Showing posts with label Dualar. Show all posts
Showing posts with label Dualar. Show all posts

Thursday, July 23, 2026

Ademoğlu Hastalandım Beni Ziyaret Etmedin Hadisi

 Ebû Hurayra radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre;

وعنه قال قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : إنَّ الله عزَّ وجل يَقُولُ يَوْمَ القيَامَة : يَا ابْنَ آدَمَ مَرضْتُ فَلَم تَعُدْني ، قال : ياربِّ كَيْفَ أعُودُكَ وأنْتَ رَبُّ العَالَمين ؟ قال : أمَا عَلْمتَ أنَّ عَبْدي فُلاَناًَ مَرِضَ فَلَمْ تَعُدْهُ ، أمَا عَلمتَ أنَّك لو عُدْته لوجدتني عنده ؟ يا ابن آدم اطعمتك فلم تطعمني ، قال : يا رب كيف أطعمك وأنت رب العالمين ، قال : أما علمت أنه استطعمك عبدي فلان فلم تطعمه أما علمت أنك لو أطعمته لوجدت ذلك عندي ؟ يا ابن آدم استسقيتك فلم تسقني ، قال : يارب كيف اسقيك وأنت رب العالمين ؟ قال : استسقاك عبدي فلان فلم تسقه ، أما علمت أنك لو سقيته لو جدت ذلك عندي ؟ » رواه مسلم ​

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: 'Ey Âdemoğlu! Hastalandım beni ziyaret etmedin.'

Âdemoğlu 'Ya Rabb! Seni nasıl ziyaret edebilirim. Sen âlemlerin Rabb'isin.' diyecek.

Allah (c.c.), Ona 'Bilmiyor muydun, filan kulum hasta oldu, sen ise onu ziyaret etmedin. Bilmiyor muydun, onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulurdun. Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.' buyuracak.

Âdemoğlu ise 'Ya Rabb'i! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin Rabb'isin?' diyecek.

Allah şöyle buyuracak: 'Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, bana su ikram etmedin?'

Âdemoğlu 'Ya Rabb'i! Sana nasıl su ikram edebilirdim ki? Sen âlemlerin Rabb'isin?' cevabını verir.

Allah da ona şöyle buyurur: 'Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su ikram etmiş olsaydın, bunu benim nezdimde bulacaktın."

(Muslim, Birr, Bab 43, Hadis no: 2569)

Hadis-i şerifte bahsi geçen Kulun kula yardım ve ikram ilgisi Allah-u teala tarafından istenen hatta kendisine yapılmış gibi kabul gören musbet amel ve davranışlardandır, mûminin mûmin üzerindeki hak ve kardeşliğin gereğidir. Bu durum diğer canlı türü olan hayvanat ve farklı bir tür yaşamı olan nebatat için de çok önemli teşvik ve mukâfatı(ecr-i ve sevabı) olsa da insana yapılan lutuf ve inayetle eş değildir.

"Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı) kimi yük taşır, kiminin tüyünden döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin (onun peşinden gitmeyin). Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır" (En'âm 142).

Âllah (c.c.)'nun mahlukâtına (insan, hayvan) yüklediği yeme, içme, cinsel ihtiyacı gibi fıtrat olarak zarûri ihtiyaçlarını gayr-ı meşru yollardan gidermeye çalışmak aslen haram olan isyan hareketlerindendir. Fakat hayvanın tabiatını, fıtratını bozmadan cinselliğini de imha etmeden üremesini engelleyebilecek başka yolların (ilaç vb) bulunması durumunda bu amele ruhsat verilebilir.

Ehlî hayvanların yiyeceklerini, içeceklerini zamanında vermek, tımarlarını yapmak gerekir. Hayvanın sahibi onları fazla yoramaz gereksiz yere dövemez. Her cinsi, hangi hizmet için yaratılmışsa, o hizmette kullanmalıdır. Meselâ sığır hayvanları arabalara koşulmak, tarlalarda çalıştırılmak için yaratılmıştır, bunlara binilemez, sırtlarına yük yükletilemez."

Mehdî b. Meymûn anlatıyor; Muhammed b. Abdillah b. Ebî Yâkûb, Hasen b. Ali’nin kölesi Hasen b. Sad aracılığıyla Abdullah b. Ca’fer’in şöyle dediğini anlattı:

-Bir gün Rasûlullah (s.a.v) beni terikesine bindirdi ve kimseye anlatmamam şartıyla bana gizlice bir şey söyledi. Onun (yolculukta tuvalet için) en hoşuna giden şey kendini gizleyebilecek bir hedef ya da dalları yerlere sarkmış yabanî hurma fundalığı olurdu. 

Bir kere Ensar’dan birinin bahçesine girmişti. Orada bir deve vardı. Deve Rasûlullah’ı görünce inleyerek gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Nebî (s.a.v) yanına gidip kulak dibini eliyle sıvazladı deve de sakinleşti.

Efendimiz: Bu devenin sahibi kim?” diye sordu.

Ensar’dan genç biri gelip, “benim” dedi.

Efendimiz de: “Allah’ın sana bahşettiği bu hayvan hususunda Allah’tan korman gerekmez mi idi! Çünkü, o senin kendisini aç bırakıp yorduğunu bana şikayet etti.” buyurdu.

(Muslim hadisi “yabani hurma” kelimesine kadar nakletti. Diğer kısmı da Muslim’in şartına uygundur.)

(Muslim 342 ve 2429; Ebû Dâvûd 2549; Musned 1/205; Beyhakî, Delâil 6/26; İbni Mâce 340; Kadı Ebû Yâvla, Musned 12/6787,6788; Beyhakî, Sunen-i Kubra 8/13, 1/94; Hakim 2/100; Ebû Avane Musned 1/176, 117; İbni Ebî Şeybe, Musannef 11/493 no 11805; Halebî, İnsanu’l-Uyûn, c. 2, s. 289)

Ebû Hurayra (radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

– “Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu ve içine indi; su alıb dışarı çıktı. Bir de ne görsün, bir köpek, dili bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu.

Adam kendi kendine “bu köpek de tıpkı benim gibi pek susamış” deyip hemen kuyuya indi, mestini su ile doldurdu ve mesti ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı. Onun bu hareketinden Allah Teâlâ hoşnut oldu ve adamı bağışladı.”

Sahâbîler: – Ey Allah’ın Rasûlu! Bizim için hayvanlardan dolayı da sevab var mı? dediler.

Rasûl–u Ekram: – “Her canlı sebebiyle sevab vardır” buyurdu.

(Buhârî, Şirb 9 , Vudû (Tahârat) 33, Musâkât 9, Mezâlim, Bab 23, Hadis no: 27, Edeb 27; Muslim, Selâm 153; Ebû Dâvûd, Cihâd, Bab 44, Hadis no: 2250; İbn Mâce, Edeb, 8)

Hanefilere göre hayvanların erkekliklerinin burulmasında ve eşeklerin atlara katır doğurmaları için çekilmelerinde bir mahzur yoktur. Çünkü erkeliklerinin burulması bir fayda içindir. Zira bununla hayvan kilo alır ve etinin lezzeti artar.

Malikîler, at hariç koyun türünün ve diğer hayvanların erkekliklerinin burulmasının caiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü koyun türünün erkekliklerinin burulması daha çok et bağlamalarını sağlar. Atların erkekliklerinin burulması ise güçlerini azaltır, nesillerini keser. Hayvanların yüzlerine damga vurulması mekruhtur. Başka yerlerine damga vurulmasında ise mahzur yoktur.

(el-Lubâb, IV, 161; el-Kavârûnu'l-Fıkhıyye, 445; Şerhu'r-Risale, II, 414)

Wednesday, July 15, 2026

Gusül Abdesti (Boy Abdesti) Nasıl Alınır

GUSÜL NEDİR?

Sözlükte gusül (gasl ve gusl) “bir şeyi su ile yıkamayı“, fıkıh ilminde ise “bütün vücudun temiz su ile yıkanması şeklinde yapılan hükmî temizlik işlemi“ni ifade eder. Fıkıhta abdeste küçük temizlik, abdest almayı gerektiren hallere küçük kirlilik (hades-i asgar), gusle büyük temizlik, guslü gerektiren hallere de büyük kirlilik (hades-i ekber) denilir. Guslün Türkçe’deki bir başka adı da boy abdestidir.

GUSÜL ABDESTİ NASIL ALINIR?

Gusletmek isteyen bir erkek veya kadın, banyoya girmeden "Eûzü-Besmele" çeker ve sol ayağı ile banyoya girer. (Banyoya girmeden önce, su geçirmeye engel oje, boya, yapıştırıcı vb. şeyleri temizlemek gerekir.)

Öncelikle elleri ve avret yerlerini yıkar ve tüm bedenini kir ve pisliklerden temizler.

Besmele çekip "Niyet ettim Allah rızası için gusül abdesti almaya" diye niyet eder. (Niyet etmek Şafi Mezhebine göre farzdır.)

Niyetten sonra Namaz abdesti gibi abdest alır. Abdest alırken aşağıdaki 5. ve 6. maddelere dikkat eder. (Abdest Nasıl Alınır? tıklayınız...)

Abdest alırken ağzına üç kere dolu dolu su alır ve her defasında ağzını boğazına kadar gargara yapmak sûretiyle çalkalar. Oruçlu ise boğazına su kaçmamasına dikkat eder. (Ağzı yıkamak Hanefi Mezhebine göre farzdır.)

Yine abdest alırken dikkat edeceği diğer bir husus da burnuna üç defa su çekerek burnun temizlenmesidir. Buradaki ölçü, çekilen suyun burnu sızlatacak derinlikte olmasıdır. (Burna su çekmek Hanefi Mezhebine göre farzdır.)

Abdesttin ardından önce başına sonra sağ omuza ve sol omuza üçer defa su döker ve vücudun her yerini kuru yer kalmayacak şekilde yıkar. Göbek boşluğuyla küpe deliklerine su gitmesi hususuna dikkat edilmelidir. (Bütün vücudu yıkamak Hanefi Mezhebine göre farzdır.)

Ayak altında su birikmişse çıkarken ayakları yıkar ve daha sonra sağ ayak ile banyodan çıkar.

Gusül Abdestinden sonra abdest namazı kılabiliriz.

Saturday, July 04, 2026

Sıkıntı ve Darlıkta Okunacak Dua

 Hz. Sa‘d (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki; “Balığın karnında iken, Zü’n-Nûn’un (Yûnus aleyhisselâmın) yaptığı duâ şu idi

Lâilâhe illa ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.

Allâh’ım! Senden başka ilâh yoktur, Seni her çeşit kusurdan tenzîh ederim. Ben nefsime zulüm edenlerdenim.” Bununla duâ edip de icâbet görmeyen yoktur.

Hz. İbn-i Abbas (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) üzüntü sırasında şu duâyı okurdu

Lâilâhe illâllâhü’l-azîmü’l-halîmü, Lâilâhe illallâhu rabbü’l arşi’l-azîm. Lâilâhe illâllâhü rabbü’s-semâvâti verabbü’l-‘ardı verabbü’l-‘arşi’l-kerîm.

Türkçe Anlamı:

Halîm ve Azîm olan Allâh’tan başka ilâh yoktur. Büyük Arş’ın Rabbi olan Allâh’tan başka ilâh yoktur. Kıymetli Arş’ın Rabbi, Arz’ın Rabbi, Semâvâtın Rabbi olan Allâh’tan başka ilâh yoktur. (Buhârî: Daavât 27, Müslim: Zikir 83)

Âyeti kerîmede Yûnus (a.s.)’ın duâsının kabul edilmesi, Rabbine yaptığı tesbihâtla îzâh edilmiştir. “Eğer çok tesbîh edenlerden olmasa idi, insanların tekrar dirilecekleri güne kadar balığın karnında kalacaktı.” (Saffat, 143-144)

(Ey mü’minler!) Yoksa sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öylesine sarsıldılar ki Peygamber ve O’nunla beraber îman edenler nihâyet “Allâh’ın yardımı ne zaman gelecek?” dediler. İşte o zaman (onlara), şüphesiz Allâh’ın yardımı yakın (denildi). (Bakara, 214)

Namaz Duaları Türkçe - Arapca Okunuşu

 

Subhaneke

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ ﴿﴾ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ ﴿﴾ وَتَعَالَى جَدُّكَ ﴿﴾ وَلاَ إِلَهَ غَيْرُكَ

Okunuşu:

Subhânekellâhumme ve bi hamdik ve tebârakesmuk ve teâlâ cedduk (ve celle senâuk*) ve lâ ilâhe ğayruk

Ve celle senâük yalnızca cenaze namazlarında kullanılır.

Anlamı:

Allah'ım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka ilah yoktur.

Ettehiyyâtu

التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ ﴿﴾السَّلامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ ﴿﴾ السَّلامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ ﴿﴾ أَشْهَدُ أَنْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ ﴿﴾ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Okunuşu:

Ettehiyyâtu lillâhi vessalevâtu vettayibât. Esselâmu aleyke eyyuhen-Nebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtuhu. Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn. Eşhedu en lâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve Rasuluh.

Anlamı:

Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah'a dır. Ey Peygamber! Allah'ın selamı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun. Selam bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun. Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O'nun kulu ve Peygamberidir.

Allâhumme Salli

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ ﴿﴾ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيم ﴿﴾ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

Okunuşu:

Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidun mecîd.

Anlamı:

Allah'ım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye layık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.

Allâhumme Barik

اللَّهُمَّ بَارِكَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ ﴿﴾ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيم ﴿﴾ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

Okunuşu:

Allâhumme barik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ barekte alâ İbrahîme ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidun mecîd

Anlamı:

Allah'ım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine hayır ve bereket ver. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye layık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.

