Kur'an Ay'ın Yörüngesini Nasıl Anlatıyor

“Ay için de eğrilmiş kuru hurma dalı hâline gelinceye kadar menziller (konak yerleri) takdir ettik.” (Yasin, 36/39)

Ay, her gece bu menzillerden birinde bulunur, ne ileri gider,ne de geri kalır. Bu menzillerin sonuna geldiğinde incelir, hilâl şeklini alır.

Kur’anın ilk muhatapları olan Arapların hayatında hurmanın ayrı bir yeri vardı. Kelam, bazı cihetlerle konuşana baksa da bazı cihetlerle de muhataba baktığı için pek çok ayette onların seviyesi, kültürü nazara alındı. Mesela, Allah’ın varlığını isbat için, gece gündüz, beraber oldukları deve misal olarak dile getirildi “Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?” (Gaşiye, 88/17) denildi.

Üstteki ayette de benzeri bir durum söz konusudur. Ayette tasvir edilen durum şudur:

Hilal halindeki ay, gökyüzünde eski bir hurma dalına, Süreyya takımyıldızı da onun alt kısmına takılı hurma salkımına benzetilmiştir. Dal varsa, ağaç da vardır. Böyle olunca arka planda muhteşem bir hilkat ağacı hayale görülmektedir.

Tağut Nedir

 

"Tagut" kelimesi Kur’an-ı kerimde sekiz yerde, sekiz defa zikredilmiştir. Bunlar:

"Bakara: 256, Bakara: 257, Nisa: 51, Nisa: 60, Nisa; 76, Maide: 60, Nahl: 36, Zümer: 17" ayetleridir.

"Tagut" kelimesi; taga, yetgı, tugyan, yetgu tugyanenden türemiştir. Haddini aşmış, yükselmiş, küfürde ileri gitmiş, isyanda haddini aşmış manalarına gelir. Bu özelliklere sahip olan herkes tagut olarak isimlendirilir.

"Tagal mau ve’l bahr"; su ve deniz yükseldi denildiğinde, denizin dalgaları yükseldi manasına gelir.

Haddini aşan her şeye tagut denir.

"Tagut" kelimesi, hem tekil ve çoğul hem de dişi ve erkek için kullanılır.

Fa’lut kalıbında yani; "tagyut" şeklindedir. Fakat (ye) harfi (gayn) harfinden önce gelmiş ve fethalı (üstünlü) okunmuştur. Ondan önceki harf de fethalı (üstünlü) olduğu için bu (ye) harfi (elif) harfine çevrilmiş ve "tagut" kelimesi oluşmuştur.

Tagutun çoğulu; "tavagit" dir. Hadiste şöyle geçer:

"Babalarınız ve tagutlar (tavagi - tavagit) adına yemin etmeyin!"

 Hadisteki "tavagi" kelimesi, "tagiyenin" çoğuludur. Bunlar ise müşriklerin ibadet ettikleri putlar ve başkalarına verdikleri isimlerdir. Devs tagiyesi, Hesam tagiyesi denildiğinde Devs ve Hesam kabilelerinin taptığı putlar kastedilirdi.

"Tavagi"; küfürde haddini aşan manasına da gelir. Bu durumda, Devs ve Hesam’ın büyükleri ve ileri gelenlerine itaat kastedilir. (Lisanul Arap c: 15 s: 7)

Ebu İshak şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen her şey cibt ve taguttur... Allah-u Teâlâ bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

"Onlar, taguta ve cibte inanıyorlar." (Nisa: 51)

Ezheri şöyle dedi:

"Ayetteki cibt ve tagut Hayy b. Ahtab ve Ka’b b. Eşref’tir.... Bu mana tagutun lügat manasına zıt değildir. Çünkü o ikisinin emrine tabi olduklarında Allah-u Teâlâ'dan başka o ikisine itaat etmiş olmaktadırlar."

Şu’bi, Ata ve Mücahid şöyle dediler:

"Cibt; sihirdir. Tagut ise; şeytan, kahin ve dalalette baş olan herkestir."

El Ahfeş:

"Taguta kulluk etmekten kaçınarak..." (Zümer: 17) ayeti hakkında şöyle dedi:

"Tagut putlardan olabildiği gibi cin ve insanlardan da olabilir." ( Bu açıklamaların hepsi Lisan’ul Arap’ta geçmektedir.)

Vahidi şöyle dedi:

"Bütün arapça dil alimleri tagutu, "Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen herşey" olarak tarif etmişlerdir."

Nevevi şöyle dedi:

"Leys, Ebu Ubeyde ve El Kesai "tagut" hakkında şöyle dediler:

"Tagut; Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen her şeydir." (Şerh Sahihi Müslim c: 3 s: 18)

Cevheri şöyle dedi:

"Tagut, şeytan ve dalalette baş olan herkestir."

Hz.Süleyman’ın Tahtının Üzerine Bırakılan Ceset


Hz. Süleyman (as)'ın Tahtının Üzerine Atılan Ceset

"And olsun ki biz Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir ceset atıverdik, o da Allah'a yönelip ona gönül bağlılığını devam ettirdi." (Sad, 38/34)

Bu âyet üzerinde klâsik tefsirlerimiz senedi olmayan birçok rivayetlere yer vermişlerdir. Aynı zamanda Sahîh-i Müslim'deki, namazda iken Hz. Peygamber'in (asm) yüzüne ateşten bir şihab atmak isteyen şeytan olayıyla ilgili rivayeti, Süleyman Peygamber'in (as) tahtının üstüne konulan ceset olayıyla bağdaştırmaya çalıştıkları da dikkatleri çekmektedir. (Bilgi için bk: Sahîh-i Müslim/mesâcid: 40- Nesâî/sehv: 19) Şöyle ki:

Süleyman Peygamber'e (as) musallat olan bir ifrit şeytanın, sonunda onun mührünü ele geçirerek tahtına oturduğu nakledilir. Şüphesiz bu ve benzeri rivayet ve yorumların ilmî hiçbir değeri yoktur. Çoğu Tevrat'ın I. Krallar bölümünden aktarılmadır. 

Ne yazık ki, muharref Tevrat'ta muhtelif yerlerde, peygamberlerin «ismet sıfatı» inkâr edilir şekilde, onların çok uygunsuz davranış ve fiillerde bulundukları anlatılır. Nitekim sözü edilen krallar bölümünde, Süleyman Peygamber'in (as), yaşlanınca, putperest olan eşlerinin arzularına boyun eğerek putlar yaptırdığı iddiası da bu cümledendir.

Diğer yandan Süleyman Peygamber'in (as) yüz veya doksan veya yetmiş eşiyle bir gecede cinsel temasta bulunacağına ve hepsinin de hâmile kalıp birer mücahid doğuracağına dair yemin etmesi ve bu arada «inşaallah» dememesi sebebiyle, sadece bir eşinin gebe kaldığı ve onun da felçli yarım bir çocuk doğurduğu ve işte Süleyman (as)'ın tahtının üstüne atılan cesedin bu olduğu rivayetine gelince:

Bu da diğerleri gibi bizi sağlıklı bir neticeye götürememektedir. Zira dört hadîs kitabında nakledilen üç farklı rivayeti aklıselimle ve doğruyu bulan ilimle bağdaştırmak çok zordur. O bakımdan sadece hadîsin senedinin sahîh olması bu konuda yeterli sayılmamaktadır. Aynı zamanda Resûlüllah (asm) Efendimiz'in bu olayı ne maksatla söylediğini de tesbit etmemiz mümkün görülmüyor. 

Bu sebeplerden dolayı sözünü ettiğimiz hadîsle ilgili âyeti tefsir etmemizin pek uygun olmayacağı kanaatini taşımaktayız. Allah daha iyisini bilir. (Bilgi için bk.: Buharî, cihâd: 23, nikâh: 119, enbiyâ: 40, eymân: 3; Müslim, eymân: 23, 25; Nesâî, eymân; 40, 43; Tirmizî, nüzûr: 7; Ahmed: 2/229, 279, 506)

O halde Süleyman (as.)'ın tahtının üstüne konulan ceset meselesi kinaye yoluyla olup yorum isteyen bir konudur. Şöyle ki:

a) Filistin'den Mısır'a, Suriye'den Irak'a kadar geniş topraklar üzerinde hükmeden Süleyman (as)'ın başta kardeşleri olmak üzere, birçok iç düşmanları bulunuyordu. Onların bir ihtilâl çetesi hazırlayıp kısa bir süre tahtı ele geçirdikleri, bu sebeple Süleyman (as)'ın ölü gibi hareketsiz bırakılıp yetkilerinin elinden alındığı söz konusu olabilir.

b) İsrailoğullan'na altın devirlerini yaşatan Süleyman (as)'ın, oğlu bu geniş ülkeyi idare edecek yeteneğe sahip değildi. Nitekim Süleyman (as)'ın vefatından sonra oğlu, yürüyen ölü misali, tahtı koruyamadı ve kısa zamanda ülkenin parlak dönemi yön değiştirdi. Nitekim Tevrat'ta da bu hususa geniş yer verildiğini görmekteyiz. (Bilgi için bk: Tevrat, I. Krallar: 9/1-14 ve 11/1-21)

c) Süleyman Peygamber'in (as) bir ara ağır bir hastalığa yakalanıp ölmüş ceset gibi kıpırdayamaz duruma geldiği, sonra ilâhî lûtfa mazhar kılınıp iyileşerek eski güç ve kuvvetini bulduğu söylenir. Nitekim Müfessir el-Merâğî kendi tefsîrinde daha çok bu yorum üzerinde durmuştur. Hastalıktan sonra Allah'tan bağışlanma dilemesi ise, hastalıklı günlerinde daha iyi ve verimli amellerde bulunamadığına işarettir.

Bütün bu yorumlarda az-çok hakikat payı bulunmakla beraber, [b)] maddesindeki yorum, Kur'an'ın siyak ve sibakına daha uygun düşmektedir. Allah daha iyisini bilir. (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5167-5168)

1.KRALLAR 3.BAB 16-26 şöyle anlatılır

Süleyman Bilgece Yargılıyor

16 Bir gün iki fahişe gelip kralın önünde durdu. 

17 Kadınlardan biri krala şöyle dedi: “Efendim, bu kadınla ben aynı evde kalıyoruz. Birlikte kaldığımız sırada ben bir çocuk doğurdum. 

18 İki gün sonra da o doğurdu. Evde yalnızdık, ikimizden başka kimse yoktu. 

19 Bu kadın geceleyin çocuğunun üzerine yattığı için çocuk ölmüş. 

20 Gece yarısı, ben kulun uyurken, kalkıp çocuğumu almış, koynuna yatırmış, kendi ölü çocuğunu da benim koynuma koymuş. 

21 Sabahleyin oğlumu emzirmek için kalktığımda, onu ölmüş buldum. Ama sabah aydınlığında dikkatle bakınca, onun benim doğurduğum çocuk olmadığını anladım.”

22 Öbür kadın, “Hayır! Yaşayan çocuk benim, ölü olan senin!” diye çıkıştı.

Birinci kadın, “Hayır! Ölen çocuk senin, yaşayan çocuk benim!” diye diretti. Kralın önünde böyle tartışıp durdular.

23 Kral, “Biri, ‘Yaşayan çocuk benim, ölü olan senin’ diyor, öbürü, ‘Hayır! Ölen çocuk senin, yaşayan benim’ diyor. 

24 O halde bana bir kılıç getirin!” dedi. Kılıç getirilince, 

25 kral, “Yaşayan çocuğu ikiye bölüp yarısını birine, yarısını öbürüne verin!” diye buyurdu.

26 Yüreği oğlunun acısıyla sızlayan, çocuğun gerçek annesi krala, “Aman efendim, sakın çocuğu öldürmeyin! Ona verin!” dedi.

Öbür kadınsa, “Çocuk ne benim, ne de senin olsun, onu ikiye bölsünler!” dedi.

27 O zaman kral kararını verdi: “Sakın çocuğu öldürmeyin! Birinci kadına verin, çünkü gerçek annesi odur.”

28 Kralın verdiği bu kararı duyan bütün İsrailliler hayranlık içinde kaldı. Herkes adil bir yönetim için Süleyman'ın Tanrı'dan gelen bilgeliğe sahip olduğunu anladı.

- - - -

Kabir Azabı

Mutezile fırkasından olan sapıklar, Yasin Suresi 52. ayeti öne sürerek kabir azabını ve bu konu hakkında varid olan hadisleri inkar ediyorlar!

(1) Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

﴿قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَّرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَانُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ﴾

“Dediler ki; Eyvah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı!? İşte Rahman’ın va’dettiği şey budur! Demek ki, Rasuller doğru söylemişler!”

Yasin Suresi 52

Onlar, kabir azabını, kendilerine vaad edilmiş olup korkuyla bekledikleri daha büyük bir azap olan cehennem azabına tercih edeceklerdir!

(2) Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلٰى عَذَابٍ عَظِيمٍ

“Biz onlara iki defa azap edeceğiz! Sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir!”

Tevbe Suresi 101

İşte tehdit edilip durdukları bu büyük azap gelip çatınca, şöyle diyeceklerdir;

“Dediler ki; Eyvah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı!? İşte Rahman’ın va’dettiği şey budur! Demek ki, Rasuller doğru söylemişler!”

Yasin Suresi 52

Kabir Azabının Kur’an ve Sahih Sünnetten Delilleri!

(3) Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُٓوءُ الْعَذَابِ النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُٓوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ

“Bunun üzerine Allah onu, (Musa’yı) onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu ve Firavun’un ailesini, azabın en kötüsü kuşattı! Firavun’un ailesini, sabah ve akşam ateşe sunulurlar! (Yani kabirlerinde azap olunurlar!) Kıyametin koptuğu gün de; Firavun’un ailesini, azabın en şiddetli olanına sokunuz! (denilir!)”

