emir alemi”nden olan kalp karşısında mağlup olmuş ve onun emrine girmiş olur. Onun için de beden ibadet etmekten haz duymaya başlar. Bu yüzden vird çok önemlidir.

Gavs-ı Hizâni Hazretleri (Kaddesallahû Sırrûh) buyurdu: “Nafile amelleri, kamil bir mürşidden izin almadan kimse yapmasın. Eğer kâmil bir şeyh bulamaz ise o zaman istifade etsin.”

Hamdolsun alemlerin Rabb’ine, Salât ve selam O’nun Habib-i Ekremi’ne, âline ve ashabına …

Ahmet ÇAĞIL & Mehmet ILDIRAR (Kaddesallahû Esrârehûm Aleyhim Ecmâîn Ve İlâ Rûhî)

Vird Konusunda Dikkat Edilmesi Gerekenler

Kişi virdine hangi saatte başlarsa ertesi gün yine aynı saate kadar sayıyı tamamlamalıdır.Örneğin sabah namazından sonra misal olarak saat 6:00 da başlayan kişinin çektiği sayıyı ertesi gün saat 6:00 olmadan bitirmesi gerekir.Ertesi gün yine o saatte yeni virde başlanmalıdır.  ''Bu konuda şu misal verilebilir; kişinin devamlı kullanması gereken ve saatleri belirli olan ilaçları vardır.Bu ilaçlar da ancak zamanında alındığında fayda vermektedir. örneğin;antibiyotik,kemo terapi v.b. gibi''.

Eğer o saate kadar sayıyı tamamlamamışsa da yine de aynı saatte misaldeki gibi sabah 6:00 da yeni vird'e başlamalıdır.Tamamlamadığını o saatten sonra tamamlama imkanı kalmaz,kaza edilemez.  '' Yani bir seansı kaçıran veya yarıda kesen hasta bir dahaki randevu saatinde orada bulunmalı ve tedaviye devam etmelidir.İki dozu birden alması uygun değildir.'''

Virde başlayan kişi tamamını bir seferde çekmiş ise ertesi gün yeniden başlama zamanı olan saat 6:00 ya kadar yeni sayıya başlayamaz.Çünkü 24 saat periyodu tamamlanmamıştır.Eğer başlayacak olursa 24 saat içerisinde çekmesi gereken sayıyı aşmış olur.Yani örneğin 5000 çekiyorsa ve 24 saat dolmadan yenisine başlarsa kendiliğinden sayıyı arttırmış,belki o gün içersinde 7000 belki daha fazla çekmiş olacaktır.  '' Yani bu da yine ilacın dozunun aşılması demektir ve üstelik doktorum izni ve onayı olmaksızın yapılmış olur.'''

Kişi kendi durumuna göre virde başlama zamanını kendisi belirleyebilir ve kendisine uygun bir düzen kurabilir.Örenğin işe gitmek için evinden sabah erken çıkan,vardiya ile çalışan,ev durumu kalbini vererek bu zikri yapmaya müsait olmayan kişiler,kendi durumlarına göre,sakin olan ve kalplerini verebilecekleri zaman göre bu düzeni ayarlayabilirler.Ancak başlamak için en efdal vakit sabah namazından sonra olduğundan,mümkünse en azından o saatte başlangıcı yapıp geri kalan sayıyı daha sonra ki bir zamana bırakabilirler.Yani ilk 1000'i sabah namazından sonra çekip geri kalan sayıyı kalan 24 saat içerisine bölebilirler.

Başalama zamanı illa ki imsaktan sonra olacak diye bir kaide yoktur.

Başlamak ve çekmek için en efdal vakit sabah namazından sonradır.

''Bunun sebebi ise Rasulullah (sav) efendimizin şu Hadis-i Şerifleridir: '' Kim sabah namazını cemaatle (erkekler için cemmat kastedilmiştir) kıldıktan sonra,güneş çıkıncaya kadar Allahû Teâlâ'yı zikrederse,sonra 2 rekat namaz kılarsa ona eksiksiz bir Hac ve bir Umre sevabı verilir.''

Bir kerede de çekilebieceği gibi bölüp,bölüp de çekilebilir.Yalnız parçalara bölünmesi daha efdaldir.

Vird için efdal vakitler; sabah namazından sonra güneş çıkıncaya ve ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar olan vakitlerdir.  Bunlardan başka zamanlarda da çekilebilir ancak akşam namazı ile yatsı namazı arasında vird çekilmez.  Ancak Ramazan ayında rabıta öğle namazından sonra olduğundan ,öğle namazından sonra yaklaşık 1 saat 15 dakika kadar vird çekilmez ve bu süreden sonra yine çeilebilir.

Kişi her zaman ki  adeti üzere aynı saatte başlayamamış ve daha geç bir saatte başlamış  ise artık düzenini o saatten itibaren 24 saatte tamamlamak zorundadır. Örneğin her zamanki  gibi sabah 6:00 da başlayamamış da 8:00 de başlamış ise,o sayıyı ertesi gün sabah 8:00 'e kadar bitirmelidir ve daha önce yeni sayıya başlamamalıdır.

Kişi vird'e başlamış ancak ara vermek durumu hasıl olmuşsa,yani kesmek zorunda kalmış ise;eğer 9 Fatihadan sonra bir kaç yüz zikir yapmış ise 25 istiğfar getirerek bırakır ve döndüğünde yine 25 istiğfar ile başlar.Ancak Fatihalardan sonra zikre başlamadan kesmiş ise en başından başlaması gerekir. Ara vermek için 1000 li sayılar uygundur, 300, 500 gibi sayılarda kesilmek zorunda kalınmış ise,mümkün olan en kısa sürede 1000'e tamamlanıp öyle bırakılmalıdır.

Kişi çektiği sayı açısından şüpheye düşer ve 300 mü 500 mü çektim veya 1000 mi 2000mi diye emin olamazsa,bu durumda çok olan sayı esas alınarak devam edilir.

Sayı tamamlandıktan ve kişi virdini bitirdikten sonra hemen gözlerini açmamalı kısa da olsa bir süre öylece beklemesi daha güzeldir.

Vird çektikten sonra kalkınca üzerine su içmekten sakınmalıdır.Zikrin hararetini hemen söndürmemek gerekir,amaç zaten bunu elde etmektir,hemen kaybetmemek gerekir.Bir süre beklendikten sonra içilmesi daha uygundur.

Bu vird kalbin zikre alıştırılması için bir antrenmandır.Çünkü mürid devamlı Allah'ı (Celle ve Alâ) zikretmelidir.Bu da birden olmasa da kalp bu zikre alıştırılarak sayı yavaş yavaş arttırılarak sonunda,yürürken,otururken,yatarken,işlerini yaparken kalbin daima zikretmesini öğrenmesi için onu çalıştırmaktır.

