Showing posts with label Şeyh Nazım Kıbrısi. Show all posts
Showing posts with label Şeyh Nazım Kıbrısi. Show all posts

Saturday, August 01, 2026

Şeyh Nazım'ın İntiharlar ve Toplumsal Yozlaşma

Şeyh Nazım Kıbrısi sohbetlerinde, modernleşme süreciyle birlikte dünyada ve toplumda boşanma, depresyon ve intiharların arttığına dikkat çekmiştir. Bu durumun manevi boşluktan ve ahlaki değerlerin zayıflamasından kaynaklandığını belirtmiştir

Şeyh Nazım'ın İntiharlar ve Toplumsal Yozlaşma Üzerindeki GörüşleriManevi Buhran: İnsanların maddiyata yönelip dinden ve maneviyattan uzaklaşmasını temel sebep olarak gösterir.

Artan Eğilimler: Eskiden az duyulan depresyon, bağımlılık ve intihar gibi olayların günümüzde normalleştirildiğini ve çoğaldığını ifade etmiştir

Kritik Uyarılar: Aile bağlarının zayıflamasını ve gayr-i ahlaki yaşam tarzlarının yaygınlaşmasını toplumsal çöküşün bir işareti olarak değerlendirmiştir

"İntihar, dönüşü olmayan tek yoldur; işlendikten sonra tevbe etmesi mümkün olmayan tek günahtır.”

Kim intihar ederse Cehennemliktir

Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse, o Cehennemde devamlı ve ebedî olarak sonsuza kadar kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, zehirini eline alır ve Cehennem ateşinin içinde ebedî olarak onu içer. 

Kim de kendisini bir demir ile öldürürse, demirini eline alır ve Cehennem ateşinin içinde ebedî olarak o demiri karnına saplar.” (Buhârî, Tıbb, 56; Müslim, Îmân, 175; Tirmizi, Tıbb, 7/2044-2045; Nesâî, Cenâiz, 68; Ebû Dâvûd, Tıbb, 11/3872)

O Cehennemliktir

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Resûlullah ile birlikte Hayber Gazvesi’nde idik. Müslüman olduğunu iddiâ eden bir kimse için, Efendimiz:

“–O, Cehennem ehlindendir!” buyurdu.

Savaş başlayınca o kimse kahramanca savaştı ve yaralandı. Ashaptan bazı-ları:

“–Ey Allah’ın Resûlü, az evvel cehennem ehlinden olduğunu bildirdiğiniz kimse korkusuzca savaştı ve öldürüldü!” dediler.

Resûlullah yine:

“–Cehenneme (gitmiştir)” buyurdu.

Bu cevap üzerine Müslümanlardan bazıları nerdeyse şüpheye düşecekti. Tam o esnâda Efendimiz’e:

“–O kimse henüz ölmemiş, ancak ağır şekilde yaralanmış!” diye haber geldi.

Gece olunca adam yarasının acısına dayanamadı. Kılıcının keskin tarafını alıp üzerine yüklendi ve intihar etti. Durum kendisine haber verildiğinde Allah Resûlü:

“–Allahu ekber! Şehâdet ederim ki ben Allah’ın kulu ve Resûlüyüm!” buyurdu.

Daha sonra Hz. Bilâl’e insanlar içinde şöyle ilan etmesini emretti:

“Cennete sadece Müslüman olan kimseler girecektir. Şurası muhakkak ki, Allah bu dîni fâcir bir kimse ile de kuvvetlendirir.” (Buhârî, Cihâd, 182; Meğâzî, 38; Kader, 5; Müslim, Îmân, 178)

Ölümü İstemeyin!

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Başına bir musibet geldi diye hiç biriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: ‘Allahım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür’ desin.” (Buhârî, Merdâ 19; Daavât 30; Müslim, Zikir 10, 13.)

Kim, Ne ile İntihar Ederse, Kıyamet Günü Onunla Azâp Olunur

Rıdvân bîatında bulunan sahâbîlerden Ebû Zeyd Sâbit İbni'd-Dahhâk el-Ensârî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

"Kim İslâm'dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi dediği gibi (yalancının biri)dir. Kim, ne ile intihar ederse, kıyamet günü onunla azâp olunur. Sahip olmadığı bir şeyi adayanın adağı geçersizdir. Mü'mine lânet etmek, onu öldürmek gibidir." (Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, Îmân 176, 177.)

Kendini Zehirleyen Kimsenin Azabı

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivâyet edildiğine göre  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Zehir yut(up da canına kıy)an cehennem ateşi içinde ebedi kalarak o zehiri yutmaya çalışmakla meşgul olacaktır." (Buharî, Kitabu Tıb, Babu şürbüss-emmi, n. 7/180; Müslim, Kitabu İman, n. 109;)

İslam'da İntihar Meselesi

İntihar büyük günahlardandır. İntihar eden kendisini ne ile öldürürse onunla azâb edilmek suretiyle cezalandırılacaktır.  Hadisin birinci fıkrası ile bu fıkrası arasında bir paralellik gözükmektedir. Birincisi, ettiği yeminle mânevî varlığı itibariyle intihar etmiş olurken, bu da maddî varlığını sona erdirmek suretiyle aynı işi yapmış olmaktadır.

İntihar Eden Kimsenin Cenâze Namazı Kılınır mı?

Can, Allah’ın kula verdiği bir emanettir. Başkasının canına kıymak nasıl günah ise, kişinin kendi canına kıyması da aynı şekilde büyük bir günahtır. 

Hz. Peygamber pek çok hadisinde intihar etmenin ne denli günah olduğunu ve intihar edenin karşılaşacağı cezayı haber vermiştir. O, bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Her kim kendini bir dağdan aşağı atıp intihar ederse, bu kimse cehennem ateşi içinde ebedî olarak kendisini yüksekten aşağıya bırakır olacaktır. 

Her kim zehir yudumlar da kendisini öldürürse, o kimse de zehri elinde, cehennem ateşi içinde ebedî o zehri içer olacaktır. Her kim de kendisini kesici ve delici bir aletle öldürürse, o da kullandığı aleti kendi karnına vurur ve yarar hâlde ebedî cehennem ateşinde kalacaktır.” 

(Buhârî, Tıp, 56) Hadiste, intihar eden kimsenin ahirette göreceği şiddetli ve kalıcı azabın kendi fiilinin sonucu olduğu etkileyici bir dille anlatılmaktadır.

İslam âlimleri, hadisteki ebedî azap kaydının, intiharı helal sayarak kendi canına kıyanlar için söz konusu olduğunu veya uzun süreli azap anlamında mecazî bir ifade olduğunu belirtmişlerdir. (Aynî, ‘Umde, XXI, 292)

Yüce Allah’ın emanet olarak lütfettiği hayatı O’nun razı olmadığı bir tarzda sonlandırma anlamına gelen intihar eyleminin salim akılla gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Ancak kişinin cinnet hâlinde iken canına kıymış olacağı var sayılarak bağışlanması için Allah’a dua edilir. Nitekim âlimler, “Her ‘lâ ilahe illallah’ diyenin cenaze namazını kılınız.” 

(Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, XII, 447) hadisinin genel anlamından hareketle, kelime-i şehadet getiren herkesin cenaze namazının kılınacağını söylemişlerdir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 508; Nevevî, el-Mecmû’, V, 211; İbn Rüşd, Bidâye, I, 239)

Şeyh Nazım Kıbrısi Kıyamet Alameti Dedi

Şeyh Nazım Kıbrısi 'Kıyamet alameti' dedi: Türkiye'deki o dağ derinden derine homurdanıyor! Patlayacak

Yıllar öncesinden tüm insanlığı uyaran Şeyh Nazım Kıbrısi'nin Türkiye'deki bir dağ ile ilgili yaptığı konuşma tekrardan gündem oldu.

Nakşibendiliğin Hâkkânî kolunun kurucusu olan Şeyh Nazım Kıbrısi, 2014 yılında Kıbrıs'ta vefat etti. Kıbrısi'nin geleceğe dair uyarıları halen sosyal medyada gündem olmayı başarabiliyor. 

Son olarak Yunanistan'da yaşanan depremler sonrası Santorini yanardağının yeniden harekete geçebileceğine dair ortaya çıkan gelişmeler üzerine Şeyh Nazım Kıbrısi'nin Türkiye ile ilgili bir uyarısı da ses getirdi.

Şeyh Nazım Kıbrısi, Kıbrıs adası ve Bursa Uludağ ile ilgili yaşanacak gelişmelerin bir Kıyamet alameti olacağını ifade ederek "Bu Kıbrıs adası 3 defa batıp çıktı. Kıbrıs meselesi sulh ile hallolmıştur. Bursa Uludağ patlayacak. O koca dağ bulut gibi olacak.

O derinden derine homurdanan bir dağdır. Altı volkandır onun. Kıyamet alametidir. Kıbrıs'ın akıbeti ise denizin dibinde karar kılacak ve batacak.

Ümit ederiz ki İsa Peygamber'den sonra batsın. Kıyamet alameti bu işte. İtalyanlar, Girne'deki dağların deniz ile dudak dudağa duruyor deyip şaşırmışlar.

O kadar kıl üstünde duruyor o dağlar. Ada bizim ada iman selameti versin. İman edenler olduğu sürece muhafaza altındadır. Fakat azgınlık haddini aşınca tehlike vardır.

İnsan Neden Her Şeye Sahip Olduğu Hâlde Huzursuzdur

Şeyh Muhammed Nâzım el-Hakkânî Hazretleri, insanın neden bu dünyada gerçek huzuru bulamadığını ve mülk âleminden melekût âlemine nasıl yükselebileceğini eşsiz misallerle anlatıyor.

İnsan neden her şeye sahip olduğu hâlde huzursuzdur? Ruhumuzun aslî vatanı neresidir? Peygamberler ve Allah dostları insanlığa hangi büyük hikmet için gönderilmiştir?

Bu kıymetli sohbette Şeyh Muhammed Nâzım el-Hakkânî Hazretleri; insanın çektiği ıstırabın, henüz yaratılışındaki kemâle ulaşamamasından kaynaklandığını anlatıyor. Ay, dolunay hâline gelinceye kadar nasıl ilerliyorsa; insan da ruhuyla bedeni arasında tam bir ittifak meydana gelinceye, yaratılış hikmetine erişinceye kadar huzur aramaya devam eder.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’te anlattığı ney misali, insan ruhunun dünyadaki hâlini gözler önüne seriyor. Ney, aslî vatanı olan kamışlıktan ayrıldığı için feryat eder. İnsan ruhu da melekût âleminden bu mülk âlemine geldiği için, farkında olsa da olmasa da kendi yurduna dönmenin iştiyakını taşır.

Şeyh Efendi Hazretleri bu hakikati şöyle açıklıyor: Ruhanî hastalığa dünya nimetleri çare olamaz. Mal, makam, servet, aile, seyahat ve maddî zevkler; ruhu hasta olan insana gerçek teselli veremez. Çünkü ruhanî hastalığın tedavisi de ruhanî olmak zorundadır.

Mülkten melekûta yapılan bu mânevî yolculuk ise insanın kendi başına gerçekleştirebileceği bir yolculuk değildir. Nasıl ki bir tayyare olmadan binlerce metre yüksekliğe çıkılamaz, büyük bir gemi kılavuzsuz tehlikeli sulardan geçirilemezse; insan da peygamberlerin ve onların mânevî vârisleri olan Allah dostlarının rehberliği olmadan melekût âlemine yükselemez.

Peygamberlerin, ashâb-ı kirâmın ve evliyâullahın gönderilişindeki büyük hikmet; insanı ayrıldığı mânevî âleme yeniden kavuşturmak, ruhunu aslî vatanına yöneltmek ve onu korku, telaş, gam ve ıstıraptan kurtaracak yolu göstermektir

Sunday, July 26, 2026

Hz.Hızır'ın (as) Ledün İlmi ve Hz.Musa'ya (as) Verilen Sır

Hızır Aleyhisselâm’ın gizli ilmi nedir ve ledünnî ilim neden herkese verilmez? Bu kıymetli sohbette, Mûsâ Peygamber ile Hızır Aleyhisselâm’ın ibretlerle dolu yolculuğu üzerinden ilim ile hikmet arasındaki derin fark anlatılıyor.

Videoyu izlemek için Tıklayınız

Kardeşlerim, insan bazen gördüğü bir hâdiseyi kendi aklıyla hemen hükme bağlayabiliyor. Fakat geminin delinmesinde, çocuğun âhirete gönderilmesinde ve yetimlere ait hazinenin korunmasında görüldüğü gibi, zahiren anlaşılmayan nice işin ardında Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir hikmeti bulunabilir.

Mûsâ Aleyhisselâm büyük peygamberlerden biri olduğu hâlde, Hızır Aleyhisselâm’da kendisine bildirilmeyen bir ilim bulunduğunu görmüş ve ondan öğrenmek istemiştir. Fakat bu yolculuk, yalnızca bilgi edinmenin değil; sabretmenin, teslim olmanın ve ilâhî hikmete itimat etmenin de ne kadar mühim olduğunu göstermiştir.

Sohbette özellikle şu hakikat üzerinde duruluyor:

İlim herkese verilebilir; fakat hikmet, Cenâb-ı Allah’ın dilediği kullarına ihsan ettiği ilâhî bir lütuftur. Hikmetsiz ilim, ruhsuz bir kalıp gibidir.

Ledünnî ilim kitaplardan yalnızca ezberlenerek elde edilen bir bilgi değildir. Hikmet; ehlinin yanında, edep, teslimiyet, samimiyet ve mânevî terbiye ile aranır. Peygamber ashâbı hikmeti Resûlullah Efendimiz’de ﷺ, sonraki nesiller Sahâbe-i Kirâm’da, Müslümanlar ise Allah’ın sâlih ve evliyâ kullarında aramışlardır.