Mü’min Suresi 45, 46

(4) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Kabir azabının çoğu idrar sebebiyledir!”

Ahmed bin Hanbel Müsned 2/326, Albânî Sahîhu’l-Cami’ 1213

(5) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Herhangi biriniz son teşehhüdü bitirdiği zaman dört şeyden:

1) Cehennem azabından,

2) Kabir azabından,

3) Hayat ve ölümün fitnelerinden ve

4) Deccal’in şerrinden, Allah’a sığınsın!”

Müslim 588/130, Nesei 1309, Albânî İrvau’l-Ğalil Fi Tahrici Ehadisi Menari’s-Sebil 350

(6) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Allah’ın Nebisi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dua ediyordu:

اللَّهُـمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، وَعَذَابِ النَّارِ، وَمِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا، وَالْمَمَاتِ، وَشَرِّ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ

“Ey Allah’ım! Şüphesiz ki, ben kabir azabından Sana sığınırım! Ey Allah’ım! Şüphesiz ki, ben ateşin azabından da Sana sığınırım! Ey Allah’ım! Şüphesiz ki, ben hayatın, ölümün ve Mesihi Deccal’in fitnesinden de Sana sığınırım!

Müslim 588/131, Buhari 1300, Ebu Avane 2/235, Ebu Davud 983, Nesei 1309, Darimi 1/310, İbni Mace 909, Beyhaki 2/154, İbni Huzeyme 721, İbni Hibban 1019, Ahmed bin Hanbel Müsned 7242

(7) Bera bin Azib (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Ensardan bir adamın cenazesinin peşinden, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte kabre kadar gittik. Henüz daha kabri açılmamıştı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de kıbleye doğru oturdu, biz de Onun etrafında oturduk. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in elinde yere vurduğu bir değnek vardı. Bir göğe, bir yere bakmaya başladı. Gözlerini üç defa kaldırıp indirdi sonra iki ya da üç defa şöyle buyurdu:

“Kabir azabından Allah’a sığınınız! Kabir azabından Allah’a sığınınız! Kabir azabından Allah’a sığınınız!”

Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) üç defa da şöyle buyurdu:

“Ey Allah’ım! Şüphesiz ki, ben kabir azabından Sana sığınırım! Ey Allah’ım! Şüphesiz ki, ben kabir azabından Sana sığınırım! Ey Allah’ım! Şüphesiz ki, ben kabir azabından Sana sığınırım!”

Buhari 1/243, 3/1260, 1294, Müslim 905/11, 2870/70, Malik Muvatta 1/188, 189, İbni Hibban 3120, Ebu Davud 4753, Terğib ve Terhib 7/67, 77, Nesei 2059, 2075, İbni Mace 4269, 4271, Ahmed bin Hanbel Müsned 4/287, 288, No: 17803, 18559 18733, 18815, Hâkim 1/37, 40, Tayalisi 753, Acurri eş-Şeria 367, 370, Albânî Ahkamu’l-Cenaiz 199, Albânî Sahîhu’l-Cami’ 1676

(8) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Tebareke (yani Mülk) Suresi kabir azabına engeldir!”

Albânî Sahihu’l-Cami’’ 3643

(9) Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iki kabre uğradı ve şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki, bunlar azap olunuyorlar! Ama bununla beraber büyük bir günahtan dolayı azap olunmuyorlar! Onlardan biri koğuculuk/gıybet yapar, diğeri ise bevlinden/sidiğinden sakınmazdı!”

Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaş bir hurma fidanı istedi. Buna müteakiben çubuğu ikiye bölerek bir parçasını birinin diğer parçasını da diğerinin üzerine dikti. Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Bunlar kurumadığı sürece (kabirde) azapları hafifletilir.”

İbnu’l-Carud 130, Buhari 346, Müslim 292/111, Ebu Davud 20, Nesei 31, Tirmizi 70, Darimi 1/188, İbni Mace 347, İbni Ebi Şeybe 1/252, İbni Hibban 3128, Begavi Mesabih 230, Ahmed bin Hanbel Müsned 1/225

(10) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Eğer ölülerinizi gömmekten kaçınmayacağınızdan emin olsam, Allah’a kabir azabını size duyurması için dua ederdim!”

Müslim 2868/68, İbni Hibban 3/281, Nesei 4/102, İbni Ebi Şeybe 3/50, Ahmed bin Hanbel Müsned 3/103, 11, 153

(11) Avf bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir cenaze üzerine namaz kıldırdı. Onun duasından şunları ezberledim şöyle buyurdu:

اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَهُ، وَارْحَمْهُ، وَعَافِهِ، وَاعْفُ عَنْهُ، وَأَكْرِمْ نُزُلَهُ، وَوَسِّعْ مُدْخَلَهُ، وَاغْسِلْهُ بِالْمَآءِ، وَالثَّلْجِ، وَالْبَرَدِ، وَنَقِّهِ مِنَ الْخَطَايَا كَمَا نَقَّيْتَ الثَّوْبَ الْاَبْيَضَ مِنَ الدَّنَسِ، وَأَبْدِلْهُ دَارًا خَيْرًا مِنْ دَارِهِ، وَأَهْلاً خَيْرًا مِنْ أَهْلِهِ، وَزَوْجًا خَيْرًا مِنْ زَوْجِهِ، وَأَدْخِلْهُ الْجَنَّةَ، وَأَعِذْهُ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، وَمِنْ عَذَابِ النَّارِ

“Ey Allah’ım! Ona mağfiret et. Ona merhamet et. Ona afiyet ver ve onu affet! Onun konaklayacağı yeri şerefli kıl, gireceği yeri genişlet, su, kar ve dolu ile onu yıka, onu günahlardan beyaz elbise kirlisinden ayrıldığı gibi ayır! Ona şimdiki yurdundan daha hayırlı bir yurt, ailesinden daha hayırlı bir aile, zevcesinden daha hayırlı bir eş ver! Onu cennete girdir ve onu kabir azabından ve cehennem ateşinin azabından koru!”

Avf bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Bu duayı işitince keşke bu ölünün yerinde ben olsaydım diye temenni ettim.”

Müslim 963/85, Nesei 62, Tirmizi 1025, İbni Mace 1500, İbnu’l-Carud 538, Beyhaki 4/40, Tayalisi 999, Begavi 1395, Tabarani Mucemu’l-Kebir 18/76, İbni Hibban 3075, İbni Ebi Şeybe 3/176, Ahmed bin Hanbel Müsned 6/2328, Albânî Ahkâmu’l-Cenâiz 157

(12) Zeyd bin Erkam (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Ben sizlere başkasından değil ancak Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in söylediği gibi söylüyorum!

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle derdi:

اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ، وَالْكَسَلِ، وَالْجُبْنِ، وَالْبُخْلِ، وَالْهَرَمِ، وَعَذَابِ الْقَبْرِ

“Ey Allah’ım! Kuşkusuz ki, ben acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, yaşlılıktan ve kabir azabından Sana sığınırım!”

Müslim 2722/73, Buhari 14/6312

(13) El-Mikdam bin Ma’di Yekribe (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

Şehidin Allah’ın yanında altı tane özelliği vardır:

1) Kanının ilk damlası ile birlikte ona mağfiret edilir.

2) Cennetteki yeri ona gösterilir.

3) Kabir azabından korunur.

4) En büyük korkudan yana emin olur.

5) Onun başına vakar tacı giydirilir ki, o tacın bir yakutu, dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır! Hurilerden yetmiş iki kız ile evlendirilir.

6) Akrabalarından yetmiş kişi hakkında şefaatçi yapılır.

Tirmizi 1712, İbni Mace 2799, Ahmed bin Hanbel Müsned 4/131 No: 16730

(14) El-Mikdam bin Ma’di Yekribe (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim şöyle buyuruyordu:

Muhakkak ki, şehid için Allah’ın katında dokuz haslet vardır.

1) Allah, şehidin ilk dökülen kanında günahlarını bağışlar.

2) Cennetteki yeri kendisine gösterilir.

3) İman süsleriyle süslenir.

4) Kabir azabından korunur.

5) Hurilerle evlendirilir.

6) Büyük korkudan emin olur.

7) Başına vakar tacı konulur. Hepsi de dünya ve içindekilerden üstün olan yakuttandır.

8) Hurilerden yetmiş iki zevce ile evlendirilir.

9) Akrabalarından da yetmiş kişiye şefaat eder.

Abdurrezzak 5/265, Said bin Mansur 2562, Ahmed bin Hanbel Müsned 4/131, Taberani 20/266, Taberani Müsnedu’s-Samiyyin 1120, İbni Ebi Asım el-Cihad 204, İbni Asakir Tarih 16/191

- -

Hadisler'de İntihar Edenin Hükmü

İntihar

Hastalık ve Dünyâ Sıkıntılarından Kurtulmak İçin Ölümü İstemek Câiz Değildir Fakât Dindeki Fitneler Sebebiyle Ölüm İstenebilir. Şöyle ki:

Ölümü İstemeyin! Çünkü Bir Kişi İyi ise Yaşadıkça İyiliği Artar. Kötü ise Hatâlarından Dönüp Doğru Yola Gelebilir. [Buhârî]

Sıkıntılardan Dolayı Ölümü İstemeyin! Dayanamayan, “Yâ Rabbi Hakkımda Yaşamak Hayırlı ise Yaşamayı, Ölmek Hayırlı ise Ölümü Nâsip Et...” Desin! [Buhârî]

Düşmanın Her Türlü İşkence ve Tecavüzüne Marûz Kalacağını Bilen Kimsenin Kendisini ve Yakınlarını Öldürmesi Câiz Değildir. Zorla Tecavüze Uğrayan Günâh İşlemiş de Olmaz ve Düşman Elinde Ölen Şehid Olur. Şehid Olan Kimse de Ölüm Acısını Duymaz. Şöyle ki:

Şehid Ölüm Acısını Duymaz, Kabirde Üzülmez, Kıyâmetin Dehşeti, Hesap, Mizân, Sırât Onu Rahatsız Etmez. Doğruca Cennete Gider. [Beyhekî]

Genel Olarak Îmânsız veyâ Îmânı Zayıf Olan İntihar Eder. Müslüman, İntiharı Düşünmez. Çünkü İntihar Bir Çâre, Bir Kurtuluş Değil, Aksine Tarifi İmkânsız Azâplara Kendini Atmaktır.

İntihar Etmek Küfre Yakın Çok Büyük Günâh Olduğu İçin Ölürken Dayanılmaz Acılara Marûz Kalınır. Ölüm Acısı Sanıldığı Gibi Bir Ân Değildir. İntihar Edince Âhirette Daha Büyük Acılara Girilir. Âhiret Sıkıntıları Dünyâ Sıkıntıları Gibi Değildir ve Çok Ağırdır. Dünyâ Sıkıntılarına Dayanamayıp İntihar Eden, Ölüm Acısına ve Âhiret Sıkıntılarına Nasıl Dayanır? İntihar Eden Dirilene Kadar İntihar Acısını Duyar. Kendini Öldürmek, Başkasını Öldürmekten Daha Büyük Günâhtır.

Kur’an-ı Kerîm’de Meâlen, “Kendinizi Öldürmeyiniz! [Nisa 29]” Buyurulmuştur.

Hadîs-i Şeriflerde de Şöyle Buyurulmuştur:

Bir Şeyle Canına Kıyana, Cehennemde Onunla Azâp Edilir. [Buhârî]

İple Boğazını Sıkarak İntihar Eden, Boğazı Sıkılarak Azâp Görür. Herhângi Bir Bıçakla İntihar Eden, Cehennemde Bıçaklanarak Azâp Görür. [Buhârî]

Bir Kâfir Uyku Hapı İçerek ya da Narkozla Her Tarafı Uyuşturulduktan Sonra da Ölse, Çok Şiddetli Olan Ölüm Acısını Duyar. Hadîs-i Şeriflerde Buyuruldu ki:

Ölüm Meleğini Görmek, Bin Kılıç Darbesinden Daha Şiddetlidir. [Ebu Nuaym]

Ölüm Acısı Çok Şiddetli ise de Ölümden Sonraki Acılara Göre Çok Hafiftir. [İbni Ahmed]

Dirilene Kadar Ölüm Acısı Duyulur. [Îmâm-ı Ezvai]

Îmâm-ı Rabbânî Hazretleri Buyuruyor ki: Ölmek Felâket Değil, Öldükten Sonra Başına Gelecekleri Bilmemek, Tedbirini Almamak Felâkettir.

Narkozlu Hasta Ameliyat Acısını Duymadığı Gibi Sâlih Mü’min de Mermi Yağmuruna Tutulsa ya da Vücûdu Dilim Dilim Dilinse, Ölüm Acısını Duymaz. Hazreti Yusuf Aleyhisselâm’ın Güzelliği Karşısında Kendinden Geçen Kadınlar, Ellerini Kestikleri Hâlde Farkına Varamadılar.

Bizde, Tanzimat’tan Sonra Tek Tük İntihar Olayları Görülmeye Başladı. Müslümanların Çok Olması İntiharın Yaygınlaşmasını Önlemiştir. İntihar Kelimesi, Tanzimat’tan Önce Yazılan Lügatlerde Bile Yoktu. Dinsizliğin ve İnanç Zayıflığının İntihar Üzerindeki Etkisi Büyüktür. 

Avrupa’da, Hayat Standardı Yüksek Olan Yerlerde İntihar Oranı Daha Yüksektir. Bu Oran, Kuzeye Gidildikçe Artıyor. Avrupa’daki İntihar Oranı Türkiye’dekinden On Beş–Yirmi Kat Fazladır. Meselâ Fransa’da Yüz Bin Kişiden Kırk Dördü İntihar Etmektedir. İntiharda Türkiye En Alt Sıralardadır.

