Showing posts with label Kur'an-ı Kerim. Show all posts
Showing posts with label Kur'an-ı Kerim. Show all posts

August 02, 2026

Allah’a Borç Mu Verilirmi

Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükafat da vardır. (Hadid /18)

 Ayette, hakki anlamda değil, mecazi bir anlatımla Allah’a güzel bir şekilde borç (karz-ı hasen) veren kimseye, bunun kat kat fazlasının ödeneceğinden söz edilmiştir. 

Bu ayetlerde Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan malî harcamanın Allah’a verilen bir borç olarak anılması, verilenin Allah katında zayi olmayacağına, karşılığının sevap ve mükâfat olarak geri döneceğine dair ilahi bir vaad şeklinde yorumlanır.

Bu ödüncün “güzel” diye nitelenmesi ise harcamanın riya ve dünyevî beklenti karıştırmadan sırf Allah rızası için ve helal maldan yapılmasının gerektiğine ve böyle bir davranışın güzelliğine işaret eder.

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve ona döndürüleceksiniz.” (Bakara, 2/245)

İnfak, sadaka, karz-ı hasen Kuran-ı Kerîm’in müminleri teşvik ettiği üç yardım ve dayanışma şeklidir.

İnfak öncelikle akrabaya ve bazen ihtiyaç gözetilmeden yapılır, sadaka yahut tasadduk daha ziyade muhtaç durumdaki akraba olmayanlara yönelik malî bir ibadettir. Bu ikisi bağıştır geri dönmez, ecrini Allah verir.

Karz-ı hasen ise, Allah rızasından başka bir menfaat beklenmeden verilen borçtur. Bu borç karşılığında borçludan menfaat beklenmez, yalnızca ödeme imkânına kavuştuğunda borcun aslını ödemesi istenir.

Kutsî hadislerden öğrendiğimize göre Allah Teâlâ, nerede ve hangi davranışta rızası bulunuyorsa orada kendi bulunuyormuş gibi bir ifade kullanarak kullarını hayırlı işlere, güzel davranışlara, yardımlaşma ve dayanışmaya teşvik etmektedir.

Bu cümleden olarak “hasta ziyaretini kendini ziyaret, aç bir kimseyi doyurmayı kendini doyurmak” olarak ifade buyurmuştur (Müslim, Birr, 43).

Burada da güzel borç vereni kendisine borç veren gibi kabul ederek yardım sever mümine şereflerin en büyüğünü bahşetmiş, onu dinî heyecanın doruğuna yükseltmiştir. 

Ne yazık ki maddeci ahlakın etkisine giren Müslümanlar, geleneğimizde mevcut bulunan bu güzel davranışı büyük ölçüde terk etmişlerdir. Terkedilen sünnetleri, İslami gelenekleri ihya eden, yeniden uygulama alanına koyan müminlere büyük müjdelerin bulunduğu unutulmamalıdır.

Mealini vereceğimiz ayetten anlaşılan odur ki, bu güzel hayır ve ibadet, bizim Peygamberimizden (asm) önceki peygamberlerin kavimlerine de buyurulmuştur.

“Andolsun ki Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Onlardan on iki de nakib (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: 'Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızası için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse kesinlikle doğru yoldan sapmış olur.'” (Maide, 5/12)

Uygulamada dünyasını ahiretine tercih eden “bazı Müslümanlar” sözde faizsiz borç vermişler, ama uyduruk yöntemlerle bu ödünçten menfaat (faiz) sağlamışlardır.

İsrailoğulları başka milletlerden faiz almışlar, kendi milletlerinden faiz alma yasağını da delmenin yolunu (hilesini) bulmuşlardır:

“Mişna’da, anti-tefecilik kanunlarından kaçınma metotları da işlenmektedir. En basit metot örneklerinden biri, kişinin bir başkasına bir nesne ödünç vermesi ve bir süre sonra onu daha ucuz fiyata geri almasıdır. Kanundaki boşluktan istifade etmenin bir başka örneğiyse şöyledir: 

Ahit, İsrailoğullarından olmayanlara faiz uygulamaya izin verir böylece bir İsrailoğlu başka bir İsrailoğluna faizle borç vereceği zaman İsrailoğullarından olmayan üçüncü bir aracı kullanır." (Bava Metzia 5:6, 71-a)

Menfaat sağlayan borç verme karz-ı hasen değildir, Allah Teâlâ’nın vaadettiği iki cihan ödüllerine nail olmanın yolu, hiçbir menfaat beklemeden ihtiyaç sahiplerine ödünç vermektir.

Hz.Peygamber (s.a.v) ve Şefaat

"Şefaat var mıdır?" Peygamber (s.a.v) Efendimizin şefaat hadisi tüm sahihliği ile gözümüz önünde duruyorken bu soruları soranların gerçekten art niyetli kişiler olduğunu düşünüyoruz.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir yemek dâvetinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bulunuyorduk. Kendisine etin kol tarafı ikram edildi. Resûl-i Ekrem etin kol tarafını severdi. Ondan bir lokma kopardıktan sonra şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde insanların efendisi benim. Bu da neden biliyor musunuz? Allah Teâlâ gelmiş gelecek bütün insanları düz bir yere toplayacak. Orası, insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği, onlara çağıranın hepsine sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanlar sıkıntıdan ve kederden artık dayanamayacak hale gelince birbirlerine:

- İçinde bulunduğunuz sıkıntıyı, başınıza gelen hali görmüyor musunuz? Halinizi Rabbinize arzederek size şefaat edecek birini bulmayı düşünmüyor musunuz? diyecekler. Bazıları ötekilerine:

- Babanız Âdem’e gidiniz, diyecekler. Âdeme gelip:

- Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Seni Allah kudret eliyle yarattı. Sana kendi rûhundan üfledi. Meleklere sana secde etmelerini emretti, onlar da secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine varıp bizim için şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali, başımıza gelen derdi görmüyor musun? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim çok gazaplı. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Rabbim o ağaca yaklaşmamı yasakladı, ama ben O’nu dinlemedim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Nûh’a gidin, diyecek. Onlar da Nûh’a gelerek:

- Ey Nûh! Sen yeryüzü halkına gönderilen resûllerin ilkisin. Allah Teâlâ sana “çok şükreden kul” demişti. İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbinin huzurunda bize şefaat etmeyecek misin? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Benim bir duam vardı; onu da kavmimin aleyhine kullandım. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin. İbrâhim’e gidin, diye karşılık verecek. Onlar da İbrâhim’e gelerek:

- Sen Allah’ın peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. O da şunları söyleyecek:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç yalan söylemiştim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Mûsâ’ya gidin. Onlar da Mûsâ’ya gelerek şöyle diyecekler:

- Ey Mûsâ! Sen Allah'ın Resûlüsün. Allah sana peygamberlik vermek ve seninle konuşmak suretiyle seni diğer insanlardan üstün kılmıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun? O da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben öldürülmesine dair emir almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Îsâ’ya gidin, diyecek. Onlar da Îsâ’ya gelerek:

- Ey Îsâ! Sen Allah’ın Resûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’nun yarattığı bir ruhsun. Sen daha beşikte iken insanlarla konuştun. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. Îsâ da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek, ama bir günah zikretmeyecek. Sonra da, asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Muhammed’e gidin, diyecek.

Başka bir rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: Onlar da bana gelerek:

- Yâ Muhammed! Sen Allah’ın Resûlü ve son peygambersin. Allah Teâlâ senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. 

Ben de yürüyüp Arş’ın altına geleceğim, Rabbime secdeye kapanacağım. Sonra Allah Teâlâ daha önce kimseye öğretmediği en güzel hamdü senâyı bana ilham edecek. Sonra bana hitaben:

- Yâ  Muhammed! Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve:

- Yâ Rabbî! Ümmetimi bana bağışla! Yâ Rabbî! Ümmetimi kurtar! Yâ Rabbî! Ümmetimi bağışla! diye yalvaracağım. O zaman bana:

- Yâ Muhammed! Ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en sağındaki Bâbü’l-eymen’den içeri al! Onlar başkalarıyla beraber cennetin diğer kapılarından da gireceklerdir, buyurulacak. Sonra Resûl-i Ekrem sözüne şöyle devam etti: 

Canımı kudretiyle yaşatan Allah’a yemin ederim ki, cennet kapılarının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile (Bahreyn’deki) Hecer veya Mekke ile (Suriye’deki) Busrâ arasındaki mesafe kadar geniştir.” (Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîru sûre (17), 5; Müslim, Îmân 327, 328. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 10)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Resûl-i Ekrem Efendimiz, şefaat konusundaki bu ünlü hadisi bir davette ashâbıyla sohbet ederken söylemiştir. Bu davette ona, etin kol tarafını sevdiği için özellikle bu kısım ikram edilmiştir.

Mahşerdeki o korkunç bekleyiş sahnesini burada kısaca tasvir eden Peygamber aleyhisselâm, dünyaya gelmiş ne kadar insan varsa hepsinin düz bir arazide toplanacağını söylemekte, ayrıca sahne düzeninden de söz ederek insanlara şöyle bir bakanın hepsini görebileceğini, onlara seslenen kimsenin hepsine birden sesini duyurabileceğini belirtmektedir.

Hadiste mahşer gününde güneşin hararetinden beyinlerin kaynamaya başladığı sırada, mahşer halkının bir kurtarıcı aramaya çıkacakları anlatılmaktadır. Bu arayışın sonunda, uzandıkları bütün dalların birer birer ellerinde kaldığını hayretle ve dehşetle görecekler, ümitlerinin tükenmeye başladığı bir sırada, o korkunç meydanın yegâne hatırlı kişisinin, hadisimizde buyurulduğu üzere, kıyamet gününün efendisinin Peygamber-i Zîşân olduğunu anlayacaklardır. 

Şeref Hanım’ın (ö. 1861) dediği gibi: Geldi nice peygamber-i zîşân bu cihâna / Sen cümlesine seyyid ü servetsin Efendim diyeceklerdir. Mahşer meydanında, herkesin nefsinin derdine düştüğü bir zamanda, sözüne değer verilecek ve duası kabul edilecek yegâne sultanın o olduğunu görecekler ve Süleyman Çelebi gibi ona:

"Merhabâ ey âsi ümmet melcei

Merhaba ey çâresizler eşfai" diye sarılacaklardır.

Allah Teâlâ’nın, Resûlullah Efendimiz’e şefaat imkânı verdiği, "Rabbinin seni övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin" (İsrâ sûresi, 79) âyetinde de görülmektedir. Bu makâm, makâm-ı Mahmûd denilen büyük şefaat yetkisidir. 

O zaman Resûlullah Efendimiz’in elinde livâü'l-hamd (hamd sancağı) bulunacak, aralarında Hz. Âdem de olmak üzere bütün peygamberler bu sancağın altında toplanacaklardır (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 18; İbni Mâce, Zühd 37; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 281, 295, III, 2, 144).

Bazı kimseler, Allah’tan başka kimsenin şefaat edemeyeceğini söyleyerek, ne kadar sahih olursa olsun, şefaat konusundaki hadisleri kabul etmek istemezler. Halbuki birçok âyette Allah Teâlâ’nın izin verdiklerinin şefaat edebileceği açıkça belirtilmiştir. 

Meselâ: "İzni olmadan O'nun huzurunda kim şefaat edebilir?" (Bakara sûresi, 255) "Onun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez." (Yûnus sûresi, 3) "Rahmân nezdinde söz ve izin alandan başka hiçbirinin şefaate gücü yetmeyecektir" (Meryem sûresi, 87) "Allah'ın huzurunda kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez" (Sebe' sûresi, 23) âyetleri bunu göstermektedir. 

Özellikle de "O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez" (Tâ hâ sûresi, 109) âyeti konumuzun esasını teşkil eden hadîs-i şerîfe daha bir açıklık getirmektedir. Zaten Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de yukarıdaki hadiste kendisine “Yâ  Muhammed! 

Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek” diye şefaat izni verileceğini söylemektedir. Şu halde şefaat konusundaki âyetlerle bu ve benzeri hadisler tam bir uyum içindedir.

Şefaat sadece bundan ibaret değildir. Peygamber Efendimiz’in daha başka şefaatleri de vardır. Ayrıca Allah Teâlâ şefaat yetkisini diğer peygamberlere, meleklere, âlimlere, şehidlere, sâlih mü'minlere, çocuklara ve cennet ehlinden uygun gördüğü bazı kimselere de verecek, onlar da yakınlarına şefaat edeceklerdir.

Son olarak şunu söyleyelim: Bir hadîs-i şerîfte mü'minlerin ümidi Efendimiz, "Kimsenin zorlaması olmadan, kendiliğinden ve içinden gelerek iman eden kimselere" şefaat edeceğini söylemektedir. (Buhârî, Rikak 51) Öyleyse herkes Resûlullah Efendimiz’in şefaatini elde edebilmek için onun belirttiği özelliğe sahip olmaya çalışmalıdır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’den önce şefaat etmeleri için kendilerine başvurulan peygamberlerin, şahsî günahlarından söz ederek kendilerini şefaat etmeye lâyık görmemeleri, hem tevâzularının bir eseridir hem de şefaatin derece derece olduğunu, en büyük şefaat yetkisinin de Peygamber  aleyhisselâm’da bulunduğunu göstermek içindir.  

Bu hadis kısaca geçmiş ve peygamberlerin büyük ve küçük günah işleyip işlemedikleri hususunda âlimlerimizin görüşleri orada genişçe ele alınmıştır.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem mahşer gününde şefaate lâyık olan kimselere şefaat edecektir.

2. Hiçbir peygamberin şefaate cesaret edemeyip sadece Resûlullah Efendimiz’in bu konuda niyazda bulunması ve kendisine şefaat yetkisi verilmesi onun Allah Teâlâ’nın yanındaki değerini göstermektedir.

3. Cenâb-ı Hakk’ın, önce Resûl-i Ekrem’e değil de diğer peygamberlere başvurmayı ilhâm etmesi, Peygamber aleyhisselâm’ın şefaat yetkisini ve üstünlüğünü insanların daha iyi anlamaları içindir.

4. Mahşerin, kendisinden Allah’a sığınılacak kadar çetin ve dayanılamayacak kadar korkunç bir yer olduğu anlaşılmaktadır.

Peygamber Efendimiz’in İsimleri

Ben Muhammed'im ve Ahmed'im. Ben o Mâhi'yim ki Allah benim (nübüvvetim) ile küfrü izale edecektir. Ben o Haşir'im ki (kıyamet gününde), insanlar beni takip ederek haşr olunacaktır. 

Ben Âkib'im. Hâtemü’l-Enbiyâ'yım (Benden sonra hiç kimse, peygamber olmayacaktır.)” Bu hadîs-i şeriften de anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber'in en meşhur isimlerinden ikisi, Muhammed ve Ahmed'dir. Bu iki isim, “hamd” kökünden türemiştir. Hamd; “kişinin faziletini anarak övmek” demektir. 

Buna göre Ahmed; “Allah Teala'yı yüksek sıfatlarıyla ve kudret eserleriyle gerektiği şekilde öven kişi” demektir. Muhammed ise; “fazilet ve iyilikleri anılarak övülmüş kişi” demektir. “Öven Ahmed, övülen Muhammed'dir” ifadesi, bu iki ismin anlamını daha iyi açıklar. 

Kadı lyaz diyor ki: “Rasûlullâh, Muhammed olmazdan evvel Ahmed idi. Diğer bir deyimle insanlar, Hz. Peygamber'i övmeden önce o, Allah'ı yüksek sıfatlarıyla övmüştür. 

Bu cihetledir ki, Peygamberimizin Ahmed adı, geçmiş peygamberlerin kitaplarında zikredilmiş, Muhammed adı ise, Kur'ân-ı Kerim'de verilmiş olup, her ikisi de en güzel iki isimdir.” Hiç şüphesiz Peygamberimizin mübarek isimleri bunlardan ibaret değildir. 

Peygamberimiz çeşitli isimlerle anıla gelmiştir. Bunları, bin adedine vardıranlar olduğu gibi, üç yüze ulaştıranlar ve “Esmâü'1-Hüsnâ” adedince, bunlardan 99 adedini seçip zikredenler de vardır. Ancak yukarıda mealini verdiğimiz hadiste, beş ismin özellikle zikredilmesinin sebepleri şunlar olabilir: 1. Bu beş ismin, daha evvelki peygamberlere indirilen 

Mukaddes Kitaplarda mevcut olması ve geçmiş ümmetlerin bu isimleri tanımış olması. 2. Bu beş ismin, işaret ve delalet ettiği yüce manalar itibarıyla Rasûlullâh'ın en yüksek isimleri olması. Şunu da ifade etmek gerekir ki, hadis-i şerîfteki beş adedi, daha çok sayıyı reddetmez. Peygamber Efendimizin “Muhammed” adı, aşağıdaki meali verilecek ayet-i kerimede geçmektedir: “Muhammed (s.a.v.), Allah'ın Peygamberidir.” (Fetih, 29) “Ahmed” adı ise, Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetinde geçmektedir: “Meryem oğlu İsâ: (Ey İsrailoğulları! 

Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın tarafından size gönderilmiş bir peygamberiyim) demişti.” (Sâf, 6) Peygamber Efendimizin, Kur’ân-ı Kerim'de Geçen İsimleri Peygamber Efendimizin, 

Kur’ân-ı Kerim'de başlıca şu isimlerle anıldığı görülüyor: “Muhammed (Fetih, 29), Ahmed (Sâf, 6), Rasûl (Bakara, 285; Nisâ, 13), Nebî (Enfâl, 64; Tevbe, 61, 73), Şâhid (Fetih, 8; Nahl, 89), Mübeşşir (Sebe, 28), Beşîr (İsrâ, 105), Nezîr (Hacc, 49), Münzir (Ra’d, 7), Dâî ilallâh (Ahkâf, 31), Sirâcün Münîr (Ahzâb, 46), Raûfü’r-Rahîm (Tevbe, 128), Musaddik (Âl-i İmrân, 81), Müzekkir (Ğâşiye, 21), Müzzemmil (Müzzemmil, 1), Müddessir (Müddessir, 1), Abdullâh (Cinn, 19), Kerîm (Hâkka, 40), Hakk (Zuhrûf, 29), Mübîn (Zuhrûf, 29), Nûr (Mâide, 15), Hâtemü’n-Nebiyyîn (Ahzâb, 40), Rahmeten li’l-âlemîn (Enbiyâ, 107), Hâdî (Rûm, 53; Neml, 81), Tâ-hâ (Tâ-hâ, 1), Yâsîn (Yâsîn, 1), Emîn (Tekvîr, 21), Kademe Sıdk (Yûnus, 2), Nebiyy-i Ümmî (A‘râf, 157) ” Ayrıca delalet ettiği anlam bakımından Necmü’s-Sâkıb (Târık, 3), Sırât-ı Müstakîm (Yâsîn, 4), Urvetü’l-Vüskâ (Lokmân, 22) ve Ni‘met (Kalem, 2) deyimlerinin de 

Kur'ân-ı Kerîm’de Rasûlullâh'a ad olarak zikrolunduğunu söyleyenler vardır. Yukarıda sıralanan isimlerden bazıları bir ayette, bazıları birkaç ayette; bazıları ise pek çok ayette geçmektedir. 

Her birinin, “Muhammed ve Ahmed” isminde olduğu gibi, işaret ettiği derin manalar vardır ve bu manalar, sevgili Peygamberimizin îfa ettiği yüksek vazifenin birer cihetini sembolize ederler. Mesela; insanlara İslâm gibi bir dini müjdelediği için “Beşîr ve Mübeşşir” denilmiştir. 

Allah'ın birliği ve ümmetin fiillerine şahadet ettiği için “Şâhid” denilmiştir. İnanmayanları, Allah'ın azabı ile korkutması dolayısıyla de “Nezîr-Münzir” adı verilmiştir. İnsanları ve cinleri, Allah yoluna -hak yola- davet ettiği için “Dâî ilallâh”, tebligatı ile şirkin karanlığı gidip îman nuru ortalığı aydınlattığı için “Siracün Munîr”, Hz. Musa ve İsa'ya inzal olunan 

Mukaddes Kitapları tasdik ettiği için, “Musaddik”, nasihatçi-öğütçü olması itibariyle “Müzekkir”, halkı irşât ve insanlığı ıslah için kalkıp hareket etme ve gayretle yürüme zamanının geldiğini hatırlatmak üzere, ilahî hitaba muhatap kılındığı için “Müddessir”, kulluğunu ifade ve tevazuunu işar için 

“Abdullah”, insanlığın saadeti için gönderilmiş saygıdeğer, şerefli bir peygamber olduğu için “Kerim”, bıkıp usanmadan ilahî hakikatleri ve İslâmî esasları insanlara anlattığı, açıkladığı için “Hakku’l-Mübîn”, etrafını ilahi nurla aydınlatması itibarıyla “Nur”, adeta mühürleyerek kendisinden önceki

 peygamberlerin kutsal gayretlerini tasdik etmesi ve son peygamber olması yani, peygamberlik müessesesinin kendisiyle sona ermesi bakımından “Hâtemü’n-Nebiyyîn” denilmiştir. Her iki dünyada saadete vesile olacak 

Dîn-i İslam'ı tebliğ etmesi ve bütün insanlığın bundan yararlanabilmesi, bütün akıl sahiplerinin bununla kurtuluş yoluna girmesi imkanı mevcut olduğundan, “Rahmeten l'il-âlemîn”, hidayet edici, yol gösterici, gidilecek yolu öğretici manalarında “Hâdî”, ümmetinin hidayetini isteyen bir peygamber olması ve her çeşit pisliklerden arınmış olarak 

Allah'ın kullarını, ilahi hükümleri kabule teşvik edici olması anlamında bir hitap olarak “Tâ-Hâ”, keza bu şekilde bir hitap olması bakımından “Yasin”, her bakımdan güvenilir olması, vahyi tebliğde kusursuz olması, 

vazifesini gereği gibi yapması itibariyle “Emîn”, ümmetine şefaatçi olması itibariyle “Kademe Sıdk”, ona ve tebliğ ettiği esaslara uyanlar, en sağlam bir kulpa sarılmış olacaklarından “Urvetü’l- Vüskâ”, insanlığın mutluluğu için en doğru yol olan 

İslâm'a insanları davet ettiği için “Sırât-ı Müstakîm”, hidayet ve irşadıyla -yıldızların karanlığı aydınlattığı gibi - insanın iç ve dış dünyasını saran karanlıkları nurlandırdığı için “Necm-i Sâkıb”, okuyup-yazma bilmediği halde ilmin bütün inceliklerine ve kemâlâtına vakıf olması itibarıyla “Ümmî”, ilahi bir taltif manasıyla bir teşvik hitabı olarak: “İşin çok önemlidir, kalk! Gizlenme! 

Hakikati tebliğde zayıf davranma!» manasında “Müzzemmil”, akıllılık, gayretlilik, güzel ahlak, dünyevi ve uhrevi saadet sebebi olan bütün güzel vasıflarla, Rabbânî bir mevhibe neticesinde donatılan ve bu haliyle insanlık için büyük bir nimet olması itibarıyla da “Ni'met” denilmiştir. Yukarıda yaptığımız kısa açıklamalar, Peygamberimize ait isimlerin, en bilinen yaygın işaret ve delaletleridir. 

Yoksa bu mübarek isimlerin, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v.)’in vazife ve hizmetleri incelenerek tecellileri göz önüne alınırsa, sayısız açıklamaları olacağını kabul etmek gerekir. Kur'ân-ı Kerîm'de işaret edilen isimler arasında “Raûfu’r-Rahîm» ismi özel bir öneme sahiptir. 