Vird kişiye ancak bağı bulunduğu Kamil-i Mükkemil Mürşid tarafından verilebilir ve arttırılabilir.Vird almak veya arttırmak isteyenler isimlerini bağlı bulundukları Mürşid'e ulaştıracak kişiye yazdırıp ancak izin geldikten ve ona gereken talimat verildikten sonra başlayabilir veya arttırabilirler. '' Nasıl ki zahiri bir rahatsızlığımız için gittiğimiz bir hastanede hademe veya hemişre,hasta bakıcının verdiği ilacı ve dozajı kullanıp tedavi olmaya çalışmıyor,ilacı  ve dozunu sadece doktor belirliyorsa,hatta mümkünse sıradan bir doktorla bile yetimek istemeyip Profesörlere ulaşmaya çalışıyorsak

manevi hastalıklarımıza tedavi olan zikir için de aynı şekilde davranmalı ve işin ehline başvurmalıdır.Hemşire yapacağı iğneyi bilse dahi doktorun emri olmadan yapamadığı ve dozuna da karar vermediği gibi.''

Vird'de esas olan Allah'tan (Celle ve Alâ) başka ne varsa hatırdan kovmak ve bu hal üzere kalmaya gayret etmektir.Devamlı murakabe halinde olmaya gayret etmeli ve kalbe gelen şeyleri kovmalıdır.

Muaffakiyet Allah'tandır. Cümlemizi muaffak eylesin. Amin.

Kalbin temizliği zikirle olur

Gavs-i Sani Hazretleri’(k.s)nin zikir hakkındaki sohbetlerinden:

-“Vird çok önemlidir. Bu yolun olmazsa olmaz reçetesidir, ilacıdır. Siz hasta olunca doktora gidiyorsunuz doktor muayene edip hastalığınıza göre size bir reçete yazıyor, siz iyileşmek için reçetede yazan ilaçları alıp aksatmadan kullanmak zorundasınız. Kullanmazsanız hastalık iyi olmaz daha da kötüleşirsiniz. İlaçları devamlı, muntazam kullanmanız lazımdır. Yoksa arada bir kullanmakla olmaz. Olmaz. Kışın evde soba yakıyorsunuz. 

Soba yana yana ne olur? Boruları kurumla dolar bir zaman sonra sobayı ne kadar yakarsanız yakın baca çekmez, sizi ısıtmaz. Çünkü borular kurum dolu. Ne yapmamız lazım. Boruları tıkanmadan temizlememiz lazım. Kalp de öyledir. Devamlı temiz olması lazım. Devamlı temizlememiz lazım. Kalbin temizliği de zikirdir. Zikri devamlı yapmamız lazım ki kalbimiz hastalanmasın, daim silinen boru gibi temiz olsun.

Vird de aksatma olmaz. Arada bir çekmek olmaz, ara vermek olmaz, tesbihatı tamamlamadan bırakmak olmaz… Olmaz… Olmaz… Kalbi temizlemek lazım. Kalbi temiz tutmak lazım. Kalbin temizliği zikirle olur. Başka türlü olmaz… Olmaz…”

-“Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kuran okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.”

-“Yüce Allah’ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince siz istemeseniz de kalp Yüce Allah’ı zikreder. Midenizi düşünün; o,siz istemesiniz de kendi işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İçine zikir yerleşen kalp de böyledir.”

–”Vird çok önemlidir virdin yerini hiçbir şey tutmuyor. Siz kuran okuyorsunuz, Yasin okuyorsunuz, başka sureler okuyorsunuz ama kalbinize hiçbir fayda sağlamıyor.

Kalbiniz ancak Vird çekerek temizlenir. Vird çekmezseniz kalbinizdeki pislikler, lekeler çoğalıyor hiçbir şeyden feyiz ve tat alamıyorsunuz. Virdinizi çekiniz. Doktora gidiyorsunuz size ilaç veriyor, o ilacı almazsanız hastalığınız geçmiyor manevi hastalıkların ilacı virddir, zikirdir. 

Zikirsiz sofi olmuyor, zikir çekmeyen sofiden hiçbir şey olmuyor ne yapın ne edin virdinizi çekin. Gafletle Vird çekmeyin önce gafletten uyanın gafletle çekilen virdden feyiz alınmaz. Neden feyiz gelmiyor gaflette olduğunuzdan ondan gelmiyor.”

-“Bir insan yemek yemese aç kalır, halsiz düşer, kalbin gıdası da zikirdir ve çekilmeyince o kalb ölür. Bu yüzden virdinizi aksatmayınız ve bırakmayın, bir yaralı, yarasına ara sıra merhem sürerse, arada bir ilaç alırsa faydası olmayacağı gibi arada bir çekilen Vird de fayda sağlamaz, hem Vird çekince o yarayı (kalbi) tedavi etmektir.

Ama günah işleyince o yarayı kanatmak olur ki, hiç faydası olmaz. Bu yüzden virdinizi çekin ve günahlardan korunun.4-5 aydan fazla Vird çekmeyenlerin virdini 5 bine düşüreceğiz 5 bin çekecek.”

-“Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allah’ın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır.”

-“Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür.Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbül-Alemin: Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur, buyurmuştur.” (Ra’d 28)

-“Zikir çekmeyen sofi avamdır. Nakşî listesine sadece zikir çeken sofiler yazılır.”

-“Nefis nefy isbat ile Müslüman olur.”

-”Kalb bir şehirse zikir sultandır.”

-”Zikir alıp da çekmeyenler zarar görüyorlar”

-”Zikir çekmeyen Rabıta yapmayanı tanımıyoruz”

-”Vird çekenler bizim öz evladımız gibidirler.”

-” Samimiyet zikirle olur.”

-Sofiler bize dünya şikâyeti ediyorlar. Ama bir sofi gelip zikir ile soru sormuyor.

-“Dünya dertleri hep gafletten geliyor. Zikri sürekli çekin, günahlara meyl etmeyin. Yoksa zikir uzar gider.”

-Gavs Hz.lerine(ks)  bir sofi gelip “Zikrimi çekemiyorum “deyince mübarek celalleniyor. Mübarek yok hastayım, yok yapamıyorum gibi dertlerin zikre mani olmadığını buyurmuş ve her türlüsünün gafletten meydana geldiğini buyurmuş. “İllaki zikri çekmek gerektiğini” buyurmuştur.

Gavs Sani(ks) yine zikir çekmeyen rabıta yapmayan kişiyi tanımadıklarını buyurmuştur.

