Showing posts with label Hz.Mevlana. Show all posts
Showing posts with label Hz.Mevlana. Show all posts

Saturday, May 30, 2026

Deccal Hadislerinin Bazıları

 

4756... Ebu Ubeyde İbn el-Cerrah'dan demiştir ki: Ben Rasûlullah (s.a.)'ı şöyle buyururken işittim: "Nuh (a.s.)'dan sonra ümmetine Dec-cal'in tehlikesini haber vermeyen bir peygamber yoktur. Ben size onun tehlikesini haber veriyorum." Sonra Rasûlullah (s.a.) bize Dec-cal'in niteliklerini anlattı ve: "Belki beni görüp dinleyen (bazı) kimse (ler) de ona yetişebilir" buyurdu. (Bunun üzerine orada bulunanlar): "Ey Allah'ın rasulü, o gün kalplerimiz nasıl olacak, bugünkü gibi mi (ola­cak)?" dediler. (Hz. Peygamber de): "Yahut da daha hayırlı (olacak)" buyurdu.[669]

Açıklama

ed-Dâcil: Karıştırıcı ve yalancı demektir. Bu isim, Deccal'a da bu manadan hareketle verilmiştir, ki bunun Deccaîliği sihri ve yalanıdır. İbn Haleveyh, Deccal kelimesini, Ebu Amr'dan daha güzel tefsir eden olmadı, demiştir. Dedi ki: Deccal yaldızlayıcı demektir. "Decceltü's-seyf' gibi ki parlatmak ve altın suyuna batırmak manasını ifade eder.

Deccal de bâtılı yaldızlayıp hak gibi göstermek ister. el-Ezherî her yalancının Deccal olduğunu söyler. Altın suyuna "ed-Dücal" denir. Deccal de gizlediği şeyin aksini beyan edip izhar ettiği için ona benzetilmiştir. Ebü'l-Abbas da Deccal olarak isimlendirilişi, haberleri halka tahrif ederek söylemesi, gerçeği gizleyip batılı süslemesindendir, demiştir.[670]

Deccal, kıyamet günü yaklaştığında, Mehdi'den önce zuhur edecek ve yeryüzünde fesat çıkartacaktır. Hristiyanlar, ona "yalancı mesih" derler. İslam'da Müseyleme gibi peygamberlik iddia eden otuz kadar Deccal'den bahsedilmiş, en büyük fitneye sebep olacak 

Deccalin ise, ahir zamanda çı­kacağı haber verilmiştir. Hadis-i şeriflere göre Deccal, doğuda çıkacak­tır.[671] Mesih'ten önce otuz tane yalancı Deccal çıkacaktır.[672] Deccal çık­tığı zaman yanında su ve ateş bulunacaktır.[673] İnsanlar Deccal'den korkarak dağlara kaçacaklardır.[674] Sonunda Hz. İsa, Deccaî'i öldürecektir.[675]

4757 numaralı hadiste Nuh (a.s.)'tp da kavmini Deccal'in tehlikesin­den sakındırdığı ifade edildiğinden metinde geçen, "Nuh (a.s.) dan son­ra" mealindeki cümleyi, Nuh (a.s.)'dan itibaren şeklinde anlamak icabeder. Aslında Hz. Peygamberden önceki bütün peygamberlerin kendi sağlıklarında ve peygamberlik dönemlerinde 

Deccal’in gelmeyeceğini bil­dikleri halde ümmetlerini onun tehlikesinden sakındırmaya çalışmış ol­maları, asıl sakındırmak istedikleri şeyin Deccal'in kendisi olmayıp tem­sil ettiği batıl fikirler ve mü'minlerin saf akidelerini bozan bozguncu gö­rüş ve çabalar olduğuna delâlet eder.

Binaenaleyh, geçmiş ümmetlerden olup da hak yoldan saparak dalâlet vadilerine düşen kimseler de Deccal'in zamanına yetişememiş olsalar bi­le kabirlerinde yatarken yine Deccal’in taraftarları olarak yatmaktadırlar ve onunla haşredileceklerdir.

