Şeyh Nazım Kıbrısi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şeyh Nazım Kıbrısi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ağustos 01, 2026

Şeyh Nazım'ın İntiharlar ve Toplumsal Yozlaşma

Şeyh Nazım Kıbrısi sohbetlerinde, modernleşme süreciyle birlikte dünyada ve toplumda boşanma, depresyon ve intiharların arttığına dikkat çekmiştir. Bu durumun manevi boşluktan ve ahlaki değerlerin zayıflamasından kaynaklandığını belirtmiştir

Şeyh Nazım'ın İntiharlar ve Toplumsal Yozlaşma Üzerindeki GörüşleriManevi Buhran: İnsanların maddiyata yönelip dinden ve maneviyattan uzaklaşmasını temel sebep olarak gösterir.

Artan Eğilimler: Eskiden az duyulan depresyon, bağımlılık ve intihar gibi olayların günümüzde normalleştirildiğini ve çoğaldığını ifade etmiştir

Kritik Uyarılar: Aile bağlarının zayıflamasını ve gayr-i ahlaki yaşam tarzlarının yaygınlaşmasını toplumsal çöküşün bir işareti olarak değerlendirmiştir

"İntihar, dönüşü olmayan tek yoldur; işlendikten sonra tevbe etmesi mümkün olmayan tek günahtır.”

Kim intihar ederse Cehennemliktir

Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse, o Cehennemde devamlı ve ebedî olarak sonsuza kadar kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, zehirini eline alır ve Cehennem ateşinin içinde ebedî olarak onu içer. 

Kim de kendisini bir demir ile öldürürse, demirini eline alır ve Cehennem ateşinin içinde ebedî olarak o demiri karnına saplar.” (Buhârî, Tıbb, 56; Müslim, Îmân, 175; Tirmizi, Tıbb, 7/2044-2045; Nesâî, Cenâiz, 68; Ebû Dâvûd, Tıbb, 11/3872)

O Cehennemliktir

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Resûlullah ile birlikte Hayber Gazvesi’nde idik. Müslüman olduğunu iddiâ eden bir kimse için, Efendimiz:

“–O, Cehennem ehlindendir!” buyurdu.

Savaş başlayınca o kimse kahramanca savaştı ve yaralandı. Ashaptan bazı-ları:

“–Ey Allah’ın Resûlü, az evvel cehennem ehlinden olduğunu bildirdiğiniz kimse korkusuzca savaştı ve öldürüldü!” dediler.

Resûlullah yine:

“–Cehenneme (gitmiştir)” buyurdu.

Bu cevap üzerine Müslümanlardan bazıları nerdeyse şüpheye düşecekti. Tam o esnâda Efendimiz’e:

“–O kimse henüz ölmemiş, ancak ağır şekilde yaralanmış!” diye haber geldi.

Gece olunca adam yarasının acısına dayanamadı. Kılıcının keskin tarafını alıp üzerine yüklendi ve intihar etti. Durum kendisine haber verildiğinde Allah Resûlü:

“–Allahu ekber! Şehâdet ederim ki ben Allah’ın kulu ve Resûlüyüm!” buyurdu.

Daha sonra Hz. Bilâl’e insanlar içinde şöyle ilan etmesini emretti:

“Cennete sadece Müslüman olan kimseler girecektir. Şurası muhakkak ki, Allah bu dîni fâcir bir kimse ile de kuvvetlendirir.” (Buhârî, Cihâd, 182; Meğâzî, 38; Kader, 5; Müslim, Îmân, 178)

Ölümü İstemeyin!

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Başına bir musibet geldi diye hiç biriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: ‘Allahım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür’ desin.” (Buhârî, Merdâ 19; Daavât 30; Müslim, Zikir 10, 13.)

Kim, Ne ile İntihar Ederse, Kıyamet Günü Onunla Azâp Olunur

Rıdvân bîatında bulunan sahâbîlerden Ebû Zeyd Sâbit İbni'd-Dahhâk el-Ensârî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

"Kim İslâm'dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi dediği gibi (yalancının biri)dir. Kim, ne ile intihar ederse, kıyamet günü onunla azâp olunur. Sahip olmadığı bir şeyi adayanın adağı geçersizdir. Mü'mine lânet etmek, onu öldürmek gibidir." (Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, Îmân 176, 177.)