Rabbenâ âtina

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Okunuşu:

Rabbenâ âtina fid'dunyâ haseneten ve fil'âhirati haseneten ve kınâ azâbennâr.

Anlamı:

Allah'ım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azabından koru.

Rabbenâğfirlî

رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

Okunuşu:

Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-Mu'minine yevme yekûmu'l hisâb.

Anlamı:

Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü'minleri hesap gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla

Kunut Duaları

اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَ نَسْتَغْفِرُكَ وَ نَسْتَهْدِيكَ ﴿﴾ وَ نُؤْمِنُ بِكَ وَ نَتُوبُ اِلَيْكَ ﴿﴾ وَ نَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ وَنُثْنِى عَلَيْك اْلخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَ لاَ نَكْفُرُكَ ﴿﴾ وَ نَخْلَعُ وَ نَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ

Okunuşu:

Allâhumme innâ nesteînuke ve nestağfiruke ve nestehdik. Ve nu'minu bike ve netûbu ileyk. Ve netevekkelu aleyke ve nusni aleykel-hayra kullehu neşkuruke ve lâ nekfuruke ve nahleu ve netruku men yefcuruk

Anlamı:

Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile överiz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkar etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkar eden ve sana karşı geleni bırakırız.

اَللَّهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ لَكَ نُصَلِّى وَ نَسْجُدُ ﴿﴾ وَ اِلَيْكَ نَسعْىَ وَ نَحْفِدُ ﴿﴾ نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَ نَخْشَى عَذَابَك ﴿﴾ اِنَّ عَذَابَكَ بِاْلكُفَّارِ مُلْحِقٌ

Okunuşu:

Allâhumme iyyâke na'budu ve leke nusalli ve nescudu ve ileyke nes'a ve nahfidu nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilkuffâri mulhık

Anlamı:

Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kafirlere ve inançsızlara ulaşır.

ALLAH Celle Celalühu Ne Demektir

 

Celle Celalühu" nün Kelime Manası ve Açıklaması Nedir

(c.c.) : Celle celaluhu: Allah ismi anıldığı zaman, hürmet ve tazim için söylenir, ona mahsustur. "Onun şanı ne yücedir." demektir.

Ramazan Ayının Fazileti - Oruç Tutmanın Fazileti

 


ORUÇ İBADETİ VE ORUCUN FAZİLETLERİ NELERDİR

İslam’ın beş şartından biri olan Oruç, hicretten bir buçuk yıl sonra, Şaban ayında ( Şubat 624) Medine’de ve Bedir Savaşından önce farz kılınmıştır. Ramazan orucunun farz ibadetlerden olduğu, kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Orucun farz olduğunu inkar eden kişi dinden çıkmış olur.

Orucun farz oluşu il ilgili, Bakara suresinde Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor:

 “Ey Mü’minler! Kötülüklerden ve haramlardan korunmanız için oruç tutmak, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.”[1]

Ayette geçen “ sizden öncekiler” ifadesi, Hz.Adem babamızdan, ayetin indiği zamana kadar bütün insanları içerir. Araştırmacılar, ilahi ve beşeri bütün dinlerde oruç ibadetinin var olduğunu ortaya koymuştur. Ancak her dindeki oruç ibadetinin miktarı, zamanı ve mahiyeti farklı farklıdır. Mesela; Budizm’de iki ay oruç tutulur. Tevrat’ta bazı günlerde oruç tutulması emredilmektedir.[2]

Yahudilikte tutulması gereken yegane oruç, “Yom-Kipur” adı verilen “kefaret orucu”dur. İncil’de oruç ibadetinden övgü ile söz edilir. [3]

Hıristiyanlar genellikle Çarşamba ve cumartesi günleri oruç tutarlar. Çünkü bu günler,onlara göre tövbenin kabul edildiği günlerdir. Katolik Hıristiyanlıkta ise, iki oruç vardır. Bunlar; Şükran orucu ve Kiliseye mensubiyet oruçlarıdır.

Süryani kilisesinde, yıllık oruçlar şunlardır: Büyük oruç, Ninova orucu, Haziran başı perhizi, Ağustos perhizi (Meryem ana orucu olarak  kabul edilir) ve Aralık perhizi.[4]

Peygamberimiz (sav) Medine’ye hicret ettiği zaman Yahudilerin “aşura” orucunu tuttuklarını gördü. Kendilerine bu orucu neden tuttuklarını sordu. Onlar: “Bugün hayırlı bir gündür, Allah İsrail oğullarını bu gün düşmanlarından kurtardı. Musa (as) bu gün oruç tuttu,” cevabını verdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Biz Musa’ya sizden daha evla ve layığız” dedi. Aşura orucunu tuttu ve ashabına da tutmalarını emretti.”[5]

 Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, oruç farz olmadan önce her ay, eyyam-ı bi’d olarak bilinen kameri ayların 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tutardı.[6]

Yukarıdaki ayette (2/183) orucun mutlak olarak farz kılındığı bildirilmekte, ancak ne zaman ve nasıl, kaç gün oruç tutulacağı belirtilmemektedir. Bakara 185. Ayeti kerimede ise orucun Ramazan ayında tutulması açıkça belirtilmektedir. Oruç ibadeti, Ramazan ayında yerine getirilir.

“O Ramazan ayı ki, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak inen Kur’an onda indirildi. Öyle ise içinizden kim o aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.” [7]

Sahabeden Mu'az b. Cebel, ayetteki, “ Öyle ise sizden kim bu aya ulaşırsa oruç tutsun” emri ile, Yüce Allah’ın orucu sağlıklı ve mukim olan kimseler için farz kıldığını, hasta ve yolcular için oruç tutmama ruhsatı verildiğini, oruç tutmayıp fidye vermenin, oruca gücü yetmeyen yaşlılara özgü kılındığını ve oruç ibadetinin Ramazan ayında tutulmasının şart olduğunu bildirmiştir.[8]

Cebrail (a.s.)’ ın: “ İslam nedir?” sorusunu, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle cevaplamıştır: “ İslam, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadet etmen, Namazı dosdoğru kılman, Zekatı vermen, Kabe’yi ziyaret etmen ve Ramazan orucunu tutmandır.”[9]

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, İmanın ve İslam’ın temellerini açıklayan meşhur hadislerinde, Ramazan orucunun İslam’ın beş şartından birisi olduğunu [10]

Veda hutbesinde ise, cenneti hak etmek için gerekli temel görevlerden birisinin de Ramazan orucunu tutmak olduğunu belirtmişlerdir.[11]

ORUÇ İBADETİNİN FAZİLETLERİ:

Hz. Peygamber (sav) birçok hadislerinde orucun faziletlerini açıklarken, samimi bir inançla Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak üzere ramazan ayını oruçla geçirenin günahlarının bağışlanacağını ve oruçluların cennette yüksek derecelere nail olacağını bizlere haber vermiştir. [12]

“Kim Allah’a inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” [13]

Bizler, Farz olan Ramazan orucunu tutunca, hem Allah’ın rızasını kazanıyor sevap elde ediyoruz, hem de tutuğumuz bu oruçlar bizim günahlarımıza kefaret oluyor. Bu hususta Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Kişi büyük günahlardan kaçındığı takdirde, beş vakit namazlar, cumadan cumaya ve Ramazan’dan Ramazan’a, aralarında işlenen günahlara kefarettir.”[14]

Oruç, kişiyi kötülüklerden ve günahlardan koruyan bir kalkandır.

“Oruç sahibini koruyan bir kalkandır. Oruçlu kimse saygısızlık yapmasın, ahlaksızca konuşmasın. Eğer birisi kendisiyle dövüşmeye veya sövüşmeye kalkışırsa, iki defa, “Ben oruçluyum, ben oruçluyum” desin, Ona bulaşmasın.” [15]

İbn Mace’de bulunan başka bir rivayette ise, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Kalkan savaşta sizi koruduğu gibi oruç da cehennem ateşinden korur.” [16]

Oruçlunun kazanacağı ecir ve mükafat, Allah katında garantilidir. Garantisi şu hadislerdir.

“Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu Allah nezdinde misk kokusundan çok daha hoştur. (Zira Allah (cc) buyuruyor ki): “ Oruçlu yemesini içmesini ve şehvetini sırf benim için terk ediyor. Bu nedenle onun mükafatını ben vereceğim. İyiliğin karşılığı ise on misliyledir.” [17]

Aynı konuda Müslim’de şu rivayet vardır : “ Yüce Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: “Adem oğlunun her ameli kendisinindir. Yalnız oruç müstesna, o benimdir. Onun mükafatını verecek olan da benim.” [18]

Bundan daha büyük garanti olur mu?

Oruç, Yüce Allah’ın bize verdiği nimetlere karşı bir teşekkürdür.

“Her şeyin bir zekatı vardır. Bedenin zekatı da oruçtur. Oruç sabrın yarısıdır.”[19]

Oruç, bizlere sabretmesini öğretmektedir. Oruç sayesinde kazandığımız sabrımızı devam ettirmeliyiz.

Yüce Allah, Oruç tutan kulları için Cennette özel bir kapı tahsis etmiştir. Cennetin sekiz kapısından bir tanesi, oruç tutan Müslümanlara için ayrılmıştır.

“ Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü Oruç tutanlar o kapıdan çağırılacaklardır. Kim oruç tutanlardan ise o kapıdan cennete girecektir. Kim de o kapıdan girerse ebedi olarak susuzluk çekmeyecektir.”[20]

Yine Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:

“Kim Allah yolunda bir çift mal infak ederse cennet kapılarından; “Ey Allah’ın kulu! Bu bir hayırlı iştir” diye nida edilir. Namaz kılan Müslüman namaz kapısından çağırılır. Allah yolunda cihat yapan kimse cihat kapısından çağırılır. Oruç tutan kimse Reyyan adlı kapıdan çağrılır. Zekat veren kimse zekat kapısından çağrılır”.  Bunun üzerine, Hz.Ebu Bekir (ra):

“Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın Resulü! Bu kapıların hepsinden çağırılan Müslüman olacak mıdır?” diye sorar. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz:

“Evet, senin onlardan biri olmanı umarım” buyurdu.[21]

Bu uzun ve sıcak günlerde iftar vakti olunca seviniyor, yemeğe ve suya kavuşunca rahatlıyoruz. Oysa asıl ferahlık ve rahatlığı oruçlular Allah’a kavuşunca yaşayacaklar:

“Oruçlu için biri iftar ettiğinde, diğeri ise Rabbiyle karşılaştığında olmak üzere iki sevinç zamanı vardır.”[22]

İmkanlarımız nispetince, oruç tutan kimselere iftar soframızda yer ayıralım. İftar soframızı dostlarımıza, komşularımıza ve özellikle fakir ve muhtaçlara açalım. Ecir ve sevap kazanalım.

“Her kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap verilir. Oruçlunun ecrinden de hiçbir şey eksilmez.”[23]

“Hz. Peygamber (s.a.v.) insanlarla birlikte iftar ettiğinde şöyle derdi: “Yanınızda oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin ve üzerinize melekler insin.”[24]

“Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, iftar açtığı zaman şöyle buyururdu: “ Susuzluk gitti, damarlar suya kavuştu. İnşallah orucun ecri de hasıl olmuştur.”[25]

Oruç tutan kişinin cennete girebilmesi için diğer dini görevlerinin (farzlar) dışında büyük günahlardan da sakınması gerekir. Şu Hadis-i Şerif bu hususu ifade eder:

“Beş vakit namazını kılan, Ramazan orucunu tutan, zekatını veren, yedi büyük günahlardan sakınan hiçbir Müslüman yoktur ki, cennetin kapıları onun için açılmış olmasın. Ona “güven içinde Cennete gir” denilir.”[26]

Ecri ve sevabı bu kadar çok olan Ramazan orucunu mazeretsiz terk etmeyelim. Nefsimize ve yanlış telkinlere uymayalım. Farz olan Orucumuzu zamanında tutalım. Mazeretsiz oruç tutmamak büyük günahtır. Dinde geçerli bir mazereti olmadığı halde orucunu tutmayan kişi Allah’a isyan etmiş, pek çok sevaptan ve manevi nimetten yoksun kalmış olur. Büyük günah işlemiş olur. Peygamberimiz (s.a.v.), bu konuda

“ Kim hastalığı ve dinde geçerli bir ruhsatı olmaksızın Ramazan ayından bir gün oruç tutmazsa, senenin bütün günlerini oruç tutsa yine bu Ramazan orucunun yerine geçmez,” [27] buyurmaktadır.

Yüce Allah tuttuğumuz ve tutacağımız oruçlarımızı kabul eylesin. Ramazan- ı Şerifi en iyi şekilde değerlendiren bahtiyar kullarından eylesin. Bizleri Kadir Gecesine ve Ramazan Bayramına, sağlık sıhhat ve afiyetle ve sevdiklerimizle kavuştursun.

Kaynak:

[1] Bakara 2/183

[2] Tevrat, çıkış, 34/18)

[3] Matta,4/1 , Markos,2/19, Luka,5/33-38)

[4] İslam ansiklopedisi, Oruç Maddesi, Oruç İlmihali.

[5] Buhari.Savm.69; Müslim.Siyam.128; Tirmizi,Savm.49.

[6] Tirmizi, Savm, 41, 54. Ahmet b. Hanbel.V, 246.

[7] Bakara.2/ 185

[8] Ahmet b. Hanbel.V.246.

[9] Buhari.İman,37

[10] Buhari. İman.1,34,40; Ebu Davut, Sünnet,16

[11] Müsned.V.251. Tirmizi. Cuma,80

[12] Buhari. Savm.2.4.8.9; Nesai.Siyam, 39

[13] Buhari. İman,28

[14] Müslim,Taharet,16.

[15] Buhari, Savm.2) Müslim, Siyam,164.