Eskiden İstanbul’da Yıllarca Kalmış Olan Araştırmacı Fransız Dr. A. Bayer Diyor ki: Batı Ülkelerinde İnsanların Yalnız Kalması, İnsanların Hayattan Nefret Etmesine, Hattâ İntihara Yol Açmaktadır. Hâlbuki Müslüman Türkler Arasında Hiçbir Zaman 

Bu Hâle Tesadüf Edilmez; Medeni Sayılan Milletlerde Çok Sık Görülen İntiharı Onlar Bilmez. Müslümanlar, Allah’ın Kendilerine Bahşettiği Varlığa Tecavüzün, Allah’a Karşı Gelmek Olduğuna İnandıkları İçin İntiharı Düşünmezler. Bunun İçin İntihar Eden Hiçbir İslâm Âlimi Yoktur.

Maalesef Şimdiki Bâzı Gençler, Avrupa’nın Her Türlü Kötülüğüne Özeniyorlar. İntihar Etmek de Bunlardan Biridir.

Muteber Kitaplarda Diyor ki, “Öldürülen Kimse de Eceliyle Ölür. Ömrü Ortadan Kesilmiş Olmaz. Ecel Birdir.”

[Akâid-i Nesefi S: 3, Cevheret-üt-tevhîd 89. Beyt, Avn-ül-mürid C: 2 S: 982, Bed-ul-emâli 62. Beyt, Merah-ul-meâli S: 209, Hediyyet-ül-mehdiyyin S: 5, Nûr-ul-islâm S: 246, Fıkh-ı Ekber Şerhi 334, Hadikâ C: 1 S: 265, Teftâzâni-Şerh-il-Akâid S: 211, Ithaf-ul-mürid S: 213, Tenvir-ul-kulüb S: 61, Berikâ S: 233, Nuhbet-ül-leâli S: 36, Hak Dini Kur’an Dili C: 2 S: 1195]

“İntihar Etmek Benim Kaderimde, Alınyazımda Var ise Günâhı Bana Ait Olamaz!” Demek de Çok Yanlıştır. Ezeldeki Takdir, Yani Alınyazısı, Bir Emir Değil, Bir İlimdir. Kader, Yani Alınyazısı, Allahû Teâlâ’nın Ezelî İlmi ile İnsanların ve Diğer Yaratıkların Yapacağı İşleri Bilmesi Demektir.

Kur’an-ı Kerîm’de, “Allah Her Şeyi Bilir!” Buyuruluyor. Allahû Teâlâ da Ezelî İlmi ile Kulların Kendi İstekleri ile Günâh veyâ Sevâp İşleyeceğini, Ne Kadar Yaşayacağını ve İntihar Edip Etmeyeceğini Bilir. O’nun Bu Bilmesi, Kulların Yaptıkları İşlere Zorla Bir Müdahale Değildir. Bu Bakımdan Günâh İşleyen de, İntihar Eden de, Kendi İsteği ile Bunları Yapmıştır.

Bunlarla Beraber İntihar Etmek Küfür Değildir. Şöyle ki:

Şuuru Yerinde iken İntihar Etmek, Başkasını Öldürmekten Daha Büyük Günâhtır. [Berikâ]

İntihar Eden Kâfir Olmadığı İçin Cenaze Namazı Kılınır. [Dürer ve Gurer]

Bundan Başka Bir Konu da Bir Müslüman’ın İntihar Girişiminde Bulunup, Yani Meselâ İntihar Etmek İçin Çok Hap veyâ Zehir İçip, Sonra Pişmân Olup Tevbe Etmesi ve Fakât Neticede Ölmesi Durumunda da Günâhları Affolur. Şöyle ki:

İntihar Etmek, Başkalarını Öldürmekten Daha Büyük Günâhtır. Kabirde Cehennem Azâbı Çeker. Hemen Ölmeyip Tevbe Ederse, Bütün Günâhları Affolur. Kabir Azâbı da Çekmez. [İslâm Ahlâkı]

Yeis Hâlindeki Tevbenin Kabûlü Hususunda İhtilâf Edilmiş ise de, Muhtar Kavle Göre Müslüman’ın Tevbe Etmesi Sahîh Olur Fakât Kâfirin Îmâna Gelmesi Sahîh Olmaz. [Dürr-ül-muhtar]

Bir Âyet-i Kerîme ve Bir Hadîs-i Şerif Meâli ise Şöyledir:

Allah Tevbeleri Kabûl Eden ve Merhâmeti Bol Olandır. [Bekara 37]

Ölmeden Az Bir Süre Önce Tevbe Edenin Tevbesi Kabûl Olur. [İbni Ahmed]

Fransızcası Euthanasie Olan Otanazi, ❛Ölme Hakkı❜ Demektir. Tedavisi Mümkün Olmadığı Söylenen Hastalıklarda İlaç Verip Uyutarak veyâ Başka Şekilde, İnsanı ya da Hayvanı Öldürmek Demektir. Batılılar Buna, Acı Çektirmeden Öldürme Diyorlar. 

Ölüm Acısının Dehşetini Bilmedikleri İçin Böyle Yanlışlıklar Yapıyorlar. Ölüm Acısı, Dünyâ Acılarının Hepsinden Daha Acıdır. Bir Kâfir, Uyku Hapı İçerek veyâ Narkozla Uyuşturulduktan Sonra da Ölse, Çok Şiddetli Olan Ölüm Acısını Duyar. Aleyhisselâtû Vesselâm Efendimiz Buyuruyorlar ki:

Allahû Teâlâ’ya Yemin Ederim ki Ölüm Meleğini Görmek, Bin Kılıç Darbesinden Daha Şiddetlidir. [Ebu Nuaym]

Ölüm Acısından Bir Damla Dağ Üzerine Konsa, Dağ Tamamen Erirdi. Şerh-i Hutab’da da Böyle Bildiriliyor. [Şir’a Şerhi]

Avrupalılar, Acı Çekmeyeceğini Zannederek Hayvanların Başına Tokmak Vurup Bayıltarak Öldürüyorlarmış. Bu İş Hayvanlara Eziyettir, Harâmdır. Hâlbuki Boğazından Besmeleyle Kesilince Hayvanlar Acı Duymaz. Şehidler ve Mü’min Olanlar da Ölüm Acısını Duymazlar. Acıyı Duyurmayan Allah’tır. Dinin Emrine Uygun Kesilen Hayvan Acı Duymaz.

Aleyhisselâtû Vesselâm Efendimiz, “Abdestli Olarak Ölen, Ölüm Acısı Çekmez. Çünkü Abdest, Îmânlı Olmanın Alâmetidir.” Buyuruyor. Sâlih Mü’min Mermi Yağmuruna Tutulsa, Bu Acıyı Duymaz.

Bir Hadîs-i Şerifte, “Şehid, Ölürken Acı Duymaz. [Beyhekî]” Buyuruluyor.

Yusuf Aleyhisselâm’ın Güzelliği Karşısında Kadınlar Ellerini Kestikleri Hâlde, Bunun Acısını Duymadıkları Gibi, Mü’min de Ölürken Rahmet Meleklerini ve Cennetteki Makamını Görüp, Kalbi Oradaki Nimetlerle Meşgûlken Ölüm Acısını Duymaz. [Şir’a Şerhi]

Otanazi, Hastanın Kendi Rızâsıyla Olursa İntihar Olur. İntihar ise Büyük Günâhtır. İntihar Bir Kurtuluş Değildir, Acı ve Azâplara Kendini Atmaktır. Hastanın Rızâsıyla Değil de Yakınlarının İzniyle veyâ Doktorun Takdiriyle Acı Çekmesin Diye Hasta Öldürülürse, Bu da Cinayet Olur. Cinayet de, Yani İnsan Öldürmek de İntihar Gibi Büyük Günâhtır.

Allah’a Şirk Koşmak, Ana-Babaya Âsi Olmak, Adam Öldürmek ve Yalan Yere Yemin Etmek Büyük Günâhtır. [Buhârî]

Doğuda Bir Adam Öldürülür de Batıda Olan Buna Râzı Olursa, Onu Öldürme Günâhına Ortak Olur. [Îmâm-ı Gazâlî]

İki Âyet-i Kerîme Meâli de Şu Şekildedir:

Âdem Peygamberin Oğlu Kabil, Kardeşi Habil’e, “Seni Öldüreceğim!” Dediği Zaman Habil, “Sen Beni Öldürmek İçin Elini Uzatsan da Ben Seni Öldürmek İçin Elimi Sana Uzatmam. Ben, Âlemlerin Rabbi Olan Allah’tan Korkarım.” Dedi. [Maide 27, 28]

Geçim Endişesiyle Çocuklarınızı Öldürmeniz, Çok Büyük Günâhtır. [İsra 31]

Bu Vesikâlardan Anlaşıldığına Göre Otanazi, İntihar veyâ Cinayettir, İslâmiyet’e Aykırıdır. Hayvanları Tokmakla veyâ Şokla Bayıltarak Öldürmek de Hayvanlara Eziyettir. İslâmiyet’in Emrine Uyan, Dünyâda da Âhirette de Rahat Eder.

Bâzıları, “İlaç Almayıp Ölenin Cenaze Namazı Kılınmadığı Gibi Doksan Kilometre Hızla Gidilmesi Gereken Bir Yolda Yüz Kilometre Hızla Gidip Kaza Yapanın da Cenaze Namazı Kılınmaz. Çünkü İkisi de İntihar Etmiş Olur!” Diyorlar.

Böyle Düşünen ve Konuşanlar Hatâ Etmektedirler. Her Doktor ve Herkes Bilir ki, Her İlacın Tesiri Kesin Değildir. İlaç Kullanmamak Günâh Değildir. Bu Konuda Kitaplarda Deniyor ki:

İlaç Kullanmayıp Ölen Günâha Girmez. Çünkü İlacın Faydası Kesin Değildir. [Redd-ül-muhtar]

İlaçların Tesiri Kesin Olanlar da Vardır. Bunun İçin Tesiri Kesin Olan İlaçları Kullanmak Farzdır.

Yemeyip, İçmeyip Açlıktan, Susuzluktan Ölen, Günâha Girer. Hâlbuki İlaç Almayıp Ölen Günâha Girmez Fakât Faydası Kesin Olan İlaçları Kullanmak Farzdır. [Se’âdet-i Ebedîyye]

Etkisi Kesin Olan Sebeplere Yapışmayıp Zarar Görmek Günâh Olur. [Hadikâ]

Etkisi Kesin Olan İlaçları Almayıp Günâhkâr Olarak Ölenin, Hattâ İntihar Edenin Cenaze Namazı Kılınır.

İntihar Edenin, Yani Kendini Öldürenin Cenaze Namazı Dört Mezhepte de Kılınır. [Mizân-ı Kübra]

Müslüman Her Ölünün Cenaze Namazını, İntihar Etmiş Olsa da Kılınız! [Deylemî]

- - -

İntiharın Dini Hükmü Nedir

İslam dininde intihar, canın Allah tarafından verilmiş bir emanet olduğu inancı nedeniyle en büyük günahlardan biri olarak kabul edilir. Ancak bu konunun ebedi sonuçları ve affedilme ihtimali hakkında İslam alimleri arasında detaylı yorumlar mevcuttur.

İşte bu konuyla ilgili temel kaynaklar ve dini perspektif:

Kur'an-ı Kerim'den Ayetler

Kur'an'da insanın hem başkasının canına hem de kendi canına kıyması kesin bir dille yasaklanmıştır.

• Nisâ Suresi, 29. Ayet: "...Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir."

• Bakara Suresi, 195. Ayet: "...Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın..."

Hadis-i Şerifler

Peygamber Efendimiz (s.a.v), intiharın ahiretteki yansıması konusunda çok ciddi uyarılarda bulunmuştur:

Cezanın Türü Üzerine: "Kim kendisini bir demir parçasıyla öldürürse, cehennem ateşinde o demir elinde olduğu halde sonsuza dek onu karnına saplar..." (Müslim, Îmân, 175)

Emanete Hıyanet: "Bir kimse dağdan atlayarak intihar ederse, o kimse cehennem ateşinde ebedi olarak kendisini dağdan aşağı atar..." (Buhârî, Tıb, 56)

Affedilir mi? Cennetlik mi Cehennemlik mi?

Bu konu İslam hukukunda ve akidesinde (inanç esasları) iki ana çerçevede değerlendirilir:

1. Günahın Büyüklüğü: İntihar etmek haramdır ve büyük günahtır. Kişi bu eylemiyle Allah'ın verdiği yaşam hakkına müdahale etmiş sayılır.

2. İman Durumu: İslam inancına göre, bir kişi "imanlı" olarak ölürse (yani intiharın helal olduğunu iddia etmeden, sadece bir bunalım veya zayıflıkla bu günahı işlerse), dinden çıkmış sayılmaz. Bu kişi günahkar bir mümin olarak kabul edilir.

3. Affedilme İhtimali: Ehl-i Sünnet inancına göre, şirk (Allah'a ortak koşmak) dışındaki her günahın affı Allah'ın dilemesine bağlıdır. Allah dilerse o kişiyi doğrudan affeder, dilerse günahının cezasını çektikten sonra cennetine koyar.

4. Akıl Sağlığı İstisnası: Eğer kişi, akli dengesi yerinde değilken (cinnet, ağır şizofreni vb.) bu eylemi gerçekleştirmişse, İslam hukukuna göre "sorumluluk" kalkar. Çünkü dini mükellefiyet için akıl sağlığı şarttır.