Gavs ı Sani Hazretleri (ks), Divan’daki görevlilere ve korumalara buyurmuşlar;

-“Virdinizi çekmezseniz, 100 sene de hizmet etseniz; işe yaramaz.”

– “Hatme, rabıta ve Vird bizim yolumuzun esaslarıdır. Bunlardan birini yapan Kapımızın önündedir. İkisini yapanın eli elimizdedir. Üçünü yapanın eli cebimizdedir ne isterse alsın.”

Bir gün bir sofi Gavsı Sani Hz. lerine (k.s) dedi ki;

-“Kurban biz ilerleyemiyoruz, ne kadar zikir yapıyoruz vücudumuz uyanmıyor, gafletteyiz nasıl yapacağız?”

Bastonu koydu elini üzerine koydu, dedi ki sofi:

1- Bir insan nazar ı haram yaparsa, ne kadar zikir yaparsa ona fayda vermez

2- Bir insan, yirmi dört saat dünyayla meşgul olursa, alışveriş, insanlarla oturup kalkarsa, o insanın kalbi ne kadar zikir yaparsa fayda vermez.

3- Bir insanın ailevi huzuru yoksa bu insanda ne kadar zikir yaparsa kalbine fayda vermez.

4- Bir insan günah işlerse bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur. İnsan bu dört şeyi yaparsa, ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda vermez. Terk ederse fayda verir.

Vird'imi çekemiyorum

Gavs-i Sani (k.s) virdi şöyle anlatmış:

-“Düşünün sobayı nasıl ki soba yanar sonra sobayı temizlemezseniz ne olur bilir misiniz der sobayı yakmaya kalkarsanız soba tıkanır dumanı geri teper. O zaman boğulursunuz zehirlenir ölürsünüz Gavs (k.s) devam ediyor virdi çekmeseniz kalbe Allah cc nuru gelmez Allahın nurunun gelmediği kalp ne olur Allah cc anmayan kalp olur ve Allah’ın nuru Kalbine girmez o zaman kalbe şeytanın vesvesesi girer Allah’ı unutmaya kadar gider, virdinizi gafletsiz çekin.”

Gavs-ı Sani Hz.lerinin Vird üzerine yaptığı sohbetin bir kısmı

-”Siz hastasınız ve bir doktora gittiniz. Doktor sizin hastalığınıza iyi gelecek bir ilaç tavsiye etti. Bu ilacı alırsanız iyileşeceksiniz. Ancak ilacı almıyorsunuz ve hastalık da geçmiyor. Vird kalbin ilacıdır, eğer gafletsiz çekilirse lezzet alınır ve derdinize derman olur. Vird gaflet ile çekilirse bitmek bilmez. İnsan bir an önce kalkmak ister, sıkıntı basar. Allah’tan başka bir şeyi Vird esnasında düşünmek gaflettir. Gaflet ise şeytandandır. Bu yolu bitirmek lazımdır”

Şöyle bir soru soruldu;

-”Efendim, biz virdi gafletsiz çekmek istiyoruz ama olmuyor”. Cevaben buyurdular ki;

-”Çok çalışmak lazımdır, virde başlandığında bir kerede çekmek gerekir. Vird esnasında sadece Allah’ı düşünmek gerekir” unun için haramlardan uzak durmalıdır.

Şah-ı Nakşibend Hz. (ks) bir gün Vird çekiyordu. Bir ses işitti. Ses dedi;

-“Ey kulum ben senden razıyım. Geçmiş günahlarını ve gelecek günahlarını affettim. Yeter artık Vird çekme” dedi. Şah-ı Nakşibend (ks) Hz.leri dikkat etti, ses tek noktadan geliyordu. Baktı sağından, solundan, arkadan, önden, alttan ve üstten gelmiyor. Sadece tek bir noktadan geliyordu. Şah-ı Nakşibend (ks) Hz.leri Şeriat ilmine vurdu, dedi.

-“Ey iblis sen şeytansın” şeytan;

-“Nerden anladın, şeytan olduğumu”, Şah-ı Nakşibend (ks) Hz.leri dedi;

-“Benim Rabbimin sesi her yönden ve aynı anda gelir seninki tek bir noktadan geliyor.”

Sağ elini yukarı kaldırıp, elindeki Vird tesbihini bir vurdu, şeytanın arşını kırdı, tuz budak etti, ilmi sayesinde. İlim nurdur, ışıktır. Onun için herkes ilim yapacak, okuyacak, öğrenecek. Bir taksinin her şeyi olsa farı olmazsa yol gidemez. İşte insanda da ilim olmazsa her yer karanlıktır. Kısa zamanda tepe takla gider. İşte Şah-ı Nakşibend (ks) Hz.leri denilmesindeki sebep budur. İlmiyle şeytanın levhini kırmasından sonra, Allah Teâlâ Azimüşan Şah-ı Nakşibend (ks) Hz.lerinin kalp kulağına,

-“Ey kulum ilmin ile öyle bir sed çektin ki, iblis bu seti kıyamete kadar aşamaz.”

Gavsımız açıkladı;

-“Şahı, en ulu yüksek, Nakşî gizli, Bend set, yani maneviyattan yapılmış gizli aşılmayan yüce, ulu sed anlamına gelir. Bu sed, Allah (Celle ve Alâ) seddidir.”

Menzilin 8 Şartı - Sekiz Şart

 

Menzil 8.Şartı (Sekiz Şart) Hakkında Bilgiler

1. Tövbe niyetiyle abdest almak : Abdest alınırken yıkanan uzuvlarla işlenmiş olan günahlar hatırlanarak Allah’tan ( c.c) af dilenir.

2. Tövbe niyetiyle boy abdesti almak : “ Yarabbi ben bedenimin dışını su ile yıkadım temizlemeye çalıştım; sen de ilahi nur ile ve irfanla kalbimi temizle ve beni affet” diye yalvarmak gerekir.

3. Tövbe ve istihare niyetiyle iki rekat namaz kılmak : Birinci rekatta Fatiha Suresi’nden sonra Kafirun Süresi, ikinci rekatta İhlas Suresi okunmalıdır. Bilinmiyorsa istenilen süre okunur.

4. Kalp ve dil ile tövbeyi tekrarlamak : “ Yarabbi ben pişmanım yapmış olduğum bütün günahlardan keşke yapmasaydım inşallah bir daha yapmayacağım.” Bu sözleri üç defa canı gönülden söyler sonra içi yanarak işlemiş olduğu günahlarını göz önüne getirir, pişmanlık duyar. Gıybet ettiği, sövdüğü, incittiği, eziyet ve haksızlık yaptığı kişilerle helalleşir. Namaz ve oruç gibi terk ettiği farz ibadetleri kaza eder.