Zira bu isimle Cenâb-ı Hakk, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)'i, hiçbir peygambere nasip olmayacak derecede yüksek bir ilahi iltifata eriştirmiştir. Bilindiği gibi Rauf ve Rahîm isimleri, Cenâb-ı Mevlâ'nın kendi ilahi zatına ait iki isimdir. 

Dolayısıyla bu isimleri ona vermekle, sevgili Peygamberimizi kendi zât-ı ilâhisine ait isimlerle tavsif buyurmuş olmaktadır. Bu isimlendirme ve tavsifte, büyük bir tekrîm-i ilahî vardır. Resûlullâh (sav.), müminlerin hepsi için lütuf ve ihsan edicidir; 

Peygamber (s.a.v.), ilahî ahlak ile ahlaklanmış olduğundan, iman edenlere çok düşkündür; onların menfaatini ister, onlara hiçbir zarar ulaşmasını arzu etmez, onların üzerine titrer. Aynı şekilde tebliğ ettiği din de müminler için rahmettir. (Tevbe, 128)

Abdullah: Allah’ın kulu.

Âbid: Kulluk eden, ibadet eden.

Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.

Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.

Ahsen: En güzel.

Alî: Çok yüce.

Âlim: Bilgin, bilen.

Allâme: Çok bilgili.

Âmil: İşleyici, iş ve hareket adamı.

Azîz: Çok yüce, çok şerefli olan, galip.

Beşîr: Müjdeleyici.

Burhan: Sağlam delil.

Cebbâr: Kahredici, galip.

Cevâd: Cömert.

Ecved: En iyi, en cömert.

Ekrem: En şerefli.

Emin: Doğru ve güvenilir kimse.

Fadlullah: Allahın ihsanı, fazlı.

Fâruk: Hakkı bâtıldan ayıran.

Fettâh: Her türlü hayrın kapısını açan.

Gâlib: Hâkim ve üstün olan.

Ganî: Zengin.

Habib: Sevgili, çok sevilen.

Hâdî: Doğru yola götüren.

Hâfiz: Muhafaza edici.

Halîl: Dost.

Halîm: Yumuşak huylu.

Hâlis: Saf, temiz.

Hâmid: Hamd edici, övücü.

Hammâd: Çok hamdeden.

Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.

Kamer: Ay.

Kayyim: Görüp gözeten.

Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.

Mâcid: Yüce ve şerefli.

Mahmûd: Övülen.

Mansûr: Zafere kavuşmuş.

Masûm: Suçsuz, günahsız.

Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.

Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.

Mekkî: Mekkeli.

Merhûm: Rahmetle bezenmiş.

Mes’ud: Mutlu.

Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.

Muallim: Öğretici.

Muktedâ: Peşinden gidilen, uyulan.

Muslih: Islah edici ve düzene koyucu.

Mustafa: Çok arınmış.

Mutî: Hakka itaat eden.

Mu’tî: Veren, ihsan eden.

Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan.

Mübarek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli.

Şira Yıldızı - Sirius Yıldızı (Şi'ra Yıldızı'nın Rabbi O'dur)

“Şüphesiz O, Şi'râ'nın Rabbidir.” (Necm, 53/49)

"Şi'râ", bazı Cahiliye Araplarının taptığı yıldız, samanyolunun en parlak yıldızıdır.

“O, Şi'râ'nın Rabbidir” ifadesiyle, Allah'ın, evrenin yaratıcı ve hakimi olduğu vurgulanmaktadır.

Şi'râ, bazı Arap kabilelerinin şans kaynağı saydıkları, bahtlarını kendisine bağladıkları ve bu sebeple taptıkları en parlak yıldız olarak anlaşılmıştır.

Batı dillerinde yazılan meal ve tefsirlerde, Şi'râ karşılığında genellikle "Sirius" kelimesinin kullanılması da bu anlamdan hareketle yapılmış bir çeviridir. (Mesela bk. Arthur J. Arberry, The Koran, s. 552; Hamidullah, Le Saint Coran, s. 528)

Sirius, dilimizde Akyıldız veya Şi’rayıyemani olarak bilinen ve Büyükköpek takım yıldızı içinde yer alan en parlak yıldızın adıdır.

Öyle anlaşılıyor ki, ayette Yüce Allah'ın Şi'râ'nın da Rabbi olduğu belirtilerek, bir tür şirk olan bu gibi telakkilerin temelden yıkılması hedeflenmektedir.

Bu kısa bilgiden sonra konunun detayına gelince:

Sözlükte “saç” anlamındaki şa‘r kökünden türetilir ve “parlak bir yıldız” diye tanımlanır.

Arap dilcilerinin Şi‘râyı “saçlı” manasında Arapça asıllı bir kelime kabul etmelerine rağmen şarkiyatçılar, kelimenin Grekçe’deki sirius isminin Arapçalaşmış şekli olabileceği görüşündedir (Horovitz, s. 119; Jeffery, s. 186).

Kur'an-ı Kerîm’de cins ismi olarak necm ve kevkeb kelimeleriyle yıldızlara işaret edilmiş, sadece Şi‘râ özel ismiyle anılmıştır. (Necm 53/49) Sahih hadis kaynaklarında bu isme rastlanmamaktadır.

Gerek sözlüklerde gerekse tefsirlerde Şi‘rânın bir adının da mirzem olduğu, Cevzâ’dan (İkizler burcu) sonra doğduğu ve doğuşu sırasında yüksek bir hararet taşıdığı belirtilir.

Bazı Araplar Şi‘râ kelimesinden büyükköpek takım yıldızını, bazıları da Cevzâ burcunda yer alan mirzemi anlardı. Aslında Şi‘râ bir çift yıldız olup bunlardan güneye düşene Şi‘râ-yı Yemâniyye, kuzeye düşene Şi‘râ-yı Şâmiyye denirdi.

Asıl Şi‘râ Samanyolunun ve Büyükköpek (Orions Dog, Canis Major / Avcı Köpeği) takım yıldızının en parlak yıldızı olan Şi‘râ-yı Yemâniyye’dir.

Nitekim Batlamyusçu Grek astronomisinde Şi‘râ büyük bir köpek resminin ağzında gösterilmiştir. Şi‘râ-yı Şâmiyye ise küçük köpek (canis minor) takım yıldızı içinde yer alır. Şi‘râ-yı Yemâniyye’ye abûr, Şi‘râ-yı Şâmiyye’ye gumeysâ adı da verilmiştir. Câhiliye dönemi inancına göre bunlar Süheyl (Orion) yıldızının kız kardeşleridir.

Diğer yıldızların aksine Şi‘râ-yı Yemâniyye semayı enine kateder (ubûr) ve bu sebeple ona abûr denir.

Gökyüzünün en parlak yıldızı kabul edilen Şi‘râ Güneş'ten yirmi üç kat daha parlak, elli kat daha büyüktür ve dünyadan 8,7 ışık yılı (51 trilyon mil) uzaklıktadır. Bu mesafe dünya ile Güneş arasındaki 149 milyon kilometrelik uzaklığın 1 milyon katıdır.

Şubat ve mart aylarında Şi‘râ dünyanın her yerinden görülebilir. Doğuş zamanı ayınkine yakındır. İkizler burcunda bulunan sacayağı şeklindeki üç yıldızın adı olan “Hek‘a” ile Cevzâ’dan sonra doğar.

Câhiliye Arapları genellikle Şi‘râya büyük önem verir, dünya üzerinde etkili olduğuna inanır, bazı kabileler ona tapardı. Araplar içinde ona ilk tapanın Ebû Kebşe el-Huzâî olduğu söylenir. (Âlûsî, XXVII, 69-70)

Bir rivayete göre müşrikler, Hz. Peygamber Efendimiz (asm)'in kendi dinlerini reddedip yeni bir din tebliğ etmesini Ebû Kebşe’nin Şi‘râya tapmasına benzetip ona “Ebû Kebşe’nin oğlu” demişlerdir.

Cahiliye şiirinde Şi‘râya yer verilmesi bu yıldıza gösterilen saygının bir ifadesidir. (Bazı örnekler için bk. Kurtubî, XVII, 119; Horovitz, s. 119)

“Sothis” (Eski Mısırca adının Grekçe’ye uyarlanmış hali)

“Sigi” (Dogonlar’da)

“Sigo” (Bambara’larda)

“Şi’ra” (Araplar’da)

“Seirios” (Yunanlar’da)

“Sirius” (Romalılar’da)

“Kak-si-sa” veya “Kak-si-di” (Asur-Babil’de)

“Kak-si-si” (Hititler’de)

“Tistirya“, “Tishtrya” veya “Tiştria” (Zerdüştçülüğü benimsemiş kavimlerde)

“Sima Kayne” (Bozolar’da)

“Sirona” (Galyalılar’da)

“Hu-Şi” (Çinliler’de )

Kur'an-ı Kerîm’de;

- Karanın ve denizin karanlıklarında yön bulma gibi hususlarda yıldızların insanlar için bir işlev gördüğü (En‘âm 6/97; Nahl 16/16),

- Semanın burçlarla, yıldızlarla donatıldığı (Hicr 15/16; Sâffât 37/6),

- Yıldızların Allah tarafından yaratılıp O’nun buyruğuna boyun eğen, kudretine şahitlik eden varlıklar olduğu (A‘râf 7/54; Nahl 16/12)

ve zamanı gelince ışıklarının söneceği (Mürselât 77/8; Tekvîr 81/2) belirtilmektedir.

Dikkatleri çeken Şi‘râ da bunlardan farklı olmayıp, “Şi‘rânın rabbi de yalnız O’dur.” (Necm 53/49)

Bu ayetin geçtiği Necm suresinin başında, “Andolsun o yıldıza battığında” buyurularak yıldızın batmasına vurgu yapılmış, En‘âm suresinde (6/76) Hz. İbrâhim’in, Allah inancı konusunda kavmiyle tartışırken kendisini bir yıldıza tapıyormuş gibi gösterip onun batması üzerine, “Ben böyle batıp gidenleri sevmem” dediği bildirilmiştir.

Böylece; insanların bazı gök cisimlerine olağan üstü özellikler atfetmeleri veya tapmaları gibi yanlış yollara düşmemeleri, yıldızların da batıp kaybolduğunu görmeleri gerektiği hususu ifade edilmiştir.

Kaynaklar:

- Lisânü’l-ʿArab, “şʿar” md.; Kāmus Tercümesi, II, 438;

- Mukātil b. Süleyman, Tefsîru Muḳātil b. Süleymân (nşr. Abdullah Mahmûd eş-Şehhâte), Kahire 1988, IV, 166;

- Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1412/1992, XI, 536-537;

- Abdurrahman es-Sûfî, Ṣuverü’l-kevâkibi’s̱-s̱âbite (nşr. Fuat Sezgin), Oxford 1986; a.mlf., Terceme-i Ṣuverü’l-kevâkib (trc. Nasîrüddîn-i Tûsî), Tahran 1348 hş., s. 165-170;

- Kurtubî, el-Câmiʿ, XVII, 119-120;

- Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXVII, 69-70;

- J. Horovitz, Koranische Untersuchungen, Berlin-Leipzig 1926, s. 119;

- A. Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur’ān, Baroda 1938, s. 186;

- Cevâd Ali, el-Mufassal, VI, 58-59;

- Hüseyin Demirkan, Yıldızların Esrarı, İstanbul 1978, s. 19;

- M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XXVII, 150-152;

- Yahyâ Şâmî, ʿİlmü’l-felek: Ṣafaḥât mine’t-türâs̱i’l-ʿilmî el-ʿArabî ve’l-İslâmî, Beyrut 1997, s. 16, 65, 69-70, 292-293;

- Bustânî, DM, X, 495;

- P. Kunitzsch, “al-Shiʿrā”, EI2 (İng.), IX, 471-472;

- C. Schoy, “Şiʿrâ” (trc. Hûrşîd), DMİ, XIII, 310-311.

(bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Şi'ra md.)

Tarık Yıldızı (Tarık'ın Necm-i Sâkıb)

Kur’an’ın ders vermek istediği, kendine mahsus maksatları vardır. Bunlar da bilindiği üzere, Allah’a, ahiret gününe, peygamberlere iman gibi inanç esaslarının ispatı ile insanlık camiasında adalet ve kulluk şuurunu yerleştirmektir. Diğer bütün konular, aslî maksat olan konuların anlaşılmasına yardımcı olsun diye zikredilmektedir. 

Bu sebeple, söz konusu yardımcı unsurlardan bahsederken, anlamı daraltan nokta vuruşlu metot yerine, anlama genişlik kazandıran, ilgili konunun kapsam alanı içerisine girebilen ihtimallere açık kapı bırakan îcaz/veciz metot kullanılmaktadır. Bu îcaz metodu, Kur’an’da görülen i’caz /mucize parıltılarının başında gelen bir yansımadır.

Örneğin Kur’an’ın ilk inen ayeti “Rabbinin adıyla oku” mealindedir. Burada “Oku” anlamına gelen “İkra’” filinin mefulü/tümleci/nesnesi kullanılmamıştır. Yani neyin okunacağı söylenmemiştir. Bunun kullanılmaması, ilk etapta -zahiren- konuyu kapalı bir hale soktuğu imajını verebilir. 

Oysa, durum bunun tam aksinedir; yalnız bir konuyu belirtmemiş olmakla, bir çok konuyu muhatabın zihninde belirlemiştir. Bunun içindir ki ayetten, sadece; “hadis oku, tefsir oku, tarih oku” şeklinde dar bir anlamı değil, “faydalı her şeyi, her ilmi oku” şeklinde geniş bir anlamı algılıyoruz.

- Tarık Suresi'nin ilgili ayeti için de aynı şey geçerlidir. Bu surenin söz konusu ifadelerini, yukarıda verilen bilgiler ışığında birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız:

a. Bu sure, kasem/yemin üslubuyla başlamıştır. Üzerine yemin edilen şey ile, yeminle pekiştirilmek istenen şey (cevab-ı kasem) arasında bir ilişki ve alakanın bulunması, belagat açısından çok önemlidir. Burada, üzerine yemin edilen varlık, “Sema” ve “Tarık”tır. Yemin konusu olan varlık ise insandır. Aralarındaki münasebet ise, her iki varlığın da bir doğup bir kaybolmasıdır. 

Söz konusu edilen insan bir fert değil, bir nevi olduğu gibi, “Tarık” denilen varlığın da bir tek yıldız olarak tayin edilmeyip, bütün yıldızları çağrıştıracak şekilde ifade edilmiş olması, kasem ile cevab-ı kasem arasındaki alakanın bir ortak paydada gösterilmiş olması, edebî bir üslup olduğu kadar, muhataba geniş bir ufuk, bir kapsama alanı temin etmiştir.

b. “Tarık” kelimesini açıklayan “e’n-necmu’s-sakıb” ifadesi, belli bir yıldız için kullanılabildiği gibi, “gündüzleri kaybolup gizlenen, geceleri ortaya çıkıp ışıklarıyla karanlığı delip geçen gökteki bütün yıldızlar” için de kullanılabilir. 

Yani, “el-necm” kelimesinin başındaki “el” takısı, belli bir yıldızı gösteren “ahd-ı haricî” anlamına geldiği gibi, bütün yıldızları gösteren “ahd-ı cinsî” anlamına da gelebilir. (krş. Razî, Ebu’s-Suud, Şevkânî, İbn Aşur; ilgili ayetin tefsiri).

Kuşkususz, bir tek yıldızı tasavvur etmekten gelen dar bir perspektiften insanın konumuna bakmak ile, bütün yıldızları içine alacak şekilde geniş bir tasavvurla insanın konumuna bakmak arasında, yerden göğe fark vardır. İşte Kur’an-ı Hakim, muhataplarına bu geniş perspektifi kazandırmak için, bir çok manaya gelebilen “e’n-necmu’s-sakıb” ifadesini tercih etmiştir.

c. Yemine konu olan ayetin meali şöyledir:

“Hiçbir kimse yoktur ki onun için bir koruyucu bulunmuş olmasın.” (Tarık, 86/4).

Burada vurgulanan husus, her insanı koruyup kollayan, onu kontrol eden bir koruyucunun, bir kontrolörün olmasıdır. Bu gerçek, bir yeminle pekiştirilmiştir. O da herkesin açıkça görüp anladığı yıldızın doğup batması, görünüp gizlenmesidir. Bunun açılımı şudur: 

Yıldızların belli bir düzen içerisinde, belli periyotlarla görünüp gizlenmeleri, açıkça, onları bilen, koruyup kollayan, dizginlerini elinde tutan bir koruyucunun varlığını göstermektedir ki, o da Allah’tır. (Koruyucu, -sebepler dairesinde iş yapan- melekler de olsa, sonuç itibariyle Allah’ın memurları olduklarına göre, onların koruyuculuğu da yine Allah’ın izni, bilgisi, emri dairsinde cereyan etmektedir).

Yıldızlar gibi cansız varlıkların hareketlerini kontrol eden Yüce Yaratıcı, insan gibi imtihana tabi tutulmuş bir varlığı başı boş bırakır mı? 

Burada verilen bu mesajın geniş bir perspektiften müşahede edilmesi için, -belli bazı yıldız fertlerinden, gökteki bütün yıldızlara kadar- değişik ihtimalleri haiz olan “e’n-necmu’s-sakıb” ifadesinin tercih edilmesi, gerçekten çok hikmetli düşmüştür.

d. Bütün semavî dinlerde olduğu gibi, Kur’an’da da en önemli mevzu, özellikle insanların şuurlu bir hayat ile canlandırılması ve varacağı son durağının nazara verilmesi, bir de son durakta karşılaştığı ölümden sonra, yeniden tekrar dirilmesi konusudur. 

Bu açıdan konuya baktığımızda, yine de “Tarık” ile “insan oğlu” arasında önemli bir hareket benzerliğinin var olduğunu görürüz. Şöyle ki;

Gündüz kaybolup gece ortaya çıkan, her gizliliğe büründüğü periyottan sonra, yeniden bir doğuş periyoduyla insanlara tebessüm eden yıldızların bu durumu, sonsuz bir ilim ve kudret sahibi tarafından yakından takip edilip kontrol edildiğini gösterir. 

Yıldızların bu durumlarını çağrıştıran -ve tersine işleyen- bir benzerlikle, insanlar da her gece uykuyla -bir nevi ölümle-, hayattan paydos deyip, kayıplara karışır ve her sabah yeniden hayata merhaba diyerek dirilirler. 

Bu durum ise, “her geceden sonra bir sabah, her kıştan sonra bir bahar olduğu gibi, her ölüm sabahından sonra bir mahşer sabahı, her kıyamet kışından sonra bir mahşer baharının olduğunu” çağrıştırmaktadır.

Böyle bir çağrıştırmanın güçlü olması, kuşkusuz verilen mesajın, zihinlerde kuvvetli bir şekilde yer etmesine bağlıdır. 

Bu ise, dar anlamda belli bir yıldızdan ziyade, gökyüzündeki bütün yıldızları göz önüne aldıracak geniş perspektif kazandıracak bir ifadeyle mümkündür. Bu da “e’n-necmu’s-sakıb” ifadesinin tercih edilmesiyle gerçekleştirilmiştir.

TARIK YILDIZI İLE İLGİLİ AYETLER

Andolsun o göğe ve Târık'a,

Târık nedir, bildin mi? (Târık suresi, 1-2)

Tefsir:

Yemin ederim göğe ve Târık’a.

Bilir misin Târık ne?

O, karanlıkları delip geçen parlak bir yıldızdır.

Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde bir gözetleyici, bir koruyucu bulunmasın.

Sûrede vurgulanmak istenen hakikatleri beyân için iki şey üzerine yemin edilir: Semâ ve târık. Semâ, sırlarına vakıf olmamız takatimizin ötesinde olan, ancak cüz’i bir şekilde görüp bilebildiğimiz gökyüzüdür. اَلطَّارِقُ (tārık) ise, bir aletle veya herhangi bir cisimle vurmak, çarpmak anlamına gelen اَلطَّرْقُ (tark) kelimesinden isimdir. 

Bu bakımdan ayaklarımızla vurup yürüdüğümüz yola, ayaklarını vurarak yola giden yolcuya ve geceleyin gelip gönül hoplatan ziyaretçiye “târık” denilir. Sonra bu mânadan hareketle her ne olursa olsun geceleyin ortaya çıkıp göze gönle çarpan her şeye hatta hayalî şekillere de târık denilmiştir. Sabaha yakın ortaya çıkan 

Sabah yıldızına da parlaklığıyla göze çarptığından dolayı bu isim verilmiştir. Nitekim burada onun “necm-i sâkıb” olduğu beyân edilir.  اَلنَّجْمُ الثَّاقِبُ (en-necmu’s-sâkıb), “delen yıldız” anlamına gelip ışığının kuvvetinden dolayı karanlığı deliyor gibi gözüken her parlak yıldıza denir. 

Bu kelimenin “yüksek yıldız” anlamı da vardır. Bu anlamlardan hareketle Necm-i sâkıbın gece doğan herhangi bir parlak ve yüksek yıldıza, Sabah yıldızına, Necm sûresinin birinci ayetinde zikredilen Süreyyâ yıldızına veya Kur’an’ın inen parçalarının her birine isim olması mümkündür.

Bu yeminlerin gâyesi, her insan üzerinde, onu koruyan, onun düşünce, niyet, söz ve davranışlarını görüp gözeten, takip edip kaydeden bir bekçi bir koruyucu muhâfız bulunduğunu haber vermektir. Bu muhâfız öncelikle mutlak bir kudret ve sonsuz ilim sahibi olan Allah zü’l-celâl Hazretleri’dir. Cenâb-ı Hakk’ın bu vasfını dile getiren şu âyet-i kerîmeler ne kadar dikkat çekicidir:

“Allah, üzerinizde kusursuz bir gözetleyici ve koruyucudur.” (Nisâ 4/1)

“Allah, her şeyi hakkiyle görüp gözetendir.” (Ahzab 33/52)

“Gerçek şu ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona neler fısıldadığını da çok iyi biliyoruz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 50/16)

Bu ayetler, insanın üzerindeki en büyük bekçinin yüce Allah olduğunu haber verir.

Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, hilâfeti devrinde Muâz (r.a.)’ı Kilâboğulları aşiretine göndermişti. Devlet hazinesinden ödenmesi gereken paraları ödeyecek, verilmesi gereken malları verecek, zenginlerden alınan zekâtları fakirlere ve muhtaçlara dağıtacaktı. 

Hz. Muâz, üzerine aldığı bu vazîfeyi îtinâ ile îfâ ediyor, gönüller fethederek tatlı hatıralarla geri dönüyordu. Geri döndüğünde, dünya malı olarak Sadece omuzuna attığı atkısı kalıyordu. Bu atkı zaten, giderken de var olan bir atkıydı. Bir defâsında hanımı dayanamayıp sordu:

“–Böyle bir vazîfe üstlenenler, belli bir ücret alırlar, evlerine de hediye getirirler. Senin hediyelerin nerede?”

Muâz (r.a.) cevap verdi:         

“–Benimle birlikte yanımdan hiç ayrılmayan bir murâkıp vardı. Her aldığımı, verdiğimi hesap ediyordu.”

Hanımı kızdı:

“–Resûlullah (s.a.s.) her şeyde sana güvenirdi. Ebubekir de öyle. Ömer geldi; seninle birlikte murâkıp mı gönderiyor? Her yaptığını tâkip mi ettiriyor?” dedi.