- -

Üçler - Yediler - Kırklar

“Ebdaller kırk kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.”(Ahmed b. Hanbel, I/112)

“Bu ümmetin Ebdalleri otuzdur. Hepsi de Halilu’r-Rahman gibidir (yani Allah’a olan sevgi ve dostluğunda çok samimidirler). Her ne zaman onlardan biri ölse, Allah onun yerine bir başkasını getirir.”(Mecmau’z-zevaid, X/62)

Tasavvuf kültüründe sıkça duyulan “gavs”, “kutub”, “abdâl”, “üçler”, “yediler” ve “kırklar” gibi kavramlar, genellikle kâinatın manevî düzeniyle ilişkilendirilen velîler hiyerarşisini anlatmak için kullanılır. 

Bu yapı klasik metinlerde çoğu zaman ricâlü’l-gayb, yani “görünmeyen erenler” adıyla anılır. Buradaki temel fikir, Allah’ın seçkin kulları arasında bazı kimselerin manevî bakımdan özel bir konuma sahip olduğudur. Ancak bu düşünce, çoğu zaman halk arasında anlatıldığı biçimiyle, Allah’tan bağımsız şekilde evreni yöneten gizli bir ruhânîler topluluğu anlamına gelmez. 

Tasavvufî kaynaklarda da esasen mutlak tasarrufun Allah’a ait olduğu, velîlerin ise ancak dua, kulluk ve ilâhî lütuf sayesinde böyle bir konumla anıldığı vurgulanır. Bu sebeple meseleye yaklaşırken, bir yandan halk inançlarında yaygınlaşan anlatıları, öte yandan klasik metinlerdeki daha dikkatli dili birbirinden ayırmak gerekir. (Atlı, 2012, s. 13-14; Ögke, 2001, s. 174; Ebû Nuaym, 1405, c. 1/8)

Bu kavramlar içinde kutub, sözlükte “eksen/mil” mânasına gelirken tasavvufta manevî düzenin merkezi sayılan en yüksek velîyi ifade eder. Gavs ise çoğu zaman bu merkezî şahsiyet için kullanılan, “yardıma yetişen” anlamına gelen bir unvandır. Evtâd, dört yönde bulunduklarına ve buralardaki yerleri koruduklarına inanılan dört büyük velîyi ifade etmek için kullanılan bir terimdir. 

Abdâl denilen veliler ise, birinin vefatıyla yerine başka birinin geçtiği seçkin kullar topluluğu olarak tasvir edilir. Türkçede yaygın olan “üçler, yediler, kırklar” gibi ifadeler de bu tasavvurun halk arasındaki karşılıklarıdır. 

Yani burada tek tek şahıslardan çok, manevî dereceler ve sembolik bir hiyerarşi dili söz konusudur. Bu sebeple söz konusu terimler, bazen dinî öğretinin parçası gibi algılansa da aslında daha çok tasavvufî gelenek içinde gelişmiş manevî hayatın kendi içerisindeki derecelerini anlatan ifadelerdir. (Ulupınar, 2018, s. 3-4; Selvi, 2013, s. 114)

Kur’an’da “Gavs”, “Kutub” veya “Ricâlü’l-Gayb” Gibi Kavramlar Var mı?

Kur’an’da “gavs”, “kutub” veya “ricâlü’l-gayb” gibi kavramlar açık biçimde geçmez. Yani bu isimlerle, evrende görev yapan gizli bir velîler hiyerarşisinden doğrudan söz edilmez. Ancak bazı sûfîler, bazı ayetleri işârî yoruma tabi tutarak bu düşünceye dayanak göstermiştir. 

Meselâ “Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez” (Müddessir/74-31) ayetini, Allah’ın görünmeyen görevli kulları bulunduğu şeklinde yorumlamışladır. Yine dağların yeryüzüne birer “kazık” gibi yerleştirildiğini söyleyen ayetler de (Nebe/78-6, 7), bazı sûfîler tarafından dünyadaki mânevî dengeyi temsil eden velîlerle (evtâd) ilişkilendirmişlerdir. 

Buna karşılık kelâm âlimleri, bu tür yorumların ayetlerin açık anlamından çıkmadığını ve mutlak kudret ile tasarrufun yalnız Allah’a ait olduğunu özellikle vurgulamıştır. (Çelebi, 2000, s. 216; Özdemir, 2006, s. 529-530). 

Hadislerde özellikle abdâl lafzının geçtiği rivayetler dikkat çeker. Bu rivayetlerin bir kısmı Şam’da kırk abdâlın bulunduğunu, onların duasıyla yağmur yağdığı ve belaların defedildiğini bildirmektedir. Hadis alimleri tarafından bunların önemli bir bölümü zayıf kabul edilirken, Süyûtî gibi sûfî meşrep bazı âlimler bunların çok sayıda kişi tarafından rivayet edildiğini ve yaygınlık kazandığını ileri sürerek bu haberleri kabul yoluna gitmiştir. 

Burada anlatılmak istenen şey, velîlerin bağımsız biçimde tasarrufta bulunması değil; Allah’ın, salih kulların duasını vesile kılmasıdır. İbnü’l-Arabî gibi isimler de bu hiyerarşiyi anlatırken aynı çizgiyi korur ve asıl etkinin Allah’a ait olduğunu söyler. (Selvi, 2013, s. 130-131; Ebû Nuaym, 1405, 1/8; İbnü’l-Arabî, 1998, 2/446; 3/135).  

Düşüncenin Tarihsel Gelişimi

Bu düşüncenin tarih içinde nasıl geliştiğine bakıldığında, başlangıçta daha dağınık ve sade olan bazı kavramların zamanla sistemli bir öğretiye dönüştüğü görülür. İlk dönemlerde “abdâl” gibi kavramlar daha çok dindarlık ve ahlâkî üstünlüğü öven ifadeler olarak kullanılırken, zamanla velîlerin dereceleri ve manevî konumları daha sistemli biçimde ele alınmaya başlamıştır. 

Böylece başlangıçta dağınık halde bulunan bazı kavramlar, sonraki tasavvuf literatüründe daha belirgin bir hiyerarşinin parçaları hâline gelmiştir. Bununla birlikte bütün sûfîler bu konuya aynı ağırlığı vermemiştir. Bazıları velâyeti daha çok takvâ, doğruluk ve ilâhî koruma ekseninde ele alırken, bazıları manevî hiyerarşi fikrini daha ayrıntılı biçimde işlemiştir. (Hakîm et-Tirmizî, 1999, s. 12, 21; Sülemî, 2018, s. 1-2; Ebû Nuaym, 1405, 1/8-9; Kuşeyrî, 2/415-418; Hücvîrî, s. 131-145, 276-277).

Bu düşünce en kapsamlı biçimini İbnü’l-Arabî’de kazanmıştır. Bu dönem tasavvufunda, kutub, gavs, evtâd ve abdâl gibi mertebeler daha ayrıntılı bir alem düzeni içinde ele alındı. Böylece mesele sadece dindar ve seçkin kullardan söz etmekten çıktı; âlemin ilâhî hikmetle nasıl düzenlendiğini açıklayan daha geniş bir tasavvurun parçası hâline geldi. 

Fakat tam bu noktada eleştiriler de yoğunlaştı. Özellikle kelâmcılar ve selefî çizgi, yağmur yağdırma, belâyı kaldırma veya kâinatta tasarruf etme gibi ifadelerin yaratılmışlara nispet edilmesini tevhid açısından sakıncalı buldu. Onlara göre bu tür anlatımlar mecaz sınırında kalmadığında inanç bakımından problemli sonuçlara yol açabilmektedir. Esasında bu anlayış, İslâm’ın temel inanç esaslarından biri değildir. 

Çünkü mutlak tasarruf yalnız Allah’a aittir. Bu tür kavramlar, bağımsız güç sahibi varlıklar olarak değil, Allah’ın dilediğinde vesile kıldığı kullar şeklinde yorumlandığında inanç açısından sorunlu görülmez. Modern araştırmalarda ise bu anlayışların yalnızca İslâm içi gelişmelerle değil, Hıristiyanlık, Şiî gelenek, Yeni Eflâtuncu düşünce ve Ortadoğu’daki çeşitli mistik unsurlarla kurulan tarihsel etkileşimler içinde şekillendiği ileri sürülmüştür. (Ögke, 2001, s. 171-173; Özdemir, 2006, s. 531-532; Çelebi, 2000, s. 221).

KAYNAKÇA  

Akman, M. (2018). Kozmik insanlar/Ricâl’ul-gayb. II. Uluslararası El Ruha Sosyal Bilimler Kongresi Tam Metin Kitabı (9-11 Şubat 2018) içinde (ss. 21-31). Şanlıurfa: İKSAD Yayınevi. 

Atlı, A. (2012). İbnü’l-Arabî’nin “kutub” kavramı ile ilgili görüşleri. Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1(1), 11-31. 

Çelebi, İ. (2000). Sûfî düşüncede manevî yönetim: Ricalü’l-gayb inancı. İslâm Düşüncesinde Yeni Arayışlar III içinde (ss. 204-222). İstanbul: Rağbet Yayınları. 

Ebû Nuaym el-İsfahânî, Ahmed b. Abdillâh. (1405). Ḥilyetü’l-evliyâʾ ve ṭabaḳātü’l-aṣfiyâʾ (4. bs., 10 cilt). Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-ʿArabî. 

Hakîm et-Tirmizî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. el-Hasen. (1999). Ḫatmü’l-evliyâʾ (Khatm al-Awliyāʾ) (eş-Şeyh ʿAbdülvâris̱ Muhammed ʿAlî, thk.; 1. bs.). Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye. 

İbnü’l-Arabî, Muhyiddîn b. Alî et-Tâî el-Hâtimî. (1998). el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye fî maʿrifeti’l-esrâri’l-mâlikiyye (1. bs., çok ciltli). Beyrut/Lübnan: Dâru İḥyâi’t-Türâsi’l-ʿArabî. 

Kuşeyrî, Abdülkerîm b. Hevâzin. (t.y.). er-Risâletü’l-Ḳuşeyriyye (Abdülhalîm Mahmûd & Mahmûd b. eş-Şerîf, thk.; 2 cilt). Kahire: Dâru’l-Maʿârif. 

Ögke, A. (2001). Bir tasavvuf terimi olarak ricâlü’l-gayb: İbn Arabî’nin görüşleri. Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2(5), 161-201. 

Özdemir, M. (2006). Sûfî düşüncede manevî otorite tipolojilerinin (ricâlu’l-gayb) Kur’an açısından kritiği. İlahiyat Fakülteleri Kelâm Anabilim Dalı VIII. Koordinasyon Toplantısı ve Dînî Otorite Sempozyumu (12-13 Eylül 2003) içinde (ss. 509-537). İstanbul: Ensar Neşriyat. 

Selvi, D. (2013). Sûfîlerin ricalü’l-gayb tanımı, taksimi ve buna dayanak yaptıkları hadisler. Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 14(32), 111-137. 

Sülemî, Ebû Abdurrahman. (2018). Tabakâtu’s-sûfiyye (Abdurrezzak Tek, çev.). Bursa: Emin Yayınları.

Peruk ve Dövme ile İlgili Ayet ve Hadisler

 


ESTETİK İLE İLGİLİ AYET

"Müşriklerin Allah'ı bırakıp taptıkları ancak birtakım dişi putlardır. Onlar böylece aslında ancak inatçı şeytana tapmış oluyorlar. Allah o şeytanı lânetlemiş, o da, "Senin kullarından belli bir kısmını elde ederek onları mutlaka baştan çıkaracağım, saptıracağım, muhakkak onları boş emellere, kuruntulara daldıracağım, onlara hayvanların kulaklarını yarmayı, Allah'ın yarattığını bozmayı emredeceğim" demişti. Kim Allah'ı bırakıp şeytana uyar ve onu dost edinirse apaçık bir ziyana uğrar." (Nisâ sûresi, 117–119)

Bu âyet-i kerîmeler, inanç ve amel bunalımı içinde kıvranan putperest müşriklerin, şeytanın nasıl maskarası olduklarını ortaya koymaktadır. Lânetli şeytanın, kendisine kanan dostlarına "Allah'ın yarattığını bozduracağı"nı söylemesi, tabiî ve fıtrî olan her şeyin değiştirilmesinin bir şeytan emri ve isteği olduğunu göstermektedir. 

Başta fıtrat dini olan İslâm olmak üzere insanın yaratılışına ve tabiatın doğal yapısına aykırı her çeşit müdahale, "Allah'ın yarattığını bozmak" demek olacaktır. Bu âyetler, saçlara saç ekletmek, dövme yaptırmak ve güzel görünsün diye dişleri seyrekleştirmek gibi insanın fıtrî görüntü ve yaratılışına yapılacak müdahalelerin de yersiz birer şeytan aldatmacası olduğunu ifade ettiği için Nevevî merhum tarafından burada zikredilmiştir.

Yapmacık güzellik ve görüntü adına Allah'ın yarattığı şekli değiştirme çılgınlığının doruğa ulaştığı, üstüne üstlük bunun bir de çağdaşlık ve gelişmişlik sanıldığı, ruh ve çevre kirlenmesinin son derece yoğunlaştığı bir dönemin insanları olarak,  "apaçık bir ziyan" ve perişanlık içinde olduğumuz ortadadır. Bunu hiçbir şeytan taktiği ve propagandası örtmeye yetmemektedir.

Rabbimizden bizlere tam bir Müslüman uyanıklığı vermesini, bizleri ve gelecek nesillerimizi şeytanın ve şeytanlaşmış insanların şerrinden korumasını dileriz.

PERUK VE DÖVME İLE İLGİLİ HADİSLER

Peruk Takmak Caiz mi?

Esmâ radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre bir hanım Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e:

- Ey Allah'ın Resûlü! Yakalandığı bir hastalık sebebiyle kızımın saçları döküldü. Ben onu evlendirmiştim de. Ona iğreti  saç taktırayım mı? diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

- "İğreti saç takana da taktırana da Allah lânet etmiştir" buyurdu.