Bu sohbeti sonuna kadar dikkatle dinlemenizi tavsiye ediyorum. Çünkü anlatılanlar yalnızca Hızır Aleyhisselâm kıssasını değil; başımıza gelen hâdiselere hangi nazarla bakmamız gerektiğini de öğretiyor.

Friday, July 24, 2026

Şeyh Nazım El-Kıbrısi Allah'ın Yardımı Neden Gelmiyor


ALLAH'IN YARDIMI NEDEN GELMİYOR? - 1500 YIL ÖNCE CEVABI VERİLDİ.. 

Şeyh Muhammed Nâzım el-Hakkânî Hazretleri bu kıymetli sohbetinde; îmânı, İslâm’ı, mümin kardeşliğini, birlik olmanın önemini ve ilâhî yardımın hangi hâllerde kesildiğini çok açık ve sarsıcı ifadelerle anlatıyor.

Maalesef bugün toplumun bir kesiminde, tıpkı tarihte helâk edilen kavimlerde olduğu gibi; âhiret unutuldu, helâl-haram hassâsiyeti zayıfladı, iffet ölçüleri zedelendi. Hile, kumar, rüşvet, fâiz, karaborsacılık yaygınlaştı.

Bu ve emsâli günahlar ise Allâh’ın yardımının kesilmesi ve bereketin kaldırılmasının başlıca sebeplerindendir. Şüphesiz bunların telâfî yolu da, toplum olarak bu nevî yanlışlıklardan vazgeçmek ve bilhassa seherlerde tevbe edip hâlimizi ıslah etmektir.

ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ HAZRETLERİ NEDEN KENDİNİZİ HESABA ÇEKİN DİYOR?

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:

“Zorluk ve güçlük gelince hemen günahlarınıza tevbe ediniz. Kendi kendinizi hesâba çekiniz. Şurası muhakkak ki, Aziz ve Celil olan Allah, kullarına aslâ haksızlık etmez, zulmetmez…”

[Bu fânî cihan, bir imtihan dershanesidir. Cenâb-ı Hak biz kullarını hayırla da şerle de dâimâ imtihan etmektedir. Bununla birlikte başa gelen bazı belâ ve musîbetlere de, insanoğlunun birtakım zâhirî veya batınî kusurları sebep olmaktadır.

Âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere:

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)

“…Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nîmeti değiştirmez…” (el-Enfâl, 53)

Günümüzde birtakım maddî zararlardan yakınılmaktadır. Bunun en başında enflâsyon, hayat pahalılığı vs. geliyor. Fakat bu sıkıntıların daha ziyâde zâhirî sebepleri üzerinde duruluyor. Hâlbuki bunların bir de bâtınî sebeplerine bakmak îcâb eder.

ALLÂH’IN YARDIMININ VE BEREKETİNİN KALDIRILMASININ BAŞLICA SEBEPLERİ

Maalesef bugün toplumun bir kesiminde, tıpkı tarihte helâk edilen kavimlerde olduğu gibi; âhiret unutuldu, helâl-haram hassâsiyeti zayıfladı, iffet ölçüleri zedelendi. Hile, kumar, rüşvet, fâiz, karaborsacılık yaygınlaştı.

Bu ve emsâli günahlar ise Allâh’ın yardımının kesilmesi ve bereketin kaldırılmasının başlıca sebeplerindendir. Şüphesiz bunların telâfî yolu da, toplum olarak bu nevî yanlışlıklardan vazgeçmek ve bilhassa seherlerde tevbe edip hâlimizi ıslah etmektir.

Yani umûmî veya husûsî bir zorluk ve meşakkatle karşılaştığımızda, evvelâ bunun kulluk vazifelerimizdeki kusurlarımız sebebiyle olabileceğini düşünüp derhâl tevbe ve istiğfâra yönelmemiz îcâb eder. Böyle bir dikkat ve hassâsiyet, Hak dostlarının da mühim bir kulluk edebidir. Nitekim Fudayl bin Iyâz -rahmetullâhi aleyh- der ki:

“Allâh’a itaatte bir kusur ettiğimi, hizmetçimin ve merkebimin huyunun değişip (bana itaatsizlik etmeye başlamalarından) anlarım.”

Diğer taraftan tevbe; acziyet ve hiçliğin îtirâfıyla, Cenâb-ı Hakk’a ilticâdır. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini celbetmek için de böyle bir kalbî kıvama ihtiyaç vardır. Nitekim İmâm Şârânî Hazretleri’nin buyurduğu gibi;

“…Rahmet-i ilâhî, dâimâ fakîru’l-meşreb, mütevâzı kimselerin (kırık) gönüllerine nüzûl eder. Görmüyor musunuz ki, yağmur suları bile dâimâ (yüksek ve sivri yerlerde değil) çukurlarda ve ovalarda toplanıyor, derelerde akıyor.”

Nitekim bir yağmur duâsına çıkılacağı zaman da, garipler, kimsesizler, mâsum çocuklar, hattâ hayvanlar bile götürülür, eski elbiselere bürünerek, tevâzu, acziyet ve hiçlik hâlinde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edilir.

Zira tevâzu ve mahviyet içerisinde, acziyetini müdrik bir hâlde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapısında af dilenmek, Allâh’ın mağfiretiyle birlikte, ilâhî lûtuf, ihsan, nusret ve bereketin en güzel davet şeklidir.

RABBİNİZDEN MAĞFİRET DİLEYİN

Yani tevbe ve istiğfar, yalnızca günahların affına değil, -tıpkı sadaka gibi- belâların def’i, hayırların fethi, ilâhî rahmetin tecellîsine de vesîledir. Şu hâdise bu hakîkati ne güzel îzah eder:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- devrinde bir kuraklık olmuştu. İnsanlar şiddetli bir kıtlığa mâruz kaldılar. Halîfe’ye yağmur duâsına çıkmayı teklif ettiler. Herkes toplanınca Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- yağmur duâsı yapmak üzere minbere çıktı. 

Fakat istiğfâr etmeye başladı. Sadece istiğfâr ediyor, başka bir şey söylemiyordu. Bir müddet böyle devam ettikten sonra minberden indi. Orada bulunanlar şaşkınlık içinde:

“–Ey Mü’minlerin Emîri! Yağmur duâsı için çıktınız, lâkin hiç duâ ettiğinizi duymadık. Sadece istiğfâr edip indiniz!?” dediler.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–İstediğiniz rahmeti, kendisiyle yağmurun indirildiği semâ anahtarlarıyla talep ettim.” buyurdu ve sözüne delil olarak şu âyet-i kerîmeleri okudu:

“Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsân etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!” (Nûh, 10-12)

“Ey kavmim! Rabbinize istiğfâr edin; sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize semâdan (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günah işleyerek (Allah’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd, 52)

“Rabbinize istiğfâr edin; sonra tevbe edip O’na yönelin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (mü’minleri) çok sever.” (Hûd, 90)

Bu âyet-i kerîmeleri okuyan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, sözlerini şöyle sonlandırdı:

“–O hâlde siz de Rabbinizden, hatâ ve günahlarınızı affetmesini isteyin, samimî bir şekilde tevbe edin ve Allâh’a yönelin!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 351-351)

Hak dostlarından Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne de dört kişi gelerek, biri kuraklıktan, diğeri fakirlikten, bir diğeri tarlasının verimsizliğinden, sonuncusu da çocuğunun olmayışından yakınıp Hazret’ten himmet talep ederler. O büyük velî, onların her birine “istiğfâr”ı tavsiye eder. Yanındakiler;

“–Efendim, bu şahısların dert ve ihtiyaçları farklı, lâkin siz hepsine de aynı tavsiyede bulundunuz!?” derler.

Hasan-ı Basrî Hazretleri de onlara, yukarıdaki kıssada Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın okuduğu, Nûh Sûresi’nin 10 ilâ 12. âyet-i kerîmelerini delil göstererek istiğfârı tavsiye ettiğini söyler.[1]

Tevbe ve istiğfâr ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmenin; pek çok hayır kapısının açılmasına ve şerlerin bertaraf edilmesine vesîle olduğunu, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle beyan buyurmuşlardır:

“Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona ummadığı yerden rızık verir.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1518; İbn-i Mâce, Edeb, 57)

DÜNYÂ VE UKBÂDA İLÂHÎ AZAPTAN KURTULUŞ VESÎLESİ

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tevbe ve istiğfârın, dünyâ ve ukbâda ilâhî azaptan kurtuluş vesîlesi olduğunu da şöyle haber vermişlerdir:

“Allah Teâlâ (şu âyetle) ümmetim için bana iki emân indirdi:

(1) «Sen aralarında olduğun müddetçe Allah onlara (umûmî bir) azap indirmeyecektir.»

(2) «Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allah onlara azâb etmeyecektir.» (el-Enfâl, 33)

Ben aralarından ayrıldığımda, (Allâh’ın azâbını önleyecek ikinci emân olan) istiğfârı, kıyâmete kadar ümmetimin yanında bırakıyorum.” (Tirmizî, Tefsîr, 8/3082)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da:

“Yeryüzünde iki eman vardı. Biri gitti, diğeri kaldı. Giden, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; kalan ise istiğfardır.” buyurmuştur.

Hakîkaten, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz içlerinde bulunduğu sırada Mekkeli müşrikler üzerine bile Hak katından umûmî bir azap inmemiştir. 

Ne zaman ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Mekke’den Medîne’ye hicret etmiş, o vakit Mekkeli müşrikler üzerine çeşitli belâ ve musibetler yağmaya başlamıştır.

İlâhî azâba ve musîbetlere dûçâr olmaktan korunabilmek için bugün Rasûlullah Efendimiz’le zâhiren beraber olmamız mümkün değildir. 

Fakat işârî mânâda denilebilir ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile ne kadar kalbî beraberlik içinde olabilirsek, O’nun Sünnet-i Seniyye’sini hayatımızda ne kadar tatbik edebilirsek, dilimizi ne kadar salevât-ı şerîfeler ile meşgul edebilirsek, 

kendimizi ne kadar ahlâk-ı Muhammedî’nin temsil ve tebliğine adayabilirsek, işte o nisbette Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le beraber sayılırız. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olurlarsa olsunlar, Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur. (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

Dolayısıyla hâl, ahlâk ve davranışlarımızda Efendimiz’in izinden gidip O’na salevât-ı şerîfelerle kalbî irtibâtımızı da sağlam tuttuğumuz müddetçe, -inşâallah- ilâhî azaptan da emniyet içinde oluruz.

Bu emniyetin ikinci vesîlesi de “tevbe ve istiğfar”dır. İlâhî azaptan korunmak veya irâdeleri zorlayan imtihanlarla başa çıkmak hususunda atılacak ilk adım; hâlimizi gözden geçirip hatâ ve noksanlıklarımız için, samimî bir tevbe ile Hakk’a yönelmektir.

Kulluk edebinde tevbe ve istiğfârın vazgeçilmez bir yeri vardır. Zira bildiğimiz kusurlarımızın yanı sıra, bilmediğimiz veya farkında olmadığımız nice kusurlarımız da bulunmaktadır. Bunun için de Cenâb-ı Hakk’a her dâim tevbe ve istiğfar hâlinde olmamız îcâb eder.

Yine Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ettiği sayısız nîmetin şükründen de âciziz. Bu husus da ayrı bir istiğfar sebebidir.

Diğer taraftan, sâlih amellerimiz için dahî, onların îfâsı esnâsında gösterebileceğimiz gaflet ve kusurlarımız sebebiyle de, istiğfâr etmemiz gerekir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, selâm verip bir farz namazı bitirince, üç defa istiğfâr eder ve bunun ardından;

اَللّٰهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَ مِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَ الْاِكْرَامِ

“Ey Allâh’ım! Sen Selâm’sın ve selâm Sen’dendir. Sen yücesin, ey celâl ve ikram sahibi!” derdi.

Bu hadîsin râvîlerinden biri olan Evzâî’ye:

“–İstiğfar nasıl yapılır?” diye sorulduğunda ise şöyle cevap vermiştir:

“–أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ, أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ (yani Allah’tan beni bağışlamasını dilerim) dersin.” (Bkz. Müslim, Mesâcid, 135)

İnşâallah, ibadet hayatımızda bu güzel sünneti de ihyâ etmeye gayret gösterelim. Zira namazı edâ eder etmez, hemen ardından istiğfâr etmek sûretiyle bir bakıma;

“Rabbim! Sana takdîm etmem gereken kulluk vazifemi lâyıkıyla îfâ edebilmekten âcizim, kusurlarımı bağışla!” demiş oluruz.

Bu ise, Cenâb-ı Hakk’a karşı her ibadet için taşımamız gereken yüksek bir kulluk edebidir. Büyüklerimizin dediği gibi; “İbadetler insanı Cennet’e götürür, ibadette edep ise Allâh’a götürür, Hakk’a yakın ve dost eyler.”

Velhâsıl tevbe ve istiğfar, sadece bir günaha düşüldüğünde başvurulacak bir amel değildir. Nitekim “ismet” yani günahsızlık sıfatına sahip olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dahî:

“Ey insanlar!.. Rabbinize tevbe edin. Allâh’a yemin ederim ki, ben Rabbim Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri’ne günde yüz kere tevbe ederim.” buyurmuştur. (Müslim, Zikr, 42)[2]

Ancak Rasûlullah Efendimiz’in bu tevbe ve istiğfârı, çoğu zaman bir hatâsından dolayı değil, Allah Teâlâ’ya daha çok yakınlık kazanmak ve O’nun rızâsına nâil olmak içindir. Ayrıca Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her an mânevî bir terakkî üzere olduğundan, bir sonraki hâl ve makâmına göre daha aşağı seviyede bulunan bir önceki hâl ve makâmına istiğfâr etmiştir.