[16] İbn Mace, Savm, 1.

[17] Buhari. Savm,2.

[18] Müslim.Siyam, 161.

[19] İbn Mace. Siyam.44.

[20] Tirmizi. Savm, 55.

[21] Buhari, Savm.4.

[22] Müslim. Siyam, 164.

[23] Tirmizi. Savm.82

[24] Darimi. Savm,51

[25] Ebu Davud. Siyam,22.

[26] Münziri. Hadis no.452.

[27] Ebu Davut. Savm.38; Tirmizi,Savm.27; İbn Mace. Savm 14.

Sunday, June 28, 2026

Ayetel Kürsi Türkçe Arapca Okunuşu

 

Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil erd. Menzellezî yeşfeu indehû illâ biiznihi. Ya’lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel erd. Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm.

Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. O hayydır, kayyûmdur. 

Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. 

Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. 

O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? 

O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (Hiçbir şey O’na gizli kalmaz.) 

O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar, 

O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. 

O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. 

O, yücedir, büyüktür.

Okunduğu yer: 

Namaz içinde sure şeklinde okunduğu gibi, namazda tesbihden önce de okunur.

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Her kim, her farz namazın arkasından Ayet-el Kûrsi’yi okursa, Cennete girmekten onu ancak ölüm men eder.Her kim onu yatacağı zaman okursa, Allah’u Teâlâ ona kendi evi, komşusunun evi ve etraftaki evler hakkında güvence verir.” (Beyhâki)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Bakara Sûresinde bir Ayet vardır ki Kur’ân Ayetlerinin Efendisidir. Şeytan olan herhangi bir evde okunursa (şeytan) o evden çıkar. (O Ayet) Ayet-el Kûrsi’dir.” (Beyhâki)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Her kim farz namazın arkasında Ayet-el Kûrsi’yi okursa, diğer namaza kadar Allah’ın C.C. zimmetinde olur.” (Heysemi)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Her kim Ayet-el Kûrsi’yi ve Bakara Sûresinin sonunu sıkıntılı(kederli) anında okursa Allah C.C. ona yardım eder” (Suyuti, Dürrül Mensûr)

(Şeytan, cinler v.s. şerli yaratıkların şerrinden ve anne yada çocuğuna zarar vermelerinden yada öldürmelerinden korunmaları için) Doğum yapacak kadının, Ayet-el Kûrsi, A’raf 54. Ayeti sonuna kadar, Felâk ve Nâs Sûrelerini okuyarak Allah’u Teâlâ’ya sığındırılması gerekir(Hadis-i Şerifle bildirilmiştir).

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Sen Ayet-el Kûrsi’den neredesin? O herhangi bir yemek veya katık üzerine okunursa mutlaka Allah C.C. o yemek ve katığın bereketini çoğaltır.” (Suyuti)

Efendimiz(SAV) Sûre-i Bakaranın sonunu(Amener Rasûlü) ve Ayet-el Kûrsi’yi okuduğu zaman gülerdi ve “Onlar Arş’ın altındaki, Rahman’ın (Teâlâ) hazinesindendir.” buyururdu. (Suyuti)

Seleme İbni Kays(RA) “Allah’u Teâlâ, ne Tevratta, ne İncil’de, nede Zebur’da Ayet’el Kûrsi’den daha büyük bir Ayet indirmedi.” (Suyuti)

Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir. Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.

Herhangi bir muradın hasıl olması için Ayet-el Kûrsi 313 kere okunduğunda, dünya ve Ahiret hakkındaki o istek Allah’ın C.C. izniyle hasıl olur(ne bir eksik ve ne bir fazla okunmamalıdır bu sayıların adedi çok önemlidir).

Cin musallat olan çocuğa 18 kere Ayet-el Kûrsi okunursa BİİZNİLLAH şifa bulur.

Yemeğe okunursa yemek bereketlenir.

Devamlı okunursa unutkanlığı giderdiğini Hz Ali (K.V.) buyurmuştur.

Evden çıkarken okuyan her işinde muvaffak olur ve hayırlı işleri başarır. Evine gelince okursan iki Ayet-el Kûrsi arasındaki işlerin hayırlı olur ve fakirliğin önlenir.

Bir kimse evinden çıkarken Ayet-el Kûrsi‘yi okursa, Hakk Teâlâ yetmiş Meleğe emreder, o kimse evine gelinceye kadar ona dua ile istiğfar ederler. 

Nasuh Tövbesi Nasıl Yapılır

 Zer b. Hubeyş anlatıyor

Bir seferinde Übey b. Kab'a:

- Nasuh tevbesi nedir, diye sordum.

- Aynı soruyu ben de Allah Resûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) sor­dum.

- Günah işlediğinde pişman olman, günahtan dolayı Allah'tan bağışlanma dilemen sonra bir daha ona dönmemendir, buyurdu.

Peygamberimiz tevbenin ne olduğunu bir temsille şöy­le anlatıyor:

Allah, kulunun tevbe edip kendine yönelmesine ıssız ve teh­likeli bir çölde devesi ile seyahat eden kişinin, devesini kaybettik­ten sonra onu bulduğunda sevindiğinden daha çok sevinir.

Çölde yiyecek ve içeceklerini üzerine koyduğu devesini bir tarafa bırakıp uyuyan bir adam düşünün! Bu adam uyandığında devesinin kaybolduğunu fark edip onu aramaya çıktığı hâlde bu­lamaz. Uzun arama sırasında aç, susuz ve yorgunluktan bitap dü­şer. Yaşamaktan ümidini keserek kendi kendine

Bari konaklama yere döneyim, orada yatıp bu şekilde ölümü bek­leyeyim, der. Ardından ölmek için başını yastığa koyup uyur. Uyan­dığında devesinin üzerindeki yiyecek ve içecek ile birlikte başucunda görür. O kişi devesini gördüğünde ne kadar sevinir değil mi?

İyi bilin ki Allah kulunun tevbe edip kendisine yönelmesi­ne bu kişinin deve, yiyecek ve içeceğini bulmasından daha çok sevinir.

Nasuh Tevbe'nin çeşitli tarifleri yapılmıştır

Abdullah b. Abbas; Nasuh tevbe; kalb ile pişmanlık, dil ile jstiğfar, beden ile uzak durmak ve günaha bir daha dönmemeye azmetmektir.

Kelbî: Nasuh tevbe; kalben pişman olmak, dil ile af dilemek ve günahtan uzaklaşıp bir daha dönmemeye karar vermektir.

Ebû Bekir Varak: Nasuh tevbe; yeryüzünün bütün genişliğine rağmen daralması, Tebük savaşından geri kalan üç sahabiyi sıktığı gibi sıkmasıdır.

Ebû Bekir Dakkak: Nasuh tevbesi, zulmedilen kişiye hakkı­nı iade etmek, hasımdan helalik almak ve ihmal edilen ibadetleri yerine getirmektir.

Cüneyd-i Bağdadî ise tevbeyi üç safhaya ayırır.

1 - Yaptığı kötülüğün farkına varıp pişman olmak,

2-   Günaha bir daha dönmemeye kesin karar vermek,

3-   Günahın ortaya çıkardığı zulmün sebep olduğu kötülük­leri ortadan kaldırma gayreti ile kötülüğün ardından bir iyilik yapmak

Nasuh Tövbesi 

Büyük arif Ebu Talib el-Mekkî (k.s) tasavvuf ve ahlâk sahasında yazdığı “Kutu’l-Kulub” isimli meşhur eserinde der ki: “Kulun, tövbesinin tam olarak gerçekleşmesi, Allah’a dönüşünün güzel olması ve günahları iyiliklere çevrilen kimselerden sayılması için, gerçekten eski hâlini değiştirmesi ve yeni hayatı benimsemesi gerekmektedir.

Eğer insandaki bu değişme dünyada olursa, kötü ameller iyi amellere çevrilmektedir. Bunu şu ayetten anlıyoruz: “Gerçek şu ki insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez.” Ra’d, 13/11

Demek ki insanlar, içlerindeki bir kötülüğü iyiliğe çevirdiklerinde, kötü halleri iyiliklere çevrilmiş olur ve bu durumda şu ayetin müjdesi gerçekleşir: “Ancak tövbe ve iman edip salih amel işleyenlerin Allah, kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah çok affedici ve çok acıyandır.” Furkan 25/70.

Gerçek pişmanlık, önceki kötü duruma dönmemek ve eldeki vakitleri boş yere harcamamaktır. Ariflerden

Ebu Süleyman ed-Dârânî (k.s), der ki: “Akıllı bir kimse, kalan ömründe, sadece daha önceki ibadet ve taatsız geçirdiği vakitlerine ağlasa, bu onu ölene kadar hüzün içinde ağlatmaya yeterdi. Kalan ömrünü, önceki gibi cehalet ve gafletle geçiren kimsenin hâli nasıl olur, düşünün!” Tövbe eden kimse, boşa geçen günlerine üzülmeli, kalan ömründe de ilahî emirlere ciddi olarak sarılıp yasaklardan uzaklaşmalıdır.

Bunların tamam olması ancak, her işinde sağlam ilme göre hareket etmesi ve salih amellere sarılmasıyla mümkündür. O zaman, Allahu Teala’nın övdüğü şu kimselerden olur: “Kötülüğü iyilikle giderirler” Ra’d, 13/22

Yani, daha önce yapmış oldukları kötülükleri, işledikleri yeni hayırlarla giderip temizlerler. Bu durumla ilgili olarak, Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, Ebu Zerr’e hitaben şöyle buyurmuştur: “Bir kötülük işlediğin zaman, ondan sonra hemen bir iyilik yap. Gizli günaha karşı gizlice, açık olana karşı da açıkça hayır yap ki onu temizlesin.” 

Ahmed, K. Zühd, No: 27; Münâvî, Feyzu’l-Kadir, No: 763. Rasulullah (s.a.v), Muaz b. Cebel’e (r.a) yaptığı bir vasiyyetinde de: “Kötülüğün peşinden bir iyilik yap ki, onu temizlesin.” Tirmizî, Birr, 55; Dârimî, Rikak, 74; Ahmed, Müsned, V, 153, 158 buyurmuştur.

Yukarıda saydığımız vasıfta tövbe eden bir kimse, salihler arasına girer. Nitekim Allahu Teala, bir ayet-i kerimede: “İman edip salih ameller işleyenleri, hiç şüphesiz, salihlerin arasına katarız.” Ankebut 29/9 buyurmuştur.

Sonra tövbe eden kimseye gücü yettiği kadar, daha önce elinden kaçırdığı fırsatları ve zayi ettiği vakitlerini telafî için hayırlarda koşması ve bu şekilde salihlerden olmaya çalışması gerekir. İşte bu makama çıktığında, Mevla’sının huzuruna layık bir kul olur. 

O zaman Allahu Teala, onu muhafaza ve himayesine alır. Nitekim, ayet-i kerimede: “O, salihleri dost edinip işlerini üstlenir.” A’raf 7/196 buyrulmuştur.

Tövbede kula gereken şeyler özetle on şeydir

1-Allahu Teala’ya isyan etmemenin kendisine farz olduğunu bilmek.

2-Bir günaha düştüğünde onda ısrar etmemek.

3-Günahtan Allah’a tövbe etmek.

4-İşlediği günaha pişman olmak.

5-Ölene kadar istikamet üzere itaat içinde yaşamaya azmetmek.

6-Günahın cezasından korkmak.

7-Mağfireti ümit etmek.

8-Günahı itiraf etmek.

9-O günahı Allahu Teala’nın takdir ettiğine ve onun Allah tarafından bir zulüm değil sadece adalet olduğuna inanmak.

10-İşlediği kusura bir keffaret olması için, Rasulullah’ın (a.s): “Kötülükten sonra bir iyilik yap ki onu temizlesin” hadisine uyarak, günahın peşinden salih amel yapmak.

Sebat Duası Türkçe Okunuşu

 

Son nefeste iman ile ölmek için şu duayı her zaman okumalı

“Allahumme, ya mukallibel kulub, sebbit kalbi, ala dinik”

Anlamı:Ey büyük Allah’ım! Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren,ancak Sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, yani dininden döndürme,ayırma!

Seyyidül'l-istiğfar Duası Türkçe Arapça Okunuşu

 Seyyidül'l-istiğfar (istiğfarların efendisi)

'Ey ALLAH'ım!Benim Rabb'im Sensin.Senden başka hiçbir ilah yoktur.Beni sen yarattın.Ben senin kulunum.

Ben gücümün yettiği kadar Senin ahdin ve va'din (sözün ve müjden) üzere sabitim.

Ben, Senin ihsan ettiğin nimetlerini itiraf ediyor,günahlarımı da itiraf ediyorum.

Öyleyse beni mağfiret eyle!Şu muhakkak ki,günahlar Senden başkası bağışlayamaz.Ben yaptığım şeylerin şerrinden sana sığınıyorum.' İnsan akşama girerken bu duayı okuduğu zaman,o gece ölürse cennete girer yahut cennet ehlinden olur.Bu duayı sabaha girerken okuduğu zaman da, o günde ölürse,o da cennet ehlindendir."Hadis-i Şerif (Buhari,De'avât:15 7/150;Ebu Dâvûd,Edeb,110)

Ibni Abbas ( r.ah) dan rivayet edilen bir hadis-i Serifte söyle buyrulmustur:

'' Her Kim Receb, Saban ve Ramazanda, öglen ikindi arasi:

'' estağfurullah el azım ellezi la ilahe illa huvel hayyel kayyume ve etubu ileyh. tevbeten abdin zalimen linefsihi la yemlikü li nefsihi darren ve la nef an ve la mevtan ve la hayaten ve la nuşura.''