Âişe radıyallahu anhâ'dan da benzeri bir rivayet nakledilmiştir. (Buhârî, Libâs  85; Müslim, Libâs 115. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 52)

Humeyd İbni Abdurrahman'dan nakledilmiştir ki, Muâviye radıyallahu anh  hac yaptığı sene Medine'de bir zâbıta memurunun elinde bulunan bir tutam alın saçını alıp Medine Mescidi Minberinden halka şöyle hitabetmiştir:

- Ey Medineliler! Âlimleriniz nerede? (Niçin bunları önlemezler?) Ben Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in bu tür saçlardan halkı menederek şöyle buyurduğunu duymuşumdur:

- "İsrailoğulları, kadınları bu tür şeyleri kullanmaya başladıkları zaman helâk olmuşlardır!" (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Libâs 122-124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Edeb 32; Nesâî, Zînet 66)

İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem saçlarına saç ekleten ve ekleyen, dövme yapan ve yaptıran kadınlara lânet etmiştir. (Buhârî, Tefsiru sûre (59) 4, Libâs 83, 85, 87; Müslim, Libâs 115, 117, 119. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Libâs 25, Edeb 33; Nesâî, Zînet 22-24; İbni Mâce, Nikâh 52)

Hadisleri Nasıl Anlamalıyız?

Bu üç hadîs-i şerîf, "Allah'ın yarattığı şekli bozma" anlamı taşıyan bazı fiilleri dikkatlerimize sunmakta ve bu mevzuda Peygamber Efendimiz'in  koyduğu yasağı anlatmaktadır.

Birinci hadiste, çiçek ya da kızamık gibi bir hastalık sebebiyle saçları dökülen yeni evli kızının, dökülen saçları yerine iğreti saç (peruk) taktırmak için izin isteyen bir anneyi buluyoruz. Bu anne başka bazı rivayetlerden öğrendiğimize göre, damadının hanımını güzel görmek istediğini de dile getirerek, yani bir anlamda kurulmuş olan ailenin devamı için böyle bir yola gitmek durumunda olduğunu belirtip izin istemektedir. Müslümanlara çok düşkün ve şefkatli olan 

Peygamber Efendimiz, meselenin hükmünü ve konuya ait yasağın ciddiyetini, "İğreti saç takana da taktırana da Allah lânet etmiştir" buyurmak suretiyle ortaya koymuştur. Çünkü, Allah'ın lânet ettiği, rahmetinden uzak tuttuğu bir fiil, büyük günahlardan sayılır.

İkinci hadis, son olarak hicrî elli bir yılında haccettiği bilinen Hz. Muâviye'nin, Medine'de, Peygamber Mescidi'nin minberinden, elindeki bir tutam saçı göstererek bir uyarıda bulunduğunu bildirmektedir. Muâviye bu saçı, Medine'de görevli bir zabıta memurundan almıştır. 

Yani devlet adına yapılan denetimler sonucu elde edilmiş, kime ait olduğu açıklanmayan bir perçem o günün insanlarının iğreti saç kullanmaya başladıklarının göstergesi olarak Halife'yi kızdırmış bulunmaktadır.

Hz. Muâviye'nin "Âlimleriniz nerede?" diye seslenişi, "Bilginleriniz niçin bu tür çirkin işleri menetmiyorlar, niçin böyle yasaklanmış şeylerin kullanılmasına izin veriyorlar?" anlamında bir yakınma, ikaz ve tehdittir. O, İsrailoğullarının güzellik olsun diye, Allah'ın yarattığı şekli değiştirme anlamına gelen  perçem ve peruk kullanmaya başladıkları ve bundan menedilmedikleri zaman helâk olduklarını 

Hz. Peygamber'den duyduğunu bildirmek suretiyle işin ciddiyetini ortaya koymuş ve uyarısını delillendirmiştir. Hiç kuşkusuz bu, İsrailoğullarının yegâne helâk sebebi  değil, sebeplerden biridir. Ama sonuçta milletleri helâke götürücü niteliği bulunan bir hatadır.

Bu tavır gerektiğinde devlet başkanlarının gereksiz uygulamaları teşhir edip, halkı uyarabileceğini ve ilim adamlarını göreve çağırabileceğini göstermektedir.

Üçüncü hadis, güzellik olsun diye vücutlarının muhtelif yerlerine değişik boyalarla dövme yapan ve yaptıran kadınlara da Hz. Peygamber'in lânet ettiğini bildirmektedir. Burada özellikle kadınların zikredilmiş olması, güzellik kaygısıyla daha çok onların bu tür yanlışlıklara düştüklerinden dolayıdır. Bu lânet pek tabiîdir ki aynı işi yapan veya yaptıran erkekler için de öncelikle geçerlidir.

El üzerine, koluna, vücudunun görülen veya görülmeyen bir yerine yaptırılan çeşitli şekil ve resimlerden oluşan dövmelerin tümü yasak ve lânetlidir. Zamanımızda kendini bilmez birtakım  kadın ve erkeklerde görülen bu çirkin işlem, büyük günah olarak kabul edilmiştir. 

İlaçla çıkarılması mümkünse derhal çıkarılması, insanın sağlığı ya da dövme yapılmış organın zarar görmeyeceği anlaşılırsa, o dövmenin oradan kesilmek suretiyle de olsa yokedilmesi lâzım geldiği üzerinde ısrarla durulmaktadır. Şayet hiç bir şekilde giderilmesi mümkün değilse, tövbe etmek suretiyle onun vebâlinden kurtulmaya çalışmak gerekecektir.

Konuya bu kadar duyarlık ve şiddet gösterilmesinin temelinde yatan sebep, Allah'ın yarattığı fıtrî güzelliği değiştirme niteliği taşımasıdır. 

Dinimiz fıtrî bir din olduğu için mensuplarının bütün davranışlarında tabiî olmalarını, her türlü sahtecilik  ve yapmacıktan uzak olarak yaşamalarını istemektedir. Allah, insanları en güzel surette, "ahsen-i takvîm" üzere yarattığını bildirdiğine göre, mevcut durumdan daha güzel bir hal söz konusu olsaydı, Allah insanı o halde yaratırdı. Tabiî olmayan güzellikler, sadece şeytan aldatmacasıdır.

Farz-ı muhal bir kimse kendisini bazı kötülüklerden koruyacağı inancıyla vücuduna herhangi bir canlının veya nesnenin resmini dövme olarak yaptıracak olsa, bu onun imandan çıkmasına sebep olur. Birilerine özenerek böyle bir cinayet işleyenler de ruh sefaletlerini sergilemiş olurlar. 

Neresinden bakılırsa bakılsın, tabiî şekli değiştirmeye kalkmak, şeytanın elinde maskara olmak demektir. Bu işin çağın veya modanın gereğiymiş gibi gösterilmeye çalışılması, söz konusu maskaralığı kapatmaya yetmez.

Bu tür konularda şeytanın çağdaşlık ve moda postuna bürünerek, insanları aldattığı anlaşılmaktadır. Siz buna şeytanın çağdaşlık tuzağı da diyebilirsiniz. Zira en olmadık yanlışlar, hatta sapkınlıklar bile "artık bu çağda" diye başlayan cümlelerle savunulmaktadır.

Tekrar edelim ki, insanın yaratılıştan sahip olduğu maddî-mânevî değerleri yozlaştıran, tebdil ve tahrif eden her uygulama dinimizce yasaklanmış, insanın temiz fıtratı üzere kalması ve yaşaması esas kabul edilmiştir.

Hadislerden Öğrendiklerimiz

1. Saça saç eklemek, ekletmek, iğreti saç takmak, taktırmak yasaktır. Bazı âlimler, hayvan kılı ya da bez bağlayarak saçı uzatmakta bir sakınca görmemişlerdir.

2. Vücudun herhangi bir yerine dövme yapan ve yaptıranlar Peygamber Efendimiz tarafından  lânetlenmiştir.

3. Allah'ın yarattığı şekli değiştirme anlamına gelen her türlü işlem yasaktır.

4. Fıtratı bozmaya kalkışmak şeytanın emrine uymak demektir.

Dövme Yapmak ve Yaptırmak ile İlgili Hadis

İbni Mesut radıyallahu anh'den nakledildiğine göre kendisi, "Dövme yapan, yaptıran, yüzünün tüylerini yolan, güzel görünsün diye dişlerini seyrekleştiren, Allah'ın yarattığını bozan kadınlara Allah lânet etsin" demişti. Bir kadının İbni Mesut'u aşırı gitmekle suçlaması üzerine bu defa; "Peygamberin lânet ettiği kimseye niçin lânet etmeyecek mişim? 

Peygamberi izlemek Allah'ın kitabında emredilmiştir. Allah Teâlâ; "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyettiğinden de uzak durun!" (Haşr sûresi, 7) buyurdu, demiştir. (Buhârî, Tefsîru sûre (59), 4; Libâs 82, 84, 85, 87; Müslim, Libâs 120. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Edeb 33; Nesâî, Zînet  24, 26, 71; İbni Mâce, Nikah 52)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Güzellik olsun diye insanoğlunun denemeyeceği yol, yapmayacağı masraf hemen hemen yok gibidir. Bilhassa çağımızda ve ne yazık ki kadınların güzel görünme duyguları istismar edilerek en olmadık fizikî ve ekonomik sıkıntılara katlanıldığı bilinmektedir. Güzellik salonlarının bilhassa büyük şehirlerde iyi getirisi olan bir sektör haline geldiği artık herkesin mâlumudur.

Hadîs-i şerîf, yalnızca güzellik gerekçesiyle öteden beri kadınların rağbet ettikleri dövme yaptırmak, yüzünün tüylerini almak, kaşlarını inceltmek ve dişlerini törpületerek seyrekleştirmek gibi girişimlerde bulunanlara ve bunları yapanlara Hz. Peygamber'in lânet ettiğini bildirmektedir.

Hadisteki nâmisâ  kelimesi, yüzden kıl yolan; münemmisa da yüzündeki kılları yolduran kadın demektir. Kadının yüzünde sakal veya bıyık çıkarsa bunları yolmak yasak değil, hatta müstehabtır. Haram olan, kaş, kirpik ve yüzün çevresinden kıl koparmaktır.

Tefellüç, ön dişleri törpülemek suretiyle aralarını açmak, böylece genç ve güzel görünmeye çalışmak demektir. Bunu yapan ve yaptıran kadınlar haram işlemiş olmaktadırlar. Bu işlem, dişi tedavî  etmek ya da bir ârızayı gidermek için yapılırsa  günah söz konusu değildir.

Hadiste, Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh  ile ismi açıklanmayan bir hanım arasında geçtiği üstü kapalı olarak anlatılan tartışmayı bir başka rivayette (bk. Müslim, Libâs 120) daha açık bir şekilde bulmaktayız. Olay şöyle cereyan etmiştir:

Hiçbir tabiî ve sıhhî ihtiyaç yokken sırf güzel görünmek için hadiste sayılan yollara baş vuran kadınlara, büyük sahâbî  Abdullah İbni Mes'ûd'un  lânet ettiğini duyan Ümmü Ya'kûb diye meşhur bir hanım:

- Ben Kur'ân'ı baştan sona okudum, bu sayılan işleri yapan hanımlara lânet edildiğine rastlamadım. Sen bunları nereden çıkarıyorsun? diye itiraz etmiştir.

İbni Mes'ûd, böylesi hanımlara Hz. Peygamber'in lânet ettiğini, kendisinin de Peygamber'in lânet ettiklerine lânet etmekten asla çekinmeyeceği cevabını verdikten sonra, konunun Allah'ın kitabında da olduğunu bildirmiş ve:

- Eğer sen, dediğin gibi Kur'ân'ı okumuşsan mutlaka bu hükmü bildiren âyete rastlamış olmalısın, demiş  sonra da "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyettiğinden de uzak durun!" anlamındaki âyeti okumuştur.

Ümmü Ya'kûb, bu cevaba bir şey diyememiş ama, İbni Mes'ûd'un hanımında da, yasak olduğunu söylediği şeylerden birinin  bulunacağını iddia edecek kadar işi ileri götürmüştür. İbni Mes'ûd'un:

- Haydi, git bak! demesi üzerine gidip bakmış ve:

- Hanımında bunlardan bir şey göremedim, demiştir. Bunun üzerine Abdullah İbni Mesut radıyallahu anh, o kadına:

- Bana bak, böyle bir şey olsaydı, biz onunla bir arada olmazdık, demiştir.

Bu olayda, çok önemli bir nokta dikkat çekmektedir. Ümmü Ya‘kûb, lânet etme gibi ağır bir cezânın Kur'ân'da  yer almadığını söylemiş ve Kur'an'da olmayan bir hükmün verilemeyeceğini iddia etmiştir. İbni Mesut ise, Hz. Peygamber'in yaptığı lâneti, kendisinin de hiç tereddüt etmeden yapacağını, yapması lâzım geldiğini bildirmiş, kâide olarak Hz. Peygamber'in asla Kur'ân'a ters düşmeyeceğini hatırlatmıştır.

Peygamber'e her konuda uymak gerektiğini de "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyettiğinden de uzak durun!" âyetinin genel mânası içinde bizzat Kur'an'ın emri olarak açıklamıştır. İbni Mesut'un bu anlayış ve yorumu, özellikle son zamanlarda türeyen "Tek kaynak Kur'an", "Kur'anla yetinmek" gibi iddialarla sünneti dışlamak isteyenlere bir sahâbî tokadı niteliğindedir. 

"Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyettiğinden de uzak durun!" âyetini sadece ganimetlerle ilgili olarak yorumlayıp Resûl-i Ekrem Efendimiz'in diğer sünnetlerini kapsamadığını söyleyenler de İbni Mesut radıyallahu anh'den hakettikleri cevabı almışlardır. Âyetin nüzûl sebebinin özel bir olay olması, hükmünün genelliğine asla mâni değildir. Ah keşke biz de İbni Mes'ûd gibi "Hz. Peygamber'in söylediği bir sözü, yaptığı bir işi niçin söyleyip yapmayayım ki?" diyebilecek teslimiyet ve haklılıkta olabilsek!

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. İğreti saç takan, taktıran, dövme yapan yaptıran, güzellik için dişlerini seyrekleştiren ve yüzünden kıl koparıp kaş aldıran kadınlara Hz. Peygamber lânet etmiştir.

2. İnsanlara iyilikte yardım eden sevaba, günah işlemekte yardımcı olan da vebâle ortak olur.

3. Sahâbîler Hz. Peygamber'den duydukları  her emri hiç tereddüt etmeden uygulamışlardır.

4. Her Müslümanın, Sünneti bütünüyle benimsemesi ve gücü ölçüsünde onu yaşamaya çalışması Kur'ân'ın emridir.

5. Kur'an adına sünnetten vazgeçme çağrılarının, İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir mânası yoktur.

6. Hz. Peygamber'in sünnetine uyan, Kur'an'ı yaşamış olur. Çünkü Efendimiz'in hayatı Kur'an'ın uygulamasından ibarettir.

- - -

Ricâlu'l-Gayb

Böyle bir itikat küfürdür. Fakat bazı sözler var ki küfür olduğu halde sahibi onunla kâfir olmaz, çünkü onun niyeti başkadır. Örneğin maksat, bu zatlar bir araya gelip bir konu için dua ederler de Allah da onların duasını kabul eder, şeklinde ise bir sakınca olmayabilir.

- Mesela, özet halde vereceğimiz şu hadisin ifadesinde bu söylediklerimizin doğruluğunu görmek mümkündür.

“Allah’ın mahlukları arasında üç yüz Ebdal denilen has veli kulları vardır. Allah onların vesilesiyle hayat verir, öldürür. Onların yüzü suyu hürmetine yağmur yağdırır, belaları def eder.” (bk. Aclunî, Keşful-Hafa,1/33)

- Abdullâh b. Mes`ûd’a “Allah bunların vesilesiyle nasıl diriltir, öldürür?” diye sorulunca şu cevabı vermiştir:

“Çünkü onlar, aziz ve celil olan Allah’tan milletlerin çoğalmalarını isterler. Onlar da çoğalırlar (bu diriltmenin / hayat vermenin örneğidir). Zorbaların aleyhlerine dua ederler, onların belleri kırılır (kahredilirler / bu da öldürmenin örneğidir). Yağmur yağması için dua ederler, onlara yağmur yağdırılır. Bitkilerin bitmesini isterler, yeryüzü onlara (Allah’ın inayetiyle) bitkilerini bitirir. Dua ederler, onların dualarıyla çeşitli belalar def edilir.” (bk. Aclunî, Keşful-Hafa, a.y)

Bu sebeple, bu sözü dillendirenler böyle bir ifadeyle ne demek istiyorlar.. maksatları nedir, onu bilmek önemlidir.

Ayrıca bu konuyu zihinlere yaklaştırmak için şu hadis-i şerifi hatırlatmakta fayda vardır:

“Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum nafile ibadetlerle bana öyle yaklaşmaya devam eder ki, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü'min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem." (Buhârî, Rikak 38)

Her ne kadar tasavvuf alanında uzman olmayan kişiler tarafından ricâlu’l-gayb anlayışına birtakım eleştiriler getirilse de tasavvuf alanında önder olan, Gazâlî, İbnü’l-Arabî, Mevlânâ, İmâm-ı Rabbânî, İsmail Hakkî-i Bursevî, Ahmed Ziyâuddîn-i Gümüşhânevî gibi sûfi müellifler başta olmak üzere ricâlu’l-gayb telâkkîsinin sûfi ve mutasavvıflar tarafından benimsendiği ve savunulduğu görülmektedir.

Özellikle ricâlu’l-gaybın varlıklar üzerinde tasarruf edişi, iyi anlaşılması gereken temel noktalardan biridir. Tasavvufta uzman olmayan alandışı kişiler, tasavvuftaki kozmik yetki ya da tasarruf konusunu tam olarak anlayamadıkları için, başta kutub olmak üzere ricâlu’l-gaybı ilâh olarak algılama yanlışına düşmekte ve böylelikle de ricâlu’l-gayb telâkkîsine karşı çıkmaktadırlar. Hatta bazen de eleştirilerin dozunu kaçırmaktadırlar.

Halbuki varlıkta mutlak tasarruf sadece Allah’a ait olup, ister melek ister kutub olsun, hiçbir mahlûkât ilâh olamaz. Zaten tasavvufta da böyle bir iddia asla görülmemiştir. Fakat Allah, tasarruf için melek ve insan dâhil çeşitli vasıtalar kullanır.

Dolayısıyla ricâlu’l-gayb, evrendeki düzenin işleyişinde vasıta konumundadırlar.

Anlaşılan o ki, ricâlu’l-gayb ve benzeri konuların tam olarak idrak edilebilmesi, ancak aklın ve duyuların ötesinde birtakım manevî mertebelere ulaşmakla ve tasavvufî tecrübeye sahip olmakla mümkündür.

Bu nedenle konunun en doğru şekilde anlaşılması, bu manevî tecrübeleri bizzat yaşamaya bağlıdır. Bu yüzden bu konuda yorum ve değerlendirmeler yaparken, meseleye kısır bir bakış açısıyla yaklaşmak yerine, daha geniş bir perspektiften bakılması gerektiği kanaatindeyiz. (bk. Atlı, Ahmet, Tasavvufta Ricâlu’l-Gayb, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, Yayınlanmamış Doktora Tezi)

Allah’a Borç Mu Verilirmi

Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükafat da vardır. (Hadid /18)

 Ayette, hakki anlamda değil, mecazi bir anlatımla Allah’a güzel bir şekilde borç (karz-ı hasen) veren kimseye, bunun kat kat fazlasının ödeneceğinden söz edilmiştir. 

Bu ayetlerde Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan malî harcamanın Allah’a verilen bir borç olarak anılması, verilenin Allah katında zayi olmayacağına, karşılığının sevap ve mükâfat olarak geri döneceğine dair ilahi bir vaad şeklinde yorumlanır.

Bu ödüncün “güzel” diye nitelenmesi ise harcamanın riya ve dünyevî beklenti karıştırmadan sırf Allah rızası için ve helal maldan yapılmasının gerektiğine ve böyle bir davranışın güzelliğine işaret eder.

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve ona döndürüleceksiniz.” (Bakara, 2/245)

İnfak, sadaka, karz-ı hasen Kuran-ı Kerîm’in müminleri teşvik ettiği üç yardım ve dayanışma şeklidir.

İnfak öncelikle akrabaya ve bazen ihtiyaç gözetilmeden yapılır, sadaka yahut tasadduk daha ziyade muhtaç durumdaki akraba olmayanlara yönelik malî bir ibadettir. Bu ikisi bağıştır geri dönmez, ecrini Allah verir.

Karz-ı hasen ise, Allah rızasından başka bir menfaat beklenmeden verilen borçtur. Bu borç karşılığında borçludan menfaat beklenmez, yalnızca ödeme imkânına kavuştuğunda borcun aslını ödemesi istenir.

Kutsî hadislerden öğrendiğimize göre Allah Teâlâ, nerede ve hangi davranışta rızası bulunuyorsa orada kendi bulunuyormuş gibi bir ifade kullanarak kullarını hayırlı işlere, güzel davranışlara, yardımlaşma ve dayanışmaya teşvik etmektedir.

Bu cümleden olarak “hasta ziyaretini kendini ziyaret, aç bir kimseyi doyurmayı kendini doyurmak” olarak ifade buyurmuştur (Müslim, Birr, 43).

Burada da güzel borç vereni kendisine borç veren gibi kabul ederek yardım sever mümine şereflerin en büyüğünü bahşetmiş, onu dinî heyecanın doruğuna yükseltmiştir. 

Ne yazık ki maddeci ahlakın etkisine giren Müslümanlar, geleneğimizde mevcut bulunan bu güzel davranışı büyük ölçüde terk etmişlerdir. Terkedilen sünnetleri, İslami gelenekleri ihya eden, yeniden uygulama alanına koyan müminlere büyük müjdelerin bulunduğu unutulmamalıdır.

Mealini vereceğimiz ayetten anlaşılan odur ki, bu güzel hayır ve ibadet, bizim Peygamberimizden (asm) önceki peygamberlerin kavimlerine de buyurulmuştur.

“Andolsun ki Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Onlardan on iki de nakib (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: 'Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızası için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse kesinlikle doğru yoldan sapmış olur.'” (Maide, 5/12)

Uygulamada dünyasını ahiretine tercih eden “bazı Müslümanlar” sözde faizsiz borç vermişler, ama uyduruk yöntemlerle bu ödünçten menfaat (faiz) sağlamışlardır.

İsrailoğulları başka milletlerden faiz almışlar, kendi milletlerinden faiz alma yasağını da delmenin yolunu (hilesini) bulmuşlardır:

“Mişna’da, anti-tefecilik kanunlarından kaçınma metotları da işlenmektedir. En basit metot örneklerinden biri, kişinin bir başkasına bir nesne ödünç vermesi ve bir süre sonra onu daha ucuz fiyata geri almasıdır. Kanundaki boşluktan istifade etmenin bir başka örneğiyse şöyledir: 

Ahit, İsrailoğullarından olmayanlara faiz uygulamaya izin verir böylece bir İsrailoğlu başka bir İsrailoğluna faizle borç vereceği zaman İsrailoğullarından olmayan üçüncü bir aracı kullanır." (Bava Metzia 5:6, 71-a)

Menfaat sağlayan borç verme karz-ı hasen değildir, Allah Teâlâ’nın vaadettiği iki cihan ödüllerine nail olmanın yolu, hiçbir menfaat beklemeden ihtiyaç sahiplerine ödünç vermektir.

-

Hz.Peygamber (s.a.v) ve Şefaat

"Şefaat var mıdır?" Peygamber (s.a.v) Efendimizin şefaat hadisi tüm sahihliği ile gözümüz önünde duruyorken bu soruları soranların gerçekten art niyetli kişiler olduğunu düşünüyoruz.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir yemek dâvetinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bulunuyorduk. Kendisine etin kol tarafı ikram edildi. Resûl-i Ekrem etin kol tarafını severdi. Ondan bir lokma kopardıktan sonra şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde insanların efendisi benim. Bu da neden biliyor musunuz? Allah Teâlâ gelmiş gelecek bütün insanları düz bir yere toplayacak. Orası, insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği, onlara çağıranın hepsine sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanlar sıkıntıdan ve kederden artık dayanamayacak hale gelince birbirlerine:

- İçinde bulunduğunuz sıkıntıyı, başınıza gelen hali görmüyor musunuz? Halinizi Rabbinize arzederek size şefaat edecek birini bulmayı düşünmüyor musunuz? diyecekler. Bazıları ötekilerine:

- Babanız Âdem’e gidiniz, diyecekler. Âdeme gelip:

- Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Seni Allah kudret eliyle yarattı. Sana kendi rûhundan üfledi. Meleklere sana secde etmelerini emretti, onlar da secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine varıp bizim için şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali, başımıza gelen derdi görmüyor musun? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim çok gazaplı. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Rabbim o ağaca yaklaşmamı yasakladı, ama ben O’nu dinlemedim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Nûh’a gidin, diyecek. Onlar da Nûh’a gelerek:

- Ey Nûh! Sen yeryüzü halkına gönderilen resûllerin ilkisin. Allah Teâlâ sana “çok şükreden kul” demişti. İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbinin huzurunda bize şefaat etmeyecek misin? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Benim bir duam vardı; onu da kavmimin aleyhine kullandım. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin. İbrâhim’e gidin, diye karşılık verecek. Onlar da İbrâhim’e gelerek:

- Sen Allah’ın peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. O da şunları söyleyecek:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç yalan söylemiştim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Mûsâ’ya gidin. Onlar da Mûsâ’ya gelerek şöyle diyecekler:

- Ey Mûsâ! Sen Allah'ın Resûlüsün. Allah sana peygamberlik vermek ve seninle konuşmak suretiyle seni diğer insanlardan üstün kılmıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun? O da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben öldürülmesine dair emir almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Îsâ’ya gidin, diyecek. Onlar da Îsâ’ya gelerek:

- Ey Îsâ! Sen Allah’ın Resûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’nun yarattığı bir ruhsun. Sen daha beşikte iken insanlarla konuştun. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. Îsâ da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek, ama bir günah zikretmeyecek. Sonra da, asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Muhammed’e gidin, diyecek.

Başka bir rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: Onlar da bana gelerek:

- Yâ Muhammed! Sen Allah’ın Resûlü ve son peygambersin. Allah Teâlâ senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. 

Ben de yürüyüp Arş’ın altına geleceğim, Rabbime secdeye kapanacağım. Sonra Allah Teâlâ daha önce kimseye öğretmediği en güzel hamdü senâyı bana ilham edecek. Sonra bana hitaben:

- Yâ  Muhammed! Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve:

- Yâ Rabbî! Ümmetimi bana bağışla! Yâ Rabbî! Ümmetimi kurtar! Yâ Rabbî! Ümmetimi bağışla! diye yalvaracağım. O zaman bana:

- Yâ Muhammed! Ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en sağındaki Bâbü’l-eymen’den içeri al! Onlar başkalarıyla beraber cennetin diğer kapılarından da gireceklerdir, buyurulacak. Sonra Resûl-i Ekrem sözüne şöyle devam etti: 

Canımı kudretiyle yaşatan Allah’a yemin ederim ki, cennet kapılarının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile (Bahreyn’deki) Hecer veya Mekke ile (Suriye’deki) Busrâ arasındaki mesafe kadar geniştir.” (Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîru sûre (17), 5; Müslim, Îmân 327, 328. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 10)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Resûl-i Ekrem Efendimiz, şefaat konusundaki bu ünlü hadisi bir davette ashâbıyla sohbet ederken söylemiştir. Bu davette ona, etin kol tarafını sevdiği için özellikle bu kısım ikram edilmiştir.