Kendini Zehirleyen Kimsenin Azabı

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivâyet edildiğine göre  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Zehir yut(up da canına kıy)an cehennem ateşi içinde ebedi kalarak o zehiri yutmaya çalışmakla meşgul olacaktır." (Buharî, Kitabu Tıb, Babu şürbüss-emmi, n. 7/180; Müslim, Kitabu İman, n. 109;)

İslam'da İntihar Meselesi

İntihar büyük günahlardandır. İntihar eden kendisini ne ile öldürürse onunla azâb edilmek suretiyle cezalandırılacaktır.  Hadisin birinci fıkrası ile bu fıkrası arasında bir paralellik gözükmektedir. Birincisi, ettiği yeminle mânevî varlığı itibariyle intihar etmiş olurken, bu da maddî varlığını sona erdirmek suretiyle aynı işi yapmış olmaktadır.

İntihar Eden Kimsenin Cenâze Namazı Kılınır mı?

Can, Allah’ın kula verdiği bir emanettir. Başkasının canına kıymak nasıl günah ise, kişinin kendi canına kıyması da aynı şekilde büyük bir günahtır. 

Hz. Peygamber pek çok hadisinde intihar etmenin ne denli günah olduğunu ve intihar edenin karşılaşacağı cezayı haber vermiştir. O, bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Her kim kendini bir dağdan aşağı atıp intihar ederse, bu kimse cehennem ateşi içinde ebedî olarak kendisini yüksekten aşağıya bırakır olacaktır. 

Her kim zehir yudumlar da kendisini öldürürse, o kimse de zehri elinde, cehennem ateşi içinde ebedî o zehri içer olacaktır. Her kim de kendisini kesici ve delici bir aletle öldürürse, o da kullandığı aleti kendi karnına vurur ve yarar hâlde ebedî cehennem ateşinde kalacaktır.” 

(Buhârî, Tıp, 56) Hadiste, intihar eden kimsenin ahirette göreceği şiddetli ve kalıcı azabın kendi fiilinin sonucu olduğu etkileyici bir dille anlatılmaktadır.

İslam âlimleri, hadisteki ebedî azap kaydının, intiharı helal sayarak kendi canına kıyanlar için söz konusu olduğunu veya uzun süreli azap anlamında mecazî bir ifade olduğunu belirtmişlerdir. (Aynî, ‘Umde, XXI, 292)

Yüce Allah’ın emanet olarak lütfettiği hayatı O’nun razı olmadığı bir tarzda sonlandırma anlamına gelen intihar eyleminin salim akılla gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Ancak kişinin cinnet hâlinde iken canına kıymış olacağı var sayılarak bağışlanması için Allah’a dua edilir. Nitekim âlimler, “Her ‘lâ ilahe illallah’ diyenin cenaze namazını kılınız.” 

(Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, XII, 447) hadisinin genel anlamından hareketle, kelime-i şehadet getiren herkesin cenaze namazının kılınacağını söylemişlerdir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 508; Nevevî, el-Mecmû’, V, 211; İbn Rüşd, Bidâye, I, 239)

Şeyh Nazım Kıbrısi Kıyamet Alameti Dedi

Şeyh Nazım Kıbrısi 'Kıyamet alameti' dedi: Türkiye'deki o dağ derinden derine homurdanıyor! Patlayacak

Yıllar öncesinden tüm insanlığı uyaran Şeyh Nazım Kıbrısi'nin Türkiye'deki bir dağ ile ilgili yaptığı konuşma tekrardan gündem oldu.

Nakşibendiliğin Hâkkânî kolunun kurucusu olan Şeyh Nazım Kıbrısi, 2014 yılında Kıbrıs'ta vefat etti. Kıbrısi'nin geleceğe dair uyarıları halen sosyal medyada gündem olmayı başarabiliyor. 

Son olarak Yunanistan'da yaşanan depremler sonrası Santorini yanardağının yeniden harekete geçebileceğine dair ortaya çıkan gelişmeler üzerine Şeyh Nazım Kıbrısi'nin Türkiye ile ilgili bir uyarısı da ses getirdi.

Şeyh Nazım Kıbrısi, Kıbrıs adası ve Bursa Uludağ ile ilgili yaşanacak gelişmelerin bir Kıyamet alameti olacağını ifade ederek "Bu Kıbrıs adası 3 defa batıp çıktı. Kıbrıs meselesi sulh ile hallolmıştur. Bursa Uludağ patlayacak. O koca dağ bulut gibi olacak.