Söz, Hz. Ömer’in hanımına, ondan da Hz. Ömer’e ulaştı. Hz. Ömer, Muâz (r.a.)’ı çağırıp sitemle sordu:

“–Ben senin ardından böyle bir murâkıp göndermediğim hâlde, duyduklarım nedir yâ Muâz? Benim sana îtimâdım yok mu zannediyorsun?”

Hz. Muâz’ın cevâbı pek mânidardı:

“–Ey Mü’minlerin Emîri! Hanımıma özür olarak öne sürebilecek ancak bunu bulabildim. Hem murâkıp dediğim, sizin murâkıbınız değil, Allah’ın murâkabesi idi. Bu sebeple yaptığım hizmetin ecri zâyi olmasın diye -câiz bile olsa- nefsim için hiçbir şey alamam…”

Hz. Ömer, onun bu sözlerle neyi kasdettiğini anlamıştı. Zira Muâz (r.a.) nefsine ve dünyaya âit her şeyden müstağnî idi. Halîfe, onu taltîf ederek kendinden bir miktar hediye verdi ve:

“–Git bununla âilenin gönlünü al!” dedi.

Bununla birlikte ayette bahsedilen “hâfız”ın bekçi melekler olması da mümkündür. Zira:

“Oysa yanıbaşınızda sizi sürekli gözetleyenler var. Her söz ve davranışınızı kayda geçiren tertemiz, şerefli melekler. Yaptığınız her şeyi bilirler.” (İnfitâr 82/10-12)

“Allah, kullarının üzerinde her istediğini yapma kudret ve kuvvetine sahiptir. Ayrıca üzerinize, yaptıklarınızı kaydeden ve sizi koruyan melekler gönderir...” (En‘âm 6/61) ayetleri, insanı takip eden, onun söz ve davranışlarını yazıp kaydeden bekçi meleklerin varlığını haber vermektedir. 

Bu sebeple insanın, azgın nefsin aldatmalarına kanmayıp hayatını bu ilâhî ikazlar ışığında tanzim ederek düzene sokmaya çalışması gerekir. Özellikle çocuklarımızı terbiye ederken, üzerlerinde böyle ilâhî bir kontrolün olduğu onların körpe dimağlarına kesinlikle nakşedilmelidir.

Münafık Kimdir - Münafıkların Dört Alameti

 

Abdullah İbni Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

"Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar o kişide münâfıklıktan bir sıfat bulunmuş olur:

Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihanet eder.

Konuştuğunda yalan söyler.

Söz verince sözünden döner.

Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.

(Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân 106. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20)

Münafık Kimdir?

Kaybolmak, eksilmek, geçmek ve tükenmek anlamındake "n-f-k" kökünden türeyen münâfık, din ıstılahında, kalbi ile inanmadığı halde inkârını saklayıp, dili ile inandığını söyleyerek mümin görünen kimseye denir. Münafığın bu davranışına nifak denir.

Yüce Allah Kur'ân'da münafıkları;

"İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve âhiret gününe inandık" derler." (Bakara, 2/8), "Ey Resûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla "inandık" diyen kimselerden ve Yahûdîlerden küfür içinde koşuşanlar(ın hâli) seni üzmesin." (Mâide, 5/41) şeklinde tanımlar.

Münafıkların özelliklerini şöyle bildirir:

Münafıklar, Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler, Allah'ı aldatmaya çalışırlar, namaza tembel tembel kalkarlar, Allah'ı pek az zikrederler, ne müminlerden yana ne de kâfirlerden yana olurlar, ikisi arasında bocalayıp dururlar (Nisâ, 4/139, 142);

kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar, elleri de sıkıdır (Tevbe, 9/67);

yalancıdırlar, yeminlerini kalkan edinirler, insanları Allah yolundan alıkorlar, gösterişlidirler, süslü konuşurlar, her gürültüyü kendi alayhlerine zannederler (Münafikûn, 63/1-4).

Hz. Peygamber de, münafıkların konuştuklarında yalan söylediklerini, verdikleri sözde durmadıklarını, emanete hıyanet ettiklerini, düşmanlıkta aşırı gittiklerini bildirmiştir (Müslim, İman, 107; Buhârî, İman, 24).

Münafıklar görünüşte mümin oldukları için, dünyada Müslüman muamelesi görürler. Ancak âhirette cehennemin en alt tabakasına atılacaklardır (Nisâ, 4/145)

MÜNAFIKLIK ALAMETLERİ

Abdullah İbni Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar o kişide münâfıklıktan bir sıfat bulunmuş olur:

Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihanet eder.

Konuştuğunda yalan söyler.

Söz verince sözünden döner.

Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar." [1]

Nifak, inançta iki yüzlülüktür. Yani içinden inanmadığı halde inanıyormuş gibi davranmak demektir. Böylesi bir inanç sahtekârlığının dışa vurumunun dört yolu hadisimizde teşhis edilmektedir. Bu dört huyun hepsinin birden bir kişide bulunması o kişinin tereddütsüz ve katıksız bir münâfık olduğunu göstermektedir. 

Bu dört huydan herhangi birinin kendisinde bulunduğu kişi, o huyu terkedinceye kadar, münâfıklıktan bir alâmet taşımaya devam eder. Kişinin münãfıklığını gösteren işaretlerden biri de yalancılıktır.

Yalan konuşmayı, yalan dolanla iş çevirmeyi beceri ve başarı sayanlar, bu hadîs-i şerîf'in taşıdığı tehdit unsurunu iyice düşünmelidirler. Tabiî münâfığın, kâfirden daha beter bir durumda olduğunu unutmadan bu değerlendirmeyi yapmalıdırlar.

MÜNAFIKLARIN DURUMUNA DÜŞÜREN HUY

Hadisimiz, bir bakıma yalanın haram kılınmasının gerekçesini de gözlerimiz önüne sermektedir. Çünkü insanı münâfık durumuna düşüren bir huy elbette müslümana yakışmaz. Müslümanın ondan uzak kalması gerekir.

Bizi bizden daha çok düşünen Rabbimiz'in yalan konusunda koyduğu yasağı dikkate alıp ona göre doğru sözlü, dürüst bir müslüman olarak yaşamaya bakmak bizlere düşen en önemli görev olmaktadır. İzzet, şeref ve mutluluk her konuda olduğu gibi bu mevzuda da yüce dinimizin koyduğu sınırlara bağlı kalmakla sağlanabilir.

Emânete ihânet, sözünde durmamak, düşmanlıkta aşırı gidip haksızlık etmek gibi hadisimizde zikredilen diğer nifak alâmetleri kendilerine ait yerlerde açıklanmıştır. Onlardan da uzak kalmak gereklidir. 

Bunların her birinin ne kadar büyük kusurlar olduğu ve onlardan uzak kalmanın ne kadar gerekli bulunduğu günümüzde çok daha iyi anlaşılmaktadır. 

Kendi iç güvenini büyük ölçüde kaybetmiş bir toplumun fertleri olarak, bu hadisi herhalde en iyi biz anlamaktayız. "Temiz toplum" bu ahlâkî ve yaygın kusurlardan kurtulmadan nasıl oluşturulabilir ki?

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

Yalan konuşmak, nifak alâmetidir.

Nifak inançta sahtekârlık demektir.

Dili yalandan korumak, kalbi nifaktan arındırmış olmakla mümkündür.

Münâfık, kâfirden de daha kötü durumdadır.

Müslümanlar hadiste sayılan bu dört kötü huydan mutlaka kaçınmalıdırlar.

[1] Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân 106. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20.

July 26, 2026

Musibetlerin Sebebi

İmam Taberi (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demiştir:

Süleyman et-Teymî (Rahmetullahi Aleyh), Seyyar’dan şunu rivayet etmiştir:

“Bel’am adında bir adam vardı ve duası kabul edilen birisiydi. Musa (Aleyhisselam)’da Bel’am’ın bulunduğu yere gitmek üzere İsrail oğulları ile birlikte yola koyulmuştu. Bel’am’ın kavmi de Bel’am’ın yanına gelerek;

Musa (Aleyhisselam)’a ve İsrail oğullarına beddua et, dediler. Bel’am’da:

Bu hususta Rabbimin emrini almadan bir şey yapmam, dedi ve isteklerini kabul etmedi! Onlar da Bel’am’a hediye getirdiler. Bel’am’da bu hediyeyi kabul etti. İkinci defa Bel’am’dan aynı şeyi istediler. Bel’am’da yine şöyle dedi:

Rabbimin emrini almadan olmaz! Ama ona herhangi bir emir de gelmedi. Kavmi de Bel’am’a şöyle dediler:

Eğer Rabbin, senin beddua etmeni istememiş olsaydı, sana bunu yasaklardı. Bu sefer Bel’am’da onlara beddua etti. Bunun neticesinde İsrail oğullarına yapmış olduğu bütün beddualar, kendi kavmine dönüyordu!

Bundan dolayı Bel’am’ı kınadılar. Bu sefer Bel’am şöyle dedi:

Sizlere onların hangi yolla helak olacaklarını göstereceğim. İsrail oğullarının askerlerinin arasına kadınlarınızı gönderin ve o kadınlara, kendilerine yaklaşmak isteyen hiçbir kimseye karşı koymamalarını emredin. Umulur ki, zina ederler ve sonra da helak olurlar! Giden kadınların arasında kralın kızı da vardı.

Askerlerin başında bulunan kişi, kralın kızı istedi ve kadına konumunu söyledi. Kadın da onun kendisine yaklaşmasına izin verdi ve zina ettiler! Bunun sonucunda İsrail oğulları arasında taun hastalığı baş gösterdi! (Yani corona covid-19 gibi!) Bir gün içerisinde İsrail oğullarından yetmiş bin kişi öldü!

Buna müteakiben Harun (Aleyhisselam)’ın soyundan bir adam, o zina yapan erkekle kadının yanına bir mızrak ile geldi. Allah-u Teâlâ’da onu destekledi ve o ikisini mızrakla öldürdü. Zina eden o iki kişi ölünce İsrail oğullarının arasında çıkan taun hastalığı Allah’ın izni ile bitti.”

İbni Hacer el-Askalani Fethu’l-Bari 11/462

Tağut İle İlgili Ayetler

(1) Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“Herkim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse, muhakkak ki, o kopması mümkün olmayan en sağlam bir kulpa sımsıkı sarılmış olur. Allah işitendir, bilendir. Allah, iman edenlerin velisidir/dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfredenlere gelince onların dostları da tağuttur! Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. İşte onlar cehennem ashabıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır!” Bakara Suresi 256, 257

(2) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا هَؤُلآءِ أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا سَبِيلاً

“Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Onlar cibte (sihire) ve tağuta iman ediyorlar ve kafirler için; ‘Bunlar (Allah’a) iman edenlerden daha doğru yoldadır,’ diyorlar!” Nisa Suresi 51

(3) Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَآ أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Kendilerine tağutu inkar etmeleri emrolunduğu halde hakem olarak tağuta başvurmak istiyorlar! Şeytan, onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor!” Nisa Suresi 60

(4) Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَآءَ الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا

“İman edenler Allah’ın yolunda savaşırlar, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın! Şüphesiz ki, şeytanın tuzağı zayıftır.” Nisa Suresi 76

(5) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِّنْ ذَالِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللهِ مَنْ لَّعَنَهُ اللهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ أُوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَاناً وَأَضَلُّ عَنْ سَوَاء السَّبِيلِ

“De ki; Allah’ın katında ceza olarak bundan daha kötüsünü size bildireyim mi? O kimseler ki, Allah onlara lanet etmiş, gazabına uğratmış, içlerinden bir kısmını maymunlar, domuzlar ve tağuta tapan kimseler yapmıştır! İşte bunların mevkii/konumu çok daha şerli/değersizdir ve dosdoğru yoldan daha fazla sapmış kimselerdir!” Maide Suresi 60

(6) Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ

“Andolsun ki, biz her millet içinde; Allah’a kulluk edin ve tağuta tapmaktan da kaçının diye bir Rasul gönderdik…” Nahl Suresi 36

(7) Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ اَلَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُوا الْأَلْبَابِ

Tağuta ibadet etmekten sakınıp, Allah’a dönenlere; işte onlara müjde vardır. O halde sende müjde ver o kullarıma ki, onlar sözü işitip en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte bunlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” Zümer Suresi 17, 18

Tâğut Nedir (İlâh Edindiğin Her Şey Tâğut'tur)

 "Tagut" kelimesi Kur’an-ı kerimde sekiz yerde, sekiz defa zikredilmiştir. Bunlar:

"Bakara: 256, Bakara: 257, Nisa: 51, Nisa: 60, Nisa; 76, Maide: 60, Nahl: 36, Zümer: 17" ayetleridir.