Metinde geçen: "Beni görüp dinleyen (bazı) kimseler de ona yetişe­bilir" cümlesine gelince; Hz. Peygamberin sözlerini rivayetler vasıtasıy­la, daha sonraki asırlarda ve dolayısıyla Deccal’in çıktığı asırda yaşayan kimselerin de okuyup öğrenmeleri ya da dinleyip işitmeleri mümkün ol­duğundan bu cümlenin anlaşılmasında bir müşkil yoksa da söz konusu cümlede geçen "beni gören" cümlesini anlamak oldukça müşkildir. Bu bakımdan ulema bu sözü açıklarken bazı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bun­lardan bazıları şöyledir: 

Hem Hz. Peygamberin zamanına hem de Deccalin zamanına yetişenler insanlara nisbetle çok daha uzun Ömürlü olan cinniler olabilir. Yahut da bunlar Hz. Peygamberi gördükleri halde Hz. Os­man'ın öldürülmesine iştirak ederek İslam aleminde bitmez tükenmez fit­nelerin doğmasına sebep olanlarla bu fitneler içerisinde doğup gelişen ve mü'minlerin saf inancını bozmaya yönelik olan "Kaderiyye" gibi akım­lardır. Meseleleri çoğu zaman materyalist bir yaklaşımla ele alan bu akım bir anlamda kendi dönemlerinde materyalizmin de temsilcisi ve dolayı­sıyla Deccal’in temsil ettiği fitnenin öncüsü olmuşlardır.

Öyleyse Hz. Peygamberin Deccal diye vasıflandırdığı şahıs böyle bir fitnenin temsilcisidir ve Hz. Peygamberi görüp işitenlerden de daha son­raki dönemlerde bu fitneye karışanlar olmuştur ve Hz. Peygamberin ver­diği haberler gerçekleşmiştir.

Musannif Ebu Davud'un bu hadisi sünnet bölümüne yerleştirdiğine bakılırsa, onun da Deccalin belli bir şahıs olmayıp fitne ve tefrikanın tem­silciliğini yapan tüm batıl fikirler olduğu görüşünü taşıdığı anlaşılmaktadır.

Cumhuru ulemaya göre Deccal ile ilgili hadîslerin her biri mütevatir olmasa da manen mütevatir hadislerle sabit olmuştur. Onun çıkacağını in­kar etmek küfürdür. Yalnız Deccal bir değil birkaç kişidir. Çıkış zaman­lan belli değildir. Bir zamanda birkaç Deccal bulunabileceği gibi ayrı ay­rı zamanlarda da olabilirler. İlhad ve zulmün durumuna göre Deccal kü­çük veya büyük olur.[676] Nitekim; "Her biri Allah'ın Rasulü olduğunu iddia eden otuza yakın Deccal çıkıncaya kadar kıyamet kopmaz."buyuruhnuştur.[677]

Hâsılı kelam, çeşitli zamanlarda çeşitli Deccaller çıkarak mevzûmuzu teşkil eden hadis-i şerifte kasdedilen ve kıyamete yakın çıkacak olan esas Deccalin çıkmasına zemin hazırlayacaklardır. Her ne kadar metinde, Dec­calin çıktığı günlerde bulunan müslümanlann kalplerinin Hz. Peygamber günündeki müslümanlann kalplerinden daha hayırlı olacağı ifade edili­yorsa da, esas Deccal çıktığı zamana erişen kimselerin kalplerinin 

Hz. Peygamber devrinde yaşayan müslümanlann kalplerinden daha hayırlı ol­ması demek, her bakımdan temiz olması demek değil, mesela Deccalin çıkışını görüp bu hususta daha da mutmain olmak gibi bazı cihetlerden daha üstün olması demektir. Tirmîzî bu hadis hakkında "hasen-garib" ta­birini kullanmıştır.[678]

4757... Salim (İbn Abdullah İbn Ömer')den demiştir ki: Peygamber (s.a.) bir gün halkın arasında ayağa kalkıp Allah'a layık olduğu şekilde hamd-ü senada bulunduktan sonra Deccal'den bahsetti de (şöyle) buyurdu:

"Muhakkak ki ben sizi on (un şerrin) den sakındırıyorum, on(un şerrin)den ümmetini sakındırmamış bir peygamber de yoktur. Hz. Nuh da kavmini on(un şenin) den sakındırmıştır. Fakat ben size (şim­di) Deccal hakkında hiç bir peygamberin ümmetine söylemediği bir söz söyleyeceğim:

Bilesiniz ki Deccal (in bir gözü) kördür. Allah tek gözlü değildir."[679]

Açıklama

Deccal hakkındaki rivayetlerde birbirine zıt tavsif­ler yapılmıştır. Mesela rivayetlerin birine sağ gözü­nün, diğerinde sol gözünün kör olduğu, bir rivayette de gözünün silinmiş gibi dümdüz olup üzerinde kaim bir derinin bulunduğu, başka bir rivayet­te ise gözünün iri üzüm tanesi gibi yuvasından fırlamış olduğu bildiril­mektedir. 

Aynî bu rivayetlerin arasını şöyle bulmuştur. Deccal'in bir gö­zü tamamıyla kör Ötekisi de sakattır. Bu itibarla her ikisi için de kör tabi­ri kullanılabilir. Çünkü a'ver kelimesinin aslı kusurlu manasına gelir. Deccal, Allah'lık davasına kalkışacağı için hadis-i şerifte: "Şüphesiz ki Allah tek gözlü değildir" buyurularak hem Deccal’in bu davası tekzib edilmiş, hem de Hak Teâlâ noksanlıklardan tenzih buyurulmuştur.[680]

[669] Buharı enbiya 3; Meğâzi 77; edeb 97 fiten 26; Müslim, fiten 95, 101; Ebu Davud, melahim 14; Tirmîzî, fiten 55. 56; Nüzur 62; Ahmed b Hanbel, I, 195; II, 135, 149; III, 103, 173.276,290.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/575.

[670] Bk. Kiiçükkakıy Dr. Hüseyin. Din İle Maddecilik Arasında Ezeli Savaş, sh. 10.

[671] Tirmîzî. Fiten 57.

[672] Ahmed İbn Hanbel, II, 104.

[673] Buharı. Enbiya 59.

[674] Müslim, fiten. 125.

[675] Tirmîzî Filen. 62; Bk. Debbaoğlu. Ansiklopedik Büyük İslam İlmihali, 122.

[676] Bk. Gönenç Halil. Günümüzün Meselelerine Fetvalar, 20, 21.

[677] Bak. A.g.e. 22.

[678] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/575-577.

[679] Buharî edeb77; fiten 26, cihad 178; enbiya 3; Müslim, fiten, 95, 101; Ebû Davud, melahim 14; Tirmizî, filen 56, 62, İbn Mâce, fiten 33; Ahmed b. Hanbel, I, 176, 182; 11,27, 149; VI, 140.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/578.

[680] Bk. Davudoğlu A., Sahih-i Müslim, Tercüme ve Şerhi, XI, 384.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/578.

Rüveyha:

Esselamu aleyküm..Mevlam razı olsun kardeşim..Efendimiz bileri deccalin fitmesi konusunda uyarmış..İnşaAllah bizler de bu Efendimizni yolundan giderek imanı kuvvetli müminlerden oluruz..Mevlam bizleri ahir zaman fitnelerinden korusun inşaAllah..

Ceren:

Ve aleykümselam.Paylaşım dan dolayı Allah razı olsun.Deccalin tek gözü kördür.Ve kötülüğü,fesatlığı yaymak için gelecekmiş.Rabbim bizi onun şerrin den korusun inşAllah.

[Muhammed]:

Rabim decalin şerinden bizi korusun ve yukarıdakileri okursak deccali yani karşımızdaki düşmanıda  tanımış oluruz ve kendimizi ona karşı onun şeririnden korumaya çalışırız

Rabim bütün müslüman kardeşlerimizi onun şeririnden korusun...

Rüveyha:

Alıntı sahibi: [Muhammet] üzerinde 07 Ağustos 2014, 23:34:18

Rabim decalin şerinden bizi korusun ve yukarıdakileri okursak deccali yani karşımızdaki düşmanıda  tanımış oluruz ve kendimizi ona karşı onun şeririnden korumaya çalışırız

Rabim bütün müslüman kardeşlerimizi onun şeririnden korusun...