O derinden derine homurdanan bir dağdır. Altı volkandır onun. Kıyamet alametidir. Kıbrıs'ın akıbeti ise denizin dibinde karar kılacak ve batacak.

Ümit ederiz ki İsa Peygamber'den sonra batsın. Kıyamet alameti bu işte. İtalyanlar, Girne'deki dağların deniz ile dudak dudağa duruyor deyip şaşırmışlar.

O kadar kıl üstünde duruyor o dağlar. Ada bizim ada iman selameti versin. İman edenler olduğu sürece muhafaza altındadır. Fakat azgınlık haddini aşınca tehlike vardır.

İnsan Neden Her Şeye Sahip Olduğu Hâlde Huzursuzdur

Şeyh Muhammed Nâzım el-Hakkânî Hazretleri, insanın neden bu dünyada gerçek huzuru bulamadığını ve mülk âleminden melekût âlemine nasıl yükselebileceğini eşsiz misallerle anlatıyor.

İnsan neden her şeye sahip olduğu hâlde huzursuzdur? Ruhumuzun aslî vatanı neresidir? Peygamberler ve Allah dostları insanlığa hangi büyük hikmet için gönderilmiştir?

Bu kıymetli sohbette Şeyh Muhammed Nâzım el-Hakkânî Hazretleri; insanın çektiği ıstırabın, henüz yaratılışındaki kemâle ulaşamamasından kaynaklandığını anlatıyor. Ay, dolunay hâline gelinceye kadar nasıl ilerliyorsa; insan da ruhuyla bedeni arasında tam bir ittifak meydana gelinceye, yaratılış hikmetine erişinceye kadar huzur aramaya devam eder.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’te anlattığı ney misali, insan ruhunun dünyadaki hâlini gözler önüne seriyor. Ney, aslî vatanı olan kamışlıktan ayrıldığı için feryat eder. İnsan ruhu da melekût âleminden bu mülk âlemine geldiği için, farkında olsa da olmasa da kendi yurduna dönmenin iştiyakını taşır.

Şeyh Efendi Hazretleri bu hakikati şöyle açıklıyor: Ruhanî hastalığa dünya nimetleri çare olamaz. Mal, makam, servet, aile, seyahat ve maddî zevkler; ruhu hasta olan insana gerçek teselli veremez. Çünkü ruhanî hastalığın tedavisi de ruhanî olmak zorundadır.

Mülkten melekûta yapılan bu mânevî yolculuk ise insanın kendi başına gerçekleştirebileceği bir yolculuk değildir. Nasıl ki bir tayyare olmadan binlerce metre yüksekliğe çıkılamaz, büyük bir gemi kılavuzsuz tehlikeli sulardan geçirilemezse; insan da peygamberlerin ve onların mânevî vârisleri olan Allah dostlarının rehberliği olmadan melekût âlemine yükselemez.

Peygamberlerin, ashâb-ı kirâmın ve evliyâullahın gönderilişindeki büyük hikmet; insanı ayrıldığı mânevî âleme yeniden kavuşturmak, ruhunu aslî vatanına yöneltmek ve onu korku, telaş, gam ve ıstıraptan kurtaracak yolu göstermektir

Pazar, Temmuz 26, 2026

Hz.Hızır'ın (as) Ledün İlmi ve Hz.Musa'ya (as) Verilen Sır

Hızır Aleyhisselâm’ın gizli ilmi nedir ve ledünnî ilim neden herkese verilmez? Bu kıymetli sohbette, Mûsâ Peygamber ile Hızır Aleyhisselâm’ın ibretlerle dolu yolculuğu üzerinden ilim ile hikmet arasındaki derin fark anlatılıyor.

Videoyu izlemek için Tıklayınız

Kardeşlerim, insan bazen gördüğü bir hâdiseyi kendi aklıyla hemen hükme bağlayabiliyor. Fakat geminin delinmesinde, çocuğun âhirete gönderilmesinde ve yetimlere ait hazinenin korunmasında görüldüğü gibi, zahiren anlaşılmayan nice işin ardında Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir hikmeti bulunabilir.

Mûsâ Aleyhisselâm büyük peygamberlerden biri olduğu hâlde, Hızır Aleyhisselâm’da kendisine bildirilmeyen bir ilim bulunduğunu görmüş ve ondan öğrenmek istemiştir. Fakat bu yolculuk, yalnızca bilgi edinmenin değil; sabretmenin, teslim olmanın ve ilâhî hikmete itimat etmenin de ne kadar mühim olduğunu göstermiştir.