"Tagut" kelimesi; taga, yetgı, tugyan, yetgu tugyanenden türemiştir. Haddini aşmış, yükselmiş, küfürde ileri gitmiş, isyanda haddini aşmış manalarına gelir. Bu özelliklere sahip olan herkes tagut olarak isimlendirilir.

"Tagal mau ve’l bahr"; su ve deniz yükseldi denildiğinde, denizin dalgaları yükseldi manasına gelir.

Haddini aşan her şeye tagut denir.

"Tagut" kelimesi, hem tekil ve çoğul hem de dişi ve erkek için kullanılır.

Fa’lut kalıbında yani; "tagyut" şeklindedir. Fakat (ye) harfi (gayn) harfinden önce gelmiş ve fethalı (üstünlü) okunmuştur. Ondan önceki harf de fethalı (üstünlü) olduğu için bu (ye) harfi (elif) harfine çevrilmiş ve "tagut" kelimesi oluşmuştur.

Tagutun çoğulu; "tavagit" dir. Hadiste şöyle geçer:

"Babalarınız ve tagutlar (tavagi - tavagit) adına yemin etmeyin!"

 Hadisteki "tavagi" kelimesi, "tagiyenin" çoğuludur. Bunlar ise müşriklerin ibadet ettikleri putlar ve başkalarına verdikleri isimlerdir. Devs tagiyesi, Hesam tagiyesi denildiğinde Devs ve Hesam kabilelerinin taptığı putlar kastedilirdi.

"Tavagi"; küfürde haddini aşan manasına da gelir. Bu durumda, Devs ve Hesam’ın büyükleri ve ileri gelenlerine itaat kastedilir. (Lisanul Arap c: 15 s: 7)

Ebu İshak şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen her şey cibt ve taguttur... Allah-u Teâlâ bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

"Onlar, taguta ve cibte inanıyorlar." (Nisa: 51)

Ezheri şöyle dedi:

"Ayetteki cibt ve tagut Hayy b. Ahtab ve Ka’b b. Eşref’tir.... Bu mana tagutun lügat manasına zıt değildir. Çünkü o ikisinin emrine tabi olduklarında Allah-u Teâlâ'dan başka o ikisine itaat etmiş olmaktadırlar."

Şu’bi, Ata ve Mücahid şöyle dediler:

"Cibt; sihirdir. Tagut ise; şeytan, kahin ve dalalette baş olan herkestir."

El Ahfeş:

"Taguta kulluk etmekten kaçınarak..." (Zümer: 17) ayeti hakkında şöyle dedi:

"Tagut putlardan olabildiği gibi cin ve insanlardan da olabilir." ( Bu açıklamaların hepsi Lisan’ul Arap’ta geçmektedir.)

Vahidi şöyle dedi:

"Bütün arapça dil alimleri tagutu, "Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen herşey" olarak tarif etmişlerdir."

Nevevi şöyle dedi:

"Leys, Ebu Ubeyde ve El Kesai "tagut" hakkında şöyle dediler:

"Tagut; Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen her şeydir." (Şerh Sahihi Müslim c: 3 s: 18)

Cevheri şöyle dedi:

"Tagut, şeytan ve dalalette baş olan herkestir."

Hz.Süleyman (as)'ın Tahtının Üzerine Atılan Ceset (1 Krallar 3 Bab 16-26)

"And olsun ki biz Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir ceset atıverdik, o da Allah'a yönelip ona gönül bağlılığını devam ettirdi." (Sad, 38/34)

1. Krallar 3:16-28 Bölümünde Söyle Anlatılır Süleyman Bilgece Yargılıyor

16 Bir gün iki fahişe gelip kralın önünde durdu. 17 Kadınlardan biri krala şöyle dedi: “Efendim, bu kadınla ben aynı evde kalıyoruz. Birlikte kaldığımız sırada ben bir çocuk doğurdum. 18 İki gün sonra da o doğurdu. Evde yalnızdık, ikimizden başka kimse yoktu. 

19 Bu kadın geceleyin çocuğunun üzerine yattığı için çocuk ölmüş. 20 Gece yarısı, ben kulun uyurken, kalkıp çocuğumu almış, koynuna yatırmış, kendi ölü çocuğunu da benim koynuma koymuş. 

21 Sabahleyin oğlumu emzirmek için kalktığımda, onu ölmüş buldum. Ama sabah aydınlığında dikkatle bakınca, onun benim doğurduğum çocuk olmadığını anladım.”

22 Öbür kadın, “Hayır! Yaşayan çocuk benim, ölü olan senin!” diye çıkıştı.

Birinci kadın, “Hayır! Ölen çocuk senin, yaşayan çocuk benim!” diye diretti. Kralın önünde böyle tartışıp durdular.

23 Kral, “Biri, ‘Yaşayan çocuk benim, ölü olan senin’ diyor, öbürü, ‘Hayır! Ölen çocuk senin, yaşayan benim’ diyor. 24O halde bana bir kılıç getirin!” dedi. Kılıç getirilince, 25 kral, “Yaşayan çocuğu ikiye bölüp yarısını birine, yarısını öbürüne verin!” diye buyurdu.

26 Yüreği oğlunun acısıyla sızlayan, çocuğun gerçek annesi krala, “Aman efendim, sakın çocuğu öldürmeyin! Ona verin!” dedi.

Öbür kadınsa, “Çocuk ne benim, ne de senin olsun, onu ikiye bölsünler!” dedi.

27O zaman kral kararını verdi: “Sakın çocuğu öldürmeyin! Birinci kadına verin, çünkü gerçek annesi odur.”

28 Kralın verdiği bu kararı duyan bütün İsrailliler hayranlık içinde kaldı. Herkes adil bir yönetim için Süleyman'ın Tanrı'dan gelen bilgeliğe sahip olduğunu anladı.

Hz.Süleyman (as)'ın Tahtının Üzerine Atılan Ceset

"And olsun ki biz Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir ceset atıverdik, o da Allah'a yönelip ona gönül bağlılığını devam ettirdi." (Sad, 38/34)

Bu âyet üzerinde klâsik tefsirlerimiz senedi olmayan birçok rivayetlere yer vermişlerdir. Aynı zamanda Sahîh-i Müslim'deki, namazda iken 

Hz. Peygamber'in (asm) yüzüne ateşten bir şihab atmak isteyen şeytan olayıyla ilgili rivayeti, Süleyman Peygamber'in (as) tahtının üstüne konulan ceset olayıyla bağdaştırmaya çalıştıkları da dikkatleri çekmektedir. (Bilgi için bk: Sahîh-i Müslim/mesâcid: 40- Nesâî/sehv: 19) Şöyle ki:

Süleyman Peygamber'e (as) musallat olan bir ifrit şeytanın, sonunda onun mührünü ele geçirerek tahtına oturduğu nakledilir. Şüphesiz bu ve benzeri rivayet ve yorumların ilmî hiçbir değeri yoktur. Çoğu Tevrat'ın I. Krallar bölümünden aktarılmadır. 

Ne yazık ki, muharref Tevrat'ta muhtelif yerlerde, peygamberlerin «ismet sıfatı» inkâr edilir şekilde, onların çok uygunsuz davranış ve fiillerde bulundukları anlatılır. Nitekim sözü edilen krallar bölümünde, Süleyman Peygamber'in (as), yaşlanınca, putperest olan eşlerinin arzularına boyun eğerek putlar yaptırdığı iddiası da bu cümledendir.

Diğer yandan Süleyman Peygamber'in (as) yüz veya doksan veya yetmiş eşiyle bir gecede cinsel temasta bulunacağına ve hepsinin de hâmile kalıp birer mücahid doğuracağına dair yemin etmesi ve bu arada «inşaallah» dememesi sebebiyle, sadece bir eşinin gebe kaldığı ve onun da felçli yarım bir çocuk doğurduğu ve işte Süleyman (as)'ın tahtının üstüne atılan cesedin bu olduğu rivayetine gelince:

Bu da diğerleri gibi bizi sağlıklı bir neticeye götürememektedir. Zira dört hadîs kitabında nakledilen üç farklı rivayeti aklıselimle ve doğruyu bulan ilimle bağdaştırmak çok zordur. O bakımdan sadece hadîsin senedinin sahîh olması bu konuda yeterli sayılmamaktadır. 

Aynı zamanda Resûlüllah (asm) Efendimiz'in bu olayı ne maksatla söylediğini de tesbit etmemiz mümkün görülmüyor. 

Bu sebeplerden dolayı sözünü ettiğimiz hadîsle ilgili âyeti tefsir etmemizin pek uygun olmayacağı kanaatini taşımaktayız. Allah daha iyisini bilir. (Bilgi için bk.: Buharî, cihâd: 23, nikâh: 119, enbiyâ: 40, eymân: 3; Müslim, eymân: 23, 25; Nesâî, eymân; 40, 43; Tirmizî, nüzûr: 7; Ahmed: 2/229, 279, 506)

O halde Süleyman (as.)'ın tahtının üstüne konulan ceset meselesi kinaye yoluyla olup yorum isteyen bir konudur. Şöyle ki:

a) Filistin'den Mısır'a, Suriye'den Irak'a kadar geniş topraklar üzerinde hükmeden Süleyman (as)'ın başta kardeşleri olmak üzere, birçok iç düşmanları bulunuyordu. Onların bir ihtilâl çetesi hazırlayıp kısa bir süre tahtı ele geçirdikleri, bu sebeple Süleyman (as)'ın ölü gibi hareketsiz bırakılıp yetkilerinin elinden alındığı söz konusu olabilir.

b) İsrailoğullan'na altın devirlerini yaşatan Süleyman (as)'ın, oğlu bu geniş ülkeyi idare edecek yeteneğe sahip değildi. 

Nitekim Süleyman (as)'ın vefatından sonra oğlu, yürüyen ölü misali, tahtı koruyamadı ve kısa zamanda ülkenin parlak dönemi yön değiştirdi. Nitekim Tevrat'ta da bu hususa geniş yer verildiğini görmekteyiz. (Bilgi için bk: Tevrat, I. Krallar: 9/1-14 ve 11/1-21)

c) Süleyman Peygamber'in (as) bir ara ağır bir hastalığa yakalanıp ölmüş ceset gibi kıpırdayamaz duruma geldiği, sonra ilâhî lûtfa mazhar kılınıp iyileşerek eski güç ve kuvvetini bulduğu söylenir. Nitekim Müfessir el-Merâğî kendi tefsîrinde daha çok bu yorum üzerinde durmuştur. 

Hastalıktan sonra Allah'tan bağışlanma dilemesi ise, hastalıklı günlerinde daha iyi ve verimli amellerde bulunamadığına işarettir.