5. Yirmibeş defa Estağfirullah demek : Hak yolun isteklisi tövbe ettikten sonra şu hadisi şerifin hükmüne göre Allah’ın ( c.c) tövbesini kabul ettiğini ve günahlarını da affetiğini umut eder ve inanır : “ Günahtan dönen sanki o günahları işlememiştir.” Bu hadisi şerifi devamlı düşünerek ümidini Cehennem korkusundan üstün tutar. Çünkü günahlarından eser kalmamıştır. Fakat : “ Kalbim işlemiş olduğum günahlardan dolayı paslanmıştır.

Üzerimden günah gittiği halde, eseri olan pas ve kiri kalmıştır. Ancak istiğfar, yani affedilmeyle temizlenebilir” diye düşünür ve günahlarının eserinin tamamen giderilmesi ve yeni işleyeceği günah kirlerinin temizlenmesi için günde yirmi beş ile yetmiş beş arasında istiğfar eder. İstiğfarı sünnete göre yirmi beşten az, yetmişten fazla yapmamak gerekir. Ayrıca kalp huzuruyla, içi yana yana acele etmeden yapılmalıdır.

6. Sekiz adet Fatiha okumak : Sadatların aracılığı ile himmetleri sayesinde istiğfarla kalbimdeki pas ve kir yok oldu, kalbim ilahi feyiz almaya uygun hale geldi diye düşünerek sekiz Fatiha okunur. Birinci Fatiha önce Peygamber ( S.A.V)’e, O’nun Al ve Ashabına, Şah-ı Nakşibend Hazretleri ve Abdulkadir-i Geylani Hazretlerine hediye edilerek bu iki Sadattan şöyle istimdat edilecek;

“ Ey Sadatların Ervahları, ne olur Peygamber ( S.A.V’den benim için ricada bulununuz da, bana şefaat etsin ki Allah-u Teala ( c.c)’da benim tövbemi ve ibadetlerimi, kabul ve makbul eylesin.

Bu şekilde her okunan Fatiha’yı Şerife hediye edilip sırası ile Sadatlardan istimdat edilecek 8 Fatiha’yı Şerife’yi hediye edeceğimiz Sadatların isimleri sırası ile aşağıda belirtilmiştir.

Not : Sadatların isimlerini ezbere bilmeyenler 8 ( sekiz ) Fatiha’yı toptan okuyup önce Peygamber ( S.A.V) Efendimize, Al ve Ashabına, ehli beytine ve Sadatların ruhlarına ve mürşidin ruhaniyetine hediye ettim. Ya Rabbi kabul ve vasıl eyle, diyecek.

A) Birinci Fatiha’yı Şah-ı Nakşibendi ve Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; 

B) İkinci Fatiha’yı Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; 

C) Üçüncü Fatiha’yı Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; 

D) Dördüncü Fatiha’yı Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; 

E) Beşinci Fatiha’yı Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; 

F) Altıncı Fatiha’yı Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed el Haznevi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; 

G) Yedinci Fatiha’yı Şeyh Seyyid Abdülhakim el- Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el- Hüseyni ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına; 

I) Sekizinci Fatiha’yı Gavs-ı Sani ( k.s) Hazretleri’nin ruhaniyetlerine hediye etmek gerekir.

7. Ölüm Rabıtası ( Ölümü düşünmek ) : Sadatların himmet ve feyizlerinin hazır olduğu ve kalbin de feyzi alacak duruma geldiği düşünülür Fakat mal, evlat, dost ve akrabalara bağlılık dünyanın lezzeti ve zevki bu feyzi almaya engeldir. Bu nedenle ölüm düşünülür : “ Yatağımda can çekişiyorum, ölmek üzereyim. Azrail ( a.s) ruhumu almaya geliyor, Şeytan da imanımı çakmak üzere hazır bekliyor. Akrabalarım ve evladım etrafımda toplandı.

Bütün mal ve servetim gözümün önüne geliyor. Şeytandan imanımı kurtarmak için yardım umarak bunlara teker teker bakıyorum.

Fakat bana hiçbiri yardım edemez. Anlıyorum ki; malın, servetin, evladın ve akrabanın insana bir yararı yok, hepsi boşmuş. Şüphe yok ki benim için Allahu Teala’dan başka yardımcı ve sığınak yoktur. O’ndan başka her şey faydasızdır, kalbimden O’ndan başka her şeyi silmem ve yalnız O’na yönelmem gereklidir. O’nun dışındaki şeylere de ancak O’nun izniyle yönelebilirim.

Ben ancak Allah ( c.c) lütfuyla, Sadatın ve mürşidimin himmeti ile bu dünyadan imanla ayrılabilirim ve şu anda kelime-i şehadeti getirerek son nefesimi imanla veriyorum. Ruhum bedenimden ayrıldı.

Şimdi elbiselerimi soyuyorlar, ama günahlarım hala üzerimde görünmez elbise gibi duruyor. Malım, servetim, evladım, akrabalarım ne olur günahlarımı da soyun! Hayır, yararı yok. Benim Allah-u Teala’ya yönelmem lazım, ancak O’na yalvarırsam günahlarım affolur. Şimdi de cesedimi yıkamaya götürdüler, yıkadılar, kefenliyorlar.

Gerçi bedenimi yıkadılar ve örttüler, fakat günahlarımı temizleyemediler ve örtemediler. Günahlarım yine benimle beraber kaldı.

Malımın, evladımın ve akrabamın yine faydası yok. Ancak Rahim olan Allah-u Teala’nın (c.c) affetmesi ile günahlarım temizlenebilir ve örtülebilir. Sonra tabutumu aldılar, musalla taşına koydular.

Cenaze namazımı kıldılar. Akrabalarım ve namazımı kılanlar günahlarımın bağışlanması için dua ettiler. Ancak duayı kabul edecek olan Allah ( C.)’tır. Dilerse kabul, dilerse red eder. Bu duruma akraba ve evladımın etkisi yoktur.

Yine beni insanlar omuzlarına aldılar, cenazemi taşıyorlar, fakat günahlarımı üzerimden taşıyamazlar. Sadece Allah (c.c) günahlarımı üzerimden kaldırabilir.

Beni şimdi kabir denen karanlık çukura koydular. Yalnız başıma korkunç ve karanlık yerde Münker ve Nekir meleklerinin sorularıyla baş başa kaldım.

Hiçbir yardım edenim yok, ne akraba, ne dost, ne evlat, ne de mal. Ancak ve ancak Alemlerim Rabbi olan Allah-u Teala’nın (c.c) sevgisi, şefkati ve merhameti beni bu durumdan kurtarabilir. Onun dışında her türlü sevgi ve bağlılık boştur.”