Sohbette özellikle şu hakikat üzerinde duruluyor:

İlim herkese verilebilir; fakat hikmet, Cenâb-ı Allah’ın dilediği kullarına ihsan ettiği ilâhî bir lütuftur. Hikmetsiz ilim, ruhsuz bir kalıp gibidir.

Ledünnî ilim kitaplardan yalnızca ezberlenerek elde edilen bir bilgi değildir. Hikmet; ehlinin yanında, edep, teslimiyet, samimiyet ve mânevî terbiye ile aranır. Peygamber ashâbı hikmeti Resûlullah Efendimiz’de ﷺ, sonraki nesiller Sahâbe-i Kirâm’da, Müslümanlar ise Allah’ın sâlih ve evliyâ kullarında aramışlardır.

Bu sohbeti sonuna kadar dikkatle dinlemenizi tavsiye ediyorum. Çünkü anlatılanlar yalnızca Hızır Aleyhisselâm kıssasını değil; başımıza gelen hâdiselere hangi nazarla bakmamız gerektiğini de öğretiyor.

Cuma, Temmuz 24, 2026

Şeyh Nazım El-Kıbrısi Allah'ın Yardımı Neden Gelmiyor


ALLAH'IN YARDIMI NEDEN GELMİYOR? - 1500 YIL ÖNCE CEVABI VERİLDİ.. 

Şeyh Muhammed Nâzım el-Hakkânî Hazretleri bu kıymetli sohbetinde; îmânı, İslâm’ı, mümin kardeşliğini, birlik olmanın önemini ve ilâhî yardımın hangi hâllerde kesildiğini çok açık ve sarsıcı ifadelerle anlatıyor.

Maalesef bugün toplumun bir kesiminde, tıpkı tarihte helâk edilen kavimlerde olduğu gibi; âhiret unutuldu, helâl-haram hassâsiyeti zayıfladı, iffet ölçüleri zedelendi. Hile, kumar, rüşvet, fâiz, karaborsacılık yaygınlaştı.

Bu ve emsâli günahlar ise Allâh’ın yardımının kesilmesi ve bereketin kaldırılmasının başlıca sebeplerindendir. Şüphesiz bunların telâfî yolu da, toplum olarak bu nevî yanlışlıklardan vazgeçmek ve bilhassa seherlerde tevbe edip hâlimizi ıslah etmektir.

ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ HAZRETLERİ NEDEN KENDİNİZİ HESABA ÇEKİN DİYOR?

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:

“Zorluk ve güçlük gelince hemen günahlarınıza tevbe ediniz. Kendi kendinizi hesâba çekiniz. Şurası muhakkak ki, Aziz ve Celil olan Allah, kullarına aslâ haksızlık etmez, zulmetmez…”

[Bu fânî cihan, bir imtihan dershanesidir. Cenâb-ı Hak biz kullarını hayırla da şerle de dâimâ imtihan etmektedir. Bununla birlikte başa gelen bazı belâ ve musîbetlere de, insanoğlunun birtakım zâhirî veya batınî kusurları sebep olmaktadır.

Âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere:

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)

“…Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nîmeti değiştirmez…” (el-Enfâl, 53)

Günümüzde birtakım maddî zararlardan yakınılmaktadır. Bunun en başında enflâsyon, hayat pahalılığı vs. geliyor. Fakat bu sıkıntıların daha ziyâde zâhirî sebepleri üzerinde duruluyor. Hâlbuki bunların bir de bâtınî sebeplerine bakmak îcâb eder.

ALLÂH’IN YARDIMININ VE BEREKETİNİN KALDIRILMASININ BAŞLICA SEBEPLERİ

Maalesef bugün toplumun bir kesiminde, tıpkı tarihte helâk edilen kavimlerde olduğu gibi; âhiret unutuldu, helâl-haram hassâsiyeti zayıfladı, iffet ölçüleri zedelendi. Hile, kumar, rüşvet, fâiz, karaborsacılık yaygınlaştı.

Bu ve emsâli günahlar ise Allâh’ın yardımının kesilmesi ve bereketin kaldırılmasının başlıca sebeplerindendir. Şüphesiz bunların telâfî yolu da, toplum olarak bu nevî yanlışlıklardan vazgeçmek ve bilhassa seherlerde tevbe edip hâlimizi ıslah etmektir.