Bütün bu yorumlarda az-çok hakikat payı bulunmakla beraber, [b)] maddesindeki yorum, Kur'an'ın siyak ve sibakına daha uygun düşmektedir. Allah daha iyisini bilir. (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5167-5168)

July 23, 2026

Ademoğlu Hastalandım Beni Ziyaret Etmedin Hadisi

 Ebû Hurayra radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre;

وعنه قال قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : إنَّ الله عزَّ وجل يَقُولُ يَوْمَ القيَامَة : يَا ابْنَ آدَمَ مَرضْتُ فَلَم تَعُدْني ، قال : ياربِّ كَيْفَ أعُودُكَ وأنْتَ رَبُّ العَالَمين ؟ قال : أمَا عَلْمتَ أنَّ عَبْدي فُلاَناًَ مَرِضَ فَلَمْ تَعُدْهُ ، أمَا عَلمتَ أنَّك لو عُدْته لوجدتني عنده ؟ يا ابن آدم اطعمتك فلم تطعمني ، قال : يا رب كيف أطعمك وأنت رب العالمين ، قال : أما علمت أنه استطعمك عبدي فلان فلم تطعمه أما علمت أنك لو أطعمته لوجدت ذلك عندي ؟ يا ابن آدم استسقيتك فلم تسقني ، قال : يارب كيف اسقيك وأنت رب العالمين ؟ قال : استسقاك عبدي فلان فلم تسقه ، أما علمت أنك لو سقيته لو جدت ذلك عندي ؟ » رواه مسلم ​

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: 'Ey Âdemoğlu! Hastalandım beni ziyaret etmedin.'

Âdemoğlu 'Ya Rabb! Seni nasıl ziyaret edebilirim. Sen âlemlerin Rabb'isin.' diyecek.

Allah (c.c.), Ona 'Bilmiyor muydun, filan kulum hasta oldu, sen ise onu ziyaret etmedin. Bilmiyor muydun, onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulurdun. Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.' buyuracak.

Âdemoğlu ise 'Ya Rabb'i! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin Rabb'isin?' diyecek.

Allah şöyle buyuracak: 'Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, bana su ikram etmedin?'

Âdemoğlu 'Ya Rabb'i! Sana nasıl su ikram edebilirdim ki? Sen âlemlerin Rabb'isin?' cevabını verir.

Allah da ona şöyle buyurur: 'Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su ikram etmiş olsaydın, bunu benim nezdimde bulacaktın."

(Muslim, Birr, Bab 43, Hadis no: 2569)

Hadis-i şerifte bahsi geçen Kulun kula yardım ve ikram ilgisi Allah-u teala tarafından istenen hatta kendisine yapılmış gibi kabul gören musbet amel ve davranışlardandır, mûminin mûmin üzerindeki hak ve kardeşliğin gereğidir. Bu durum diğer canlı türü olan hayvanat ve farklı bir tür yaşamı olan nebatat için de çok önemli teşvik ve mukâfatı(ecr-i ve sevabı) olsa da insana yapılan lutuf ve inayetle eş değildir.

"Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı) kimi yük taşır, kiminin tüyünden döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin (onun peşinden gitmeyin). Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır" (En'âm 142).

Âllah (c.c.)'nun mahlukâtına (insan, hayvan) yüklediği yeme, içme, cinsel ihtiyacı gibi fıtrat olarak zarûri ihtiyaçlarını gayr-ı meşru yollardan gidermeye çalışmak aslen haram olan isyan hareketlerindendir. Fakat hayvanın tabiatını, fıtratını bozmadan cinselliğini de imha etmeden üremesini engelleyebilecek başka yolların (ilaç vb) bulunması durumunda bu amele ruhsat verilebilir.

Ehlî hayvanların yiyeceklerini, içeceklerini zamanında vermek, tımarlarını yapmak gerekir. Hayvanın sahibi onları fazla yoramaz gereksiz yere dövemez. Her cinsi, hangi hizmet için yaratılmışsa, o hizmette kullanmalıdır. Meselâ sığır hayvanları arabalara koşulmak, tarlalarda çalıştırılmak için yaratılmıştır, bunlara binilemez, sırtlarına yük yükletilemez."

Mehdî b. Meymûn anlatıyor; Muhammed b. Abdillah b. Ebî Yâkûb, Hasen b. Ali’nin kölesi Hasen b. Sad aracılığıyla Abdullah b. Ca’fer’in şöyle dediğini anlattı:

-Bir gün Rasûlullah (s.a.v) beni terikesine bindirdi ve kimseye anlatmamam şartıyla bana gizlice bir şey söyledi. Onun (yolculukta tuvalet için) en hoşuna giden şey kendini gizleyebilecek bir hedef ya da dalları yerlere sarkmış yabanî hurma fundalığı olurdu. 

Bir kere Ensar’dan birinin bahçesine girmişti. Orada bir deve vardı. Deve Rasûlullah’ı görünce inleyerek gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Nebî (s.a.v) yanına gidip kulak dibini eliyle sıvazladı deve de sakinleşti.

Efendimiz: Bu devenin sahibi kim?” diye sordu.

Ensar’dan genç biri gelip, “benim” dedi.

Efendimiz de: “Allah’ın sana bahşettiği bu hayvan hususunda Allah’tan korman gerekmez mi idi! Çünkü, o senin kendisini aç bırakıp yorduğunu bana şikayet etti.” buyurdu.

(Muslim hadisi “yabani hurma” kelimesine kadar nakletti. Diğer kısmı da Muslim’in şartına uygundur.)

(Muslim 342 ve 2429; Ebû Dâvûd 2549; Musned 1/205; Beyhakî, Delâil 6/26; İbni Mâce 340; Kadı Ebû Yâvla, Musned 12/6787,6788; Beyhakî, Sunen-i Kubra 8/13, 1/94; Hakim 2/100; Ebû Avane Musned 1/176, 117; İbni Ebî Şeybe, Musannef 11/493 no 11805; Halebî, İnsanu’l-Uyûn, c. 2, s. 289)

Ebû Hurayra (radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

– “Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu ve içine indi; su alıb dışarı çıktı. Bir de ne görsün, bir köpek, dili bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu.

Adam kendi kendine “bu köpek de tıpkı benim gibi pek susamış” deyip hemen kuyuya indi, mestini su ile doldurdu ve mesti ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı. Onun bu hareketinden Allah Teâlâ hoşnut oldu ve adamı bağışladı.”

Sahâbîler: – Ey Allah’ın Rasûlu! Bizim için hayvanlardan dolayı da sevab var mı? dediler.

Rasûl–u Ekram: – “Her canlı sebebiyle sevab vardır” buyurdu.

(Buhârî, Şirb 9 , Vudû (Tahârat) 33, Musâkât 9, Mezâlim, Bab 23, Hadis no: 27, Edeb 27; Muslim, Selâm 153; Ebû Dâvûd, Cihâd, Bab 44, Hadis no: 2250; İbn Mâce, Edeb, 8)

Hanefilere göre hayvanların erkekliklerinin burulmasında ve eşeklerin atlara katır doğurmaları için çekilmelerinde bir mahzur yoktur. Çünkü erkeliklerinin burulması bir fayda içindir. Zira bununla hayvan kilo alır ve etinin lezzeti artar.

Malikîler, at hariç koyun türünün ve diğer hayvanların erkekliklerinin burulmasının caiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü koyun türünün erkekliklerinin burulması daha çok et bağlamalarını sağlar. Atların erkekliklerinin burulması ise güçlerini azaltır, nesillerini keser. Hayvanların yüzlerine damga vurulması mekruhtur. Başka yerlerine damga vurulmasında ise mahzur yoktur.

(el-Lubâb, IV, 161; el-Kavârûnu'l-Fıkhıyye, 445; Şerhu'r-Risale, II, 414)

Cennet ve Cehennem Mertebeleri


1. Cennetü`n-Nâim: "Beni Cennetü`n-Nâim`in varislerinden kıl... " (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide, 5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).

2. Cennetü`l-Adn: "Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. 

Bu Rabb`inden korkanlar içindir. " (Beyyine, 98/8, Ayrıca bk. et-Tevbe, 9/72; er-Ra`d, 13/23; en-Nahl, 16/31)

3. Cennetü`l-Firdevs: "Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs Cennetleri. vardır " (el-Kehf,18/107 ve el-Mü`minun, 23/11).

4. Cennetü`l-Me`vâ: "Iman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me`vâ Cennetleri vardır. " (Secde, 32/19 ve En-Necm, 53/15).

5. Dârü`s-Selâm: "Halbuki Allah Dârü`s-Selâm`a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur. " (Yunus, 10/25 ve el-En`âm, 6/127).

6. Dârü`l-Huld: "O Rab ki, fazlından bizi durulacak yurda (Cennet`e) kondurdu." (Fâtır, 35/35).

Her ne kadar İbn Abbâs Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada İbn Abbâs'ın haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en yüksek tabakalarıdır. 

Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim Allah Teâlâ'nın "Nâim Cennetleri" veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz. Peygamber (asm)'in dilinden ifade olunmuştur. 

Ümmü Harise Bedir'de şehit olan çocuğu hakkında Hz. Peygamber (asm)'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da" olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir [Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü' el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, İstanbul (t.y.), V/4033].

Nitekim Müslim'in Ebû Sâid el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin, cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, 

Hz. Peygamber (asm) tarafından haber verilmektedir (Müslim, İmâre, 116). Hadiste sözü edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. 

Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir. 

Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre, nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci görüşü tercih etmiştir [en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII/28].

Yine Buhârî'nin bir rivayetinde Hz. Peygamber (asm), Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin... 

Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. (Buhârî, Cihad 4)

Aynî, "Firdevs, Cennetin ortasıdır (vasatıdır)." cümlesini, Cennet'in en iyi yeri veya üstünü (efdali) olarak yorumlar ve bu görüşüne,

"Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık." (Bakara, 2/143)

ayetinde geçen "vesetan" kelimesini delil getirir (el-Aynî, Umdetü'l-Kârî fî Şerhi Sahihi'l-Buhârî, İstanbul 1309, VI/539). Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti'nin güzellikleri dile getirilmiştir.

Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki mesafelerin çeşitli rivayetlere göre "yüz senelik mesafe", "Beş yüz senelik mesafe" şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).

Bütün bu ayet, hadis ve âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bk. et-Taberi, Tefsir, Mısır 1954, XVI/37-38)


Kur'an-ı Kerîm'de Cehennem'in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.

"Cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır." (Hicr, 15/44).

Bu ayet iki şekilde tefsîr edilmiştir:

a. Cehenneme girecekler çok olduğu için;

b. Cezalandırma, azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için cehennemin yedi kapısı veya tabakası vardır. Bu kapı veya tabakalar şunlardır:

1. Cehennem; yukarıda söz konusu edildiği şekilde Kur'an-ı Kerîm'in yetmiş yedi ayetinde geçmektedir.

2. Lâzâ (alevli ateş): "Hayrı' (Allah onu azabdan kurtarmaz) Çünkü o Cehenneın alevli bir ateştir." (Meâric, 70/15).

3. Saîr (pılgın ateş): "O şeytanlara (ahirette) çılgın ateş azabı hazırladık. " (Mülk, 67/5). Ayrıca on beş ayette daha bu isimle geçmektedir.

4. Sakar (kırmızı ateş): "Hem ey Rasûlüm bilir misin, nedir o sakar (Cehennem). " (Müddessir, 14/27)

5. Hâviye (uçurum): "O, kızgın bir ateştir " (Kâria, 101/9-11).

6. Hutame (kalbleri saran ateşli kaygı): "Şüphesiz o, Hutame ye (ateşe) atılacaktır." (Hümeze, 104/4).

7. Cahim (yanan kızgın ateş):

"Küfredenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cahim'in yarânıdırlar." (Mâide, 5/10).

Ayrıca cehennem azabı sadece ateş değildir. Birçok azap çeşitleri vardır; birkaçı şöyledir:

1. Soğukla azap,

2. Yılan akrep gibi hayvanların sokması,

3. Başına topuzlarla vurmak,

4. Aç bırakmak,

5. Zakkum yedirerek bağırsakları parçalamak,

6. Vücutları büyültülerek azabın şiddetlendirilmesi,

7. İrinli su içirmek,

8. Gayya kuyusuna atmak,

9. Uçurumlardan yuvarlamak,

10. Zifiri karanlıkta azap,

11. Büyük azap veren pis kokulara maruz bırakmak,

12. Azapların her gün katlanarak çoğaltılması,

13. Sonsuza kadar azap edilmesi.

Kadızade Ahmed Emin Efendi buyuruyor ki:

"Cehennemde bir yere Zemherir denir, yani, soğuk Cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak Cehenneme atılarak, azap yapılacaktır."