Thursday, May 28, 2026

Tasavvufta (Hiç'lik) Nedir

 

TASAVVUF; NEFSÂNÎ İHTİRASLARI BERTARAF ETMEKTİR

Cenâb-ı Hak ehemmiyetine binâen, Kurʼân-ı Kerîmʼde arka arkaya tam yedi kez yemin ettikten sonra beyân eder ki:

“Nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlakâ kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 9-10)

Bugün global kültür istîlâsı, nefsâniyeti tahrik eden reklâmlar, lüks ve israfı kamçılayan modalar, televizyon ve internetin menfî telkin ve propagandaları, müthiş bir mânevî erozyon ve kirlenmeyi beraberinde getirdi. İnsanların akıl ve gönül dünyaları hercümerç oldu. Gâye ile vâsıta birbirine karıştı. Yaşamak için yiyip içmek yerine, yiyip içip tüketmek için yaşanır oldu. 

Kalpler dünyanın esiri, nefisler şehevî arzuların kölesi hâline geldi. Ruhlardaki tatminsizlik, insanlığı ferdî ve ictimâî buhranlara sürükledi. En nihâyet, bütün uhrevî endişelerden uzak, âdeta âhiretsiz bir dünya anlayışı insanlara telkin edildi.

Bu sebeple bugün, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi demek olan tasavvufî terbiye, çok daha büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü tasavvuf; hamd, şükür, rızâ, zühd, istiğnâ ve kanaat eğitimidir. Esas hayatın âhiret hayatı olduğu gerçeğini idrâk ederek, gönlü dünyanın gelgeç nefsânî arzularının esaretinden kurtarmaktır.

TASAVVUFTA HER ŞEY, “HİÇ”LİĞİ İDRAKTEN SONRA BAŞLAR

Tasavvufun mücâdelesi; iç âlemden, varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir.

Ârifler Sultânı Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, hâcegândan, yani ilim erbâbı hoca efendilerden idi. Buna rağmen, mânevî intisâbının ilk yıllarında, insanların gelip geçtiği yolları temizlemiş, hastalara, âcizlere, hattâ yaralı hayvanlara hizmet etmiştir. Bu şekilde, büyük bir tevâzû ve hiçliğe bürünmüştür.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, kendisine ilimde “Şemsüʼş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda, Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleriʼnin dergâhına gitmişti. Fakat Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik onu dergâhının ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirdi. Önce enâniyetin bertarâfı ve hiçliğin tahsili için, onu helâ temizliğiyle vazifelendirdi.

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken, Üftâde Hazretleriʼnin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için, benzeri merhalelerden geçti. Süslü kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer sattı. Gurur, kibir ve enâniyeti bertaraf eden bu nevî merhaleler neticesinde, cihan pâdişahlarına istikâmet veren, büyük bir mürşid-i kâmil oldu. Şimdiye kadar sayısız kadı geldi geçti; fakat onlar içinde Hüdâyî Hazretleri, bu husûsiyeti sebebiyle 400 seneden beri gönüllerde yaşamaya devam ediyor.

İşte tasavvufta her şey, “hiçlik” hâlini idrâk ettikten sonra başlar.

Ebûʼl-Hasan Harakānî Hazretleri buyurur:

“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.”[1]

“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden, kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.”[2]

Hakîkaten bütün Allah dostlarını zirveleştiren sır; bu tevâzû, hiçlik ve yokluk hâlidir. Bunun içindir ki ârif zâtlar; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan!” buyurmuşlardır.

NEFSİN EN ZOR TERK EDEBİLDİĞİ KÖTÜ HUY; GURUR, KİBİR VE ENÂNİYET

Nefsin en zor terk edebildiği kötü huy ise; gurur, kibir ve enâniyettir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî:

“Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur. Fakat bu başarılmadıkça da, mânen tekâmül edebilmek ve dînin hedeflediği “kâmil insan” hâline gelebilmek mümkün değildir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte;

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennetʼe giremez.” buyrulmuştur. (Müslim, Îmân, 147)

Bu bakımdan; gurur, kibir, ucub ve enâniyet; mânevî yolun kanseridir. Tasavvufî terbiyenin gâyesi de; nefsaniyetten doğan “ene” yani “ben” demeyi terk edip, enâniyete iptal mührünü vurabilmektir.