Talip yukarda anlatıldığı gibi düşünmekle her şeyden ilgisini keser.

Sadece Allah-u Teala’nın (c.c) emrettiği ve izin verdiği en önemli gereksinimlerini elde etmek için görevine döner.

Bu anlatılan ölüm rabıtası tarikat yolunda zikirden önemlidir. Çünkü bu sayede insan masiva (Allah ( c.c) dışındaki her şey ) ile ilgisini kesebilir. Yoksa ölümü düşündürmenin amacı müridi korkutmak değildir. Gerçeği bilenler Nakşibendi Tarikatı’nın yüce gayesinin ve temelinin muhabbetullah ( Allah sevgisi) olduğunu belirtirler.

Yeni başlayanların ölüm rabıtasından ve ölümü düşünmekten korkmaları Allah ( c.c) sevgisine engeldir. Cenab-ı Hakk’tan başkasına yönelmek kör nefsin hırsı ve hatası sonucu olur. Halbuki esas amaç Cenab-ı Hakk’a yönelmektir. Yönelmeye layık tek varlığın Allah-u Teala ( c.c) olduğunu anlayan mürit, bu durumun gereği olarak başka şeylerden yüz çevirerek O’na yönelir. O’nun en fazla sevilmesi gereken varlık olduğuna inanır, O’nun sıfatlarının bilmek ister ve O’na kavuşmayı aşırı arzu eder.

Sevgi; O’nu görmeyi, O’nun boyasıyla boyanmayı ve O’nunla buluşmayı gerektirir. Bu da ancak sıfatların öğrenilmesi ve O’nu çok sevmekle gerçekleşebilir.

Marifet, Allah-u Teala’yı (c.c) bilmek ve O’nun ahlakıyla ahlaklanarak sıfatlarının tam olarak hissedilmesidir. Böylece Hakk’ın sıfatları müride yansır, herhangi bir günah tehlikesi anında O’nun azabının şiddetini şüphe etmeksizin içinde duyar. Bu da nefsinin dizginlemesine yol açar. Büyük günah işleyince ümitsizliğe düşmez.

O’nun rahmet ve suzluğuna inanır. İyi halleri ve ibadetleriyle böbürlenmez ve kendinde varlık görmez. Bu hallerin gerçekleşmesi ancak taklidin dışında kamil ( olgun) imanla ve imanın ilmel yakin derecesine ermesiyle olur. ( Bu taklitten; ilme; duygularla hissetme hak ve hakikat’e erme ve bulma derecesidir.) Cenab-ı Hakk’tan (c.c) 

başkasına yönelen ve gafletle zikreden kişinin imanı kuru taklitte kalır muhabbet ve marifet’i elde edemez. Bundan dolayı insan kamil, mükemmel, arif ve bilgili bir şeyhe bağlanarak tarikata girmeli ona uyarak yol almalı, marifet ve muhabbet elde ederek ilahi hakikatlere kavuşmaya çalışmalıdır.

8. Mürşit Rabıtası : Bir şeyhe bağlanmak onu sevmek ve onunla ilgilenmek vacibdir. Böylece mürit geçek sevgiye ve marifet’e yükselmeye güç bulur. Bunun için Nakşibendi büyükleri rabıta usulünü koymuşlardır.

Rabıta kalbi tam sevgi ve cezbeyle üstada bağlamaktır. Ruhen ve kalben üstada bağlanan mürit onun hoşnut olduğu şeyleri bilerek veya sadece yönlendirmesiyle nefsinin arzularının bırakmayı başarır. Rabıta’da mürit kabul edilme ve reddedilme korkusuyla davranmalıdır. Üstadını yücelterek ve heybetle düşünmelidir. Şeyh rabıtasıyla ortaya çıkan durumlar ilerde açıklanacaktır.

Mürid üstadının devamlı düşünür; kendisinin kabul edileceğini veya reddedileceğini tam olarak bilemediğinden sıkıntı ve ızdırap içinde adeta hasta gibi uyur. Yani ne tam emin olur ne de aşırı korkar.

Yukarıda açıklanan sekiz şart müridin dinlenebilmesi için gece yerine getirilir. Gündüz teveccüh başlayana kadar da bir şey yenilip içilmez. Müjde ve sıkıntıyla yorumlanabilecek bir rüya görme ümidiyle istihareye niyetlenerek uyunur. Rüya görürse teveccühten önce üstadına anlatır. Gördüğü rüya ve uykusundaki sıkıntılı veya ferah hali müridin mizacını ve eğitim yeteneğini belirler. Buna göre de uygun ders verilir.

Teveccüh ve kalp durumlarıyla ilgili edepler müride öğretilir; kendinden önce halkaya girenlerden ayrı olarak sağ ayağını sol ayağının altına koyup, sağ kalçası üzerine oturması bildirilir.

Saturday, June 06, 2026

Gavs Hz. Ravzadaki O Duası

 Seyda hazretleri hac farizasını ifa ederken Peygamberimiz HZ MUHAMMED MUSTAFA (sav) ziyaret ettiğinde ayak ucuna kadar gelip dizlerinin üzerine çökerek başını koyup şu duayı niyaz etmiştir.

Esselamualeyküm Alemlerin Rahmeti, Esselamualeyküm Rabbim'in Habibi,Esselamualeyküm Anamız Fadıma'nın Babası, Esselamualeyküm Dedelerimin Dedesi, Esselamualeyküm ya Resul Nuruarşillah.

Cümle günahlarım isyanlarımla geldim. Senin kapına Sende beni kapından tart eyleme SULTANI MELUL. Bu günah benim günahım değilya Resulallah ümmetinindir. Sofilerinindir .

Ya Resulallah Sen nasıl ki Arş'ta '' Ümmeti Ümmeti...'' söyledin şimdi de ben senin kapında sofilerin, sofilerin diyorum.

Ya Resulallah eğer Rabbim'in Sana verdiği vaad gibi Sende Bana, bu evladına söz vermezsen Arş'ı Ala günü Bayrağının altına almaz

isen, ben bu evliyalığı neyleyim. Sofilere ne söyleyeyim hangi yüzle döneyim? ŞEFAATİN YA CEDDİL HASAN-İ ŞEFAATİN YA HABİB.

Sen söylemişsin '' evliyaları seven bizi sever,bizi seven Allah (c.c)'ı sever .'' Bizleri sevmişsin! Bizi siz evliya etmişsiniz. Onlar için

afvlarının müjdesini vermezsen kisva gibi başımı vurur, ben gitmem bu kapıdan. İLLA AFV ŞEFAATİ İLLA SOFİLERİN AFV ŞEFAATİ YA EBU KASIM MUHAMMED (SAV)...