''Kendisinden baska hiçbir ilah bulunmayan, Hayy ve Kayyum olan O büyük Allah-u Te'âlâ'dan, magfiret taleb ederim. Kendisi hakkinda ne bir zarara, ne bir faydaya, ne ölüme, ne de yasamaya ve ne de dirilmeye malik olmayan, 

( gunahlari isleyerek) kendisine zulüm etmis bir kulun tevbesiyle, O'na tevbe ederim'' derse, Allah-u Te'âlâ ( o kisinin sevab ve günahlarini yazmakla görevli) melege: 'Bu kulun amel defterindeki günahlariyla alâkali yazilari yakin!' diye vahyeder

Saturday, June 27, 2026

Kalü Bela Nedir - Kalü Bela'dan Beri Müslümanız

 

KÂLÛ-BELÂ NE DEMEKTİR?

Bu sözler, Yaradan’ın yarattıklarıyla; hususiyle insanla olan mukavelesine ait bir kısım sözlerdir ki, bu mukavelede: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulur. Karşılığında da: “Evet, Rabbimizsin.”(A’raf sûresi, 7/172) cevabı alınır.

Bu meselenin iki yönü vardır:

1) Bu soru kime ve nasıl sorulmuştur? 2) Ne zaman sorulmuştur?

Birinci şık itibarıyla, birkaç mülâhaza arz edilebilir.

1) İnsan henüz hiçbir şey değilken “var olma” emrini alması ve onun da bu emre, “evet” demesi ki; tekvînî mahiyette bir soru-cevap ve bir mukavele sayılır.

2) İnsan atomlar âleminde, hatta bu âlemin de ötesinde parçacıklardan ibaret iken, her şeyi bir kemâle doğru sevk edip terbiyeye tâbi tutan Rabbülâlemîn, bu parçacıklara insan olma şevkini duyurarak, o istikamette onlardan bir söz ve mîsâk almasıdır ki; bu da, her zerrenin kendi tâkatinin çok üstünde, Kafdağı’ndan ağır yükleri omuzlayarak, Rabbin “varetme” teklifine “evet” demesinden ibaret sayılabilir.

Bu iki şekilde cereyan eden “soru-cevap” veya “teklif ve kabul” söz ve beyanla değil gibidir. Buna binâen, bir kısım tefsirciler bu mukaveleye istiâre-i temsîliye tarîkiyle yapılmış bir mukavele nazarıyla bakmışlardır. Yani, sanki öyle denilmiş, öyle cevap verilmiş ve öyle hukûkî kıymeti hâiz bir sözleşme kabul edilmiş; yoksa, beyanla ve yazışma ile yapılmış bir akit değildir.

Aslında, bin bir çeşit hitap ve bin bir çeşit cevap sahibi Rabbin, “hitap ve cevap” indeksini nazara almadan böyle bir hükme varmak, tekellüften sâlim olamaz. Yeri gelince ona da temas edeceğiz.

3) Bu türlü bir ikrar isteği ve şehâdette bulunma sözleşmesi, insanın kendini duyması ve kendinin, kendinden başka bir şey olmadığını anlamasından ibaret, bir nefis mârifeti, bir “Nefsini bilen Rabbini bilir.” (1) hakikatini temsil; bir mahiyet âyinesini seyre koyulma ve bu yolla şuuruna akseden rengârenk hakikatlerin petekleşmesine şâhit olma ve bu şehâdeti ilân etmektir.

Ne var ki, bu icâp ve kabul; bu söz verip-söz alma, bu duyma ve duyurma, çok açık ve hemen sezilecek gibi de değildir. Belki, çok ikaz ve tenbihlerle duyulup hissedilebilecek şeylerdendir ki; irşâdın ehemmiyeti de, bu noktadan ileri gelmektedir.

İnsana emanet edilen nefis veya benlik “ego”, Yaratıcı’nın yüce varlığını bilmek ve itiraf etmek için ona verilmiştir. Zaten onun varlığının gâyesi de bu bilme ve itiraftan ibarettir. Binâenaleyh, insan, varlığıyla O’nun varlığını, sıfatıyla O’nun sıfatlarını gösterdiği gibi, kusurlarıyla 

O’nun kemâlini, ihtiyaçlarıyla O’nun servet ve gınâsını, aczi ve fakrıyla O’nun iktidar ve ihsanlarını gösterir. Bu bir ilk mevhibe ve ilk ihsandır. Bu ilk ihsana terettüp eden idrak ve irfan ise, her varlıkta onun varlığını; her ziyâda O’nun nurunu hissettiği yüce Yaratıcı’yı, ilân ve itiraftır. Bu ise “elestü” ve “belâ” mukavelesi demektir.

Bu sözleşme, kudret ve iradenin yazdığı muhteşem kitabın mânâsını anlama ve hâdisat satırlarının sırlarını kavrama neticesinde, âdeta bir “icâp ve kabul” gibidir.

4) Bu sözleşme ve sözleşme içindeki sual-cevap, cismâniyete göre düşünülmemeli ve yine ona göre değerlendirilmemelidir. Hak (cc) bütün varlıklara, kendi mahiyetlerine göre emirler verir ve yine mahlûkattan yükselen sesleri, sadâları dinler.. anlar ve yerine göre onları is’âf eder, yerine getirir. Kelâmî ıstılahla ifade edecek olursak; insan gibi ayrı ayrı dil ve lehçelerle meramını ifade eden varlıkların her dediğini anlayan 

Hz. Allah (cc), aynı zamanda, öyle ayrı ayrı lisan ve lehçelerle, onlara emirler verir, hakikatleri anlatır; insan ve kâinatı şerh eder; yarattıklarından sözler alır, mîsâklar yapar ve mukavelelerde bulunur ki, lâfzî kelâm ve beyanla yapılan bunların hepsi “kelâm-ı lâfzî” cümlesindendir. Bir de, bize göre kelâm ve beyan olduğu açık olmayan, hayvanlara olan ilhamdan meleklerin mazhar olduğu ilâhî hitap tarzına kadar, Hakk’ın bir çeşit konuşması vardır ki, o da, “kelâm-ı nefsî”nin ayrı bir tezâhür ve tecellîsidir.

Allah’ın, bu çeşit konuşması, insanın kalbine gelen esintilerden, melekler âlemine kadar çok geniş bir dairede cereyan ediyor olmasına rağmen, her dairenin “alma-verme” keyfiyeti başka başka olduğu için, bu dairelerden herhangi birine gelen mesajı, ondan yükselen söz ve ifadeyi, bir başka daireye göre ne duymak, ne de tespit etmek mümkün değildir.

Aslında bizlerin, her şeyi duyabileceğini iddia etmek de çok yanlış bir kanaattir. Zira, bugün artık anlamış bulunuyoruz ki, bizler, duyulma cinsinden olan şeylerin ancak, milyonda birkaçını duyabilmekte; görülebilecek şeylerden de ancak, o kadarını görebilmekteyiz. Bu demektir ki, bizim duyduğumuz ve gördüğümüz âlem, duymadığımız ve görmediğimiz âlemlere nispeten hiç hükmündedir.

Bu itibarla, Cenâb-ı Hakk’ın zerrelerle konuşması, sistemlere emirler vermesi, terkipler, tahliller yapması, çok yüce buutlarda cereyan edip durduğundan bizim küçük ölçücüklerimizle tespit edilmesi mümkün olmayacaktır.

Allah (cc) zerrelerle mukavele yapacak, moleküllerle mukavele yapacak, hücrelerle mukavele yapacak; atomlar âleminde, anne karnında, çocukluk devresinde mukavele yapacak, fakat biz bunları, kendi ölçülerimiz içinde açık seçik olarak hiçbir zaman tespit edemeyeceğiz.

Hele bu görüşme, insan ruhu ve o ruhta bir mekanizma olan vicdanla olmuşsa…

İnsan ruhu, müstakil bir varlıktır ve bu husus bugün artık münakaşa götürmeyecek şekilde vuzûha kavuşmuştur. Çeşitli dallarıyla, bütün ilim dünyasını saran parapsikoloji, günümüzde ruhu, mevcudiyetiyle, fonksiyonlarıyla; düşleriyle, temennileriyle; ümitleriyle, emelleriyle öylesine merak mevzûu hâline getirdi ki, ondan bahsedilmedik bir sosyete salonu ve ilmî mehâfil kalmadı… 

Tamamen ayrı ve müstakil bir mevzû teşkil eden ruhun üzerinde başka zaman durduğumuz için, şimdilik mevzûumuzla alâkalı kısmına temas edeceğiz.

Ruh, insan bedeninden evvel ve bir bakıma zamanüstü mahiyete sahip bulunduğundan, mîsâkla alâkalı icâp ve kabul onunla yapıldığı takdirde, anlama ve anlatma kıstaslarımız içinde onu kavramamız kat’iyen mümkün olmayacaktır. 

Evet, o rüyalardaki diline ve duymasına benzer şekilde konuşuyor, telepatide olduğu gibi, ses titreşimlerine ihtiyaç duymadan muhâbere temin edip anlaşabiliyor ve hatta bu husus kendine has ağırlığıyla, komunizmin hakim olduğu dönemde Sovyetler Birliği’nde dahi -materyalist bir dünya olması itibarıyla çok mânidârdır- alâka görüyorsa, ruhun kendine mahsus konuşması kabul ediliyor demektir. 

Bu farklı konuşma, farklı bantlara alınacak; farklı kasetlerde korunacak ve yeri geldiğinde kendine has hitâbetle ortaya çıkacak; kendi dilini kullanarak konuşacak ve yine nev’i şahsına mahsus tedâileriyle ortaya çıkacaktır.

Binâenaleyh, “elest” bezminde de ruhlar Rab’le mukaveleye çağrıldılar. Cismâniyet berzâhı arada olmadığı için, her şeyi ayan beyan gördüler ve “evet” diyerek böyle bir mukaveleye imza attılar. (A’râf, 7/172) Ancak günümüzde çokça bulunduğu gibi bir kısım kimseler, ruh kitabının vicdan bölümünü hiç kurcalamadıkları için böyle bir imzaya ve mîsâka rastlamadılar. 

Rastlamalarına da imkân yoktu; çünkü ne o âleme bir bakışları, ne de o âlemle ilgili bir araştırmaları olmuştu. Aslında, Kant’ın; Yaratıcıyı tarif istikametinde yazılan bütün kitapları arkaya atarak, Bergson’un, umum kâinata sırt çevirerek dinlemek istedikleri sessiz kitap da işte bu idi… 

Ruh dinlenilecek; ruhun ilhamlarına kulak verilecek; vicdanın dilini anlama lâboratuvarları tesis edilecek ve şuura akseden indekste hakikatin çehresi görülmeye çalışılacak…

Bu kitap başlı başına yüce hakikatin en yanılmaz şâhidi ve mukaveleye imza atan âkittir; ama, böyle bir dili öğrenme cehdinden mahrum olanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır.

Şayet kafalar şartlanmışlıktan arınabilseydi, insan, vicdanının bu ilk mîsâka “evet” dediğini duyacak ve görecekti. Aslında âfakî ve enfüsî tefekkür ve araştırmalardan maksat da budur: Zihin kendi saplantılarından kurtarılacak; mefkûreye hürriyet kazandırılacak ve serbest düşünce adesesiyle vicdandaki bu ince yazılar okunmağa çalışılacak… 

Bu yolla kalbin derinliklerine bakmağa kendini alıştırmış nice kimseler vardır ki, iç müşâhede ve iç duygularıyla, elde ettikleri vâridatı, hiçbir kitapta görmeleri mümkün değildir. İlâhî kitapların remiz ve işaretleri dahi, ancak bu adese altında kendilerine has renklilikleriyle zuhur ederler. Bu ufku göremeyen ve kendini aşamayanlar ise, bundan hiçbir zaman, hiçbir şey anlayamayacaklardır.

Şimdi, gelelim meselenin ikinci yönüne. Acaba bu mukavele ne zaman yapıldı? Hemen arz edeyim ki; bu mevzûda, âyet ve hadis olarak bir şeyin gösterilmesi oldukça güçtür. Ancak bir kısım tefsircilerin, bir kısım beyanlarından bahsetmek mümkündür.

Bu icâp ve kabul, spermin dölyatağına seyahâti esnasında olmuştur. Ceninin insan şeklini iktisap ettiği zaman olmuştur. Veyahut, çocuğun rüşde erdiği, kendini bildiği zaman olmuştur… ilh.

Bütün mütalâaların kendilerine göre müdâfaa yol ve usûlleri de vardır. Ne var ki, bunlardan birini diğerine tercih ettirecek; hatta bunlardan başka bir diğer hususu râcih kılacak ciddî bir sebep göstermek de bir hayli zordur.

Bu mîsâk ruhlar âleminde olabildiği gibi, ruhun kendi atomlarıyla münasebete geçtiği başka bir âlemde de olabilir. Embriyolojik safhaların herhangi bir devresinde olduğu gibi, rüşde erileceği âna kadar geçen herhangi bir devrede de olabilir…

Düne, bugünle beraber seslenen ve dünü bugünle beraber duyan ve dinleyen Allah (cc) bütün bu devrelerin hepsinde de, bu mîsâkı almış olabilir. Bizler, vicdanlarımızın derinliklerinden gelen böyle bir sesi duymakta ve kalbimizin bu bezme şehâdetine muttali bulunmaktayız.

Ne var ki, mide, açlığını kendine has diliyle anlattığı, vücut, elem ve acılarını kendi kelimeleriyle dile getirdiği gibi, vicdan da kendi dilini kullanarak, kendi terminolojisine sadık kalarak sözleşmelerden bahisler açıyor, duyduğu acı ve ızdıraplar için inliyor; verdiği sözde sadık kalmak için çırpınıyor ve muttasıl bir dalgalanma hâlinde heyecanlarını sürdürüyor. 