Mahşerdeki o korkunç bekleyiş sahnesini burada kısaca tasvir eden Peygamber aleyhisselâm, dünyaya gelmiş ne kadar insan varsa hepsinin düz bir arazide toplanacağını söylemekte, ayrıca sahne düzeninden de söz ederek insanlara şöyle bir bakanın hepsini görebileceğini, onlara seslenen kimsenin hepsine birden sesini duyurabileceğini belirtmektedir.

Hadiste mahşer gününde güneşin hararetinden beyinlerin kaynamaya başladığı sırada, mahşer halkının bir kurtarıcı aramaya çıkacakları anlatılmaktadır. Bu arayışın sonunda, uzandıkları bütün dalların birer birer ellerinde kaldığını hayretle ve dehşetle görecekler, ümitlerinin tükenmeye başladığı bir sırada, o korkunç meydanın yegâne hatırlı kişisinin, hadisimizde buyurulduğu üzere, kıyamet gününün efendisinin Peygamber-i Zîşân olduğunu anlayacaklardır. 

Şeref Hanım’ın (ö. 1861) dediği gibi: Geldi nice peygamber-i zîşân bu cihâna / Sen cümlesine seyyid ü servetsin Efendim diyeceklerdir. Mahşer meydanında, herkesin nefsinin derdine düştüğü bir zamanda, sözüne değer verilecek ve duası kabul edilecek yegâne sultanın o olduğunu görecekler ve Süleyman Çelebi gibi ona:

"Merhabâ ey âsi ümmet melcei

Merhaba ey çâresizler eşfai" diye sarılacaklardır.

Allah Teâlâ’nın, Resûlullah Efendimiz’e şefaat imkânı verdiği, "Rabbinin seni övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin" (İsrâ sûresi, 79) âyetinde de görülmektedir. Bu makâm, makâm-ı Mahmûd denilen büyük şefaat yetkisidir. 

O zaman Resûlullah Efendimiz’in elinde livâü'l-hamd (hamd sancağı) bulunacak, aralarında Hz. Âdem de olmak üzere bütün peygamberler bu sancağın altında toplanacaklardır (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 18; İbni Mâce, Zühd 37; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 281, 295, III, 2, 144).

Bazı kimseler, Allah’tan başka kimsenin şefaat edemeyeceğini söyleyerek, ne kadar sahih olursa olsun, şefaat konusundaki hadisleri kabul etmek istemezler. Halbuki birçok âyette Allah Teâlâ’nın izin verdiklerinin şefaat edebileceği açıkça belirtilmiştir. 

Meselâ: "İzni olmadan O'nun huzurunda kim şefaat edebilir?" (Bakara sûresi, 255) "Onun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez." (Yûnus sûresi, 3) "Rahmân nezdinde söz ve izin alandan başka hiçbirinin şefaate gücü yetmeyecektir" (Meryem sûresi, 87) "Allah'ın huzurunda kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez" (Sebe' sûresi, 23) âyetleri bunu göstermektedir. 

Özellikle de "O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez" (Tâ hâ sûresi, 109) âyeti konumuzun esasını teşkil eden hadîs-i şerîfe daha bir açıklık getirmektedir. Zaten Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de yukarıdaki hadiste kendisine “Yâ  Muhammed! 

Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek” diye şefaat izni verileceğini söylemektedir. Şu halde şefaat konusundaki âyetlerle bu ve benzeri hadisler tam bir uyum içindedir.

Şefaat sadece bundan ibaret değildir. Peygamber Efendimiz’in daha başka şefaatleri de vardır. Ayrıca Allah Teâlâ şefaat yetkisini diğer peygamberlere, meleklere, âlimlere, şehidlere, sâlih mü'minlere, çocuklara ve cennet ehlinden uygun gördüğü bazı kimselere de verecek, onlar da yakınlarına şefaat edeceklerdir.

Son olarak şunu söyleyelim: Bir hadîs-i şerîfte mü'minlerin ümidi Efendimiz, "Kimsenin zorlaması olmadan, kendiliğinden ve içinden gelerek iman eden kimselere" şefaat edeceğini söylemektedir. (Buhârî, Rikak 51) Öyleyse herkes Resûlullah Efendimiz’in şefaatini elde edebilmek için onun belirttiği özelliğe sahip olmaya çalışmalıdır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’den önce şefaat etmeleri için kendilerine başvurulan peygamberlerin, şahsî günahlarından söz ederek kendilerini şefaat etmeye lâyık görmemeleri, hem tevâzularının bir eseridir hem de şefaatin derece derece olduğunu, en büyük şefaat yetkisinin de Peygamber  aleyhisselâm’da bulunduğunu göstermek içindir.  

Bu hadis kısaca geçmiş ve peygamberlerin büyük ve küçük günah işleyip işlemedikleri hususunda âlimlerimizin görüşleri orada genişçe ele alınmıştır.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem mahşer gününde şefaate lâyık olan kimselere şefaat edecektir.

2. Hiçbir peygamberin şefaate cesaret edemeyip sadece Resûlullah Efendimiz’in bu konuda niyazda bulunması ve kendisine şefaat yetkisi verilmesi onun Allah Teâlâ’nın yanındaki değerini göstermektedir.

3. Cenâb-ı Hakk’ın, önce Resûl-i Ekrem’e değil de diğer peygamberlere başvurmayı ilhâm etmesi, Peygamber aleyhisselâm’ın şefaat yetkisini ve üstünlüğünü insanların daha iyi anlamaları içindir.

4. Mahşerin, kendisinden Allah’a sığınılacak kadar çetin ve dayanılamayacak kadar korkunç bir yer olduğu anlaşılmaktadır.

-

Peygamber Efendimiz’in İsimleri

Ben Muhammed'im ve Ahmed'im. Ben o Mâhi'yim ki Allah benim (nübüvvetim) ile küfrü izale edecektir. Ben o Haşir'im ki (kıyamet gününde), insanlar beni takip ederek haşr olunacaktır. 

Ben Âkib'im. Hâtemü’l-Enbiyâ'yım (Benden sonra hiç kimse, peygamber olmayacaktır.)” Bu hadîs-i şeriften de anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber'in en meşhur isimlerinden ikisi, Muhammed ve Ahmed'dir. Bu iki isim, “hamd” kökünden türemiştir. Hamd; “kişinin faziletini anarak övmek” demektir. 

Buna göre Ahmed; “Allah Teala'yı yüksek sıfatlarıyla ve kudret eserleriyle gerektiği şekilde öven kişi” demektir. Muhammed ise; “fazilet ve iyilikleri anılarak övülmüş kişi” demektir. “Öven Ahmed, övülen Muhammed'dir” ifadesi, bu iki ismin anlamını daha iyi açıklar. 

Kadı lyaz diyor ki: “Rasûlullâh, Muhammed olmazdan evvel Ahmed idi. Diğer bir deyimle insanlar, Hz. Peygamber'i övmeden önce o, Allah'ı yüksek sıfatlarıyla övmüştür. 

Bu cihetledir ki, Peygamberimizin Ahmed adı, geçmiş peygamberlerin kitaplarında zikredilmiş, Muhammed adı ise, Kur'ân-ı Kerim'de verilmiş olup, her ikisi de en güzel iki isimdir.” Hiç şüphesiz Peygamberimizin mübarek isimleri bunlardan ibaret değildir. 

Peygamberimiz çeşitli isimlerle anıla gelmiştir. Bunları, bin adedine vardıranlar olduğu gibi, üç yüze ulaştıranlar ve “Esmâü'1-Hüsnâ” adedince, bunlardan 99 adedini seçip zikredenler de vardır. Ancak yukarıda mealini verdiğimiz hadiste, beş ismin özellikle zikredilmesinin sebepleri şunlar olabilir: 1. Bu beş ismin, daha evvelki peygamberlere indirilen 

Mukaddes Kitaplarda mevcut olması ve geçmiş ümmetlerin bu isimleri tanımış olması. 2. Bu beş ismin, işaret ve delalet ettiği yüce manalar itibarıyla Rasûlullâh'ın en yüksek isimleri olması. Şunu da ifade etmek gerekir ki, hadis-i şerîfteki beş adedi, daha çok sayıyı reddetmez. Peygamber Efendimizin “Muhammed” adı, aşağıdaki meali verilecek ayet-i kerimede geçmektedir: “Muhammed (s.a.v.), Allah'ın Peygamberidir.” (Fetih, 29) “Ahmed” adı ise, Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetinde geçmektedir: “Meryem oğlu İsâ: (Ey İsrailoğulları! 

Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın tarafından size gönderilmiş bir peygamberiyim) demişti.” (Sâf, 6) Peygamber Efendimizin, Kur’ân-ı Kerim'de Geçen İsimleri Peygamber Efendimizin, 

Kur’ân-ı Kerim'de başlıca şu isimlerle anıldığı görülüyor: “Muhammed (Fetih, 29), Ahmed (Sâf, 6), Rasûl (Bakara, 285; Nisâ, 13), Nebî (Enfâl, 64; Tevbe, 61, 73), Şâhid (Fetih, 8; Nahl, 89), Mübeşşir (Sebe, 28), Beşîr (İsrâ, 105), Nezîr (Hacc, 49), Münzir (Ra’d, 7), Dâî ilallâh (Ahkâf, 31), Sirâcün Münîr (Ahzâb, 46), Raûfü’r-Rahîm (Tevbe, 128), Musaddik (Âl-i İmrân, 81), Müzekkir (Ğâşiye, 21), Müzzemmil (Müzzemmil, 1), Müddessir (Müddessir, 1), Abdullâh (Cinn, 19), Kerîm (Hâkka, 40), Hakk (Zuhrûf, 29), Mübîn (Zuhrûf, 29), Nûr (Mâide, 15), Hâtemü’n-Nebiyyîn (Ahzâb, 40), Rahmeten li’l-âlemîn (Enbiyâ, 107), Hâdî (Rûm, 53; Neml, 81), Tâ-hâ (Tâ-hâ, 1), Yâsîn (Yâsîn, 1), Emîn (Tekvîr, 21), Kademe Sıdk (Yûnus, 2), Nebiyy-i Ümmî (A‘râf, 157) ” Ayrıca delalet ettiği anlam bakımından Necmü’s-Sâkıb (Târık, 3), Sırât-ı Müstakîm (Yâsîn, 4), Urvetü’l-Vüskâ (Lokmân, 22) ve Ni‘met (Kalem, 2) deyimlerinin de 

Kur'ân-ı Kerîm’de Rasûlullâh'a ad olarak zikrolunduğunu söyleyenler vardır. Yukarıda sıralanan isimlerden bazıları bir ayette, bazıları birkaç ayette; bazıları ise pek çok ayette geçmektedir. 

Her birinin, “Muhammed ve Ahmed” isminde olduğu gibi, işaret ettiği derin manalar vardır ve bu manalar, sevgili Peygamberimizin îfa ettiği yüksek vazifenin birer cihetini sembolize ederler. Mesela; insanlara İslâm gibi bir dini müjdelediği için “Beşîr ve Mübeşşir” denilmiştir. 

Allah'ın birliği ve ümmetin fiillerine şahadet ettiği için “Şâhid” denilmiştir. İnanmayanları, Allah'ın azabı ile korkutması dolayısıyla de “Nezîr-Münzir” adı verilmiştir. İnsanları ve cinleri, Allah yoluna -hak yola- davet ettiği için “Dâî ilallâh”, tebligatı ile şirkin karanlığı gidip îman nuru ortalığı aydınlattığı için “Siracün Munîr”, Hz. Musa ve İsa'ya inzal olunan 

Mukaddes Kitapları tasdik ettiği için, “Musaddik”, nasihatçi-öğütçü olması itibariyle “Müzekkir”, halkı irşât ve insanlığı ıslah için kalkıp hareket etme ve gayretle yürüme zamanının geldiğini hatırlatmak üzere, ilahî hitaba muhatap kılındığı için “Müddessir”, kulluğunu ifade ve tevazuunu işar için 

“Abdullah”, insanlığın saadeti için gönderilmiş saygıdeğer, şerefli bir peygamber olduğu için “Kerim”, bıkıp usanmadan ilahî hakikatleri ve İslâmî esasları insanlara anlattığı, açıkladığı için “Hakku’l-Mübîn”, etrafını ilahi nurla aydınlatması itibarıyla “Nur”, adeta mühürleyerek kendisinden önceki

 peygamberlerin kutsal gayretlerini tasdik etmesi ve son peygamber olması yani, peygamberlik müessesesinin kendisiyle sona ermesi bakımından “Hâtemü’n-Nebiyyîn” denilmiştir. Her iki dünyada saadete vesile olacak 

Dîn-i İslam'ı tebliğ etmesi ve bütün insanlığın bundan yararlanabilmesi, bütün akıl sahiplerinin bununla kurtuluş yoluna girmesi imkanı mevcut olduğundan, “Rahmeten l'il-âlemîn”, hidayet edici, yol gösterici, gidilecek yolu öğretici manalarında “Hâdî”, ümmetinin hidayetini isteyen bir peygamber olması ve her çeşit pisliklerden arınmış olarak 

Allah'ın kullarını, ilahi hükümleri kabule teşvik edici olması anlamında bir hitap olarak “Tâ-Hâ”, keza bu şekilde bir hitap olması bakımından “Yasin”, her bakımdan güvenilir olması, vahyi tebliğde kusursuz olması, 

vazifesini gereği gibi yapması itibariyle “Emîn”, ümmetine şefaatçi olması itibariyle “Kademe Sıdk”, ona ve tebliğ ettiği esaslara uyanlar, en sağlam bir kulpa sarılmış olacaklarından “Urvetü’l- Vüskâ”, insanlığın mutluluğu için en doğru yol olan 

İslâm'a insanları davet ettiği için “Sırât-ı Müstakîm”, hidayet ve irşadıyla -yıldızların karanlığı aydınlattığı gibi - insanın iç ve dış dünyasını saran karanlıkları nurlandırdığı için “Necm-i Sâkıb”, okuyup-yazma bilmediği halde ilmin bütün inceliklerine ve kemâlâtına vakıf olması itibarıyla “Ümmî”, ilahi bir taltif manasıyla bir teşvik hitabı olarak: “İşin çok önemlidir, kalk! Gizlenme! 