Yani umûmî veya husûsî bir zorluk ve meşakkatle karşılaştığımızda, evvelâ bunun kulluk vazifelerimizdeki kusurlarımız sebebiyle olabileceğini düşünüp derhâl tevbe ve istiğfâra yönelmemiz îcâb eder. Böyle bir dikkat ve hassâsiyet, Hak dostlarının da mühim bir kulluk edebidir. Nitekim Fudayl bin Iyâz -rahmetullâhi aleyh- der ki:

“Allâh’a itaatte bir kusur ettiğimi, hizmetçimin ve merkebimin huyunun değişip (bana itaatsizlik etmeye başlamalarından) anlarım.”

Diğer taraftan tevbe; acziyet ve hiçliğin îtirâfıyla, Cenâb-ı Hakk’a ilticâdır. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini celbetmek için de böyle bir kalbî kıvama ihtiyaç vardır. Nitekim İmâm Şârânî Hazretleri’nin buyurduğu gibi;

“…Rahmet-i ilâhî, dâimâ fakîru’l-meşreb, mütevâzı kimselerin (kırık) gönüllerine nüzûl eder. Görmüyor musunuz ki, yağmur suları bile dâimâ (yüksek ve sivri yerlerde değil) çukurlarda ve ovalarda toplanıyor, derelerde akıyor.”

Nitekim bir yağmur duâsına çıkılacağı zaman da, garipler, kimsesizler, mâsum çocuklar, hattâ hayvanlar bile götürülür, eski elbiselere bürünerek, tevâzu, acziyet ve hiçlik hâlinde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edilir.

Zira tevâzu ve mahviyet içerisinde, acziyetini müdrik bir hâlde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapısında af dilenmek, Allâh’ın mağfiretiyle birlikte, ilâhî lûtuf, ihsan, nusret ve bereketin en güzel davet şeklidir.

RABBİNİZDEN MAĞFİRET DİLEYİN

Yani tevbe ve istiğfar, yalnızca günahların affına değil, -tıpkı sadaka gibi- belâların def’i, hayırların fethi, ilâhî rahmetin tecellîsine de vesîledir. Şu hâdise bu hakîkati ne güzel îzah eder:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- devrinde bir kuraklık olmuştu. İnsanlar şiddetli bir kıtlığa mâruz kaldılar. Halîfe’ye yağmur duâsına çıkmayı teklif ettiler. Herkes toplanınca Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- yağmur duâsı yapmak üzere minbere çıktı. 

Fakat istiğfâr etmeye başladı. Sadece istiğfâr ediyor, başka bir şey söylemiyordu. Bir müddet böyle devam ettikten sonra minberden indi. Orada bulunanlar şaşkınlık içinde:

“–Ey Mü’minlerin Emîri! Yağmur duâsı için çıktınız, lâkin hiç duâ ettiğinizi duymadık. Sadece istiğfâr edip indiniz!?” dediler.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–İstediğiniz rahmeti, kendisiyle yağmurun indirildiği semâ anahtarlarıyla talep ettim.” buyurdu ve sözüne delil olarak şu âyet-i kerîmeleri okudu:

“Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsân etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!” (Nûh, 10-12)

“Ey kavmim! Rabbinize istiğfâr edin; sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize semâdan (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günah işleyerek (Allah’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd, 52)

“Rabbinize istiğfâr edin; sonra tevbe edip O’na yönelin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (mü’minleri) çok sever.” (Hûd, 90)

Bu âyet-i kerîmeleri okuyan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, sözlerini şöyle sonlandırdı:

“–O hâlde siz de Rabbinizden, hatâ ve günahlarınızı affetmesini isteyin, samimî bir şekilde tevbe edin ve Allâh’a yönelin!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 351-351)

Hak dostlarından Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne de dört kişi gelerek, biri kuraklıktan, diğeri fakirlikten, bir diğeri tarlasının verimsizliğinden, sonuncusu da çocuğunun olmayışından yakınıp Hazret’ten himmet talep ederler. O büyük velî, onların her birine “istiğfâr”ı tavsiye eder. Yanındakiler;

“–Efendim, bu şahısların dert ve ihtiyaçları farklı, lâkin siz hepsine de aynı tavsiyede bulundunuz!?” derler.