Bir çocuk gibi, iniltileriyle dikkati çektiğinde, kendini mes’ut ve talihli sayıyor; hâlini anlatamadığı, derdine nigehbân bulamadığı zamanlarda da inkisar içinde kıvranıp duruyor.

En yüce hakikate pırıl pırıl bir ayna olan gönül, ne zengin bir kütüphâne, ne muhteşem bir kayıt defteri, ne âlî bir mahfazadır ama; ondan anlayan mütalâacının nazarında!..

Adese: Ölçü, bakış açısı Belâ: Elest bezminde, ruhların Allah Teâlâ’nın, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet, rabbimizsin.” diye cevap vermeleri. Berzâh: Perde Elestü: Allah Teâlâ’nın ezelde ruhları yarattıktan sonra onlara, 

“Ben sizin rabbiniz değil miyim?” şeklinde hitap etmesi Gınâ: Zenginlik İs’af: Bir isteği bir ricayı kabul ederek yerine getirme Mefkûre: İdeal, gaye-i hayal, ülkü Mîsâk: Verilen söz, yemin Muttasıl: Sürekli, aralıksız, biteviye Râcih kılmak: Daha üstün kabul etmek, tercih etmek Tahlil: Çözümleme, ayrıştırma, analiz 

Tedâi: Çağrışım Tekellüf: Zahmet, külfet Tekvînî: Yaratılışla ilgili Telepati: Uzakta meydana gelen bir olayı hissedebilme hali Terettüp etmek: Gerekmek, lazım gelmek Terkip: Birkaç şeyin birleşmesinden meydana gelen yeni şey, sentez Vuzûh: Açık olma, belirginlik

[1] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliya 10/208; el-Münavî, Feyzu’l-Kadîr 1/225, el Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 2/343

“Cenabı Hak ruhları yarattığı zaman, “Elestü birabbiküm” buyurdu, ruhlar da “Belâ” diye cevap verdiler. “Elestü birabbiküm” ben sizin Rabbiniz değil miyim demekken; “Kâlû belâ ise, evet sen bizim rabbimizsin iman ettik demektir. “ Kalubela tanımlamaları böyle başlar.

Ankebut suresinde bir ayet üzerinde düşünelim.: “İnsanlar sadece iman ettik diyerek sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? ”

Bir yerlerde iman ettik denmiş.(?) Rabbimizsin denmiş.(?) Bu yer neresi diye düşündüğümüzde Araf suresindeki, bu Kâlû belâ ile ilgili ayeti buluyoruz.. Şimdi ayeti tekrarlıyorum, bakalım Kâlû belâ nedir?

Araf suresinin 172. ayetinde söyle bir anlatım var: “Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları  kendine şahit tutmuştu.” Bakın “Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutmuştu.” “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” “Elestü birabbiküm” diye “Evet şahidiz, Kâlû belâ dediler.”

 “Kıyamet günü biz bundan habersizdik diyemezsiniz.” Bakın burayı tekrar ediyorum arkadaşlar: “Kıyamet günü biz bundan habersizdik diyemezsiniz!” özellikle vurgu var. Şimdi Kâlu belâyı hanginiz hatırlıyor? Hanginiz öyle bir şey dediğinizi hatırlıyorsunuz? Bakın bir de vurgu yapmış “Kıyamet günü biz bundan habersizdik diyemezsiniz!”Bunu mecaz anlayamayız.

Eğer mecaz alırsak vurguyu gözardı etmiş oluruz. Özellikle mecaz anlaşılmasın diye vurgu var. Şimdi gelin bunu birleştirelim. Ben size desem ki aslında şu anda Kâlû belâdayız.Allah'ın İlmindeyiz. Şu an yaşadığımız dünya bildiğiniz Kâlû belâ!


Rabbimin Adem oğullarından, bellerinden zürriyetlerini alarak kendilerine şahit tuttuğu, El hak esmasının her çeşitte tecelli ettiği bugün; herkesin O’nun diliyle “Evet şahidiz.” dediği bir dünyada yaşıyoruz."İnananlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer dinlerden her kim: ALLAH'a ve ahirete inanır ve erdemli bir hayat sürdürürse, onların ödülleri Rab'leri katındadır. Onlar için korku ve üzüntü yoktur." 2.62

Hiç kimse kendi kendime oldum, kendi kendime varım diyemez. Kendi diliyle kah annem yarattı, kah tabiattan, kah şurdan kah burdan… Nihayetinde insan aslında zanları yıkıyor, hakikatte kim neyi nerde desin, orada Rabbel Âlemîn vardır.

Dolayısıyla biz bundan habersizdik diyemeyecek insan; çünkü Allah  "El hak" dır.“Hak”, Allah’ın esmasından biri. Hakikati apaçık ortada olan, inkar edilmesi imkansız olan.

Allah-u Teala böyle diyor. Ki bu da böyle zaten, onaya ihtiyacı yok. Aman sakın yanlış anlaşılmasın!

Birde eşyayı öğrendiğimiz yer vardır. Ki bu iki yerde aslında bu dünya..

“Allah Adem’e, yaratılış ve değerlerine uygun varlıklara verdiği isimleri, isimlendirilen varlıkları, varlık hakkındaki bilgileri, varlıkla bilgilerin irtibatını, harfleri, kelimeleri, lafızları, manaları, cümleleri, lehçeleri, davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, gerek duyacağı bütün bilgileri öğretti.” Bakın Allah-u Teala’nın ayeti zaten şuanda tecelli ediyor.Sürekli birşeyler öğreniyoruz.

Arafa/172:"..“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?.." (Bu Soru bilmediğimiz,hatırlamadığımız bir aleme  veya derin şahitsiz bir mecaza dahil edilirken)

Münker Nekirin  Rabbin kim sorusuna:"Rabbimiz Allah'tır." deyip, sonra da dosdoğru olanlara gelince onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.46/13 ( Bu soruda ölümden sonrasınn imtihanı olarak anlatılmakta)

Ama ortada dünyanın nere olduğunu anlayamadığımızı bir boşluk çıkmaktadır.İşte soru kalubela anında sorulurken cevap bir çeşit yaşamla yeryüzünden veriliyor olabilir.

Araf süresinindeki (Kalubelada ki) Rabbiniz kim ile Münker Nekirin soracağı Rabbin kim sorusu Rahman bilir ama aynı soru olabilir.Ve hangi cevap verilirse verilsin Allah'ın El Hak olmasından kaynaklan bir gerçek gereği kişiyi verdiği cevaptan mesül olduğu bir imtihan bekliyor olabilir.

Vefat eden defnedildiğinde imam mezarın başında bazı telkinler yapar.Nakledilen ve günümüzde pek uygulanmayan telkinlerden biri şudur;

"Ne zamandan beri Müslümansın dendiğinde -Kalübeladan beri müslüman olduğunu söyle! (?)" Dikkat ediniz bu tavsiye ölüye yani boyut/alem değiştirmiş kişiye yapılmaktadır.Yani gittiği yerde bu cevabı vermesi istenmektedir. Gittiği yere bu dünyadan gittiğine göre bu dünyanın nere olduğu biraz daha netleşir.

Bütün bu anlattığımız konuların esasında örnek olduğu ve Rahmanın katından insanların algı düzeylerine göre anlatımın kolaylaştırdığını bilirseniz bu örneğin hayata akışı farklı olacağı bilinmeli ve buna göre anlam ve kavram kargaşasının olacağı hesaba katılmalıdır.

Sekine Duası ve Fazileti ve Türkçe Arapca Okunuşu

 1- Niyet [ne için ve ne maksatla okunduğuna niyet etmek]

2- İstiğfar [7 defa]

3- Salavat-ı Şerife [ 7 defa]

4- Allah-u Ekber [10 defa]

5- Altı Esma her ayetle beraber okunacak.[19 defa] yani besmele çekilir sonra

[FERDÜN, HAYYUN, KAYYUMUN, HAKEMUN, ADLUN, KUDDÛSUN.] denir ve 1. ayet okunur bu sırayla 19 defa tekrarlanır.sonra tekrar besmele ,6 esma ve 2. ayet okunur.19 ayet bitene değin aynı şekilde okunur.

Sekine Duasi Arapça Okunuşu

6 esma:FERDÜN, HAYYUN, KAYYUMUN, HAKEMUN, ADLUN, KUDDÛSUN."

1.Ayet: Seyec ‘alullahu ba’de ‘usru-y yusra”

2.Ayet:Anetil vucuhü lil hayyil kayyum

3.Ayet:Ve innallahe biküm lera ufün rahimu

4.Ayet:İnnallahe kane tevvaben rahime

5.Ayet:innallahe kane gafuran rahime

6.Ayet:fe innallahe kane afüvven kadira

7.Ayet:innallahe kane semian besira

8.Ayet:innallahe kane alimen hakime

9.Ayet:innallahe kane aleyküm rakibe

10.Ayet:İnnâ fetâhnaleke fethan mübiyna

11.Ayet:ve yen surakellahu nesran azize

12.Ayet:İnne hızballahi humül gâlibûn

13.Ayet:innallahe huvel kaviyyül aziz

14.Ayet:innallahe huvel ganiyyül hamid

15.Ayet:Hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ HU

16.ayet:Hasbünallâhu veni'mel vekîl

17.ayet:la yeh zünühümül fezeul ekber

18.ayet:iyyake na'budü ve iyyake nestain

19.Ayet:velhamdü lillahi rabbil alemin

Sekine Duasi Türkçe Meali 

1. Güç işlerin kolay olması niyetiyle [ Talak-7]

2. Cebbarları zelil kılmak, her istek için [Taha-111]

3. Katı gönülleri yumuşatmak,düşmanların gönüllerine rikkat,kalplerine acıma hissi vermek için[Hadid-9]

4. Tevbe kabulü ve mağfiret istemek [ Nisa-16]

5. Tevbe kabulü ve mağfiret talebi [Nisa-23-106]

6. Ehl-i kudretten af talebi için [Nisa-149]

7. Duanın kabulü niyetiyle[ Nisa-58]

8. Ehl-ilim olmak ve ulum-u Rabbaniye’ye vakıf olmak [ Nisa-11]

9. Düşmanların hile ve aldatmalarından emin olmak için [Nisa-1]

10. Düşmanlara galebe, rızıkta genişlik, huzur ve saadet kapılarının açılması [ Fetih-1]

11. Düşmanlara galebe, rızıkta genişlik, huzur ve saadet kapılarının açılması [ Fetih-3]

12. Düşmanlara galebe, rızıkta genişlik, huzur ve saadet kapılarının açılması [ Maide-56]

13. Düşmanlara galebe, rızıkta genişlik, huzur ve saadet kapılarının açılması [ Hud-66]

14. Cenab-ı Hak’tan gına[zenginlik] ve rızıkta genişlik[Lokman-26]

15. Düşmanların hilesinden emin olmak için [Tevbe-129]

16. Düşmanların hilesinden emin olmak için [Al-i İmran-173]

17. Def’i gam[keder ve hüznün gitmesi] için[Enbiya-103]

18. Hüzünden kurtulmak için [Fatiha-5]

19. Allah’ın verdiği nimetlere ve şükre muvaffak olmak için[Fatiha-2- Enam-45]

Okuma şekli şöyle tavsiye edilir.

Niyet( ne için ve ne maksatla okunduğuna niyet etmek)

 İstiğfar (7 DEFA)( Estağfirullahel azıym)

Salavat-ı Şerife ( 7 DEFA)( Allaümme salli ala seyyidine Muhammed ve ala ali seyyidina Muhammed)

 Allahu Ekber (7 veya 10 Allahü Ekber)

Altı Esma her ayetle beraber okunacak.(19 DEFA)

Her okumada  besmele çekilir sonra FERDÜN, HAYYUN, KAYYUMUN, HAKEMUN, ADLUN, KUDDÛSUN.”denir ve 1. ayet okunur bu sırayla 19 kere okunur.

Sonra tekrar besmele ,6 esma ve 2. ayet okunur.19 ayet bitene değin aynı şekilde okunur.

Bismillâhirrahmânirrahim

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Seyec'alullâhu bağde usriy-yusrâ.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Ve anetil vucûhu lil hayyil kayyûm.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Ve innallâhe biküm leraûfur-rahim.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İnnallâhe kêne tevvêber-rahîmê.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İnnallâhe kêne ğafurar-rahimê.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Fe innâllahe kêne afüvven kadîrâ.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

innallâhe kêne semiam-basîrâ.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İnnallâhe kêne alîmen hakîmê.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İnnallâhe kêne aleyküm ragîbê.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İnnê fetâhnê leke fetham-mübînê.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Ve yen surakellâhu nasran azîzê.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İnnê hızballâhi hümül ğâlibûn.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İnnallâhe hüvel kaviyyül azîz.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İnnallâhe hüvel ğaniyyül hamîd.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ Hû.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Hasbünallâhu veniğmel vekîl

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Lê yehzünühümül fezeul ekber

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

İyyâke nağbudü ve iyyâke nestaîn

Bismillâhirrahmânirrahîm

ferdün hayyun kayyumun hakemun adlun kuddusun

Velhamdü lillêhi rabbil âlemîn

Sekerat-ı Mevt

 

"Sekr" kişi ile aklı arasına giren, aklı gideren bir hâl demektir ki, aklı gideren sarhoş edici maddelere genel olarak "müskir" ya da "musekkir" adı verilmektedir. Bu kelime gazap, aşk, elem, dalgınlık veya bir acıdan ötürü gelen baygınlık için de kullanılmakta ve bu hâle de "sekr" denilmektedir ki, buradaki kastımız budur. Yanl "sekr"in çoğulu olan "sekerat" ile, ölum anındaki ıstırap ve baygınlıklar kastedilmektedir burada.