Demek ki gerçek mâhiyetiyle tevbe ve istiğfar, derûnî bir pişmanlık, acziyetin îtirâfı ve Cenâb-ı Hakk’a sığınma olması sebebiyle, Allâh’a yakın bir kul olabilmenin en tesirli vâsıtasıdır. Kalbin mânevî kirlerden arınmasına vesîle olduğu gibi, kulun Rabbiyle arasındaki gaflet perdelerinin kalkmasına, dolayısıyla Allah Teâlâ’nın rızâ ve muhabbetine de vesîle olur. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“…Şüphesiz Allah, çok tevbe eden ve çok temizlenenleri sever.” (el-Bakara, 222)

Kullarının tevbeleri sebebiyle Rabbimiz’in ne kadar hoşnut olduğunu, yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şu misâl ile ifade buyurmuşlardır:

“Herhangi birinizin tevbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları fayda etmeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin (kendiliğinden) geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı sevincinden dolayı ne dediğini şaşırarak:

«–Allâh’ım! Sen benim kulumsun, ben de Sen’in Rabbinim.» diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Müslim, Tevbe, 7; Tirmizî, Kıyâmet 49, Deavât 99)

Diğer taraftan, tevbe ve istiğfârın en kıymetli ve makbul zamanı seherlerdir. Yüce Rabbimiz, müstesnâ nîmetlere mazhar olacak bahtiyar kullarının, seherleri ihyâ eden takvâ sahibi kimseler olduğunu şöyle beyan buyuruyor:

“O müttakîler, geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devam ederler.” (ez-Zâriyât, 17-18)

Demek ki Rabbimiz, bizleri seherlerde istiğfâra dâvet ediyor. Seherlerden sonra nasıl ki şafak vakti gelip karanlıklar dağılır ise seher vakitlerindeki istiğfarlar da, günah ve gaflet karanlıklarından kurtulup ilâhî af ve mağfiret nûruna kavuşmamızı sağlayan, müstesnâ bir rahmet ve bereket vesîlesidir.]

Cenâb-ı Hak cümlemizi, takvâ zırhına bürünerek günahlardan el çeken, ihlâs ve muhabbetle sâlih amellere koşan, bilhassa seherlerin feyizli iklîminde tevbe ve istiğfâr ile gönüllerini arındıran ârif kullarından eylesin. Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, XI, 98; Aynî, Umdetü’l-Kārî, Beyrut ts. XXII, 277-278.

[2] Aynı hadîs-i şerîf, “yetmiş kere” şeklinde de rivâyet olunmuştur. (Bkz. Buhârî, Deavât, 3; Tirmîzî, Tefsîr, Muhammed Sûresi)

Saturday, July 11, 2026

Hz.Muhammed (s.a.v.) Türklerle İlgili Hadisleri

 

TÜRKLER HAKKINDAKİ HADİSLER

Bana benden önce hiç bir Peygambere verilmeyen 5 şey verilmiştir. ( bunlardan biride) benim bütün kırmızı ve siyah kavime Peygamber olarak gönderilmemdir ( Ebi Zer-Ğıfari )

Büyük çarpışmada (Malazgirt) harbinin o kan gövdeyi götürdüğü günlerde "kırmızı çehrelilere" ( TÜRKLERE ) müjdeler olsun! Allah"a yemin ederimki insanlar çatlasada patlasada Allah onları , hem bu dünya , hemde öbür dünyada kesinlikle mükafatlandırılacaklardır ( Tubeyin kab)

Şanı yüce olan Allah şüphesiz bana (ümmetime kırmızı çehreliler TÜRKLER sayesinde ) İranı ve Bizansı ele geçirmeyi vaad etti. Bundanda öte ; onların karılarını , çocuklarını , kölelerini , ve bütün hazinelerini bana peşkeş çekti. Zira bana kırmızı çehrelileri (TÜRKLERİ) yardımcı kılmakla beni çok güçlendirdi. (Raşid b. sa)

Sizler deriden çizmeler giyen bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz. O kadarki sizler küçük gözlü kırmızı çehreli yassı burunlu yüzleri sanki örs üstünde döğülmüş ve üzeri derilerle kılıflı kalkanlar gibi sağlam (bir kavim olan) TÜRKLERLE çarpışırsınız ( Ey Ebu Hüreyre! ) insanların ( Allah katında ) en hayırlılarının , bu dine girmeden önceki devirlerde bu dinden en fazla yüz çeviren kimseler olduğunu görürsün. 

Oysa insanlar tıpkı ( has) madenler gibidir. cahiliye devrinde hayırlı olan kavimler İslam dinine girdikten sonrada bu dinin (en) hayırlıları olurlar. 

Sizden birinizin üzerine öyle bir zaman gelecekki ; bu kişi için beni görme isteği ; onun aile ferdleri ve mallarının bir misli daha o kimsenin kendine verilmesinden daha sevimli olacaktır. ( TÜRKLERDEN öyle insanlar geleceklerdirki onların Peygamberi sevme ve ona kavuşma sevgisinin önüne mal , mülk ve aile ferdleri de dahil hiç bir şey geçmeyecektir) (ebu hüreyre)

"Ey Ali ! sizler beni asfar ( ruslarla) çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak ( bir millet ) "İSLAMIN YÜZ AKLARI" uluları (TÜRKLER) gelir. Onlar öyle kimselerdirki Allah yolunda cihad etmekten ; ne bir kınayanın kınamasından ve nede onlarn dedikodusundan aska çekinmezler" ( ibn Kesir )

Benim onlarla veya onlardan bazıları ile birlikte olmam , sizlerle yada sizlerden bazıları ile birlikte olmamdan daha güvencelidir (Nasıf, et-Tac fi Ehadis er-Rasul)

Türkler size dokunmadıkça sakın sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Çünkü , Allah"ın ümmetine vermiş olduğu bu mülk ve saltanat nimetini ilk defa bu Kantura Oğulları onların elinden çekip alacaklardır" ( et- Taberani)

Yakın bir gelecekte kantura oğulları (RUSLAR) ırak ahalisini ıraktan çıkaracaklardor. Sanki ben bunu gözlerimle görür gibiyim. Onlar kısık gözlü , yassı burunlu , değirmi yüzlü insanlardır (ebul-Kemal)

Sakın habeşiler size dokunmadıkça sizde onlara dokunmayınız (Türkler de böyledir). Hele TÜRKLER size ilişmedikçe sakın sizde TÜRKLERE ilişmeyiniz (onlara saldırmayınız) ( en-Neseş)

TÜRKLER size dokunmadıkça sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı insanlardır (el-Cüveyni)

Allah bu ümmete mevalilerden bir ordu gönderecektir. onlar ata binmede Araplardan çok üstün silah kullanmada onlardan çok daha mahirdir. İşte Allah bu dini onlarla yeniden ihya edecektir!

Çok yakın bir gelecekte Allah (C.C) ellerinizi (yurt ve yuvalarınızı) bazı yabancılar (TÜRKLER)’le dolduracaktır. Onlar aslanlar gibi cesurdurlar. Harblerde düşmandan yüzgeri edip kaçmazlar. İşte bunlar ; daha önce sizin harbettiğiniz kavimlerle harbedecekler ve sizin ganimetlerinizide onlar yiyeceklerdir. (harblerde aldığınız ganimetler bundan böyle onların eline geçecektir) ( et-Taberani)

İstanbul ; onun böbreği ele geçirilinceye kadar feth olunmayacaktır. ya böbreği neresidir diye sorulduğunda o, AMURİYE demiştir (el-Fiten)

İstanbuldan önce ve İstabnbul ise ROMADAN önce mutlaka fethedilecektir (el- fiten)

Ülkeleri ( düşmana karşı) koruma gücü on kısma ayrıldı : Bunun dokuzu TÜRKLERE ve biri diğer milletlere verildi. Yine böyle, cimrilikte on kısma ayrıldı ; bunun dokuzu iranlılara vbiride diğer milletlere , cömertlikte on kısma ayrıldı ; dokuzu ehli 

Sudana biride diğer insanlara , haya da on kısma ayrıldı ; dokuzu kadınlara , biride diğer insanlara , hased ( nifak ) de on kısma ayrıldı ; dokuzu araplara biri diğer milletlere , kibirde n kısma ayrıldı ; dokuzu rumlara biri diğer milletlere verildi ( et- Taberi)

Ben onların isimlerini , babalarının isimlerini , hatta (harb meydanlarında) binmiş oldukları atların renklerini dahi pekala biliyorum. onlar, o dehşetli günlerde yer yüzünün en hayırlı süvarileri (yani akıncıları) dır

Ümmetimden bir kavim (TÜRKLER) hindistana gaza ederler ve oraların fethini Allah onlara nasib eder. o kadar ki hind hükümdarları boyunları demir zincirlerle bağlı (esir) olarak gelirler . İşte Allah onların günahlarını bütünüyle affedecektir ( el-fiten)

Ümmetmden iki askeri birlik vardırki Allah onları cehennem ateşinden mutlaka koruyacaktır. Bu birliklerden biri hindistana gaza eder ve diğeri ise HZ İSA( a.s) ile birlikte olur ( ve ona yardım eder) (et-tac fi ehadis er-rasul)

TÜRKLER Allahın ordusu idi. onları Cenab-ı Hak doğu cihetine yerleştirmişti. adını bizzat kendisi TÜRK olarak koymuştu. herhangi bir kavme öfkelendiği zaman , onlardan bu TÜRK olrdusu ile intikam alırdı( el-kaşgari nin bir sözümü yoksa hadismi tam emin değilim)

Yüce Allah"ın HZ ADEM"i yarattığından bu güne kadar , şu sema gölgesinin altında katledilmek suretiyle öldürülenlerin en hayırlıları şunlardır: bunlardan birincisi Habildir. onun kardeşi Kabi melun öldürmüştür...

Daha Rumların kanlı harblerinde öldürülenlerdir.

bular bedir harbinde öldürülen ( mümin) ler gibidir.

Daha sonra MOĞOLLARIN öldürdükleridir. bunlar Uhud harbinde ölen (müslüman) lar gibidir ( el- fiten)

Rumlar A"mak (antakya) ve mercidabık"a inmeden önce kıyamet kopmayacaktır. İşte bu sıralarda , onların karşısına şehirdeki bir ordu 8TÜRKLER) dikilir ki, bunlar yer yüzünün en hayırlılarıdır. Her iki ordu harbetmek üzere yerlerini aldıklarında Rumlar 

"bizimle (Araplar, yani) bizim karılarımızı ve çocuklarımızı esir alanlarla aramızdan çekilinki biz onlarla çarpışalım. Müslüman (askerler) bunu kabul etmezler ve şöyle derler ;

"Sizinle (bu) kardeşlerimizin arasından Allah"a and olsunki asla çekilmeyeceğiz.

Bu sırada harbde başlamış olur. Müslümanların üçte birisi (harbetmeden) mağlup olur. Allah onların hiçbir zaman tevbelerini kabul etmesin. Bu arada müslümanların üçte biride öldürülür, bunlar Allah katında en yüce şehitlerdir. Askerlerin geri kalan üçte biri Rumları yener ve fetihlerine devam ederler, ayrıca bir fitneye de düşmezler.

İşte İstanbulu da bunlar (TÜRKLER) fethedecektir. (ebu hüreyere)

Allah katında en ulu şehid şüphesizki denizlerde yapılan harblerde şehit olanlardır. Sonra ise Antakya ve civar kasabalarında (Rumlara karşı) şehit olanlar, daha sonra ise Deccal"a karşı şehit olanlardır ( Abdullah b. amr b. el-Astan)

Kan gövdeyi götüren asıl o büyük harpler başladığında , (MAKAMI HİLAFETTEN) şamdan bir ordu çıkar. İşte bunlar Allahın gelmiş geçmiş en hayırlı kullarıdır ( sözü edilen ordu halifenin TÜRKlerden oluşan ordusudur.) (el fiten)

Utbe b. Nafi"den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir ; Bir gazada AllahIN ELÇİSİ (S.A.S ) ile beraberdik. Hz. PEYGAMBERe batı tarafından ve üzerlerinde yün elbiseler bulunan bir kavim geldi. Onlar kendisine bir tepenin yanında kavuşmuşlardı. 

Onlar ayakta , Hz. PEYGAMBER ise oturuyordu. İçimden bir ses bana dediki ; " Şunların yanına git de onlarla PEYGAMBERİN arasında dur! Ona bir baskın yapmasınlar!" Sonra (kendi kendime) onlarla bir sır konuşur, dedim ve yanlarına vararak onlarla Hz. PEYGAMBER"in arasında durdum (ve o konuşmalardan ) dört kelime belledim, bunları elimle de sayarım, (Hz. PEYGAMBER onlara şöyle diyordu) ;

Sizler ( Türkler ) Arap yarımadasına gaza edeceksiniz. Allah onu size fethedecektir. Sonra İran"a gaza edeceksiniz. Allah orasını da size fethedecektir. Sonra sizler (Türkler ) bizansla gaza edeceksiniz. Allah bu arzı sizinle fethedecektir. 

Sonra yine siz (Türkler ) Deccala gaza edeceksiniz. Allah onuda fethedecektir." Bunun üzerine Nafi " ya Cabir! Biz Bizans ( toprakları ) fethedilmedikçe Deccalın çıkacağını zannetmiyoruz dedi"

Amir b. Avr"ın rivayet ettiğine göre ; Hz. PEYGAMBER (S.A.S) şöyle buyurmuşlardır : "Sizler (rumlarla olan) en uzak sınır boylarında (mesela) Bevla da düşmana karşı nöbet tutmadıkça kıyamet kopmayacaktır" ; Ondan sonra Hz. PEYGAMBER

- "Ey Ali! Ey Ali! Ey Ali!" diye seslendi. Hz. Ali,

- "Anam babam sana feda olsun Ey AllahIN ELÇİSİ (buyurunuz)" dedi . Bundan sonra Hz. PEYGAMBER şöyle buyurdu ;

"Sizler (Arablar) Rumlarla mutlaka çarpışırsınız! Ne varki sizden sonra " İslamın yüz akı" bir ordu ( Türkler ) gelir ve Rumlarla, asıl onlar çarpışır. Onlar öyle kimselerdirki ; Allah yolunda olmaktan ve bir kınayanın kınaması ve nede dedikodusundanhiç korkmazlar. İşte onlar tesbih ve tekbir sesleri ile İstanbulu fethederler. 