Hakikati tebliğde zayıf davranma!» manasında “Müzzemmil”, akıllılık, gayretlilik, güzel ahlak, dünyevi ve uhrevi saadet sebebi olan bütün güzel vasıflarla, Rabbânî bir mevhibe neticesinde donatılan ve bu haliyle insanlık için büyük bir nimet olması itibarıyla da “Ni'met” denilmiştir. Yukarıda yaptığımız kısa açıklamalar, Peygamberimize ait isimlerin, en bilinen yaygın işaret ve delaletleridir. 

Yoksa bu mübarek isimlerin, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v.)’in vazife ve hizmetleri incelenerek tecellileri göz önüne alınırsa, sayısız açıklamaları olacağını kabul etmek gerekir. Kur'ân-ı Kerîm'de işaret edilen isimler arasında “Raûfu’r-Rahîm» ismi özel bir öneme sahiptir. 

Zira bu isimle Cenâb-ı Hakk, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)'i, hiçbir peygambere nasip olmayacak derecede yüksek bir ilahi iltifata eriştirmiştir. Bilindiği gibi Rauf ve Rahîm isimleri, Cenâb-ı Mevlâ'nın kendi ilahi zatına ait iki isimdir. 

Dolayısıyla bu isimleri ona vermekle, sevgili Peygamberimizi kendi zât-ı ilâhisine ait isimlerle tavsif buyurmuş olmaktadır. Bu isimlendirme ve tavsifte, büyük bir tekrîm-i ilahî vardır. Resûlullâh (sav.), müminlerin hepsi için lütuf ve ihsan edicidir; 

Peygamber (s.a.v.), ilahî ahlak ile ahlaklanmış olduğundan, iman edenlere çok düşkündür; onların menfaatini ister, onlara hiçbir zarar ulaşmasını arzu etmez, onların üzerine titrer. Aynı şekilde tebliğ ettiği din de müminler için rahmettir. (Tevbe, 128)

Abdullah: Allah’ın kulu.

Âbid: Kulluk eden, ibadet eden.

Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.

Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.

Ahsen: En güzel.

Alî: Çok yüce.

Âlim: Bilgin, bilen.

Allâme: Çok bilgili.

Âmil: İşleyici, iş ve hareket adamı.

Azîz: Çok yüce, çok şerefli olan, galip.

Beşîr: Müjdeleyici.

Burhan: Sağlam delil.

Cebbâr: Kahredici, galip.

Cevâd: Cömert.

Ecved: En iyi, en cömert.

Ekrem: En şerefli.

Emin: Doğru ve güvenilir kimse.

Fadlullah: Allahın ihsanı, fazlı.

Fâruk: Hakkı bâtıldan ayıran.

Fettâh: Her türlü hayrın kapısını açan.

Gâlib: Hâkim ve üstün olan.

Ganî: Zengin.

Habib: Sevgili, çok sevilen.

Hâdî: Doğru yola götüren.

Hâfiz: Muhafaza edici.

Halîl: Dost.

Halîm: Yumuşak huylu.

Hâlis: Saf, temiz.

Hâmid: Hamd edici, övücü.

Hammâd: Çok hamdeden.

Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.

Kamer: Ay.

Kayyim: Görüp gözeten.

Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.

Mâcid: Yüce ve şerefli.

Mahmûd: Övülen.

Mansûr: Zafere kavuşmuş.

Masûm: Suçsuz, günahsız.

Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.

Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.

Mekkî: Mekkeli.

Merhûm: Rahmetle bezenmiş.

Mes’ud: Mutlu.

Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.

Muallim: Öğretici.

Muktedâ: Peşinden gidilen, uyulan.

Muslih: Islah edici ve düzene koyucu.

Mustafa: Çok arınmış.

Mutî: Hakka itaat eden.

Mu’tî: Veren, ihsan eden.

Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan.

Mübarek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli.

Şira Yıldızı - Sirius Yıldızı (Şi'ra Yıldızı'nın Rabbi O'dur)

“Şüphesiz O, Şi'râ'nın Rabbidir.” (Necm, 53/49)

"Şi'râ", bazı Cahiliye Araplarının taptığı yıldız, samanyolunun en parlak yıldızıdır.

“O, Şi'râ'nın Rabbidir” ifadesiyle, Allah'ın, evrenin yaratıcı ve hakimi olduğu vurgulanmaktadır.

Şi'râ, bazı Arap kabilelerinin şans kaynağı saydıkları, bahtlarını kendisine bağladıkları ve bu sebeple taptıkları en parlak yıldız olarak anlaşılmıştır.

Batı dillerinde yazılan meal ve tefsirlerde, Şi'râ karşılığında genellikle "Sirius" kelimesinin kullanılması da bu anlamdan hareketle yapılmış bir çeviridir. (Mesela bk. Arthur J. Arberry, The Koran, s. 552; Hamidullah, Le Saint Coran, s. 528)

Sirius, dilimizde Akyıldız veya Şi’rayıyemani olarak bilinen ve Büyükköpek takım yıldızı içinde yer alan en parlak yıldızın adıdır.

Öyle anlaşılıyor ki, ayette Yüce Allah'ın Şi'râ'nın da Rabbi olduğu belirtilerek, bir tür şirk olan bu gibi telakkilerin temelden yıkılması hedeflenmektedir.

Bu kısa bilgiden sonra konunun detayına gelince:

Sözlükte “saç” anlamındaki şa‘r kökünden türetilir ve “parlak bir yıldız” diye tanımlanır.

Arap dilcilerinin Şi‘râyı “saçlı” manasında Arapça asıllı bir kelime kabul etmelerine rağmen şarkiyatçılar, kelimenin Grekçe’deki sirius isminin Arapçalaşmış şekli olabileceği görüşündedir (Horovitz, s. 119; Jeffery, s. 186).

Kur'an-ı Kerîm’de cins ismi olarak necm ve kevkeb kelimeleriyle yıldızlara işaret edilmiş, sadece Şi‘râ özel ismiyle anılmıştır. (Necm 53/49) Sahih hadis kaynaklarında bu isme rastlanmamaktadır.

Gerek sözlüklerde gerekse tefsirlerde Şi‘rânın bir adının da mirzem olduğu, Cevzâ’dan (İkizler burcu) sonra doğduğu ve doğuşu sırasında yüksek bir hararet taşıdığı belirtilir.

Bazı Araplar Şi‘râ kelimesinden büyükköpek takım yıldızını, bazıları da Cevzâ burcunda yer alan mirzemi anlardı. Aslında Şi‘râ bir çift yıldız olup bunlardan güneye düşene Şi‘râ-yı Yemâniyye, kuzeye düşene Şi‘râ-yı Şâmiyye denirdi.

Asıl Şi‘râ Samanyolunun ve Büyükköpek (Orions Dog, Canis Major / Avcı Köpeği) takım yıldızının en parlak yıldızı olan Şi‘râ-yı Yemâniyye’dir.

Nitekim Batlamyusçu Grek astronomisinde Şi‘râ büyük bir köpek resminin ağzında gösterilmiştir. Şi‘râ-yı Şâmiyye ise küçük köpek (canis minor) takım yıldızı içinde yer alır. Şi‘râ-yı Yemâniyye’ye abûr, Şi‘râ-yı Şâmiyye’ye gumeysâ adı da verilmiştir. Câhiliye dönemi inancına göre bunlar Süheyl (Orion) yıldızının kız kardeşleridir.

Diğer yıldızların aksine Şi‘râ-yı Yemâniyye semayı enine kateder (ubûr) ve bu sebeple ona abûr denir.

Gökyüzünün en parlak yıldızı kabul edilen Şi‘râ Güneş'ten yirmi üç kat daha parlak, elli kat daha büyüktür ve dünyadan 8,7 ışık yılı (51 trilyon mil) uzaklıktadır. Bu mesafe dünya ile Güneş arasındaki 149 milyon kilometrelik uzaklığın 1 milyon katıdır.

Şubat ve mart aylarında Şi‘râ dünyanın her yerinden görülebilir. Doğuş zamanı ayınkine yakındır. İkizler burcunda bulunan sacayağı şeklindeki üç yıldızın adı olan “Hek‘a” ile Cevzâ’dan sonra doğar.

Câhiliye Arapları genellikle Şi‘râya büyük önem verir, dünya üzerinde etkili olduğuna inanır, bazı kabileler ona tapardı. Araplar içinde ona ilk tapanın Ebû Kebşe el-Huzâî olduğu söylenir. (Âlûsî, XXVII, 69-70)

Bir rivayete göre müşrikler, Hz. Peygamber Efendimiz (asm)'in kendi dinlerini reddedip yeni bir din tebliğ etmesini Ebû Kebşe’nin Şi‘râya tapmasına benzetip ona “Ebû Kebşe’nin oğlu” demişlerdir.

Cahiliye şiirinde Şi‘râya yer verilmesi bu yıldıza gösterilen saygının bir ifadesidir. (Bazı örnekler için bk. Kurtubî, XVII, 119; Horovitz, s. 119)

“Sothis” (Eski Mısırca adının Grekçe’ye uyarlanmış hali)

“Sigi” (Dogonlar’da)

“Sigo” (Bambara’larda)

“Şi’ra” (Araplar’da)

“Seirios” (Yunanlar’da)

“Sirius” (Romalılar’da)

“Kak-si-sa” veya “Kak-si-di” (Asur-Babil’de)

“Kak-si-si” (Hititler’de)

“Tistirya“, “Tishtrya” veya “Tiştria” (Zerdüştçülüğü benimsemiş kavimlerde)

“Sima Kayne” (Bozolar’da)

“Sirona” (Galyalılar’da)

“Hu-Şi” (Çinliler’de )

Kur'an-ı Kerîm’de;

- Karanın ve denizin karanlıklarında yön bulma gibi hususlarda yıldızların insanlar için bir işlev gördüğü (En‘âm 6/97; Nahl 16/16),

- Semanın burçlarla, yıldızlarla donatıldığı (Hicr 15/16; Sâffât 37/6),

- Yıldızların Allah tarafından yaratılıp O’nun buyruğuna boyun eğen, kudretine şahitlik eden varlıklar olduğu (A‘râf 7/54; Nahl 16/12)

ve zamanı gelince ışıklarının söneceği (Mürselât 77/8; Tekvîr 81/2) belirtilmektedir.

Dikkatleri çeken Şi‘râ da bunlardan farklı olmayıp, “Şi‘rânın rabbi de yalnız O’dur.” (Necm 53/49)

Bu ayetin geçtiği Necm suresinin başında, “Andolsun o yıldıza battığında” buyurularak yıldızın batmasına vurgu yapılmış, En‘âm suresinde (6/76) Hz. İbrâhim’in, Allah inancı konusunda kavmiyle tartışırken kendisini bir yıldıza tapıyormuş gibi gösterip onun batması üzerine, “Ben böyle batıp gidenleri sevmem” dediği bildirilmiştir.

Böylece; insanların bazı gök cisimlerine olağan üstü özellikler atfetmeleri veya tapmaları gibi yanlış yollara düşmemeleri, yıldızların da batıp kaybolduğunu görmeleri gerektiği hususu ifade edilmiştir.

Kaynaklar:

- Lisânü’l-ʿArab, “şʿar” md.; Kāmus Tercümesi, II, 438;

- Mukātil b. Süleyman, Tefsîru Muḳātil b. Süleymân (nşr. Abdullah Mahmûd eş-Şehhâte), Kahire 1988, IV, 166;

- Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1412/1992, XI, 536-537;

- Abdurrahman es-Sûfî, Ṣuverü’l-kevâkibi’s̱-s̱âbite (nşr. Fuat Sezgin), Oxford 1986; a.mlf., Terceme-i Ṣuverü’l-kevâkib (trc. Nasîrüddîn-i Tûsî), Tahran 1348 hş., s. 165-170;

- Kurtubî, el-Câmiʿ, XVII, 119-120;

- Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXVII, 69-70;

- J. Horovitz, Koranische Untersuchungen, Berlin-Leipzig 1926, s. 119;

- A. Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur’ān, Baroda 1938, s. 186;

- Cevâd Ali, el-Mufassal, VI, 58-59;

- Hüseyin Demirkan, Yıldızların Esrarı, İstanbul 1978, s. 19;

- M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XXVII, 150-152;

- Yahyâ Şâmî, ʿİlmü’l-felek: Ṣafaḥât mine’t-türâs̱i’l-ʿilmî el-ʿArabî ve’l-İslâmî, Beyrut 1997, s. 16, 65, 69-70, 292-293;

- Bustânî, DM, X, 495;

- P. Kunitzsch, “al-Shiʿrā”, EI2 (İng.), IX, 471-472;

- C. Schoy, “Şiʿrâ” (trc. Hûrşîd), DMİ, XIII, 310-311.

(bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Şi'ra md.)