Ârif gönüllerde husûsî bir yeri bulunan Hallâc-ı Mansûrʼun hâlini, mânâ âleminde seyredenlerden nakledildiğine göre; onu darağacında astıkları vakit İblis yanına geldi ve:

“–Bir «ene» sen dedin, bir «ene» de ben dedim. Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime ise lânet yağıyor!” diye sordu.

Hallâc, İblis’e şöyle cevap verdi:

“–Sen, «Ene» demekle kendini Âdem’den üstün gördün. Kibrini ortaya koydun. Ben ise «Ene’l-Hak» dedim, kendi varlığımı Hak’ta yok ettim. (Tıpkı bir nehrin okyanusa karışınca artık nehirliğinden iz kalmaması gibi benliğimi erittim, Rabbime tam bir teslîmiyetle râm oldum.)

Benliği ortaya koymak demek olan kibir, Cehennem alâmetidir. Benliği bertaraf etmek, yani Hak’ta fânî olmak ise, «hîç»liğin ifâdesidir. Bu sebeple bana rahmet, sana ise lânet ve zillet indi.”

Şeytan -aleyhillâ‘ne-, Cenâb-ı Hakkʼın emrine îtiraz edip Oʼna karşı ilk isyânı işlediğinde, günahını itiraf edip af dileyeceği yerde, gurur, kibir ve enâniyetinin esiri olup hatâsında ısrar etti, günahından pişmanlık duymadı. Nefsini kınayıp tevbe edeceği yerde, inat ve gururunun kurbanı oldu. Böylece Cenâb-ı Hakkʼın lânetine dûçâr oldu.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile Hazret-i Havvâ vâlidemiz de, şeytana uyup Allâhʼın yasakladığı ağacın meyvesinden tadarak, insan neslinden zuhûr eden ilk günahı işlediler. Fakat onlar, şeytanın yaptığı gibi hatâlarını bahânelerle örtbas edip kendilerini temize çıkarmaya çalışmak yerine, hemen nefislerini kınayıp gerçeği samimiyetle îtiraf ettiler:

“Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlakâ ziyan edenlerden oluruz.”(el-A’râf, 23)

Yanlıştan dönme fazîletini sergileyip, pişmanlık ve mahcûbiyet içinde, Cenâb-ı Hakkʼın rahmet ve mağfiretine sığındılar. Samimî gözyaşlarıyla yaptıkları tevbe ve istiğfarları Cenâb-ı Hak tarafından kabul olununca da, ilâhî lûtfa nâil oldular.

Bu bakımdan tasavvufun en büyük mücâdelesi; Rabbine karşı nefse haddini bildirmektir. Zira nefis, ibadet hâlinde dahî kendini beğenir, başkalarının noksanlıklarına takılarak dolaylı yoldan kendini üstün görür.

MAHKEME KADIYA MÜLK DEĞİLDİR

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, Gülistan adlı eserinde şu hâtırasını nakleder:

“Çocukluğumda da ibadetlere çok düşkündüm. Geceleri kalkar, ibadetle meşgul olurdum. Bir gece babamın yanında oturuyordum. Bütün gece gözümü yummamış, Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmamıştım. Bâzı kimseler ise etrafımızda uyuyorlardı. Babama:

«–Şunların bir tanesi bile başını kaldırıp iki rekât teheccüd namazı kılmıyor; sanki ölü gibi uyuyorlar.» dedim. Bu sözüm üzerine babam kaşlarını çattı ve:

«–Oğlum! Başkalarının dedikodusunu edeceğine, keşke sen de onlar gibi uyusaydın!» karşılığını verdi.”