Ordanda daha önce hiç bir yerden alamadıkları miktarda öyle çok ganimetler elde ederler. Onlar bu ganimetleri aralarında kalkanları ölçek yaparak taksim ederler.

Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fetholunacaktır Onu fetheden kumandan ne ulu kumandan , onun askerleri ise ah ne iyi askerlerdir.

İstanbulu ; Allahın evliyaları ( dostları ) olan  kavimlere (Türklere)Allah nasip edecektir. Artık Allah onlara bir daha ölüm , hastalık , bela ve musibet yüzü göstermeyecektir. ( el-Fiten )

İstanbulu fetheden zatın adı da benimki gibi Muhammed olacaktır ( el-Fiten ) ( Mehmet ismi Muhammed isminin Türkçe yazılışıdır )

"Allah müminlerin (ordusu)na İstanbul ve Romayı tesbih ve tekbir sesleri ile fethini nasin etmedikçe kıyamet kopmayacaktır ( Amr. b Avf)

"Mülk ve bir diğer ifadeye göre hilafet, taki kırmızı benizli , sanki yüzleri örs üstünde döğülmüş , derilerle kılıflı , sağlam kişiler olan (TÜRKLER ) bu ululukta (hilafette) onlara üstünlük sağlayıncaya kadar , mutlaka benim torunlarımın elinde olacaktır. (Bundan sonra hilafet artık TÜRKlere geçmiş olur) (el-Hamevi)

"TÜRK dilini mutlaka öğreniniz. Zira mülk ve saltanat uzun süre onların ellerinde olacaktır" ( el-Kaşgari ,Divan-ı Luğat et-Türk )

"Ümmetimin emirliğine (yani hilafete) en sonunda Kantura Oğulları (TÜRKLER) sahip olacaklardır."

Saturday, June 27, 2026

Şeyh Abdulkerim El Kıbrısi Kısaca Hayatı

 

Şeyh Abdülkerim, Evliyalar Sultanı Mevlana Şeyh Nazım el- Hakkani’nin, halifesidir.

Şeyh Abdülkerim’in soyu Peygamber Efendimiz (sav) ve Osmanlı Sultanlarına dayanır. Şeyh Abdülkerim Hz. Kıbrıs’ta doğmuştur ve Şeyh Nazım’ın çevresinde büyümüştür. Şeyh Nazım ve onun Şeyhi olan Şeyh Abdullah Dağıstani’den İslam ve tasavvuf eğitimini alarak kendini yetiştirmiştir.

Şeyh efendi, doğduğu günden beri tasavvufi bir hayatın içindedir. Çocukluğu Şeyh Nazım’ın yanında geçmiştir. Şeyh Nazım’ın o zamanlar Kıbrıs, Mağosa’da ki Lala Mustafa Paşa Camisi’nde verdiği tüm sohbetlere katılmış; İslam, tasavvuf, ruhsallık, insanın hakikati ve daha birçok konuda olan sohbetlerin içinde büyümüştür. Şeyh Nazım'ın, özellikle 

Osmanlılar hakkında sık sık verdiği sohbetleri, onun için ayrıcalıklıdır. Okulda aldığı resmi eğitim dışında, Peygamberlik mesleği olan çobanlık ve kaynakçılığı da gençliğinde öğrenmiştir.

Şeyh Abdülkerim’in soyu baba tarafından Fatih Sultan Mehmet Han’a, anne tarafından ise Hz.Hüseyin ve İbni Abbas’a dayanır. Annesinin babası, soyu Hz.Hasan ve Abdülkadir Geylani Hz.lerine uzanan, EvliyaAllah’tan Salih Emir Hazretleri’dir. Annesinin anne tarafı ise Mevlana Celaleddin Rumi’ye dayanır.

Şeyh Efendi 1973 Kasım’ında gönüllü olarak Kıbrıs Savaşına katılmış, 1974 yılında savaş sona erene kadar Magosa’da şehri savunarak, gösterdiği kahramanlık başarıdan dolayı gazilik unvanını almıştır.

"Amerika’ya git ve insanlara kendini sevdir....

Ey oğul, hayvani sıfatta olan insanları, inşaAllah insan sıfatına  döndüresin...”

Şeyh Nazım el-Hakkani'nin, Şeyh Abdülkerim Hz.lerine

Amerika'ya giderken yaptığı dua

Şeyh Mevlana Nazım el-Hakkani tarafından 1976'da, onun Batı’daki ilk temsilcisi ve halifesi olarak, Amerika, New York’a gönderilmiştir. Batıdaki insanlara İslam’ı tanıtmak ve kalplerine İslam sevgisini aşılamakla görevlendirilmiştir. Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler’de Kıbrıs görevlisi olarak, diplomatik ilişkilerde görev almıştır. 

BM’de çalışırken, küresel politikalardaki yolsuzluk ve ikiyüzlülüğü içeriden görerek, buna şahit olmuştur. Hakikat ve adaleti dünyanın liderleri arasında bulamayışı ve dünyadaki politikaların iç yüzünü anlayışı, onu hüsrana uğratmıştır. Daha sonra kendi işini kurarak, insanlarla bire bir iletişime geçmeye, onlara İslam’ı tanıtmaya başlamıştır. 30 yıldan fazla bir süre kendini insanlara yardım etmeye adayarak; onlara İslamiyet’i tanıtmış ve onların kendi varoluş hakikatlerini anlamalarını sağlamıştır.

1990’ların ortasında, 40’lı yaşlarına geldiğinde New York şehrinde ilk Nakşibendi Sufi Merkezi’ni kurmuş; ruhsal bir rehber, Şeyh olarak, İslamiyetle yeni tanışanlara ve Müslüman olarak doğmuş olanlara, ruhsal yolcuklarında rehber olmuştur. Türkiye’ye, Avrupa’ya, Kıbrıs’a uzun seyahatlerde bulunarak, 

Şeyh Mevlana Nazım’ın Nakşibendi Hakkani Yolu’na yeni insanlar kazandırmıştır. Almanya, Güney Amerika, Hindistan, Çin ve Güney Doğu Asya’da dergahlar kurarak, insanların İslam’la tanışmasına olanak sağlamıştır.

Kurduğu dergâhlarla, Amerika gibi bir kıtada, özellikle depresyonda olan, uyuşturucu ve ilaç bağımlısı olan insanlara, Allah sevgisini ve kendi yaratılış amaçlarını göstererek; onların kendi ruhsal potansiyellerinin farkına varmasını sağlamıştır. 

Harlem’in kenar mahallelerinde kurduğu dergâh ile madde bağımlısı olan birçok insanı, Mevlana Şeyh Nazım’ın desteği ve kendi bitmek bilmeyen enerjisi ile içinde oldukları durumdan kurtarmıştır.

2002 yazında Şeyh Abdülkerim, New York şehrinin dışında, Sidney Center’ın ufak bir köyünde, Osmanlı Nakşibendi Dergâhı'nı kurmuştur. Burası sade bir hayat yaşamayı tercih eden Müslümanların cemaatidir; yaşayanların Peygamber Efendimiz'in (sav) yaşantısına ve ibadete odaklandığı bir yerdir. Dergâh, katılmak ve öğrenmek isteyen herkese açıktır.

Şeyh Abdülkerim, dergâhtaki müritlere bir çiftlikte nasıl hayatlarını idam ettireceklerini ve nasıl beraberce cemaat olarak yaşayacaklarını kendisi öğretir. Şeyh Efendi, yemek pişirmekten marangozluğa, kaynakçılığa, hayvanların bakımına, peynir yapımına, ibadet etmeye, şarkı yazmaya, anlaşmazlıkların çözülmesine kadar her şeyi; hayatın her alanına dair becerileri müritlere öğretir.

Şeyh Efendi, Osmanlılara olan ilgilisi, onların adaletine, yasalarına, yaşam şekline olan bağlılığı ile Osmanlı Dergahı’nı kurmuştur. Kendisine her zaman, Osmanlılar’ın bilgisini, kültürünü, sosyal ve toplumsal ilişkilerdeki başarısını; Osmanlılar’ın, İslam’ı ve Tasavvufu derinlemesine yaşayışını ve ulaştıkları her yerde yaşatmalarını kendisine örnek almıştır.

Şeyh Efendi müritlere Sufizmi Osmanlılar’ın yaşadığı şekliyle öğretiyor; dergâhta beraberce cemaat olarak yaşayarak, sufi yaşantısının fiziksel ve ruhsal olarak deneyimlenmesini; müritlerin, Tasavvufu yaşayarak öğrenmesini sağlıyor. Allah’ın istediği şekilde, gerçek bir ‘insan’ olarak nasıl yaşanacağını öğretmek; Osmanlı Dergâhındaki eğitimin temelini oluşturuyor.

Şeyh Efendi, 2012 yılında Kıbrıs’a son yolculuğuna çıkmadan önce, New York'taki Osmanlı Dergâhı'nda yapımına başlanan mescidin inşası yeni tamamlanmıştı. Ayrıca, Hindistan, Almanya, Peru, Arjantin, Çin, Kıbrıs, Türkiye, Malezya da kurduğu dergâhlarla, orada yaşayan sufilere de yardımcı oluyordu.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el-Rabbani, 10 şaban 1433’te (30 Haziran 2012) Kıbrıs’ta bu dünyadan perdelenmiştir. Doğduğu şehir Magosa’da, Osmanlı Şehitleri Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Sahibul Sayf’in görevi ve öğretisi devam etmektedir. Bu dünyadan göç edip, yüksek makamlara erişmeden çok önce vekilini tayin etmiştir. Lokman Hoca Efendi, onun halifesi olarak görevi ve öğretiyi devam ettirmektedir. Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım el-Hakkani de, Lokman Efendi’ye izin ve yetki vererek, Osmanlı Nakşibendi Yolu’nun görevine devam etmesini istemiştir.

Şeyh Nazım Kıbrisi Bizim Yapacağımız Cihâd

Şimdi bizim yapacağımız cihâd, ilim ile yapılacak olan cihâddır.

Cihâdımızı ilim yolu ile yapacağız. Bâtılı ilim yolu ile rezil edeceğiz. Perîşan edeceğiz ki yüzlerini bile millete gösteremesinler. Bu Müslüman milletin arasında yaşayamasınlar, def olup gitsinler.

Hiç silâh kullanmadan, ilim silâhı ile onları mağlûp edeceksiniz. Sizin ihlâsınız onları yenecektir.

Güçlü olun ve kendinizi yetiştirin. Mânevî üstünlüğünüzü kazanmaya gayret ediniz.

Tevfîk Cenâb-ı Allah’tandır.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Nâzım el-Hakkânî Kuddise Sirruhû Hazretleri

Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.Mehdi Sohbeti

 

MUCİZEVİ GÜÇLER,

Lefke - 25.04.1999

Madad ya Sultan el-avliya. Ya muharrem ayların en mübareklerindendir ve ayrıca bu gece onuncu muharrem İslam'da çok mübarek bir gecedir Yüce Allah, sevdiği kullarına sonsuz rahmet okyanuslarından, sonsuz gücü okyanuslarından bağışladı ve bu gece onları galip getirdi. Yarın, onuncu Muharrem, İslam takviminde, dünya takviminde ve dünya çapındaki tarihi olaylarda çok özel bir durum var. Çok önemli bir durumu var çünkü o gün bismillah hir-rahmân nir-rahim ilk önce Nuh'un gemisi o zirveye indi ve sel bitti.

Yarın Seyyidina İbrahim sallallahu aleyhi ve sellem, Nimrod'un ateşinden kurtuldu, Seyyidina Musa Firavun'dan kurtuldu ve okyanustan geçti, Yunus balinanın karnından kurtuldu, Seyyidina Süleyman, Kral Süleyman, bütün insanlığa ve cinlere krallık verildi. Ayrıca, bugün, Seyyidina Eyyub eskisinden daha sağlıklı ve zengin oldu, İsa Mesih göklere alındı, ve Seyyidina Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, çok daha fazla şeref verildi ve yedi cennet ona ve milletine açıldı, özgürce ulaşması için ve o Kureyş kabilesinden kurtarıldı.

Müslümanlar ne zaman zorluklara düşse, dipsiz zorluklara düşse, İlahi Yardım, İlahi Destek bu mübarek ay boyunca, özellikle onuncu ay boyunca onlara ulaşmıştır. Bugün çok önemli bir gün.

Mehdi aleyhi selam bu sene gelecek diye bekliyordum ama bazı alametler henüz tamamlanmadı ve inşallah 2000 den sonra gelecek muharremde bizimle olur. Üçüncü milenyum mehdi için olsun aleyhi selam Dolayısıyla o gün, onuncu, yarın müminlere nice cennet nimetleri ulaşmış ve 1999 muharrem ayına ulaşmış olmamızda büyük bir şans. Mehdinin aleyhi selamı yarın ve bu gece nasip olur inşallah Çok daha fazla güç, çok daha fazla, belki de tüm dünya için tüm otorite bu gece verilmeli.

Kılıcı biraz çekildi ama bu gece zuhur edecek mehdi aleyhi selam Değişimin Zül hiccenin dokuzunda başladığını, Arafat'tan sonra, Mina gecesi & endaş'ta başladığını, Arafat akşamı yeni bir zuhur başladığını, yeni bir güç geldiğini, artık başlayan durmadan devam ettiğini söylemiştik. Bu mucizevi bir güç. Bu geceden itibaren adım adım artmaya başlıyor, öyle ki teknoloji bitip yok olduğunda, başka bir güç devreye girecek.