Wednesday, May 27, 2026

Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki El Hüseyni (k.s.) Fitne Hakkında Sohbeti

 


FİTNE ÖLDÜRMEKTEN DAHA AĞIRDIR (M. SAKİ ELHÜSEYNİ)

Müslümanlar, uzun bir zamandır çeşitli ihtilaf ve çekişmelerle iç içe yaşamakta. Bugün yeryüzünde hangi müslüman topluma bakarsanız bakın, birlik ve beraberliğin, hakka ve hayra birlikte yürüme anlayışının yerini, her türlü çekişme ve kargaşanın aldığını göreceksiniz.Çoğunun nereden ve nasıl çıktığı meçhul bu çekişmeler sadece toplum hayatındaki nizam ve intizamı bozmakla kalmamış, insanların iç dünyalarına da sirayet ederek 

Hakk’a teslimiyetini de yaralamış bulunuyor.Nerede hayırlara doğru bir yöneliş varsa, bu çekişme ve nefsani muhalefetten nasibini alıyor, zaman ve emek kaybı doğuyor, bazen de güzel niyetler bir sonuca ulaşmadan akamete uğruyor.

Yazık ki bu durum hem ferdî yönelişler için geçerli, hem de bir topluluk olarak yapılan yönelişler için.İslâm tarihi boyunca örneklerini sıkça gördüğümüz bu çekişme ve nefsani ihtilaflar, özellikle son yüzelli-ikiyüz senedir, müslüman toplumların adeta bir özelliği haline gelmiş durumda.Bu ihtilaf ve çekişmeler, bugün müslümanların karşı karşıya bulunduğu büyük sorunların en önemli sebeplerinden biri olduğunu herkes kabul ve itiraf ediyor.“Asgari müşterekler” tabirini bilirsiniz.

Ne kadar çok fikir ayrılığı bulunursa bulunsun, bir meseleyi halletmek üzere bir araya gelen taraflar, bu asgari müşterekler etrafında birleştirilmeye çalışılır. Bir düşünürsek dili, rengi, memleketi ne olursa olsun, müminler için aslında asgari müşterekler değil, azami müşterekler söz konusudur. Çünkü kitap bir, kıble bir, rehber aynı. Ve Alemlerin Rabbi’nin fermanı ortada: “Müminler kardeştir.”Bundan daha büyük bir müşterek olabilir mi?

Zaten Kitab-ı Mübin’i okuyan müminler, “Gerçek şu ki, mümin erkekleri ve mümin hanımları belaya uğratanlar ve sonra da tevbe etmeyenler yok mu? İşte onlara cehennem azabı vardır.” (Buruc/10) ilâhî ihtarının da farkında olmak zorundalar.Ne var ki Allah’ın dinini sadece günlük ibadetlerle sınırlı sayarak fitneye alet olanlar, asıl dindarlığın insanlar arası münasebetlerde ve güzel ahlâkta olduğunu unutmuş gözüküyor. Allah Rasulü A.S. “din muamelattır” buyurmuyorlar mı?

Müminler, hayra koşmada, hizmette, Allah rızasını aramada gereksiz ihtilaf ve çekişmelerle birbirlerinin yolunu kesedursunlar, bakın Rabbimiz ne buyuruyor: “Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük fesat olur.” (Enfal/73)

Bu ayet-i kerimeye bakınca, yardımlaşmanın yerini çekişme ve ihtilaflar alınca, doğan fitnenin sadece müslümanları etkilemediği, bütün insanlık aleminde bozulmaya sebep olduğu açıkça anlaşılıyor. Çünkü müminlerin yeryüzünde denge unsuru ve insanlığa örnek olma vazifesi vardır. Bu durumda biz, dünyada kargaşadan, huzursuzluklardan söz ediyorsak, önce kendi muhasebemizi yapmakla yükümlü değil miyiz?

Gerçekten de müminler arasındaki çekişme ve kargaşa yani fitne, toplumda huzur ve barışın, iki dünyada hayırlara kavuşmanın önünde büyük bir engeldir.

Bir konuda takındığımız tavır ve yaptığımız muhalefet, bir hakikatin ortaya çıkmasına yönelik değilse bir fitne unsuru olma ihtimaliyle karşı karşıya bulunduğumuzu unutmamalıyız.

Bilmeliyiz ki, insanın kalbini, aklını ve gönlünü hak ve hakikattan saptıran fikir ihtilafı fitnedir.

İnsanları sıkıntıya, belaya düşürmek, karışıklıklara sebep olmak da fitne çıkarmaktır. Allah’ın Rasulü A.S. bu tür fitne için, “Fitne uykudadır, bunu uyandırana Allah lanet etsin” buyuruyor.

Hz. Peygamber A.S. Efendimiz’in buna benzer sayısız uyarılarının yanı sıra, Kur’an-ı Kerim’de otuzdört ayetde fitne kelimesinin geçiyor olması, bu konuda ne kadar hassas olmamız gerektiğini açıkça ortaya koyar.

Çünkü fitne, dinî, ahlâki, toplumsal ve ilmî çöküşü içine alacak kadar tehlikeli ve geniştir.

Fahr-i Alem A.S. Efendimiz, “Yakında fitneler ortaya çıkacaktır. O zaman oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan hayırlıdır.” buyuruyor.

Bu hadis-i şerifte, kişinin fitneye ne ölçüde bulaşırsa o nisbetle sorumlu ve günahkâr olacağının işareti veriliyor.

Bakara Suresi 217’nci ayette “öldürmekten daha ağır” olarak nitelendirilen fitneden kurtuluş reçetesini yine Efendimiz A.S., sahabeye hitaben bizlere şöyle veriyor:

“İyiliklere sarılın, kötülükten de kaçının. Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen nefsani arzu, ahirete tercih edilen dünyalık görür, görüş sahiplerinin sadece kendi görüşlerini beğendiklerini görürsen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira bütün bunlar yaygınlaşınca sabra sarılmanız gereken günlerdesiniz demektir.

O günler avuçta ateş tutmak gibi sıkıntılıdır. O günlerde sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin mükafatı verilecektir.”

Evet; bu devirde fitneye bulaşmak da çok kolay, dikkati olup korunarak büyük ecirler almak da.

O halde kalbî yaşantımızda, evimizde, işimizde, içinde bulunduğumuz hayır-hesenat işlerinde bir tercihle karşı karşıyayız demektir.