Buna göre, Kur'anî bir terim olan "Sekeratü'l-Mevt" terimi "insanın ölumüne delalet eden ölüm baygınlıgı" manasına gelir.

Hepimizin bildigi gibi ölüm, ruhun cesetten ayrılışıdır ki, ölümün sekeratı vardır. Nitekim ayet-i kerimede ölümden kaçan insanlara bir gün mutlaka bu sekerat-ı mevtin geleceği bildirilmiştir.(Kaf, 50/19)

Hz. Aişe validemizden rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (asm)'in son hastalığında yanlarında bir kap içerisinde su vardı. Rasulullah (asm) mübarek ellerini suya daldırıp yüzüne sürüyor ve şöyle diyordu:

“Allah'dan başka tanrı yoktur. Muhakkak ölümün sekeratı vardır." sonra ellerini kaldırıp: "Refiku'l-A'la'da" diyor, ta ki ruhu kabzolunup eli aşağıya düşünceye kadar.(Buhari, Rikak, 42)

Yine muhaddislerin Hz. Aişe'den rivayet ettikleri diğer bir hadis-i serifte de Rasulullah (asm) bu hastalığında, elini suya sokup yüzünü ıslattıktan sonra:

"Allah'ım, sekerat-ı mevtte (ölüm zahmeti ve baygınlığında) bana yardım et."(İbn Mace, Cenaiz, 64; Tirmizi, Cenaiz, 8) diye dua ediyordu.

Hz. Aişe validemiz diyor ki;

"Ben Hz. Peygamberin, vefatında çektiği ızdırabı gördükten sonra, kolay ölmesinden dolayı kimseye gıpta etmem (imrenmem)"(Tirmizi, Cenaiz, 8)

Diğer bir rivayette de Hz. Aişe:

"Rasulullah (asm), benim midemle boğaz çukurum arasında (göğsümde) olduğu hâlde vefat etti. Rasulullah (asm)'den gördüğüm şeyden sonra, ölümün şiddetini kimse için çirkin saymam." (Nesai, Cenaiz, 6) demiştir.

Ölüm anında meleklerin görünerek herkese makamını bildirmeleri, sekerat-i mevt ve bu esnadaki durumlar dünyadakilerin muttali olamayacakları gaybi hakikatlerdendir. Mu'minin, gaybi hakikatlere dair Allah ve Rasülünün verdiği her habere inanması zaruridir. Kesin haberle bildirilmiş olan bu durumlara her Müslümanın kesin olarak inanması gerekir. Aksi hâlde imanı tehlikeye düşer.

Şer'i nasslarda, dünyada yaşarken iyi hal üzere olanların, yani iman edip emir ve yasaklara titizlikle riayet edenlerin ölumlerinin kolay olacağı ve ölüm meleğinin onlara rifk ile (yumuşaklıkla) muamele edeceği, bunun zıddı bir yaşayışa sahip olanların ise ölümlerinin şlddetli olacağı, ölüm meleğinin de hayatını küfür, isyan ve kötülükler peşinde koşarak geçirmiş olan bu insanlara sert muamele edecegi bildirilmiştir. 

Ancak bu, değişmez bir kaide değildir. Ölum anında Allah'ın sevgili kullarının acı çektiği, Allah'a isyan ile ömür geçirmiş olanların ölümlerinin ise çok kolay olduğu da olur.

Nitekim Rasulullah (asm)'in, ölümü anında çektiği ızdırap şiddetli olmuştur. Musa (As)'in, ruhu kabzolunduktan sonra Cenab-ı Hakk'ın kendisine ölümü nasıl bulduğunu sorması üzerine verdiği cevapta:

"Nefsimi tavada kızartılan diri serçe gibi buldum, ölmez ki istirahata kavuşsun, kurtulamaz ki uçsun."

demesi de ölümün Allah'ın sevgili kulları için de bazan şiddetli olabileceğine delalet eder. Diğer bir rivayete göre Hz. Musa:

"Kasabın elinde derisi yüzülen koyun gibi." (bk. Hasan İdvi, Meşarik, Mısır, 1316, s. 15) demistir.

Peygamberimiz (asm), az günah işleyenlerin ölümünün kolay olacağını haber verdiği ve Kelime-i Tevhid getirmiş olanlara, yani mü'minlere ölümleri anında zillet ve korku olmayacagını haber verdigi hâlde,(Münziri, et- Terğib ve’t-Terhib, 2/416-417) ölümden sonraki hayatlarının en yüksek saadet derecesinde olacağını Kur'an'ın haber verdiği bu büyük zevatın ölüm anındaki şiddetli ızdıraplarınnı sebebi nedir?

İslam alimleri, ölüm anında ızdırap çeken insanların ızdırap sebeplerinin farklı olduğunu haber vermişlerdir.(bk. Hasan İdvi, a.g.e., 40) Buna göre, sekerat-ı mevtin şiddeti şu dört gayeden biri içindir:

1. Manevi derecesini daha çok yükseltmek istediklerine Allah, ölümü anında ızdırap çektirir. Peygamberlerin ve Allah'ın salih kullarının sekerat-ı mevtlerinin şiddetli olması bu sebepledir. Onların ölüm anındaki ızdıraplara katlanmaları, Allah katındaki derecelerini daha fazla yükseltir. Onun için de bu büyük zatların hiçbiri ölüm acılarından ötürü hoşnutsuzluk gostermemişler, daima derecelerinin daha yüksek olması için Allah'a dua etmişlerdir.

2. Allah Teala, günahlarını affetmek istediği mü'min kullarının günahlarına kefaret olsun diye sekerat-ı mevtlerini şiddetli eyler. Mü'min, dünya hayatında iken çektiği her acı ve ıstıraba, hatta ayağına batan bir dikenin acısına bile karşılık alacağı ve bu ıstıraplara karşılık olarak bir günahının affolunacağı, günahı yoksa bir sevap yazılacağı için, onun ölüm anında çektiği ıstırap ve acıları da karşılıksız kalmayacaktır. Bu hakikati kavramış olan Hz. Ömer (v. 23/643) şöyle diyordu:

"Mü'minin üzerinde günahlarından hayatta iken -iyi amelleri ve tövbesiyle silinmemiş- bir şey kalacak olursa, Allah ona sekerat-ı mevti şiddetli kılar. Böylece ruhu cennete ulaşır. Kâfir de dünyada iyi bir iş yapmışsa, onun karşılığı olmak üzere, Allah ona ölümü kolaylaştırır ve yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada almış olarak onu cehenneme atar."

Kâfirlerden kolay bir şekilde ölenler varsa onlara imrenmemeli, asıl ölümden sonraki hayatı huzur içinde olacak olanlara imrenmeli. Çünkü kâfirin göreceği mukafatın tamamı dünyada, mü'mininki ise hem dün­yada hem de ahirettedir. 

Allah Teala biz Müslümanlara kâfirlerin dünyadaki bolluk ve refahlarına hayret etmememizi, imrenmememizi emretmiştir.(Tevbe, 9/55) Biz onlardan ölümü kolay olanlara da imrenmeyiz ki, zaten bu pek nadir olur. Genellikle azapları ölüm anından itibaren başlar. Melekler onların ruhlarını alırken onlara azap ederler. İleride açıklanacağı üzere bu, onların azaplarının baslangıcıdır.

Ölüm anındaki acı ve ıstırapların, mu'minin günahına kefaret olacağını kavramış olan Ömer b. Abdulaziz (v. 101/720) de şöyle diyor:

"Bana ölüm sekeratının kolaylaştırılmasını istemem, arzu etmem. Çünkü o, mü'minin günahlarını örten ve derecesini yükselten son kefarettir."(İbn Hacer, Fetfu’l-bari, 11/365)

Mü'minin ölümü anında çektiği acı ve ıstıraplar günahlarına kefaret olmakla beraber, onun melekler tarafından müjdelenişi ve meleklerin onu Allah'a kavuşma sevincine garkederek rifk ile muamele edişleri; mü'minin de Rabbına kavuşma sevinci içinde oluşu, sanki hiçbir şey duymamışcasına kendisine ölüm acılarını kolaylaştırır. Bu dünyada bile böyledir. İnsan, çok büyük zorluklara katlanarak yaptığı bir işin karşılığını alınca, çektiği sıkıntıları hemen unutur, hiç çekmemiş gibi olur.

3. Sekerat-ı mevti şiddetli olanlardan bir kısmı da, baştan başa bir imtihan olan dünya hayatlarının sonunda bir kez daha denenir ve son imtihana tabi tutulurlar. Yani bunların elem ve ıstıraplarının gayesi de denemek ve tecrübe etmektir. Tabii neticede de ona göre karşılıklarını alırlar.

4. Ebedi cezanın başIangıcı olarak ölüm sekeratı şiddetli olanlar da vardır ki bunlar, dünya hayatlarında iman etme şerefine erişemeyip, hep kötülük peşinde koşan kâfir ve zalimlerdir. Bunların hali Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:

"Ölüm sarhoşluğu ve şiddetleri içinde meleklerin de ellerini uzatarak kendilerine (zalimlere): 'Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı hak olmayanı söylemiş olduğunuz ve Allah'ın ayetlerinden büyüklenerek uzaklaşmış bulunduğunuz içindir ki, bugün hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız.' dediklerinde sen o zalimleri bir görsen."(En'âm, 6/93)

Bu ayet-i kerime, kâfir ve zalim olanların ölürken azap göreceklerini beyan etmektedir. Âyette bildirilen, me­leklerin ellerini uzatmalarından kasıt döğmeleridir ki, bu dövme, Bedir Gazvesi'ne katılan müşrikler hakkında inmiş olup, hükmü umum kâfirleri kapsayan şu ayet-i kerimede açıkca ifade edilmiştir:

"(Ya Muhammed!) Meleklerin, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vura vura ve: 'Tadın cehennem azabını!..' diyerek, canlarını alırken bir gözlerinle görseydin."(Enfal, 8/50)

Misvak Kullanmanın Faydaları

 

Misvak Kullanmanın Faydaları ve Misvak Hakkında Hadisler

Misvak Kullanmak Sünnettir

Buhari ve Müslim'in Sahihleri'nde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den şu hadis rivayet edilir: "ümmetime güçlük çıkarmak korkusu olmasaydı, kendilerine her namaz vaktinde misvak kullanmayı emrederdim" (Tecrid-i Sarih. c1 s20l; c3 s15.)

.Yine Buhari ve Müslim'in Sahih'lerinde şöyle anlatılır: "Peygamber efendimiz gece namaza kalktığında ağzını misvak­la fırçalardı."

"Misvak, ağzı temizler, Allah'ın hoşnutluğunu kazandırır". Müslim'in Sahih'inde de şu bilgiye rastlanır;

"Peygamber efendimiz evine girdiğinde ilk işi dişlerini misvaklamak olurdu". Misvak konusundaki hadisler oldukça çoktur.

Peygamber efendimizin ölüm döşeğindeyken bile dişini fırçaladığı doğru olduğu gibi: "Ben sizden daha fazla misvak kullanırım" dediği de doğrudur.

Peygamber Efendimiz (sav), ağız temizliğine ve diş bakımına da çok önem vermişlerdir. Bunun için misvakla dişlerini fırçalamışlar, ümmetine bu konuda tavsiyelerde bulunmuşlardır.

Misvak sıcak bölgelerde yetişen "erak" ağacının kökleridir. Lifli bir yapısı vardır. Biraz ıslatılıp ezilince fırçamsı bir hal alır. Hem mekanik hem de kimyevî olarak pek çok faydaları vardır. Bunları Hadisi Şerifler ve bizzat Rasulûllah'ın uygulamaları ışığında madde madde açıklamaya çalışalım.

1. Misvak, ağız için temizlik, Allahu Teala'nın rızasına sebep ve gözlere de ciladır, (1)

2. Misvak ağız için temizliktir ve Aziz ve Celil olan Allah'ın rızasına sebeptir. (2)

3. Misvakta on hassa vardır: Ağzı tatyib eder, diş etlerim güçlendirir, göze cila verir, balgamı giderir, dişin çürümesini önler, sünnete uygun olur, melaikeyi sevindirir, Rabbi razı eder, hasenatı artırır, mideye sıhhat verir. (3)

4. Misvak kullanın. Zira misvak ağzı temizler ve Rabbin rızasını kazandırır. (4)

Bu hadis-i şeriflerde misvakın faydaları zikrediliyor. Misvak kullanmak, ağız için temizlik ve hoşluk sebebidir. Fırçalanmayan dişler sararır, aralarında ve diplerinde gıda artıkları birikir. Bunlar ağız kokusuna ve diş çürümelerine sebep olurlar. Diş etlerinde iltihaplanmalar olur. Misvak kullanmakla dişlerin çürümesi ve diş etlerinin iltihaplanması önlenir. Misvakın gözlere canlılık vermesi ve balgam söktürücü etkisi kimyasal özellikleriyle ilgilidir.

Allah-u Teala güzel olan şeyleri, temiz olan şeyleri; peygamberinin tavsiyelerine uyulmasını sevdiği için, misvak kullanılmasından hoşnut olur. Melekler de temiz olan şeyleri severler ve kötü kokulardan rahatsız olurlar. Onun için onlar da sevinirler.

5. Misvak, erkeğin fesahatini artırır. (5) Fesahat, güzel konuşmak demektir. Sesin oluşumunda dişlerin de fonksiyonu olduğu için, temiz ve bakımlı dişlerin sesin güzelleşmesine katkıda bulunacağına işaret ediliyor.

6. Niçin sararmış dişleriniz ile huzuruma giriyorsunuz? Misvak kullanınız! (6) Bu hadis-i şerifte ağız ve diş bakımı yapmayanlara bir azarlama var. Kendilerine zarar verdikleri gibi, çevredeki kimseleri de kötü görünüşleri ve ağız kokularıyla rahatsız edeceklerine işaret ediliyor.