Allah ile olmaya çalış, o zaman galip gelirsin. Şeytanların ve Şeytanın elinden adım adım kendini almaya çalış. Şeytanın, grubunun ve partisinin arkadaşlığını kesmeye çalış. Şeytanın askerlerine teslim ettiği her enstrümanı az ve az kullanmaya çalışın icad edin, o kadar çok şey, çünkü duracaklar ve yerine elektrikle çalışan her şey; elektrik duracak, bitecek, başka bir kaynak iktidarda ol.

Sadece birkaç ay içinde, tüm ulusların yükü çok daha ağır olacak, ve sona erdiğinde dünya için yeni bir açıklık geliyor. O zaman elektiriğe arabaya gemi fabrikaya gerek kalmayacak yok yok Işıkların; nur-al-iman, etrafını saracak, etrafını parlayacak; o zaman en karanlık gecede bile dışarı çıkabilirsin ve bedenin parlayacak.

Bu nedenle bu geceye ulaştığımız için Yüce Allah'a şükrediyorum ve naçizane adımızın Mehdi aleyhi selam ile yazılmasını istiyoruz. Bu dünyadan ve durumundan memnun değiliz, Türkiye'de, Kıbrıs'ta, Arjantin'de, Doğu'da, Batı'da - hayır. Mutlu değiliz, çünkü artık yeryüzündeki her sistem, her canlı sistem İlahi Kurallara aykırı.

Ancak Yüce Allah bizi kendisiyle,evliyasıyla,sahib az-zamanla, Mehdi aleyhi selam ile sevindirdiği kadar mutlu ve gururluyuz. Bizi o kirli hayatın peşinden koşanlardan yapmıyor. Şeytani hayat kirli bir hayattır, belki de en kirli hayattır - kirli hayattan kaç! Kaçmıyorsan o kirli sulardan, o kirli durumlardan batarsın ve kendini kurtaramazsın. Temiz ol iste temiz olmaya bak o zaman hayatinin son aninda temiz olucaksin

Sunday, June 21, 2026

Şeyh Abdülkerim El Kıbrisi Kısaca Hayatı

 

Şeyh Abdülkerim, Evliyalar Sultanı Mevlana Şeyh Nazım el- Hakkani’nin, halifesidir.

Şeyh Abdülkerim’in soyu Peygamber Efendimiz (sav) ve Osmanlı Sultanlarına dayanır. Şeyh Abdülkerim Hz. Kıbrıs’ta doğmuştur ve Şeyh Nazım’ın çevresinde büyümüştür. Şeyh Nazım ve onun Şeyhi olan Şeyh Abdullah Dağıstani’den İslam ve tasavvuf eğitimini alarak kendini yetiştirmiştir.

Şeyh efendi, doğduğu günden beri tasavvufi bir hayatın içindedir. Çocukluğu Şeyh Nazım’ın yanında geçmiştir. Şeyh Nazım’ın o zamanlar Kıbrıs, Mağosa’da ki Lala Mustafa Paşa Camisi’nde verdiği tüm sohbetlere katılmış; İslam, tasavvuf, ruhsallık, insanın hakikati ve daha birçok konuda olan sohbetlerin içinde büyümüştür. Şeyh Nazım'ın, özellikle 

Osmanlılar hakkında sık sık verdiği sohbetleri, onun için ayrıcalıklıdır. Okulda aldığı resmi eğitim dışında, Peygamberlik mesleği olan çobanlık ve kaynakçılığı da gençliğinde öğrenmiştir.

Şeyh Abdülkerim’in soyu baba tarafından Fatih Sultan Mehmet Han’a, anne tarafından ise Hz.Hüseyin ve İbni Abbas’a dayanır. Annesinin babası, soyu Hz.Hasan ve Abdülkadir Geylani Hz.lerine uzanan, EvliyaAllah’tan Salih Emir Hazretleri’dir. Annesinin anne tarafı ise Mevlana Celaleddin Rumi’ye dayanır.

Şeyh Efendi 1973 Kasım’ında gönüllü olarak Kıbrıs Savaşına katılmış, 1974 yılında savaş sona erene kadar Magosa’da şehri savunarak, gösterdiği kahramanlık başarıdan dolayı gazilik unvanını almıştır.

Şeyh Mevlana Nazım el-Hakkani tarafından 1976'da, onun Batı’daki ilk temsilcisi ve halifesi olarak, Amerika, New York’a gönderilmiştir. Batıdaki insanlara İslam’ı tanıtmak ve kalplerine İslam sevgisini aşılamakla görevlendirilmiştir. Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler’de Kıbrıs görevlisi olarak, diplomatik ilişkilerde görev almıştır. BM’de çalışırken, küresel politikalardaki yolsuzluk ve ikiyüzlülüğü içeriden görerek, buna şahit olmuştur. 

Hakikat ve adaleti dünyanın liderleri arasında bulamayışı ve dünyadaki politikaların iç yüzünü anlayışı, onu hüsrana uğratmıştır. Daha sonra kendi işini kurarak, insanlarla bire bir iletişime geçmeye, onlara İslam’ı tanıtmaya başlamıştır. 30 yıldan fazla bir süre kendini insanlara yardım etmeye adayarak; onlara İslamiyet’i tanıtmış ve onların kendi varoluş hakikatlerini anlamalarını sağlamıştır.

1990’ların ortasında, 40’lı yaşlarına geldiğinde New York şehrinde ilk Nakşibendi Sufi Merkezi’ni kurmuş; ruhsal bir rehber, Şeyh olarak, İslamiyetle yeni tanışanlara ve Müslüman olarak doğmuş olanlara, ruhsal yolcuklarında rehber olmuştur. Türkiye’ye, Avrupa’ya, Kıbrıs’a uzun seyahatlerde bulunarak, Şeyh Mevlana Nazım’ın Nakşibendi Hakkani Yolu’na yeni insanlar kazandırmıştır. Almanya, Güney Amerika, Hindistan, Çin ve Güney Doğu Asya’da dergahlar kurarak, insanların İslam’la tanışmasına olanak sağlamıştır.

Kurduğu dergâhlarla, Amerika gibi bir kıtada, özellikle depresyonda olan, uyuşturucu ve ilaç bağımlısı olan insanlara, Allah sevgisini ve kendi yaratılış amaçlarını göstererek; onların kendi ruhsal potansiyellerinin farkına varmasını sağlamıştır. Harlem’in kenar mahallelerinde kurduğu dergâh ile madde bağımlısı olan birçok insanı, Mevlana Şeyh Nazım’ın desteği ve kendi bitmek bilmeyen enerjisi ile içinde oldukları durumdan kurtarmıştır.

2002 yazında Şeyh Abdülkerim, New York şehrinin dışında, Sidney Center’ın ufak bir köyünde, Osmanlı Nakşibendi Dergâhı'nı kurmuştur. Burası sade bir hayat yaşamayı tercih eden Müslümanların cemaatidir; yaşayanların Peygamber Efendimiz'in (sav) yaşantısına ve ibadete odaklandığı bir yerdir. Dergâh, katılmak ve öğrenmek isteyen herkese açıktır.

Şeyh Abdülkerim, dergâhtaki müritlere bir çiftlikte nasıl hayatlarını idam ettireceklerini ve nasıl beraberce cemaat olarak yaşayacaklarını kendisi öğretir. Şeyh Efendi, yemek pişirmekten marangozluğa, kaynakçılığa, hayvanların bakımına, peynir yapımına, ibadet etmeye, şarkı yazmaya, anlaşmazlıkların çözülmesine kadar her şeyi; hayatın her alanına dair becerileri müritlere öğretir.

Şeyh Efendi, Osmanlılara olan ilgilisi, onların adaletine, yasalarına, yaşam şekline olan bağlılığı ile Osmanlı Dergahı’nı kurmuştur. Kendisine her zaman, Osmanlılar’ın bilgisini, kültürünü, sosyal ve toplumsal ilişkilerdeki başarısını; Osmanlılar’ın, İslam’ı ve Tasavvufu derinlemesine yaşayışını ve ulaştıkları her yerde yaşatmalarını kendisine örnek almıştır.

Şeyh Efendi müritlere Sufizmi Osmanlılar’ın yaşadığı şekliyle öğretiyor; dergâhta beraberce cemaat olarak yaşayarak, sufi yaşantısının fiziksel ve ruhsal olarak deneyimlenmesini; müritlerin, Tasavvufu yaşayarak öğrenmesini sağlıyor. Allah’ın istediği şekilde, gerçek bir ‘insan’ olarak nasıl yaşanacağını öğretmek; Osmanlı Dergâhındaki eğitimin temelini oluşturuyor.

Şeyh Efendi, 2012 yılında Kıbrıs’a son yolculuğuna çıkmadan önce, New York'taki Osmanlı Dergâhı'nda yapımına başlanan mescidin inşası yeni tamamlanmıştı. Ayrıca, Hindistan, Almanya, Peru, Arjantin, Çin, Kıbrıs, Türkiye, Malezya da kurduğu dergâhlarla, orada yaşayan sufilere de yardımcı oluyordu.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el-Rabbani, 10 şaban 1433’te (30 Haziran 2012) Kıbrıs’ta bu dünyadan perdelenmiştir. Doğduğu şehir Magosa’da, Osmanlı Şehitleri Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Sahibul Sayf’in görevi ve öğretisi devam etmektedir. Bu dünyadan göç edip, yüksek makamlara erişmeden çok önce vekilini tayin etmiştir. Lokman Hoca Efendi, onun halifesi olarak görevi ve öğretiyi devam ettirmektedir. Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım el-Hakkani de, Lokman Efendi’ye izin ve yetki vererek, Osmanlı Nakşibendi Yolu’nun görevine devam etmesini istemiştir.

Saturday, June 20, 2026

Şeyh Nazım Kıbrısi Batı Roma’yı Fethedeceğiz

 Fakat en nihayetinde tezadsız günler gelir.

Unutmayın azîz gençler!

Biz daha Batı Roma’yı fethedeceğiz. Umutsuz ve ümidsiz olmayın!

Hiç şüphem yoktur ki târihimizin en büyük devirleri önümüzdedir. Türkiye, Selçuklu’dan da Osmanlı’dan da daha büyük olacak.

Bütün herkes horul horul uyusa da bu gerçekleşecektir.

Ancak çalışan kendini kurtarır. Hak hiçbir şeye muhtaç değil.

Şeyh Nazım Kıbrısi ve Şeyh Mehmed Âdil Hakkani

 Şeyh Nâzım Kıbrısî Hazretleri sıradan bir mürşid değildi.

Daha doğmadan, Şeyh Şerefeddin Dağıstânî Hazretleri hakkında şöyle buyurulduğu nakledilir:

“Evlatlarımdan biri çok Hristiyan’ı Müslüman yapacak… O henüz doğmamıştır.”

Doğumundan sonra da: “O evladım doğdu.” buyurduğu rivayet edilir.

Şeyhi Şeyh Abdullah Dağıstânî Hazretleri, onu emanetin taşıyıcısı ve yolun Doğu’ya da Batı’ya da yayılmasına vesile olacak halife olarak işaret etti.

Yine onun hakkında: “Evliyâ senden memnundur; Resûlullah ﷺ senden memnundur.” buyurduğu nakledilir.

Şeyh Mehmed Âdil Hazretleri onun için: “Evliyaların başıdır.” buyurdu.

Şeyh Hişâm Kabbânî Hazretleri onu: “Zamanın kâmil insanı, evliyânın efendisi, gönüllerin incisi” diye andı.

Mekke’nin büyük âlimlerinden Seyyid Muhammed Alevî el-Mâlikî Hazretleri hakkında da, Şeyh Nâzım Hazretleri için: “Şeyhlerin şeyhidir.” dediği nakledilir.

O, yalnız sevenlerinin değil; âlimlerin, sûfîlerin, sâlihlerin ve hak yolunun büyüklerinin nazarında da ulvî bir makamın sahibiydi.

Saturday, June 06, 2026

Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.Mehdi ve Hilafet Sohbeti

 

Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.Mehdi ve Hilafet Sohbeti

Şeyh Nazım Kıbrısi efendi, 2004 yılında buyurmuştur: “Bu zaman Efendimizin buyurduğu zamandır. “ Hazreti Mehdi’nin zamanı 7 senedir. O’nun zamanında Deccal de gelecektir.  Deccal’i öldürmek için İsa As. gökyüzünden gelecektir.

 O büyük harbin sebebi Türkiye olacaktır. Türkiye’deki hareket büyük harbe dönüşecektir. Türkiye’nin başındakiler Avrupa’ya bağlanalım, Amerika’ya bağlanalım, Rusya’ya bağlanalım diyecekler. Sonunda Rusya’ya bağlanalım diyenler galip olacaktır. 

Rusya ile beraber olunca bütün Rusya karşıtı devletler ayağa kalkacaktır. Büyük Harp İskenderun’da Amuk ovasında olacaktır. Bir milyon islam tarafından asker gelir. Bir milyon da kafir Rus tarafından asker gelir. Büyük muharebe olur.

O muharebede Hz. Mehdi daha görünmez. O harpde kafirler, dinsiz imansızlar, komunizm, faşizm, nazizm; izim’cilerin hepsi telef olur. İstanbul zapt olunur. İstanbul’da bir seda: Deccal çıkmıştır. Şerrinden sakınmak isteyenler Şam’a, Mekke ve Medine’ye sığınsın. Millet oralara gidecek.

Deccal 40 gün dünyayı dolaşır. Bizim zamanımızla 1 sene 6 veya 7 aydır. Fesadlık için, dini bozmak için dolaşacak. Onun üzerine Allah Zülcelal, İsa As.’ı gönderir. İsa As. Deccal’in kafasını kesip Cehenneme yollayacaktır. O vakit bütün dünya İslam’a açılmıştır. İşte bu zaman yaklaşıyor. Kendini korumak isteyen Allah’a kaçsın. 