Yani babası Sâdî’ye âdeta şu dersi veriyordu:

“–Senin hor gördüklerin, seher vaktinin feyzinden mahrum iseler de, onlara Kirâmen Kâtibîn melekleri menfî bir şey yazmıyor. Senin amel defterine ise, din kardeşlerini küçük görme ve gıybet günahı yazıldı…”

İşte nefsin, bu misalde olduğu gibi “sûret-i hak”tan görünen sayısız tuzakları vardır. Kendinde bir varlık hissederek nefsânî bir üstünlük duygusuyla “ben” diyen kimse -isterse mâneviyat yolunda hizmet eden öndeki bir mürşid olsun- yolun hakîkatinden uzaklaşmış demektir.

Bilhassa günümüzde bâzı mânevî rehberlerin, kendilerine bir güç izâfe edercesine, egoist ve mağrur tavırlar içine girmeleri, temsil ettikleri yola da zehir serpmekte, bulundukları mânevî yolun nezâket ve zarâfetini de lekelemektedir. Hâlbuki; “Mahkeme kadıya mülk değildir.” sözünde de ifâde edildiği gibi, tasavvuf yolu, hiç kimsenin hakk-ı müktesebi değildir…

Dipnotlar:

[1] Attâr, Tezkire, s. 622.

[2] Attâr, Tezkire, s. 629.

Wednesday, May 27, 2026

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Kısaca Hayatı

 

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde bulunan Horasan’da Belh şehrinde doğmuştur. Babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olan ve "Bilginlerin Sultanı" olarak tanınan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Mevlana'nın asıl adı Muhammed Celaleddin'dir. Mevlana ve Rumi isimleri kendisine sonradan verilmiştir. Efendimiz anlamındaki Mevlana ismi henüz çok gençken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu isim daha sonraları Semseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana'yı sevenler tarafından da kullanılmıştır.

Mevlana’ya verilen Rumi ismi Anadolu demektir. Mevlana'nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyar-i Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da yaşaması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve türbesinin de orada olmasındandır.

Mevlana, henüz 18 yaşındayken Karaman’da babası tarafından Semerkand’lı Gevher Hatun’la evlendirilmiş ve bu evlilikten iki oğlu olmuştu. Bunlardan ilk oğlu Sultan Veled, ikinci oğlu ise Alaeddin’dir. Ancak Alaeddin, 1262 yılında vefat etti. Mevlana ise birinci karısının vefatından sonra Konya’da Kerra Hatun’la evlendi. Bu evlilikten ise Muzafferüddin Alim Çelebi ile Melike Hatun dünyaya geldi.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri fazla uzun sürmedi. Şems hala neden ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmeyen bir biçimde ölünce Mevlâna uzun yıllar inzivaya çekildi.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" demiş ve dostlarına ölümünün ardından ağlamamalarını vasiyet etmiştir.

Mevlana’nın söylediği, "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir" sözü tam da bu durumu özetleyen çok anlamlı bir sözdür.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu.

Her yıl, Mevlana’nın ölüm yıl dönümü olan 17 Aralık tarihlerine denk gelen haftalarda yapılan ve Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri olarak isimlendirilen törenler, halk arasında "Şeb-i Arus" olarak bilinmektedir. Ve Mevlana’nın nezdinde Şeb-i Arus törenleriyle Kul’un Yaratıcısına kavuşmasının kutlamaları yapılmaktadır.

Hz. Mevlana'nın doğum yılı olan 30 Eylül 1207 tarihine vurgu yapılması bakımından, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), Mevlana’nın 800'üncü doğum yılı olan 2007 yılını "Mevlana Yılı" olarak ilan etmiştir.

Hz.Mevlânâ Eserleri

 


Hazret-İ MEVLÂNA’NIN ESERLERİ

Mevlâna Celâleddin-i Rûmi’nin eserleri çoğunlukla, dönemin edebiyat ve tasavvuf dili Farsça ile kaleme alınmış, eserlerinde Farsça’nın yanı sıra Arapça ile birlikte az da olsa Türkçe ve Rumca beyit ve ifadelere de yer verilmiştir. Eserlerinde bir tek fikir ve bakış açısının (ilâhî aşkın ve vecdin ) merkezleştiği Hazret-i Mevlâna, din, tasavvuf ve sosyal hayat başta olmak üzere her konuda bilginin ve bilgi sahibi olmanın önemine işaret etmektedir. Bugün dünyanın dört bir yanında Hazret-i Mevlâna'ya ve eserlerine duyulan ilgi her geçen gün artmaktadır. Devrinin kültür dili olan Farsça ile yazılmış olan eserleri, başta Türkçe olmak üzere yirmiye yakın dile çevrilmiştir.