7. Şu dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Sünnet olmak, koku sürünmek, misvak kullanmak, evlenmek. (7) Peygamberler insanlığın rehberleridir. Peygamber (sav) Efendimizden önceki peygamberlerin de ağız ve diş bakımına önem verdikleri, misvak kullandıkları ifade ediliyor.

8. Misvak ve cuma guslü her Müslüman için gereklidir. (8)

Buraya kadar misvakın lüzumu ifade edildikten sonra, bundan sonraki hadis-i şeriflerde Rasulûllahın uygulaması anlatılıyor:

1. Misvak kullanmadan uyumazlardı. (9)

2. Uyudukları zaman misvak başuçlarında bulunurdu. Uyandıkları zaman da ilk önce misvak kullanırlardı. (10)

3. Misvakı enlemesine kullanır, suyu emerek (süzerek) içerlerdi. Üç defa nefes alır ve derlerdi ki: Bu türlü içmek daha iyi, hazmı daha kolay ve sıhhate daha uygundur. (11)

4. Aişe (Ra) şöyle demiştir: "Peygamber (sav) evine girdiği zaman ilk yaptığı iş, misvak ile dişlerini temizlemek olurdu" (12)

5. Ebu Musa (ra) şöyle dedi "Ben Peygamber'in huzuruna girdim, misvağın bir ucu dilinin üzerinde bulunuyordu." (13)

6. Rasulullah (sav) hiçbir namaza misvak kullanmadan çıkmazdı. (14)

7. Rasulullah (sav) geceleyin teheccüd namazı kılmak için kalktığı zaman ağzını (dişlerini) misvak ile ovalardı. (15)

8. Rasulullah (sav) geceleri iki rekatta bir selam vererek teheccüd namazı kılar ve her selam verişinde misvak kullanırdı. (16)

9. Abdullah ibni Abbas (ra), şöyle anlatmıştır: Bir gece Peygamber (sav) 'in yanında kaldım. Peygamber gecenin sonuna doğru kalkıp dışarı çıktı, semaya baktı, sonra Al-i İmran süresinin şu ayetlerini okudu:

"Hakikat, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirleri ardınca gelişinde temiz akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta iken, oturur iken, yanları üstünde yatar iken hep Allah'ı hatırlayıp anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. Şöyle derler: Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pak ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru."

Sonra eve döndü, misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı, sonra yattı. Sonra kalkıp tekrar dışarı çıktı ve semaya nazar etti. Yine bu ayetleri okudu. Sonra döndü, tekrar misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı. (17)

Resulullah (sav) Efendimizin misvakla ilgili emir ve tavsiyeleri şöyle

1. Ümmetimi meşakkate düşürmüyor olsaydım, onlara her namazın önünde misvakı emrederdim. (18)

2. Ümmetime zorluk vermemiş olsaydım, her abdestte misvak kullanmalarım emrederdim. (19)

3. Oruç tuttuğunuzda sabahleyin misvak kullanın, lakin akşama doğru kullanmayın. Akşam üzeri iki dudağı kurumuş oruçlu bir kimse için misvak uygun olmaz. Zira o kurumuş dudaklar kıyamet gününde gözü önünde bir nur olacaktır. (20)

4. Sizin ağızlarınız Kur'an için yollardır. Onları misvakla temizleyin. (21)

5. Misvak kullanınız. Zira misvak ağzı temizleyen ve Rabbi razı eden bir alettir. Cebrail her gelişinde bana misvak kullanmayı tavsiye etti. Öyle ki, bana ve ümmetime farz kılacağından korktum. Ümmetime zorluk vereceğinden korkmamış olsaydım misvak kullanmalarını emrederdim. Ben o kadar çok misvak kullanırdım ki, dudaklarıma iz yapmasından ve dişlerimin aşınacağından korkardım. (22)

6. Bana misvak kullanmak o derece emredildi ki, bu konuda bana bir vahiy gönderileceğini sandım.(23)

7. Ben, misvak kullanmakla o derece emredildim ki, üzerime farz kılınacağının sandım. (24)

8. Cebrail misvak kullanmayı bana o kadar tavsiye etti ki, azı dişlerimden endişe ettim. (25)

9. Misvak kullanarak kılınan namazın fazileti, misvak kullanmadan kılınan namazdan yetmiş kat fazladır. (26)

10. Misvak olmadığında, parmak misvak yerine geçer. (27)

Hadis-i şeriflerde ağzın her zaman temiz tutulması gerektiğini anlıyoruz. Misvak olmadığı zaman başka bir şeyle de bu temizliğin yapılabileceği ifade ediliyor. İmkanların ve araçların çok fazlalaştığı günümüzde bile toplumlar ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermiyorlar. Resulullah (sav) Efendimizin uygulamalarının ve tavsiyelerinin ne kadar güzel ve her zaman geçerli olduğunu görüyoruz.

Dipnotlar :

Müslim tercümesi : (12) c.1 s. 327/44, (13) c.1 s.327/45, (15) c.1 s. 328/46. (17) c.1 s.328/48

Tirmizi-tercümesi : (7) c.1, s.246/5, (18) c.1, s.38/22

Terğîb ve Terhîb tercümesi : (4) c. 1 s. 246/6, (14) c.1 s. 246/8, (16) c.1 s. 247/9, (19) c.1 s. 244/2, (22) c.1 s. 247/10, (23) c.1 s. 248/11, (24) c.1 s. 247/12, (25) c.1 s. 247/13, (26) c.1 s. 250/16,

Ramuz el-Ehadis : (1) s. 214/10, (2) s. 214/7, (3) s. 325/1, (5) s. 214/8, (8) s. 214/9, (9) s.548/2, (10) s. 548/3, (11) s. 554/14, (20) s.3/4, (21) s.116/ 8, (27) s. 190/1,

İhya : (6) c.1 s.354

Safer Ayı için Bela Ayı Degildir

 

Safer ayı, Hicrî ayların ikincisidir. Hicrî ayların birincisi, bilindiği gibi Muharrem ayıdır ve içinde aşûre günü vardı. Üçüncüsü ise Rebî’ül-Evvel ayıdır ve bu ayın 12. Gecesinde Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz (asm) arzımıza ve gönlümüze teşrif etti.

Hicrî takvimde bazı ayların ve günlerin; gerek içinde farz kılınan ibadetler, gerekse bir kudsî tarihin unvanı olmaları hasebiyle mukaddes tanındığı biliniyor. Meselâ Recep, Şaban ve Ramazan ayları, nafile ve farz ibadetlerin içerisinde teşrî kılındığı üç ibâdet ayı olarak bilinir; bu aylardan bilhassa Ramazan ayı ve bu ay içindeki 

Kadir Gecesi Kur’ân’da da ifâdesini bulur; diğer ikisi de muhtelif nafile ibâdetler için münbit birer zemin teşkil ettiği sahih hadislerde beyan edilir. İslâmiyet öncesi Araplar arasında da Muharrem, Recep, Zi’l-Kâde ve Zi’l-Hicce aylarının hürmet duyulan aylardan olduğu ve bu aylarda Arapların savaş yapmaktan çekindikleri biliniyor.

Sahih kaynaklarda mübarek olduğu bildirilen diğer gün ve geceleri de burada zikretmek lâzım: Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Arefe gün ve geceleri, Kandil geceleri, Cuma günleri, Aşûre günü vs. gibi. Bu günlerde de gerek nafile, gerek vacip, gerekse farz olmak üzere değişik eda şekilleriyle muhtelif ibadetler yapılır.

Görüldüğü gibi İslâmiyet’te hürmet duyulan ve belli ibadetler için tahsis edilen aylar, günler ve geceler bulunmakla beraber; âfetler, musibetler ve semavî belâlar için tahsis edilen muayyen her hangi bir zaman diliminden söz etmek mümkün değildir. Böyle bir tahsisat, İslâm’ın ruhuna uygun değildir. Belli ayları İlâhî musibet ayı olarak ilân etmek doğru da değildir. Allah’ın irâdesini aylarla veya günlerle sınırlamak mümkün olmadığı gibi; böyle bir sınırlama çabası kulluk terbiyesine de yakışmaz.

İlâhî îkâz ve felâketler başka aylarda olmuyor mu? Kaldı ki, belli aylarda İlâhî ikazların yoğunlaştığını farz etsek bile, o ayların musibet ve uğursuzluk ayı olarak ilân edilmesi Resûlullah (asm) tarafından nehy edilmiştir.

Safer ayı, cahiliye Arapları tarafından uğursuz ay olarak tanınıyor ve bu ayda umre yapmak büyük günahlardan sayılıyordu. Resûlullah (asm) ise

“Umre her zaman helâldir!” (Buhari, Hac, H. No:777)

buyurarak bu aya atfedilen uğursuzluk inancını kırmıştı.  Ama ne yazık ki; bu ayda akdedilen nikâhların uzun ömürlü olmayacağı, bu ayda yapılan faaliyetlerin sonuçsuz kalacağı, bu ayda başlanılan işlerin uğursuzlukla biteceği tarzındaki inançların, cahiliye Araplarından beri halk arasında yer yer varlığını sürdüre gelen hurafelerden olduğunu görüyoruz.

Ebû Hüreyre’nin (ra) rivâyetiyle Resûlullah (asm) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"İslâm'da taşe'üm (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur; en iyisi tefe'ül (iyiye yorma) dır." (Buharî, Tıb, 54)

Böylece buu zararlı anlayışın İslam'da bulunmadığını ifade etmiştir. Diğer bir hadiste ise şöyle buyurmuştur:

"Eşya da uğursuzluk yoktur, Safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur." (Müslim, Selâm, 102)

Safer ayının normal aylardan olduğunu tespit ettikten sonra; her ne kadar güvenilir kaynaklarla teyit edilmese de, burada, Safer ayında yapılması uygun bulunan şu duâyı zikredebiliriz:

“Bismillâhirrahmânirrahîm: Allah’ım; hamd ve şükür Sana mahsustur! Minnetim Sana’dır! Ben Senin kulunum; ve ben bundan dolayı huzurluyum! Nefsimi, dînimi, dünyamı, âhiretimi, işlerimin sonunu ve amelimi Sana emânet ediyorum. Bütün Muhammed (asm) ümmetini Senin gücünün, havlinin, kudretinin ve kuvvetinin şiddetinden, Sana emânet ediyorum! Muhakkak Sen, emâneti koruyansın; hükmü nâfiz olansın; kazâsı gâlib olansın!"

"Yâ Ahkeme’l-Hâkimîn ve yâ Esrae’l-Hâsibîn ve yâ Ekrame me’mûlin ve ecvede mes’ûlin yâ Hayyu yâ Kayyûmu yâ Kadîmü yâ Ferdu yâ Vitru yâ Ehadu yâ Samedu yâ men lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû küfüven ehad! Yâ Azîzu Yâ Vehhâbu Salla’llâhu alâ hayr-i halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma’în! Âmin!”

Bu ayın son çarşamba gününde de iki rek’at namaz kılınması; bu namazda her rek’atte bir Fatiha ve on bir İhlâs-ı Şerif okunması; namazdan sonra da on bir istiğfar ile, on bir salavât-ı şerîfe okunması tavsiye edilmiştir.

Sadakanın bu aya özel bir konumu yoktur. Diğer aylarda olduğu gibi, bu ayda da sadaka vermeye devam etmelidir.

Safer ayının ilk çarşambası öğle ve ikindi arasında şu duayı 100 defa okumak sünnet midir?

“YA DAFİAL BELAYA İDFA’ ANNEL BELAYA FALLAHÜ HAYRÜN HAFİZAN VE HÜVE ERHAMÜRRAHİMİN İNNEKE ALA KÜLLİ ŞEY’İN KADİR."

Meali: “Ey belaları def eden Allahım! Belaları bizden uzaklaştır. Allah muhafaza edicilerin en merhametlisidir. Muhakkak ki senin kudretin her şeye yeter."

İstihare Duası - Tefe’ül Rüya Duası

 

Rüya Duası

Eğer Rüyanızda Peygamber Efendimiz Tarafından  Ahmet el Hasan (a.s)’ı Teyid edecek şekilde rüya görmek istiyorsanız , aşağıdaki duayı gece yarısından sonra, 40 gün boyunca okumanızı tavsiye ederiz:

 Ey Allah’ım, Sen şaşırmışlar için kılavuz, sıkılmışlar için sığınak ve yardım arayanlar için bir yardımcısın. Ve ben Sen’den başka hiçbir İlahı çağırmam ve Sana hiç kimseyi ortak koşmam. Ve Allah’ım, lütfen Muhammed ve ailesi üzerine salat ve selam gönder ve bu vesile ile bana bir mühlet ver ve beni şu andan daha da yakın olacak şekilde, Onların yoluna ilet. Senin kapını çaldım. Ve yolculuğumda, Senin Kutsal bahçene geldim. Senin şahitliğini sorarım. Ve ben Senin aşağılık ve aciz bir kulunum ve Sen benim Efendimsin, 

En yetenekli ve En büyük’sün. Ey Allah’ım, bana, Ahmet el Hasan (a.s)’ın durumunu en açık ifadenle görünür yap ve en anlaşılacak bir dille anlat. Eğer, Ahmet el Hasan (a.s) Senin Halifense, ben Ona inanıp biat edip, Onu destekleyeceğim. Fakat eğer, Ahmet el Hasan a.s Senin düşmanınsa, Ona inanmayıp, Onunla savaşacağım. Ey Havarilere ilham veren ve İsa’nın Peygamber olduğunu vahiy eden Allah’ım,

“Hani bir de, “Bana ve Peygamberime iman edin” diye havarilere ilham etmiştim. Onlar da “İman ettik. Bizim müslüman olduğumuza sen de şahit ol” demişlerdi. ﴾Maide:111﴿”

Saçımla, etimle, kanım ve kemiklerimle, dünya benim için ne getirirse, Senin Hücceti’nin en büyük Hüccet olduğuna şahitlik edeceğim.