Dünyamızda huzur, ebedî alemde saadet bu tercihimize bağlı. Yani niyetlerimize ve hal-hareketimizdeki dikkatimize…

Cenab-ı Mevlâ hepimizi muhafaza buyursun.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Muhammed Saki Erol

Sunday, May 24, 2026

Seyyid Muhammed Raşid Hz'nin Kimdir Kısaca Hayatı

 Şeyh Sultan Seyyid Muhammed Raşid el-Hüseyni (ks) Kimdir Hayatı

( 1930 - 1993 )

Bağlıları arasında Seyda hazretleri nâmıyla bilinen Eşşeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) hazretleri 23.3.1930 tarihinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde dünyayı şereflendirmişlerdir.

Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri olup Nakşibendi büyüklerindendir.Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir.

Seyyidlik şeceresi şu şekildedir

1- Seyyid Muhammed Raşid el-Hüseyni

2- Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni

3- Seyyid Muhammed

4- Seyyid Ma'ruf

S- Seyyid Tahir

6- Şeyh Seyyid Kâl

7- Seyyid Hace Ehu Tâhir

8- Seyyid Said Ebu'l-Hayr

9- Seyyid Ali

10- Seyyid Halil

11- Seyyid Hasan

12- Seyyid Mahmud

l3- Seyyid Ali

l4- Seyyid Taceddin

15- Seyyid Kasım

l6- Seyyid İdris

l7- Seyyid Ca'fer

l8- Seyyid Kasım

l9- Seyyid Kemaleddin

20- Seyyid Ebu Firas

21- Seyyid Fellâh

22- Seyyid Muhammed

23- Seyyid Taceddin

24- Seyyid Ebu Firas

25- Seyyid Maceddin

26- Seyyid Muhammed el-Mağfur Ebu Firas

27- Seyyid Şerafeddin

28- Şeyyid İmam Ali

29- Seyyid İmam Hüseyni (r.a.)

 Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi. Hüsn-ü hat sanatında çok mahirdi. Hazret'e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almıştı. Fakat kendisi şeyhine "Sizin sağlığınızda kendi halifeliğimi açıklıyamam, sizden sonraya kalırsam, açıklanmasını birisine vasiyyet edersiniz. Aksi takdirde sizin yaşadığınız devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz" diye rica etmişti. Şeyhinden önce vefat ettiği içinde halifeliği aşikare olarak ilân edilmeyip gizli kalmıştır.

Gavs hazretleri 1 Haziran 1972 yılında vefat edince başlıyan irşad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam et-mişti.

1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışından aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. 

Önce Adıyaman'a, soma Adana'ya oradanda Gökçeada'ya götürülen Seyda' hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan soma Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetine devam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fa-

kat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir.

1. Ebû Bekrini’s Sıddîk (r.a.)

2. Selmân-ı Fârisî (r.a.)

3. Kâsım bin Muhammed (k.s.)

4. Câfer-i Sâdık (k.s.)

5.Bâyezid-i Bestâmî (k.s.)

6. Ebu’l Hasan Harakânî (k.s.)

7. Ebû Ali Farmedî (k.s.)

8. Yusuf Hemedânî (k.s.)

9. Abdü’l-Hâlık Gucduvânî (k.s.)

10. Hâce Arif Rivgerî (k.s.)

11. Mahmud İncir Fagnevî (k.s.)

12. Hâce Ali Râmitinî (k.s.)

13. Muhammed Bâbâ Semmâsi (k.s.)

14. Seyyid Emir Külâl (k.s.)

15. Muhammed Bahâüddin Nakşibend (k.s.)

16. Hâce Alâüddîn  Attâr (k.s.)

17. Yakub Çarhî (k.s.)

18. Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s.)

19. Hâce Muhammed Zâhid (k.s..)

20. Derviş Muhammed (k.s.)

21. Muhammed Hâcegî Emkengî (k.s)

22. Hâce Muhammed Bâkîbillâh (k.s.)

23. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî es-Serhendî (k.s.)

24. Hâce Muhammed Mâsum (k.s.)

25. Şeyh Seyfüddin Ârif (k.s.)

26. Muhammed Nûrü’l-Bedvânî (k.s.)

27. Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirzâ Can (k.s.)

28. Abdullâh Dehlevî (k.s.)

29. Hâfız Ebû Saîd Sâhib (k.s.)

30. Habîbullah Cân-ı Cânan (k.s.)

31. Muhammed Mazhar Îşân Cân-ı Cânan (k.s.)

32. Salâhuddin İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin (k.s.)

33. Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.)

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Kimdir Kısaca Hayatı

 Gavs-ı Sani Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri'nin (k.s) Hayatı

Son devirde Suriye'de yetişen evliyadan Şeyh Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin halifelerinden. İsmi Abdulhakim'dir. Seyiddir. Hz. Hüseyin'in soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle meşhur olmuştur. Gavs Bilvanisi lakabıyla da bilinir. 1902 (H. 1320) senesinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde doğdu. 1972 (H. 1392) senesinde Ankara'da vefat etti. Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde defnedildi.

Doğumundan kısa bir müddet sonra babasının imamlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Sîyânis köyüne taşındılar. Babası vazifesinin altıncı ayında vefat edince onu dedesi yanına aldı. Dedesi onu okutmak için alim ve tasavvuf ehli Muhammed Diyauddin Nurşini (k.s.) Hz.'lerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderdi. Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdulhakim-il Hüseyni ondört yaşına kadar bu zattan ilim öğrendi ve feyz aldı.

Hocası Nurşin'e taşınınca tahsiline başka medreselerde devam etti. Aynı zamanda hocasıyla manevi bağını devam ettirdi. Daha ilmini tamamlayıp icazet almadan medrese ve tekkeler kapatılınca Siyanis'e döndü. Komşu Taruni köyüne imamlık yapıp, talebe okutmak üzere davet edildi. Burada pek çok talebe yetiştirdi.

Bu sırada hocası Muhammed Diyauddin Nurşini Hz.'leri vefat etti. Abdulhakim Efendi (k.s.) hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek içn Muhammed Diyauddin Nurşini'nin (k.s.) talebelerinden şeyh Selim'e talebe olmak istedi. Ancak ruyasında çok sevdiği halifesi şeyh Ahmed-el Hazneviye bağlanmasını bildirdi. Rüyasında Muhammed Dîyauddin Nurşini (ks.) şeyh Ahmed - el Hazneviye hitaben "Şeyh Ahmed! Bu seyyid Abdulhakim'in babasının bizde emeği çoktur. 

Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!" diye emanet etti. Bu işaret üzerine Abdulhakim-il Hüseyni (ks) Sureyinin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s.)'ye giderek talebe oldu. Şeyh Ahmed - el Haznevi (k.s.) daha ilk günden itibaren ona "Molla Abdulhakim" diye hitap ederek onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterdi.