A- Mesnevî

Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla "İkişer, ikişerlik" demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir. Mesnevî her ne kadar klâsik doğu edebiyatının bir şiir tarzı ise de, “Mesnevî” denildiği zaman akla Mevlâna’nın Mesnevî’si gelir.

“Dinle Neyden” diye başlayan Mesnevî’nin ilk 18 beytini bizzat Mevlâna Celâleddin-i Rûmî kendisi kaleme alırken, Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine kalan bölümlerini O söylemiş, Hüsameddin Çelebi ve katipleri tarafından 10 yıla yaklaşan bir sürede (Fâ ilâ tün Fâ ilâ tün –Fâ i lün’ vezni ile) yazılmıştır.

Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre Mevlâna, Mesnevî beyitlerini Meram’da gezerken, otururken, yürürken hatta semâ ederken söyler, Çelebi Hüsameddin ve diğer katiplerde yazar. Mesnevî’nin her cildi bittikten sonra, Çelebi bunları gözden geçirerek Mevlâna’ya okur, kontrol ettirir. İşte bu şekilde VI cilt haline gelen Mesnevî, çoğunlukla Farsça olup beyit sayısı çok küçük farklarla da olsa çeşitli yazmalara göre değişiklik göstermektedir.

Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618’dir. Tasavvuf sahasında en çok okunan ve kendisine en fazla şerh yazılan eserlerin başında gelen Mesnevî hakkında Mevlâna der ki: “Bizim Mesnevîmiz vahdet (birlik) dükkânıdır; (onda) “bir”den başka ne görürsen, bil ki o puttur.”

B- Dîvan-ı Kebir

Dîvan-ı Kebir; Büyük Divan anlamına gelir. Mevlâna’nın kaside, gazel, terkîb-i bend ve rubailerinin yer aldığı bu büyük eser, şiirlerin söylendiği vezinlere göre tanzim edilmiştir. Dîvân-ı Kebir 40.000 beyiti aşkın 21 küçük dîvandan meydana gelmiştir. Mevlâna bazı şiirlerinde kendi mahlası “hamuş-suskun” yerine Şems-i Tebrîzî’nin adını kullandığı için bu eseri Dîvan-ı Şems adıyla da anılmıştır.

C- Mektûbat

Mevlâna’nın devrin ileri gelenlerine nasihat için ve kendisine sorulan meselelere cevap mahiyetinde yazdığı mektuplardan oluşur. Mevlâna’nın yakınlarına, dostlarına, bazı âlimlere, devrin ileri gelenleri ve devlet büyüklerine yazdığı mektupların bir araya getirilmesinden oluşmuş bir eserdir. Mevlâna’nın yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel yapısına ışık tutan bu eserde 147 mektup bulunmaktadır.

D- Fihi MâFih

Farsça mensur olarak yazılmış olan eser, “içindeki içindedir, ondaki ondadır” manalarına gelir. Mevlâna’nın yaptığı sohbetlerin, yakınları -muhtemelen Sultan Veled- tarafından derlenmiş şeklidir. Fîhi Mâfîh, çeşitli bölümlerden meydana gelmiş orta hacimde bir eserdir. Bölümlerin sayısı çeşitli nüshalarda küçük değişiklikler göstermekte olup matbû nüshalarda 70’ten fazla bölüm vardır. “Esrârü’l-Celâliyye” olarak da bilinen Fihi MâFih, Mevlâna’nın dinî ve tasavvufî görüşlerinin yer aldığı bir eserdir.

E- Mecâlis-i Seb’a

“Yedi Meclis” anlamına gelen Mecâlis-i Seb’a, Mevlâna’nın Cuma namazları öncesinde yaptığı yedi vaazını ihtiva eden Farsça mensur bir eserdir. Bu vaazlar muhtemelen Sultan Veled veya Çelebi Hüsameddin tarafından not edilerek kitap haline getirilmiştir.