“De ki: “Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Allah benimle sizin aranızda şahittir. İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben şahitlik etmem. O, ancak tek bir ilahtır ve şüphesiz ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” ﴾Enam:19﴿”

 Ey Allah’ım, Peygamberimizin şahitliği ve kitabınla, kendini kafirlere gösterdin:

 “İnkar edenler, “Sen peygamber değilsin” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitap (Kur’an) bilgisi bulunanlar yeter.” ﴾Rad:43﴿”

“Yoksa, “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah’tan gelecek olana (cezaya) karşı siz benim için hiçbir şey yapamazsınız. O, sizin, hakkında (düşüncesizce) yaygara kopardığınız şeyi daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şâhit olarak O yeter! O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” ﴾Ahkaf:8﴿”

 “De ki: “Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.” ﴾İsra:96﴿”

Böylelikle Senin Şahitliğinden feragat ettiler. Allah’ım benim için şahitlik et ki, Senin şahitliğinden feragat etmeyeyim. Ve Senden olan rüyaların ve ön planda olan vahiylerinin ve Senin dünyalar üzerine lütfettiğin Kelimelerinin doğru olduğuna şahitlik edeyim. Ey Rabbim, Sen ki İbrahim a.s’ı yücelttin ve peygamberliği onun soyundan getirdin. Çünkü O a.s rüyalara inandı ve sonra Sen svt dedin ki:

“Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim!” ﴾Saffat:103-104﴿ “Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.” ﴾Saffat:105﴿

 Ve Sen svt Meryem a.s’ı yücelttin ve dedin ki:

“Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi. ﴾Tahrim:12﴿”

Ya Sen svt, Muhammed saas ile konuştun ve dedin ki:

“Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki daha önce sen bunlardan habersiz idin. ﴾Yusuf:3) Hani Yûsuf babasına, “Babacığım! Gerçekten ben (rüyada) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana boyun eğiyorlardı” demişti. ﴾Yusuf:4﴿”

Böylelikle Sen svt rüyaları Kutsal Kitabı’nda kıssaların en güzeli olarak isimlendirdin ve Senin Vasilerine, Peygamber ve Elçilerine inanmış olanları övdün ve onları inkar edenleri ve düşlere karma karışık diyenleri de alçalttın ve sonra şu gerçeğin sözünü söyledin:

“İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. ﴾Enbiya:1﴿ Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?” ﴾Enbiya:2-3﴿”

“Peygamber onlara dedi ki: “Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” ﴾Enbiya:4﴿Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu, hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler. ﴾Enbiya:5﴿”

Kalabalık ve Firavun’un korumaları dedi ki:

“Dediler ki: “Bunlar karma karışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilmiyoruz.” ﴾Yusuf:44﴿”

Ve Yusuf a.s gördüğü rüyaya inandı ve onu yorumladı ve ardından Sen svt onu övdün ve dedin ki:

” (Zindana varınca), “Yûsuf! Ey doğru sözlü! Rüyada yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yemesi, bir de yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak hakkında bize yorum yap. Ümid ederim ki (vereceğin bilgi ile) insanlara dönerim de onlar da (senin değerini) bilirler” dedi. ﴾Yusuf:46﴿”

Ya Rabbi, beni Senin rüyalarına inanan, vahiylerinin ön planına inanan, ve Alemleri şereflendirdiğin Kelimelerine inanan, Kutsal Kitabı’ndaki en güzel kıssalara inanan Vasi, Peygamber ve Elçilerinden eyle. Ve ben ne Senin sözüne onursuzluk eder, ne de vasiyetini fesh ederim.

 Ya Rabbi, Fatima a.s hakkı için beni kurtar. Ya Rabbi, Fatima a.s hakkı için bana merhamet et. Ya Rabbi, Fatima a.s hakkı için bana yol göster.

Tefe’ül (İstihare) 

Bismillah Ar Rahman Ar Rahim! La havla va la kuvvata illa billah al aliyyil azim! AlHamdulillah Ar Rabbil Alamin! Allahuma Sali Ala Mohamamed va Ali Mohammad, Alai’ma valmahdyiin va Salim Tasliman Kasira!!

Yamani (a.s) hakkında niyetedip istihare açmanın yöntemleri var iki şekilde niyer edebilirsiniz

İlk niyet şekli : (olumlu)

Yarabbi Ben Yamani (a.s) ile biat edeceğim ya Rabbi bana rızan varsa beni haberdar eyle sen hidayet edensin sen yolgösterensin , bu niyetten sonra eğer rahmet ve olumlu içerikli harf veya ayet çıkarsa biat etmenizde sakınca yoktur demektir eğer azap veya olumsuz bir harf veya ayet çıkarsa biat etmenizde sakınca vardır demektir

İkinci niyet şekli : (olumsuz)

Ya Rabbi Ben Yamani (a.s) ile biat etmeyeceğim ya Rabbi bana rızan varsa beni haberdar eyle sen hidayet edensin sen yol gösterensin, bu niyetten sonra eğer rahmet ve olumlu içerikli harf veya ayet çıkarsa biat etmemenizde sakınca yoktur demektir eğer azap veya olumsuz bir harf veya ayet çıkarsa biat etmemenizde sakınca vardır demektir

Allahtan cc hayir istiyoruz. Ornegin, bir yere gitmek istiyorsunuz ama kararsizsiniz. Ya Rabbi, ben sefere gidiyorum. Niyetim gitmek ve ben gidiyorum. bugitmeme karsilik Rızanı bilmek istiyorum. (Ama niyetiniz hakikaten Allahin cc size nasıl bir yanıt vermesine tabi olmak olmalıdır. Yani hakikaten, Rabbinizin yanıtına bağımlı olmanız gerek.) 

Ve sonra aşağıda gösterilenşekilde istihare yapiyorsunuz İmam Ali (a.s)’ın buyurduğuna göre insaAllah. Ve sonra, aşağıdaki harflere göre takip ediyorsunuz, mesela “Elif” harfi karsiniza cikarsa o zaman bu sefere gitmenizi onayliyorRabbiniz. Hayir farkli bir hadis olursa yani onaylamayan bir harf o zaman Rabbiniz onaylamiyor bu sefere gitmenizi. Istihareşekli aşağıda söylenildiği  gibidir. Müminlerin Emiri Ali ibn Abutalib (a.s) şöyle söylemiştir: “Her kes Allahtan Kuranın harfleriyle birşeyler sormak isterse 3 defa fatiha suresini okusun ve sonra 3 defa ihlas suresini okusun ve sonra şu duayı okusun:

Allaahumma inni tawakkaltu alayk, wa tafaa’altu bi kitaabikalkareem, fa’arinee ma huwa-maknoob fee sirrik almahzoon va fi gaybeik almaknun ya zil jalal val ikram

 اَللّهُمَّ اِنّي تَوَكَّلْتُ عَلَيْكَ وَ تَفَأَّلْتُ بِكِتابِكَ الْكَريمِ فَأَرِني ما هُوَ مَكْتُوبٌ في سِرِّكَ الْمَخْزُونِ وَ في غَيبِكَ الْمَكْنُونِ يا ذَا الْجَلالِ وَ الْاِكْرامِ

Yukarıdakileri yaptıktan sonra, Kuranı açıyoruz (herhangi bir sayfasını) soldan başlayarak 7 yaprak ileriye gidiyoruz (yani arkalı-önlü olarak 7 yaprak). 7. yaprağın sağ tarafına denk gelen sayfa üzerinde duruyoruz. (Örnek olarak : Eğer 50-ci sayfayı sağınıza denk gelecek şekilde açtıysanız, 7 yaprak saydıktan sonra, 7. yaprağın sağındakı sayfa 64. sayfa olacaktır.) Bu sayfadan (yani 64. sayfadan) yukarıdan aşağıya doğru 7 satır  sayıp, 7. satırın ilk harfini alıyoruz. Ve sonra bu harfi aşağıdaki harfle karşılaştırıyoruz.

NOT : Satırın başında veya ortasında besmele varsa, besmeleyi bir satır olarak sayıyoruz. Yani;

besmele 7. satıra denk geldiyse, besmelenin “B” harfini alıyoruz. Besmele, 7. satırın haricinde bir

satıra geldiyse, atlama yapmadan normal sıralamayla ilerliyoruz. Mesela; 3. satıra denk geldiyse, 3

diye sayıp ilerliyoruz.

 أ –     İyi, mutlu ve başarı ve sakinleşme

ب–    Korktuğu kişilerden fayda ve emniyet görecektir.

ث–    Bu dünyada ve ahirette bolluk(zenginlikç servet)

ج–    Verdiği kararında bolluca fayda bulacaktır

ح–    Düşünmediği (beklemediği) yerden helal servet (bolluk) elde edecektir

خ–    Meseleyi (bu işi) boş ver, kötüdür, bozulmuştur

د–     O kendi yoluyla gidecek ve mutluluk bulacaktır (elde edecektir)

ذ–     O düşmanlarını yeniyor

ر–      İnsanları (halkı) arasında destekleniyor / halkını destekliyor.

ز–     Çatışmada (çelişkide)ve riskte olacaktır. Bu nedenle, sadaka versin

س–  Mutluluk ve (zenginlik, billik) ona verilecektir.

ش–  Düşmanlarından düşmanların – düşmandan gelen korku

ص– Büyük bir işle (iyi olmayan) karşılaşıyor ve sadaka veriniz.

ض– Bolluca mal sahibliği olacakatır.

ط–   Dünyada ve ahirette en iyi şeyler görecektir.

ظ–   İşle ilgili saklanılan şey aşikar çıkacaktır, açığa çıkacaktır.

ع–     İşiyle (meselesiyle) alakalı ona yardım edilecektir.

غ–     Büyük bir sıkıntı yaşaya bilecektir bu nedenle sadaka veriniz.

ف–   Ayrılıktan sonra Allah cc onu tekrar bir ediyor

ق–    Mutlu olacak ve kullar arasında kabul olunacak

ک–   Çelişkide konulacak ve bu nedenle sadaka versin.

ل–    O’nun işi (meselesi) hızlandırılacaktır ve düşmanları yenilecektir.

م–     Dikkatli ol ve pişmanlığa maruz kalma

ن–     İyi mevkide olan birisi olacak ve kabul edilecek

هـ –    O’nun işi (meselesi) bir az duraksayacaktır ama sonuçları iyidir

و–      Kazanç verilecektir ona ve hiçkimseye ihtiyacı yoktur

ي–     İyi haber alacaktır.

Başkası Adına İstihare Yapmak

Kitaplarımızda bu meseleyi açıkça ifade eden ibarelere rastlamak zordur. Bununla beraber El-Mevsuatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye adlı eserde şöyle denilmiştir: Maliki ve Şafi mezheplerine göre istiharede niyabet yani bir başkası adına istihare yapmak caizdir. Hanefî ve Hanbelî kitapları bu konuya değinmemişlerdir.Kitaplarımızın bu meseleye açıkça değinmemeleri bunun caiz olmadığını göstermez. Zira caiz olmadığını ifade eden ibareler de yoktur.

Müslim’in rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

عَنْ جَابِرٍ قال: قَالَ رَسُوُل اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (...) مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يَنْفَعَ أَخَاهُ فَلْيَنْفَعْهُ

Cabir'den şöyle rivayet edildi: Peygamber Efendimiz(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “…Sizden biriniz (din) kardeşine faydalı olmaya güç yetirebiliyorsa ona fayda sağlasın”[15]

İstihare yapmayı bilmeyen kişi yerine, bilen birinin istihare yapması, hiç şüphesiz hadis-i şerifte teşvik edilen din kardeşine menfaatli olmanın kapsamındadır.

Allah Teâlâ en doğrusunu bilendir.

İstihare Yapanın, Rüya Görmesi Şart mıdır?

İstihare yapıldığında rüya görmek şart değildir. İstiharenin yedi gece yapılmasını ve kalbe ilk doğan kanaatle amel edilmesini, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hz. Enes’e (Allah ondan razı olsun) hitaben şu şekilde beyan etmiştir:

يَا أَنَسُ إِذَا هَمَمْتَ بِأَمْرٍ فَاسْتَخِرْ رَبَّكَ فِيهِ سَبْعَ مَرَّاتٍ ، ثُمَّ اُنْظُرْ إِلَى الَّذِي يَسْبِقُ إِلَى قَلْبِكَ فَإِنَّ الْخَيْرَ فِيهِ

“Ya Enes! Bir iş yap­mak is­te­di­ğin va­kit o iş hakkında yedi kez rabbinden hayrı talep et, (istihare yap) sonra kal­bine ilk gelene bak, zira hayır ondadır.”[1]

El-Mevsuatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyyeadlı eserde şöyle denilmiştir: Fakihlerin sözlerinden anlaşılan istiharenin yedi kere tekrar edilmesi, istihare yapan kişinin kalbinde bir şeyin zuhur et­memesi durumundadır. Şayet istihare yapan kişi için herhangi bir şey zuhur edecek olursa istihareyi tekrar etmeye gerek yoktur.[2]

İstiharenin kabulüne alamet, göğsün genişlemesi kalbin o işe karşı sevinç ve itminana ulaşması olarak beyan edilmiştir.

[1] Camiu’l-Ehadîs Es-Suyutî, kısmu’l-istitrakat, harfu’l-elif

[2] El-Mevsuatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye, istihare maddesi