Cehennemde çok soğuk Zemherir azapları bulunduğu, Kimya-i Saadet ve Dürret-ül-Fahire kitabında yazılıdır. Buhari, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak Cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da zemherir Cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. (Örneğin: Buharî, Mevâkît: 9, Müslim, Mesâcid: 185-187; Tirmizî, Cehennem: 9.)

Reşahat kitabında deniyor ki: "Zemherir denilen soğuk Cehennemin azabı çok şiddetlidir."

Faizin Tanımı Bu Fâizin Kendisidir

 Bu Fâizin Kendisidir

Bilâl-i Habeşî radıyallahu anh, Allah Rasûlüʼne güzel bir hurma götürür. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ;

«‒Bunu nereden buldun?» diye sorunca Bilâl radıyallahu anh da;

«‒Bizde âdî hurma vardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem `in yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık.» der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber llallahu aleyhi ve sellem;

«‒Eyvah! Bu ribânın/fâizin ta kendisi, sakın öyle yapma! Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat; sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al.» buyurur. (Müslim, Müsâkât, 96)

Peygamberimiz Faiz Alana Verene Lanet Etmiştir

İbni Mes'ûd radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem faiz alana da verene de lânet etti. (Müslim, Müsâkât 105-106; Tirmizî, Büyû’ 2)

Faizin Her Türlüsünü Haram Kılınmıştır

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz “Vedâ Hutbesi”ni îrâd ederken şöyle buyurmuştur:

"Ashâbım! Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin! Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır; ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız! Allâh’ın emriyle fâizcilik artık yasaktır. Câhiliyeden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. 

İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalib’in oğlu (amcam) Abbâs’ın fâizidir." (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30; İbn-i Hişâm, IV, 275-276; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 360)

Faizinle Yükselen Malın Sonu Hüsrandır

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

“Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa (fakirliğe) sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

Faiz Açılan Kapı!

Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Kim bir kardeşinin işini yapmak için aracı olur, o da buna karşılık bir hediye verirse, hediyeyi kabul ettiği takdirde, fâiz kapılarından büyük bir kapıya girmiş olur.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 82/3541)

“Biriniz, kardeşine ödünç para verir de ödünç alan kimse, ona bir şey hediye ederse, kabûl etmesin. Veya bineğine bindirmek isterse ona binmesin. Ancak daha evvel aralarında hediyeleşme ve yardımlaşma cârî ise bu müstesnâ.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)

Faizin En Şiddetlisi

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde:

“Muhakkak ki ribânın (fâizin) en şiddetlisi, haksız yere bir müslümanın şerefine dil uzatmaktır.” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4876)

Çünkü fâizde kişinin haksız yere malına tecâvüz vardır. Gıybette ise kişinin şeref ve haysiyetine saldırılır ve şahsiyeti rencide edilir.

Faiz Yemeyen Kişi Kalmayacak!

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) söyle buyurmustur:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak! Kisi doğrudan yemese bile ona tozundan bulasacak.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 3/3331. Ayrıca bkz. Nesâî, Büyû’, 2/4452; İbn-i Mâce Ticârât, 58)

Faiz Yiyenlerin Cehennemdeki Durumları

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e faiz yiyenlerin azabının bir kısmı rüyâsında gösterilmiştir. Allah’ın Rasûlü (s.a.v) bunu şöyle nakleder:

“…Yürüdük. Nihayet kandan bir nehire vardık. Nehrin içinde yüzen bir adam, kıyısında da yanına birçok taş yığmış bir başka adam vardı. Nehirdeki adam çıkmak isteyince, kıyıdaki onun ağzına bir taş atıyor ve onu yerine geri çeviriyordu. Çıkmak için kenara her gelişinde aynı şeyi yapıyor ağzına bir taş atıyor, o da geri dönüyordu.” Rasûlullah (s.a.v) bu adamın neden böyle azap gördüğünü sorduğunda melekler onun faiz yiyen kimse olduğunu söylemişlerdir. (Buhârî, Ta‘bîr, 48)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), faiz yiyenlerin âhiretteki cezalarını gösteren diğer bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

“Miraç gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışardan görünüyordu. Ben:

«–Ey Cibrîl bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar faiz yiyenlerdir!» cevabını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58)

Son İnen Ayet Faizle İlgilidir

Hz. Ömer Efendimiz Buyurur:

“Kur’an’dan en son nâzil olan, ribâ (fâiz) hakkındaki âyettir. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve selem-, bu âyeti tefsir etmeden irtihal etti. Binaenaleyh siz, ribâyı da rîbeyi (fâiz süphesi olanı) da terk ediniz.” (İbn Mâce, Ticârât, 58)

Başka bir sözünde Hz. Ömer Efendimiz:

“Biz, faize düsme korkusu ile on helalden dokuzunu terk ettik.” (Ali el-Müttakî, IV, 187/10087)

Borç Faiz Olur mu?

Birisi Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya gelerek:

“–Ben bir adama borç verdim ve verdiğimden daha fazla vermesini şart koştum.” dedi. Abdullah -radıyallâhu anh-:

“–Bu, fâiz olur.” dedi. O şahıs:

“–Bana ne yapmamı emredersin?” deyince İbn-i Ömer Hazretleri şöyle dedi:

“–Borç vermek üç şekilde olur:

1. Allah rızâsı için borç verirsin. Allah senden râzı olur, sana sevap verir.

2. Arkadaşını râzı etmek için borç verirsin. O zaman da arkadaşın senden hoşnut olur.

3. Helâl malınla haram mal almak için borç verirsin ki, bu da fâiz olur.” (Yâni borç verdiğin kimseden malını ziyâdesiyle isteyerek fâiz almış, böylece helâl malına haram karıştırmış ve onu kirletmiş olursun.)

O zât tekrar: “–O hâlde, bana ne yapmamı emredersin?” dediğinde Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle cevap verdi:

“–(Fazlasıyla verme şartını yazdığın) sayfayı yırtmanı (yâni o fâiz şartını iptal etmeni) tavsiye ediyorum. Sana, verdiğin kadar öderse onu kabul et. Senin verdiğinden daha az getirirse, onu kabul ettiğin takdirde ecir ve sevap kazanırsın. Eğer sen istemeden kendi isteğiyle verdiğinden daha fazlasını getirirse bu da sana bir teşekkür olur. Ona mühlet tanımanın ecrini ve sevâbını da ayrıca alırsın.” (Muvatta, Büyû, 92)

FAİZ YİYENİN MALI AZALIR

İbn Mes'ud'dan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Faiz yoluyla mal çoğaltan hiç kimse yoktur ki, sonunda durumu (malında) azalmaya dönüşmesin." (İbn Mace, Ticaret, 58)

EFENDİMİZ FAİZ YİYENE LANET ETMİŞTİR.

Cabir diyor ki, "Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem faizi yiyene, yedirene, yazana ve buna şahitlik eden iki kimseye lanet etti ve 'Hepsi (günahta) eşittir.' buyurdu." (Müslim, Müsakat 106)

July 18, 2026

Cennet ile Cehennemin Arasındaki Gizem ARAF

 

ARAF NEDİR?

Arâf “sur, dağ ve tepenin en yüksek kısmı” mânasındaki urfun çoğuludur. İrfan (bilmek) kökünden türediğini kabul edenler de vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in yedinci sûresinin adı El-Arâf’tır. Bu sûrede “El-Arâf” ve “Ashâbü’l Arâf” (Arâf’ta bulunanlar) şeklinde geçen (bk. el-A‘râf 7/46, 48) bu kelime ile kastedilen yer ve burada bulunacakların kimler olduğu konusunda müfessirler değişik yorumlarda bulunmuşlardır. Bazı tefsirlerde 

Arâf’ın sırat üzerinde yüksek bir yer veya cennetle cehennem arasında Uhud dağına benzer bir mevki olduğu belirtiliyorsa da tercih edilen görüşe göre Arâf cennetle cehennemi birbirinden ayıran bölgedeki surun yüksek kısmının adıdır. Arâf sûresinde “hicab” (7/46) diye zikredilen perdenin Hadîd sûresinde “sûr” (57/13) olarak adlandırılması da bu görüşü desteklemektedir.

ARAF EHLİ (ARAFTAKİLER) KİMLERDİR?

Ashâbü’l Arâf’tan kimlerin kastedildiği hususunda da müfessirler farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Rivayet tefsirlerinde yer alan on iki ayrı görüşe göre bunları şu dört grup altında toplamak mümkündür:

İyi ve kötü amelleri eşit olan müminler. Bunlar başlangıçta cennete veya cehenneme konulmayıp ikisi arasında bir müddet bekleyecek, sonra Allah’ın lutfuyla cennete girecek olan müminlerdir. Tefsir ve kelâm âlimlerinin çoğu bu görüşü benimsemişlerdir.

Âhirette müminlerle kâfirleri yüzlerinden tanıyacak olan melekler.

Cennet ve cehennem ehlini birbirinden ayırarak haklarında şahadette bulunacak olan peygamberler, şehitler ve âlimler gibi yüksek şahsiyetler. Bu görüşü benimseyenler arasında Hasan-ı Basrî ve Fahreddin er-Râzî de bulunmaktadır.

Cennete veya cehenneme girmeyi gerektirecek durumda olmayan belli kişiler. Bunlar da herhangi bir peygamberin tebliğini duymadan ölenler (fetret ehli), müşriklerin bulûğ çağından önce ölen çocukları veya gayri meşrû evlilikten doğan çocuklardan ibarettir.

Tefsirlerde söz konusu dört görüşün her biriyle ilgili çeşitli rivayetler bulunmaktaysa da âyet, hadis ve sahâbe sözleriyle teyit edilen birinci görüş daha isabetli görünmektedir. Zira “tartılar”ı ağır gelenlerle hafif gelenlerin durumları âyetlerde açıkça ifade edildiği halde (bk. el-A‘râf 7/8; el-Mü’minûn 23/102; el-Kāria 101/6), günahları sevaplarına eşit olanların âkıbeti hakkında herhangi bir açıklama yapılmamış olması, bunların ashâbü’l-a‘râfı teşkil edeceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Âyetlerde belirtildiği üzere (bk. El-Arâf 7/46-47) Arâf’ta bulunanların cennete girmeyi şiddetle arzu ettikleri halde oraya henüz girmeden cennetlikleri selâmlamaları, gözleri cehennem ehline çevrilince, “Rabbimiz, bizi bu zalimler zümresiyle beraber bulundurma!” diye dua etmeleri de bu görüşü doğrular mahiyettedir. 

Âyetin bu ifadesi karşısında, Arâf ehlinin meleklerden ibaret olduğunu söylemek veya bu zümreyi peygamberler, şehitler ve âlimlerin teşkil ettiğini savunmak mümkün görünmemektedir. Çünkü günah işleme gücüne sahip olmayan ve cehenneme girme endişesi taşımayan meleklerin böyle bir niyazda bulunmasına gerek yoktur. 

Bunun gibi, cennette en yüksek makam ve mertebeleri elde edecekleri ve buraya öncelikle girecekleri şüphesiz olan peygamberlerin, şehitlerin ve sâlih kulların da cehenneme girme korkusu içinde bulunmaması gerekir. Esasen, “Bizi bu zalimler zümresi ile beraber bulundurma!” ifadesi, bu niyazı yapanların âkıbeti hakkında henüz hüküm verilmemiş olduğunun delili sayılır. 

Ayrıca Hz. Peygamber’den rivayet edilen ve günahı ile sevabı eşit olanların Arâf’ta kalacaklarını bildiren hadis de ilk görüşün doğruluğunu gösteren delillerden birini teşkil eder.