Korunmayanlar, korumak istemeyenler hepsi gidecektir. Çok yakındır. Kendisi doğmuştur. Çık diye daha emir verilmemiştir. Çık diye emir aldı da çıktı mı bir tekbir alır, bütün bu teknoloji ölür. Hiçbir alet çalışmaz. Ne uçaklar uçar, ne zırhlılar yürür, ne gemiler yüzer, ne arabalar çalışır. Elektrik enerjisiyle çalışan her şey durur. Mehdi As. İslam’ın kuvvetini gösterecektir. Allah o günleri bize göstersin. Allah bizi Mehdi As’a kavuştursun.”

1. "Türkiye'de bir inkilap olur."

2. " Mehdi (a.s.) zuhurundan evvel bir hareket olacak, cenup hududu açılacaktır. Suriye hududu kalkar Şam'la bir olur."

Ruslar meydanı boş bulup bize saldıracak, bizim ordumuz güneyde Amik ovasında olacak o esnada Ruslar rahatça girecekler.  Fakat "Ruslar Avrupa boğazları kullanmasın diye tedbiren İstanbulu işgal etmiş de 6 ay sonra kendiliğinden çıkmış gibi duruyor

Yine Şeyh Efendi'nin bir sohbetinde Almanların da fırsattan istifade Ruslar'a ve Japon'un Çin'e saldıracağını, başka ülkeler de vardı saydığı böylece 3. Dünya Savaşı çıkıyor ve anlattığına göre ellerindeki bütün nükleer bombaları kullanıyorlar

Hadiste diyor ki "

Yakında siz Rumlar'la emin bir sulh yapacaksınız.

Sonra siz gaza edeceksiniz.

Onlar da gerinizde sizin gaza ettiğinize düşman olacaklar.

O harpten muzaffer çıkacak ve ganimet alacaksınız.

Sonra yeşil bir ovaya konacaksınız.

Orada bir Rum neferi salibini kaldıracak ve diyecek ki: "Haç galip geldi."

Ona müslümanlardan birisi karşı koyup, kendisini öldürecek.

Bunun üzerine Rumlar muahedeyi bozacak ve gadredecekler.

Büyük muharebeler olacak.

Sizin için toplanacak ve 80 sancak halinde üstünüze gelecekler.

Her bir sancak altında 12000 kişi olarak."

Bu hadiste anlatılan Haç galip geldi olayından sonra Amuk ovası savaşı gerçekleşiyor. Ama bilemiyorum, Amerika var, Rus var, müslümanlar var. Ruslarla savaştığımız kesin, aşağı Irak'a girince niye girdiniz diye bize saldıracaklar ama Amerika bu olaya nasıl dahil oluyor onu bilemiyorum. 12000 kişilik 80 sancak da Ruslar'a ait.

Hadis tercümesinde Benî Esfer yazıyor yanına parantez içinde Rumlar yazıyor ama Şeyh Efendi ona Ruslar diyor. Bu arada kaynak Rumuz el- Ehadis. Bir alttaki hadiste aynı konuyla ilgili sadece Rumlar yazıyor, acaba orada da Benî Esfer'i mi kastediyor anlayamadım.

AMİK OVASINDA SAVAŞ

(Hatay) Amik ovasında Muharebe olur. Ne Rus ne Çin hiçbiri galib gelmez. 100 Rus 100 Çin olsa dümdüz edecekler gene de.

Dünya boşalacak. 5 te 2 kalır

Mehdi a.s gözlere zahire inecek; lakin herkesin görmeye hakkı yoktur.

Rusun da sırtı çok kaşınıyor ona da binecekler.

İstanbuldan 80 fırka Asker gidecek Amik ovasına ve Kıbrıstanda.

Şamdan bir kuvvet gelir diyor Şeyh Efendi hz. Amik ovasında çatışır Melhame (en büyük savaş 3.dünya harbi) orda olur Amik ovasında...

3 te biri kaçar 3 te biri şehid olur 3 te biri galib gelir...

Rus taraftarları  aramayla bulunmaz daha hepsi süpürülecek...

İlk başta Osmanlının çökmesi gerekiyordu Adetullahı tehyic için ve ardından gelen bu hadise en büyük Velinin gelirken en büyük fitneyi durdurması için...

Ardından İstanbulun fethide olacak (Hicri 1453 de) (2032)

MEHDİNİN GELİŞİ VE SULTAN 4. SELİM

Hz. Mehdi (a.s.)‘ın gelişi

İslam'ın son Peygamberi Hazreti Muhammed (Aleyhis-Selam)'ın Kendisinden sonra kıyamete kadar yaşanacak devirler şöyle sıralanmaktadır (İmam Ahmed Bin Hanbel , 4.273):

1) Hulefa-i Raşidin Devri;Dört büyük Halife'nin (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) ard arda geleceği devir

2) Umera Devri;Şam'da Emevilerin, Bağdat'ta Abbasilerin Emir-il Mü'minin (mü'minlerin başı) olacağı devir

3) Müluk Devri; Osmanlı Padişahlarının halifeliği devralıp müslümanları idare edecegi devir

4) Cebabire Devri; Müslümanların tek elden yönetilmeyecegi, Kur'an-ı Kerim'e riayet edilmeyen "Ahir Zaman" devri. Zulmün ve küfrün arttığı, inançsızlığın moda, müslümanlığı yaşamanın ise avuç içinde ateş tutmaktan daha zor olduğu devir.

5) Hazreti Mehdi ve Hazreti İsa Devri;Mü'minlerin tekrar bir bütün haline gelip tüm dünya üzerinde adaletin ve Allah'a imanın yayılacağı devir.

Peygamberimizin (a.s) neslinden olan Hz. Mehdi ve yeryüzüne geri inecek olan Hz. İsa'nın zuhuru hakkındaki rivayetler şöyledir:

Hz. Mehdi'nin zuhurundan önce, dünyayı kaplayacak olan bütün zamanların en büyük savaşı (armagedon) çıkar. Bu savaş üç ay sürer ve dünya nüfusunun büyük bir kısmı telef olur (bir habere göre, yedide altı nisbetinde). Ölecek olanlar zalimler ve kafirlerdir.

Mehdi (a.s.) Medine'de zuhur eder ve üç kere "Allah-u Ekber" diye tekbir aldığında bütün ateşli silahlar durur, savaş biter. Aynı zamanda dünyada teknolojiye hayat veren enerji yok olur.

Savaş durduktan sonra, Hz. Mehdi Şam ve Konya üzerinden İstanbul'a vararak Mukaddes Emanetleri teslim alır ve Deccal'ın Horasan (İran)'dan ortaya çıkmakta olduğunu ilan eder.

Daha sonra, Deccal ve ordularına karşı cihadı başlatmak üzere Şam'a geri döner. Bu arada, Deccal Kudüs'e gider ve oradan tüm dünyaya küfrü yaymak üzere kırk günlük bir seyahate başlar.

Kırk gün tamamlandıktan sonra Hz. İsa nüzul eder, Deccal'ı Şam yakınlarında öldürür ve Hz. Mehdi ile Şam'da buluşur. Mehdi (a.s.)'ın hükmü yedi sene sürer. Ondan sonra ise, Hz İsa bütün dünyada kırk yıl hükmeder. Bu zaman içerisinde kötü ve şeytani hiçbir şey kalmaz ve dünya adeta cennet gibi olur (Altın Çağ). Kırk yıl sonunda Hz. İsa (a.s.) Medine'de ruhunu teslim eder ve Peygamberimizin (s.a.s.) yanına defnedilir.

Sonra kötüler ve şeytaniler dünya üzerinde azar azar yeniden ortaya çıkar ve on yıl boyunca çoğalırlar. Bu on yılın sonunda, mü'minler cennetten gelen rüzgarı teneffüs edip ruhlarını teslim eder ve kıyamet geriye kalan kötüler ve kafirlerin üzerine kopar.

Şimdi yaşadığımız zaman, tabii ki cebabire devridir. Zulüm ve küfürle birlikte doğal afetlerin, kaza ve belaların, savaşların ve terörün çoğalması, bu dönemin de sonuna yaklaştığımızın işaretidir.

Mehdi a.s. ve Sultan 4. Selim buluşması

“Ya Resulallah, kıyamet ne vakit kopar?”, sorusuna, bir mübarek Cuma günü hutbede iken şöyle cevap vermişlerdir; “Ey Müminler! Biliniz ki, benden sonra Hülefa’i Raşidin gelir. Sonra mülk ve saltanat devri ile birlikte Emevi’ler gelir. Sonra Abbasiler gelir

Ve sonra ey Ashabım! Bir Selim gelir emaneti alır ve en son bir Selim daha gelir, emaneti verir. Eğer, kimdir bu Selim diye soracak olursanız, bilin ki adına Osmanlı İmparatorluğu denilen ve o devirde kılıcı en keskin olan Islam devletinin Padişahı, birinci Sultan Selim Han bizzat benim emrim ile Mısır’ı fethedip Abbasi’ler den emanetlerimi teslim alır.

Sonra o şanlı imparatorluk 700 yıl boyunca Allah’ın dinini ve benim sancağımı üç kıtada yayar ve dalgalandırırlar. Ve yine sonra, ey ashabım! Biri gelir bu saltanatı yıkar. Böylece Cebabire devri girmiş olur ki, bu devirde küfür Islam üzerine hakim olur. Müslümanlar türlü eziyetler görürler ve horlanırlar.”, diye buyurur.

Bu üzücü ve yıkıcı haber karşısında ağlamaya başlayan ashabının yüzündeki gözyaşlarını gören Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selem mübarek baş parmağı ile şehadet parmağının arasını işaret ederek; “Üzülmeyin, ey ashabım! Elbet bu devrin de bir sonu vardır ki, fazla sürmez. Sonunda sancak, düştüğü yerden kalkar. Allah’ın emriyle Sultan geri döner ve hak yerini bulur. Dağılmış olan ümmetim yeniden hilafet sancağı altında toplanırlar.

Lakin ondan önce bir Melhame’i Kübra olur ki, bu Beni Asfar (Rus) kabilesinin Türk kavmine saldırmasıyla başlar. Adına ‘Büyük Budama’ denilen öyle büyük bir savaş olur ki, dünya doğu ve batı olmak üzere iki cepheye ayrılır. Nitekim doğu’nun batı’ya karşı yapacak olduğu bu savaşta insanların yedide altısı telef olur. Üç ile yedi ay kadar sürecek olan bu müthiş ve görülmemiş savaşta Beni Asfar kabilesi Amik ovasında tamamen imha edilir.

Sonra, ey Ashabım! Üç tekbir sesi duyulur ve benim temiz soyumdan kırkıncı neslimden, öz be öz torunum olan Muhammed’ul Mehdi aleyhisselam zuhur eder ve bu savaşı durdurup Garbi Roma ile Şarki Roma’yı (Vatikan ve Istanbul) fetheder.

Akabinde derhal Konya’ya gelir ve orada ihtişam ve tazim içinde benim kutsal emanetlerimden mübarek kılıcımı son Selim olan Osmanlı padişahı 4. Sultan Selim Han tarafından bizzat tören ile, teslim alıp beline kuşanır.”

Dolayısıyla, bunun gibi daha birçok Hadis’ler mevcud’dur ki Riyaz’us Salihin’de yazmaktadır.

Mehdî aleyhisselâmın çıkışı nasıl olacak?

Vaktin sahibine vakit yakın geldi, Mehdî a.s.’ın yetişmesine az kaldı; birisi Türkiye meselesidir, bir hükümet gelecek üç ay komünist rus tertibi olacaktır, lâkin bütün Türkiye değil, ahali de ordu da ikiye ayrılacaktır. Şam hudûdu açılır ve hudut kalmaz. 

Sonra üç ay içinde büyük muharebe çıktığında Mehdi a.s.’ın çıkmasına üç ay var demektir. Komünistlik öldü ama komünistler hâlâ duruyor. Onların iflâhı kesilecek ve bitecektir. O temizlik olacaktır.

İskenderun Amuk Ovasında büyük muharebe olur. Eskiden Amuk Ovası bataklık içerisinde bir yermiş, Türkler sancağa girdikten sonra Allah’ın hikmetiyle kanallar açtılar ve bataklık kurudu. Komünist ordularıyla İslâm askeri orada karşılaşacak deniyor.

İslâm askeri üç bölük olur; bir bölüğü döner kaçar, ikinci bölük şehid olur. Üçüncü bölük sebat eder ve Cenâb-ı Hakk’ın nusreti yetişir ve sol komünist ordularının hepsini süpürür geçer. Cenâb-ı Hakk onlara ilahi nusretini göndedir, ta İstanbul’a kadar açılır.

Büyük Şeyh Efendi Hz.’leri, gayb Alman kuvveti çıkacak dedi, gayb Almanın kuvveti bir taraftan Rusun üstüne yürür. Japon ise Çinin üstüne yürür.

O vakit Mehdî a.s.’a tekbir alsın diye emir verilir. Onun şimdiki makâmı Hicazdadır. Bir mağara içerisinden bir su akar, gece baktığında yıldızlar gibi nur geçer. İçerisine yaklaşmaya izin yoktur cin tayfası muhafaza ettiğinden etrafına girilmez. Dokunan taş kesilir. Etrafta taş kesilmiş çok insan sûretleri vardır.

Orada tekbir alındığında; ilk tekbirde teknoloji diye bir şey kalmaz. Kuvvet membaını bitirdi mi biter. O da bir kutup elindedir, şalteri şırak diye aşağı döndürdü mü hiçbir alet edevat işlemez, makine devri diye bir şey kalmaz. Hz.Mehdî a.s. bu makina devrini yani teknoloji denilen insanlığı yıldıran ve kendisine taptıran sahte ilâhı yıkacaktır. O birinci tekbirde gider;

İkinci tekbiri ne radyo ne de televizyona gerek kalmadan magripten maşrıka bütün dünya işitecektir, Allâhuekber! bütün müminlere hakiki îman nuru ve aslandaki gibi şecaat giydirilecek;

Üçüncü tekbirde Şama ayak basılır, kâfirlerin kalplerine korku sarılır. Kâfirler kurtulmak, başlarının çaresine bakmak için paniğe düşerler. Şamdan Humus, Trablusgarp, Konya, Bursa, İstanbul, Halep, Hama olarak yedi konakta namaz kılar ve biat alır.