Abdulhakim-il Hüseyni Hz.'leri, Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra tekrar memleketine döndü. Fakat 14 sene müddetle gidip gelerek ililmi ve tasavvuftaki derecesini artırdı. Hocasından, 34 yaşındâyken medresede talebelere ilim öğretmek üzere, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyetin emir ve yasaklannı anlatmak suretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmak için icazet aldı.

Memleketine dönerek köyünde ve çevresindeki diğer kasabalarda İslam dininin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve müslümanların Allah-u Teala'nın rızasını kazanmalarına vesile olmaya hasretti. İlk üç senede fazla netice alamadı. Ancak hocası Ahmed-el Haznevi (k.s.)'nin vefatından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet oldu. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifade etmeye çalıştılar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıbtasına, bazılarının da kıskanmasına sebep oldu. Çünkü onlara bağlı bazı kimseler de gelip Abdulhakim Efendi (k.s.)'nin sohbetine katılıyorlardı.

Bu şeyhlerden birisi ona gönderdiği mektupta; "İnsan düşünür ve kabul eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin bir kaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iade etmek lazımdır. O halde sende bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin" diyordu. Bu mektubu okuyan Abdülhakim-il Hüseyni Hz'leri tebesüm ederek; "Biz cedd-i pakimizin (peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. 

Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim miras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşaallah miras gerçek varislerinin eline geçer diye dua ediyoruz" buyurdu. Hep aynı yerde kalmayıp, ikametgahını devamlı değiştirirdi. Taruni ve Bilvanis köylerinden sonra bitlis'in Narlıdere nahiyesine, oradan da Siirt'in Kozluk kazasına bağlı Gadiri köyüne yerleşti.

Bir sohbeti esnasında dinleyenlerden birisi;"Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir islam alimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. Cevabında buyurdu ki; Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczacı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten acizdir. 

Doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczacı o ilacı verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse eczacı cezalandırılır. Elbette böyle satış yapan cezayı hak eder.

Bununla beraber hastalıkları tedavi ve teşhis eden doktor da kendi filmini çekmekten acizdir. Belki filmini çekebilir ama iki omuzun arasında bir çıban varsa onu tedavi etmekten acizdir. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. 

Acaba nazari olarak tip ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilirmisin? Fakat tecrübe görmüş ve birçok başanlan görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? Bu kadar vaizler, nasihatlanyla az kimseleri yola getirirler fakat manevi rehber olan hocalar öyle değildir.

Pek çok günahkar ve fasık olanlann sohbetleri sebebiyle günahlarından vazgeçmişlerdir. Bu hal apaçık meydandadır. Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bu gün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu göstefen rehberler azdır."

Abdulhakim-il Hüseyni (Ks.) Hz.'leri bir sohbeti sırasında tövbe ile ilgili olarak şöyle buyurdu: "Tövbeyi geciktirmemelidir. Tövbenin zamanı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. Gargarayı geçince kafirin imanı kabul olmadığı gibi Mü'min'in tövbeside makbul değildir. "Muhakkak Allah'u Teala kulun tövbesini ruh gargaraya gelmeden önce kabul eder" hadisi şeriftir. Nihayet can boğazına çıkınca ne kafirin imanı, ne müminin tövbesi kabul değildir.

Abdulhakim-il Hüseyni Hz.'leri, Menzil'de bulunduğu sırada hastalanmadan önce şimdiki türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretledi. Vefat ettiği zaman buraya defnedilmesini vasiyyet etti. ömrü boyunca insanların imanlarını kurtarabilmeleri için gayret etti. Bir sohbetinde; "Evliya yetiştirme mektepleri olan tarikatlar, artık iman kurtarma mektepleri haline geldi.. 

Eskiden insanlar yıllarca gezer kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp müslümanlan imanlannın kurtulması için çağırıyor ve topluyorlar. Şahı Hazne (Ahmed-el Haznevi (ks)) Ümmet-i Muhammedin imanını kurtarmaya çalıştı.. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat îman kurtarmaktır. Tam hidayet Mehdi Aleyhirrahme zamanında olacaktır" buyurdu.

Ömrünün son zamanlarında sohbetine gelen insanlara buyurdu ki; "İnsan fakir olmalıdır. Rabbül alemin hep fakirlerledir. Fakirleri sever. Fakirlikten maksat nefe ve benliken uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. İnsanın nefs ve benliğini yenmesi lazımdır. Nefsini gören kendinde büyüklük eden kimseyi Allah'u Teala sevmez. Şeytanın küfre girmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değilmiydi? İnsanın ayağı nefsin göğsünde 

bulunmalıdır ki, baş kaldırmaya gücü yetmesin. Nefsin düşmanlığı çok büyüktür. Firavun, Şeddat, Karun gibilerin felaketlerine nefisleri sebep oldu. Çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştılar. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilah olmadıklarını ve Allah'u Teala'dan uzak olduklarını bildikleri halde nefislerinin ilahlık davasına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar çok büyümüş ve kendilerine hakim olmuştu.

İnsan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyyete kadar devam eder. İşte Ashb-ı Kehfin köpeği, köpek olması münasebetiyle haram ve necistir. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak gerekir (şafii mezhebine göre). Fakat iyilerle kaldığı için Allahu Teala onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necis olduğu halde cennetlik oldu ve cennettte iyilerle beraber bulunacaktır. 

Halbuki Nuh (as)'ın oğlu Ulu'l Azm bir peygamberin oğlu olduğu halde, kafirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Allahu Teala onu kafirler topluluğundan yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine imansız gitti. Öte yandan necis olan bir köpek ise cennetlik oldu. Çünki iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.

Peygaber Efendimiz (sav) buyurdu ki; "İnsan her kimi seviyor ise kıyamette de onunla beraber haşrolacak, kiminle arkadaş ise haşirde de onunla arkadaş olacaktır".

Ömrünün sonunda bir yıl kadar kaldığı Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde hastalanan Abdulhakim-il Hüseyni (ks) hazretleri tedavi için Diyarbakır'a götürüldü. Oradan da Ankara'ya nakledildi. Burada iken bazı siyaset adamları ve parlamenterler kendisini ziyaret ederek duasını istediler.

Onlara hitaben; "Halis niyetle din-i mübine, İslam dinine her kim hizmet etmek isterse Allahu Teala O'nu muvaffak kılsın..." diye dua etti.

Ankara'da yapılan ameliyattan sonra durumu düzelmedi. 25 mayıs 1972 (H.1392) tarihinde Ankara'da vefat etti. Cenazesi Menzil köyüne götürülerek talebeleri tarafından, daha önce işaretlemiş olduğu yerde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.