Yedinci konakta İstanbul’a konduğunda Sancağı şerîfi ve mukaddes emânetlerin hepsini alır. O emânetlerin pörsümüş hali gidecek ve Efendimiz s.a.v.’in zamanında nasılsa aynen öyle olacaktır. Bu kerâmettir. Hz. Mehdî a.s. kerâmetle yürür.

İstanbul’da biat verir gökyüzünden bir sedâ gelir ki; “Ey insanlar,ey müminler, Allah’ın düşmanı müslümanların düşmanı hüruc etmiştir. Onun şerrinden kendini korumak isteyenler Şam’a gelsin” Mekke,Medîne ve Kudüs de dahildir.

Îsa peygamber gelinceye kadar Şam’da mahsur kalırlar. Cenâb-ı Hakk, Îsa a.s.’ı gönderdiğinde, Îsa Peygamber gökyüzünden sabah namazında iner. Hz. Mehdi a.s.,namaz için mihrâba girer ama heybetli Îsa Peygamberin geldiğini görünce mihrabtan geri çekilir ve mihrâbı işaret edip Îsa Peygamberi davet eder. İsa Peygamber;

---kimin için ikamet edildiyse o imamdır

---ikamet sizin için edildi.

Efendimiz s.a.v. hadiste bildirmiştir; “ Ey benim ümmetlerim, Meryem oğlu Îsa gökyüzünden indirildiği gün size ne kadar ferahlık ve müjde olacaktır. O günkü imamınız sizdendir” ben indiğimde imam sizdiniz, imamlık sizin için edilmiştir. Bunun üzerine Îsa Peygamber, ümmeti Muhammedîden olduğunu tahakkuk etmek için, Hz. Mehdî a.s.’ın arkasında durur ve namaz kılar.

Deccal çıkışı

Mehdi a.s. çıktıktan hemen 40 gün sonrada Deccal çıkar. Deccalin yeryüzünde 40 hükmü var. Arkasından Îsa peygamber iner, Deccali öldürür ve Deccalle beraber bütün Yahudileri de öldürür. Yahudiler tükendiği vakitte bütün dünya rahattır. Îsa peygamber dünyada 40 sene İslâm şeriatıyla hükmedecek, Allah’ın kanunuyla emredecektir.

HZ. Isa (a.s.) ile Deccal:

Ahir zaman Peygamberi; “Dünyanın hakimiyeti kafirlerin elinde olacak” Diye haber verdi, bildirdi. Deccal gelecek tüm kafirleri elinde toplayacak. İsa a.s. gelince Deccal ile kılıç dövüşü yapacaktır.

Sâhibuzzaman Mehdî a.s. zamanında bütün tarîkatlar durur, toplanır ve Nakşibendilerin izinden yürümeye başlar. Allah o günlere yetiştirsin. Beklenen gelir demişler.

TÜRKİYEDE BİR İNKILAP OLUR

 Şeyh nazım kıbrısi hzleri 101 olay olur mehdi çıkmadan diyordu. 99 u gerçekleşti buyurdu ve ve geriye iki tane kaldı dedi.

1) Türkiye de bir inkılap olur: bunun ne olacağını söylemedi. ben 3 sene içinde (2009+3: 2011) bir şey olacağı kanaatindeyim. Belki bu AKP hükümeti, belki de 2011 de olacak seçimde başa geçecek parti.

Buyurdu ki Türkiye’ye bir iktidar gelir ve sadece "bir" bölge komünist şekilde yönetilmeye başlar.

2) Armagedon: Bakalım görelim. 3 sene içinde olacak dedi şeyh Nazım Kıbrısi hazretleri.  Olmadan üç ay kadar öncesinde Türkiye- Suriye sınırı açılır dedi.

* 2011 yılında bir iktidar başa geçecek. (2011 Haziran seçimlerinde AKP üçüncü kez iktidara geldi.)

* Bir bölgede komünist bir yönetim.

* Armageddon 3 sene içinde olacak. (2009’a göre 2011 yılında savaş olmadı.)

* Armageddon savaşından 3 ay önce Suriye sınırı açılır.

Güneş patlaması veya güneşten gelecek manyetik dalgalar. aslında bu ilk defa olacak bir olay değil daha öncede 1859 yılında olmuş. bu güneş patlamaları kısa süreli telsiz kesintileri radyo televizyon frekanslarını etkileyerek onların geçici süre işlevini yitirmesine neden olmuş. ancak nasa bu defa çok yüksek bir manyetik dalga bekliyor. ve 

olacak olan hasar: tüm elektrik sisteminin çökmesi hiç bir teknolojik aletin kullanımının mümkün olmaması ve bu hasarın düzeltiminin 20 yıl zaman alacağını belirtiyorlar. ve olacak olan tarih: 12 eylül 2012 olarak belirttiler. tam da Şeyh Nazım Kıbrısi hz. lerinin belirttiği tarih.

Mehdi ( a.s ) gelmezden evvel Arap  kabileleri birbirine girecektir.

Nazım Kıbrısi’nin: 23 Kasım 2010 tarihli  ve çeşitli zamanlardaki konuşmalarından...

Bu Muharremden gelen Muharreme kadar Türk çökecek, Şam çökecek, Bağdat çökecek, İran çökecek, Mısır çökecek, Libya çökecek, Hicaz çökecek, Yemen çökecek, Sudan çökecek, Somali çökecek, Pakistan çökecek, Afganistan çökecek, Kafkaslar çökecek...

Bütün bu rejimler yürümez. Bütün memleketlerde bu demokrasi denen berbat şey gidecek... Hiyerarşi yani saltanat gelecek. Yani bir kişi idare edecek.

Alman da çöker, Fransız sallanıyor, İspanya çöker. İngiliz imparatorluktur. Daha fazla salahiyetle gelir. Her Majesty’den sonra gelecek oğlu tam salahiyetle gelecek. Parlameni  silip süpürecek. Ruslar yıkılacak. Çin içinden kaynıyor. Japonya imparatorluktur. Hindistan tek olacak. Afganistan tek olacak. İran tek olacak. Yemendeki muzır gidecek, tek olacak.

Bu sene Haccül ekberdir. Vaktin sahibi Haccül ekberde bilinir. Bu Haccül ekber geçerse ondan sonra yedi sene geçmesi gerekir. Buna dünyanın tahammülü yok. Onun için kalbime rahat oldu. Bu sene Arafat vakfesi Cuma günü olur. Haccül ekber 70 hac değerindedir. Ümid ederim vaktin sahibi çıksın.

Dağda mı barınır, ovada mı barınır. Büyük şehirler boşalmalı... 1941 den bu yana 70 senedir Mehdi bekliyorum. Allah 70 sene bekletti. Gelsin artık.  Büyük şehirler kırılıyor, milyonlar gider.

 Kaddafinin işi dünyayı berbat edecek.

Filistinde Orta Şarka hükmedecek, 10 devlete yönetecek bir sultan gelecek.

Hicaz gelecek Muharreme kadar onun işi de belli olacak.

Sallanıyorlar, hepsi gidecek.

Recep ayında (Haziran 2011) çok acayipler görünecek.

Baş baş olacak, ayak ayak olacak. Demokrasi ayakları baş, başları ayak yaptı.

Vaktin sahibi sizden gelecek. (Türklerin içinden).

Melhametül-kübra (büyük savaş) ile Konstantiniyyenin fethi arasında 6 ay vardır. 7. ayda Deccal çıkar.

İstanbul iki defa fetholunacak. Tekbirle fethedeceklerdir.

 (Osmanlı) Sultanların en sonuncusu (Vahdettin) kuvvetini yitirir. Deniz yoluyla memleketten çıkar. Sonra o sultan neslinden bir kimse gelir. İstanbula sultan olur. Mehdi emanetleri ondan alacak.

Bir Selim emanetleri alır. Bir Selim’de Mehdiye teslim eder. (Yavuz Sultan Selim ve 5. Sultan Selim).. Sultanzadeler onu kabul etmiyor. Allah onu gizliyor. Suikast yapmasınlar diye... Heyeti (yüz şekli) Sultan Hamide benzer.

Ocak 2011 tarihli konuşma...

Bütün sistem değişecek. Ağaç içinden çürümüştür, yıkılacak. Devamı yoktur artık bunların...

Onun için bu Recep ayına kadar, şimdi 5 ay var, galiba sizin seçimlerin olduğu aya geliyor. Beşincisi seçimlerin olacağı ay Haziran Receptir. Bir şeyler olacak. Anormal bir hadisenin vukuu beklenmektedir.

Belki de bu meclis bir daha kurulmayacaktır. Belki de Türkiye’de tek kişinin hükümranlığı olacak. Buna Başkanlık sistemi dersiniz.  Yani her türlü bu milletin menfaatına uyan varsa onlar meydana çıkar. Ne kadar milletin, dinin, İslamın aleyhine olan komploları yapanların tuzak ve hileleri birden kaybolur.

Nazım Kıbrısi’den:

Zuhuriyet içinde iki mesele kalmıştır. Türkiye´de bir inkilap olur ve bir de Rus yıkılır.

Bu rus yani koministliğin yıkılmasına rayi olan bir hareket olacak bütün dünyada. Ki o Melhame-i Kübra denen büyük harbdir! Onun akabinde Mehdi Aleyhisselam çıkacaktır.

Hazreti Ali efendimiz Basra´da minbere çıktı. Basra´nın büyük camiisinde bir hutbe okudu, öğleden ikindine kadar. Hutbet-ul Beyan derler ona, ki herşeyi ayan beyan etti. Bize o hutbelerden beş on sayfası geldi. Ötekileri evliyaların kalblerinde gizli durur. Bazı bazı söyletirler onlara.

Ve onun biriside kendisinin Hazreti Mehdi aleyhisselam zamanında gelip o´nun veziri olacağına dair olan sözüdür. Ve şimdi o devirdeyiz. Ve Hazreti Ali efendimiz o mecliste o zülfikarla beraber oturmaktadır. ...

Şeyh Nazım Kıbrısi Efendiden Haber Var

Muhyiddin ibn-i arabinin yazılarında belirttiği gibi, 3. dünya savaşı rusyanın Türkiye'nin üzerine yürümesi ile başlayacaktır. yani Türkiye ye saldıracaktır ruslar. aynı anda ruslar bir kanattanda doğu almanya nın içinden batı almanyaya ve berline aniden saldıracaklar. ama birdenbire durum değişicek ve batı, doğu ile birlikte olacaktır. rusların istediği gibi olmayacaktır. ve 

Muhyiddin arabi hz.lerinin dediği gibi Rusya: Türkiye ve İrana dalınca güneye doğru hareket edecekler(bir önceki sohbetlerde Abdullah dağıstaninin dediği gibi bu durum ABD nin Türkiyedeki üslerini tehdit edecek ve ABD Türkiye ile yanyana savaşacaklar) Allah da ruslara karşı almanların ve japonların kalplerine intikam tohumu serpmiş. ve üçüncüsü Türkiye. sonuç olarak sovyetler tarih olacak.

RUSYA NE İSTİYOR? 

Şu deli Peter dedikleri rus imparatorun hedefi Rusya'yı dünya'da bir numara yapıp dünya'ya hüküm etmekti. Şimdi Avrupa ve Asya arasında tutulmuş durumdalar ama hayalleri sıcak denizlere varmak.

Ve Rusya çok iyi biliyor ki, kim orta doğu'yu kontrol ederse üç kıt'ayı Avrupa, Asya ve Afrika'yı kontrol eder. Orta doğu hem zahir hem batın güç merkezidir. Rusla'rın hayali oraya gelmektir. Tek engelleri Türkiye ve eskiden Osmanlı Imparatorluğu idi. Bu güçlü imparatorluk'u bertaraf etmeye calısıyorlardıki güney'e hint okyanusu'na ve orta doğu'ya yollar açılsın. O zamanlar Osmanlı Imparatorluğu vardı. Şimdi ise yolu kesen güçlü Türk devleti var.

Türk ordusu Kuzey Irak'a girince, Irak bölgelerine girmek uluslar arası yasalara karşı diyecekler, niye girdiniz diyecekler Ruslar. Çünkü Bağdad ile Rusya arasında bir karşılıklı askeri yardım anlaşması var. Ve Rusya şimdi tüm gücünü topluyor ve hazırlanıyor. Türk ordusu Irak'a girdiği vakit, Ruslar kuzey'den gelecekler.

Bu Rusya'nın son şansı yüz yüzyıllarca sürdürdükleri hayali gerçekleştirmeye. Bu fırsatı kaçırırlarsa biliyorlarki Rusya yerine Amerika dünya'ya hüküm sürüp orta doğu'yu tamamen kontrol altına alacak – son fırsat Ruslara. Ve şimdi aniden gelmeye hazırlanıyorlar.

Amerikalılar Bağdad'ın işini hızlı bitirip Suudi Arabistan'a gidecekler, çünkü oradaki yönetimden mutlu değiller. Emir 'Abdullâh ve yardımcıları Amerika'ya karşılar. O yüzden Amerika Suudi Arabistan'ı zamanı gelince üç parçaya bölecek. Birinci bölge kutsal yerler. Bu yerler Haşimilere verilecektir. Aynı eskiden olduĝu gibi. Ehlu sünne ve l-Cemaat Mekke ve Riyad yerlerini kontrol altına alacak. Diğer bölgeler anlamsız.

Sonra Amerikalılar Iran'a geçip işini bitirecek. Suriye ellerini havaya kaldıracak. Amerika'ya karşı gücü yok. Suriye, Lübnan ve Mısır Amerika'ya karşı savaşmaya güçleri yok.

O bölgede en önemli ve en tehlikeli hareket Rusların hareketi olacak. Kendilerini hazırlıyorlar. Asya ve Avrupa'danda destek bekliyorlar. Avrupa'nın solcularından bekliyorlar. Chirac ve akılsız Alman başbakan'ın günleri sayılmışdır. Chirac Ingiltere'yede karşı bir tehlike. Ak denizde bulunan Amerikan gemilerini ateşe tutabilir. O yüzden buradan oraya gidiyorlar…

Ama X. Söyledi ki bana Rus ordusu Türkiye'nin sınırlarına gelmiş. 800 000 Rus askeri Karabağ bölgesinde toplanıyor. Güçlü bir ordu topluyorlar ve bekliyorlar. Türk ordusu ise Trakya'dan birlikler alıp güneye gönderiyor. Böylece Ruslara Istanbul'a girmek kolay olacaktır.

Istanbul boş olacak. Askerlerin çoğu Amik denilen bölgede olacaklar. Burası Aleppo'nun kuzey'inde bir yer. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bir hadisine göre bu bölge büyük savaşın olacağı yer. Amerikan Hava Kuvvet'lerin Üstü bulunduğu Incirlik şehirin altında bulunuyor bu Amik ovası. Bu ova beklenen büyük harbin yeri olacak.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.s.) derki „beni asfar" yani kırmızı başlılar (komünistler) Amik ovasına gelecekler. 80 birlik olacak ve her birinde 12000 asker. X'in haberine göre şimdi 800 000 asker Türkiye sınırlarında bekliyor. Gelecekler. Amerika böyle gelince, bunlar böyle gelecek ve bölge kilitlenecek.

O yüzden Amerika Irak'ın işini çabuk bitirmeye bakacak. Onlar da Rusları bekliyor. Çok asker dolu uçak gemileri geliyor. İskenderun'a. Ordular toplanıyor o bölgede. Ve Allah biliyor doğru sayıları ne kadar…

Büyük şeyh hep bana anlatıyordu. Şam'dan da Amik ovasına Ruslara karşı savaşacak bir güç gelecek diye. Bu ordu üç bölümden olacak: Birinci birlik kaçacak çünkü savaşmaya halleri yok. İkinci birlik savaşacak ve şehit düşecek. Sonra üçüncü birlik çıkacak yola. Allah'dan manevi destek yetişecek ve bu birlik Rus ordusunu darmadağın edecek. Türkiye'ye yollar açılacak. Ruslar bu bölgeden düşecekler.

O sırada Alman'lar Avrupa'dan Rusya'ya ve Japon'lar Asya'dan Çin'lere saldıracak… Ve yine bir hadis derki „Al-Malhame ü-kürâ" (büyük savaş) ve Konstantinopl'in ikinci fethi 6 ay içinde olacak diye. Yedinci ayda Deccal çıkar.

Deccal ordusunu yahudiler ve şerefsiz kadınlar'dan toplar. Sonra Mehdi aleyhisselam ve Seyyidina Isa çıkarlar ve Deccal ve inanmıyanların işlerini bitirirler… 

40 gün sürer Deccal'ın hükmü. Horasan'dan çıkar. Şu an kendisi hint okyanusun'da bir görünmeyen adada (melekler tarafın'dan) tutuluyor. Zamanı vakti gelince Hindistan'dan gelip, Iran'a ve Horasan'a yürüyecek. Tüm dünyayı gezecek. Gezisi Şam kapılarında son bulacak. Seyyidina Isa gelip Deccal'ı öldürecek. Başka kimse deĝil.

Türkiye o zaman, ikiye ayrılır ordu. Biri Rus tarafıdır. Biri Müslüman tarafıdır.

Kıbrıs’taki ahaliye de pişmiş tavuğun başına gelmeyen gelecektir!

Bundan sonra Rus galip gelecek, koministler galip gelecek, Baasîler galip gelecek, Kaddafi galip gelecek… İmkanı yok! Kapandı o! Buraya kadardır. 70 Rus, 100 Çin imdat verse onlar galip gelemez!

Şam bize aittir. Bitti. Ayağa kalktı Şam madem, mağlup olarak oturamaz! Şam Allah’ın has bir merkezidir. İslam’ın intişar edeceği yayılacağı yerdir. Binaenaleyh zannolunmasın ki zahiri kuvvet her işi halleder. Manevi kuvvetle bunları yıkacaklardır. Değil mi ayet? “Kalplerine korku salındı” diyor. Kalplerine o korku verildi mi bitti onların işi, elindekini atıp kaçacak.

Tükenir burası. Burada üç yüz bin Türk mü var? Elli bin kalır. İki yüz elli bin denize. Rum bir milyon mudur? Yüz bin kalır. Dokuz yüz bini denize.

Beşten iki kalır. Öyle dedi değil mi? Beşten iki kalır. Beş milyarsa dünya nüfusu üç milyarı… boşalacak dünya.

Amerika Islam olacaktir

Hazreti Muhammed s.a.v. in istediği Evliyaların istediği Amerika'nın islam olmasıdır.

Onun gayreti ile beraber İslam ayağa kalkacaktır. Ve Amerika tarafından İslam kabul

edilecektir. Amerika islam olacaktır. Bu yakındır.

Büyük evliya Muhiddin ibni Arabi hazretleri; „Kıyamet gelmeden önce bütün ingilizler

müslüman olacaktır“ diye haber vermistir. Amerika da aynıdır. Kılıçları İslam'a karşı olan milletlere çevrilecektir.

MEHDİ’DEN ÖNCEKİ SON FETRET

Nazım Kıbrısi’nin Berlin hutbesinden alıntıdır:

O fetret devri de gelecektir ahirinde dünyanın, bütün müslümanların başında başı kalmayacak ve İslam' a karşı olanlar, münkir olanlar, kafir olanlar, onlar müslümanlara etmedik eziyeti zulmü bırakmayacaklar, bununla beraber: 

‘Sonra benim ehli beytimden Cenab-ı Allah bir kimseyi gönderecektir ki; o gelecek olan zat sahibul keramet, sahibul adalettir, tam adalet, tam insan, tam keramet üzerine olan bir zat-i ali kadirdir, kadri yüce bir kimsedir, benim nesli pakimdendir, 40. torunumdur, o gelecektir İslam’ın başına, emanetleri teslim alacaktır.

Yine en sonunda Yavuz Sultan Selim Emanetleri teslim aldığı gibi en sonunda gene Osmanlı’dan bir Sultan Selim gelse gerektir, ondan da vaktin sahibi olacak Mehdi aleyhisselam emanetleri teslim alsa gerektir. İşte önümüzde bu var şimdi. Bu zahmetli günler ilelebet değildir, gözleri aydın değil kara olsun İslam düşmanlarının.

Ondan sonra dediler ki o islam düşmanları: "bu böyle gidecek."

Biz diyoruz ki: Hayır gidemez! Bosna düşecek değildir. İstanbul' da düşecek değildir. Anadolu' da düşecek değildir. Kosava´ da, Sancak' ta düşecek değildir. Makedonya´ da düşecek değildir. İslam Alemi düşecek değildir. Hepsi ayağa kalkacaktır.

Şark-i Roma' yı alan ve Peygamber efendimizin methine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han gibi bir başka Sultan gelecek ve Garb-i Roma' yı fetih edecektir. Bu da müjdemizdir.

Friday, June 05, 2026

Şeyh Nazım Kıbrısi Sohbetin'den Hz.Mehdi

 

MEHDİ’DEN ÖNCEKİ SON FETRET

Nazım Kıbrısi’nin Berlin hutbesinden alıntıdır

O fetret devri de gelecektir ahirinde dünyanın, bütün müslümanların başında başı kalmayacak ve İslam' a karşı olanlar, münkir olanlar, kafir olanlar, onlar müslümanlara etmedik eziyeti zulmü bırakmayacaklar, bununla beraber: ‘Sonra benim ehli beytimden 

Cenab-ı Allah bir kimseyi gönderecektir ki; o gelecek olan zat sahibul keramet, sahibul adalettir, tam adalet, tam insan, tam keramet üzerine olan bir zat-i ali kadirdir, kadri yüce bir kimsedir, benim nesli pakimdendir, 40. torunumdur, o gelecektir İslam’ın başına, emanetleri teslim alacaktır.

Yine en sonunda Yavuz Sultan Selim Emanetleri teslim aldığı gibi en sonunda gene Osmanlı’dan bir Sultan Selim gelse gerektir, ondan da vaktin sahibi olacak Mehdi aleyhisselam emanetleri teslim alsa gerektir. İşte önümüzde bu var şimdi. Bu zahmetli günler ilelebet değildir, gözleri aydın değil kara olsun İslam düşmanlarının.

Ondan sonra dediler ki o islam düşmanları: "bu böyle gidecek."

Biz diyoruz ki: Hayır gidemez! Bosna düşecek değildir. İstanbul' da düşecek değildir. Anadolu' da düşecek değildir. Kosava´ da, Sancak' ta düşecek değildir. Makedonya´ da düşecek değildir. İslam Alemi düşecek değildir. Hepsi ayağa kalkacaktır.

Şark-i Roma' yı alan ve Peygamber efendimizin methine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han gibi bir başka Sultan gelecek ve Garb-i Roma' yı fetih edecektir. Bu da müjdemizdir.

Thursday, June 04, 2026

Kalbin Ölümü Dünya Sevgisindendir

 

“Yaptığı işin ve itikadın hakikatini bulamayan, kıymetini tâyin edemeyen kimselerden kıymetliyi alıp kıymetsizi tutuşturuverir.

Yakutu, inciyi, elması elinden alıp cam parçalarını, katır boncuklarını veriverir, boynuna da takıverir. «Haydi, bununla çık!» der.

Pırlanta ile katır boncuğunu ayırt edemeyen kimseye nasıl uyanık dersin?

Toprakla altını ayırt edemeyen kimseye nasıl uyanık dersin?

Dünya ile âhiretin kıymetini tâyin edemeyen mümine sen nasıl uyanık dersin?

Biz o uykuda müminleriz. Bize dünyayı çok kıymetli satıyor da, âhireti çok uzakta, çok kıymetsiz bir şey gösteriyor. Uyuma!

En evvel uyanacağın mesele nedir?

Dünya ile âhireti karşında durdurup kıymetlerini takdir etmendir. O zaman sen iman ile küfür arasındaki farkı tayin edersin ve imanı sıkı tutarsın. Bütün dünya birikse onu senin elinden alamaz.”

Sunday, May 31, 2026

Şeyh Nazım Kıbrısi ve Şehzade Selim Faruk ve Hilafet

 "Bir Sultan Selim gelse gerek, emaneti Mehdi aleyhisselama verse gerek"

Şehzade Selim Faruk bin Norbert Lionel (Arslan) bin Selim Ahmed Arabi bin Sultan II. Abdülhamid Han.

1971 yılında Fransa´ da doğdu. Babası Norbert Lionel (Arslan) Efendi ve dedesi Sultan II. Abdülhamid Han´ ın oğlu Selim Ahmed Arabi´ dir.

Osmanlı kanunları gereğince Osmanlı tahtına veliaht olacak kimsenin babasının padişahlık yaptığı dönemde doğması ve diğer veliahtlara nazaran kıdemli olması gerekmektedir. Bundan dolayı Şehzade Selim Faruk´ un dedesi Şehzade Selim Ahmed bin Hamid Han “Sürgündeki Osmanlı Padişahı” idi, 1993 yılında “Padişahlık Haklarına” ve “Hanedan´ ın En Kıdemli Üyesi” yani “Osmanlı Ailesi Reisi” sıfatına dayanarak zahiri ve batini islam ilimlerinde otorite olan Şeyh Nazım el- Hakkani hazretlerini Şeyh-ül İslam olarak atadı.

Sultan II. Abdülhamid Han´ ın kendi oğulları lehine değiştirmek istediği Osmanlı Tahtı Veraset Kanunu dönemin Şeyh-ül İslam´ ı tarafından bu iradeye fetva verilmeyip red edilmişti. Ancak bu irade “Sürgündeki Osmanlı Padişahı” Selim Ahmed Arabi tarafından resmi Osmanlı Şeyh-ül İslamı “Şeyh Nazım el Hakkani” hazretlerine yeniden sunuldu ve Sultan Selim Ahmed Arabi Han´ ın oğulları lehine fetvası alındı.

Böylece Sultan Selim Ahmed Arabi (doğumu: 1909) en büyük oğlu Şehzade Norbert Lionel (Aslan) (doğumu: 1947) Efendi´ nin izni ve onayı ile torunu Şehzade Selim Faruk Efendi (doğumu: 1971) “Osmanlı Tahtı Veliahtı” olarak tayin edildi.

Ayrıca zahiri ilimlerde Alasonyalı Hacı Cemal (Öğüt) Efendi´ den ve batini ilimlerinde Şeyh Abdullah Dağistani hazretlerinden icazetli Şeyh Nazım el Hakkani hazretleri 40 yılı aşkın bir süredir Osmanlı Devleti´ nin yeniden kurulacağını ve Osmanlı Hanedan´ ından Peygamber Efendimizin Hadis-I Şerifi´ nde “Bir Selim gelse gerek, emaneti alsa gerek, bir Selim daha gelse gerek, emaneti verse gerek” diyerek bildirdiği Selim´ in Sultan II. Abdülhamid Han´ ın oğlu Sultan Selim Ahmed Arabi Han´ ın torunu “Şehzade Selim Faruk” olduğunu müjdelemektedir.

Kaynaklar:

Şeyh Nazım sohbetleri, hutbeleri, konferansları

Nadin Sultan' ın kaleme aldığı ´Sultan II. Abdülhamid' in Mirası – Sultan Selim bin Hamid Han´ ın Hatıraları ve Biyografyası'.

Not:

Bu konuyla ilgili olarak „Şeyh Nazım el Hakkani“ hazretlerini ve Sultan Selim Ahmed Arabi Han' ın kızı „Nadine Sultanı“ takip etmenizi tavsiye ederiz