Hasan-ı Basrî Hazretleri de onlara, yukarıdaki kıssada Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın okuduğu, Nûh Sûresi’nin 10 ilâ 12. âyet-i kerîmelerini delil göstererek istiğfârı tavsiye ettiğini söyler.[1]

Tevbe ve istiğfâr ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmenin; pek çok hayır kapısının açılmasına ve şerlerin bertaraf edilmesine vesîle olduğunu, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle beyan buyurmuşlardır:

“Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona ummadığı yerden rızık verir.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1518; İbn-i Mâce, Edeb, 57)

DÜNYÂ VE UKBÂDA İLÂHÎ AZAPTAN KURTULUŞ VESÎLESİ

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tevbe ve istiğfârın, dünyâ ve ukbâda ilâhî azaptan kurtuluş vesîlesi olduğunu da şöyle haber vermişlerdir:

“Allah Teâlâ (şu âyetle) ümmetim için bana iki emân indirdi:

(1) «Sen aralarında olduğun müddetçe Allah onlara (umûmî bir) azap indirmeyecektir.»

(2) «Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allah onlara azâb etmeyecektir.» (el-Enfâl, 33)

Ben aralarından ayrıldığımda, (Allâh’ın azâbını önleyecek ikinci emân olan) istiğfârı, kıyâmete kadar ümmetimin yanında bırakıyorum.” (Tirmizî, Tefsîr, 8/3082)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da:

“Yeryüzünde iki eman vardı. Biri gitti, diğeri kaldı. Giden, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; kalan ise istiğfardır.” buyurmuştur.

Hakîkaten, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz içlerinde bulunduğu sırada Mekkeli müşrikler üzerine bile Hak katından umûmî bir azap inmemiştir. 

Ne zaman ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Mekke’den Medîne’ye hicret etmiş, o vakit Mekkeli müşrikler üzerine çeşitli belâ ve musibetler yağmaya başlamıştır.

İlâhî azâba ve musîbetlere dûçâr olmaktan korunabilmek için bugün Rasûlullah Efendimiz’le zâhiren beraber olmamız mümkün değildir. 

Fakat işârî mânâda denilebilir ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile ne kadar kalbî beraberlik içinde olabilirsek, O’nun Sünnet-i Seniyye’sini hayatımızda ne kadar tatbik edebilirsek, dilimizi ne kadar salevât-ı şerîfeler ile meşgul edebilirsek, 

kendimizi ne kadar ahlâk-ı Muhammedî’nin temsil ve tebliğine adayabilirsek, işte o nisbette Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le beraber sayılırız. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olurlarsa olsunlar, Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur. (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

Dolayısıyla hâl, ahlâk ve davranışlarımızda Efendimiz’in izinden gidip O’na salevât-ı şerîfelerle kalbî irtibâtımızı da sağlam tuttuğumuz müddetçe, -inşâallah- ilâhî azaptan da emniyet içinde oluruz.

Bu emniyetin ikinci vesîlesi de “tevbe ve istiğfar”dır. İlâhî azaptan korunmak veya irâdeleri zorlayan imtihanlarla başa çıkmak hususunda atılacak ilk adım; hâlimizi gözden geçirip hatâ ve noksanlıklarımız için, samimî bir tevbe ile Hakk’a yönelmektir.

Kulluk edebinde tevbe ve istiğfârın vazgeçilmez bir yeri vardır. Zira bildiğimiz kusurlarımızın yanı sıra, bilmediğimiz veya farkında olmadığımız nice kusurlarımız da bulunmaktadır. Bunun için de Cenâb-ı Hakk’a her dâim tevbe ve istiğfar hâlinde olmamız îcâb eder.

Yine Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ettiği sayısız nîmetin şükründen de âciziz. Bu husus da ayrı bir istiğfar sebebidir.

Diğer taraftan, sâlih amellerimiz için dahî, onların îfâsı esnâsında gösterebileceğimiz gaflet ve kusurlarımız sebebiyle de, istiğfâr etmemiz gerekir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, selâm verip bir farz namazı bitirince, üç defa istiğfâr eder ve bunun ardından;

اَللّٰهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَ مِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَ الْاِكْرَامِ

“Ey Allâh’ım! Sen Selâm’sın ve selâm Sen’dendir. Sen yücesin, ey celâl ve ikram sahibi!” derdi.

Bu hadîsin râvîlerinden biri olan Evzâî’ye:

“–İstiğfar nasıl yapılır?” diye sorulduğunda ise şöyle cevap vermiştir:

“–أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ, أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ (yani Allah’tan beni bağışlamasını dilerim) dersin.” (Bkz. Müslim, Mesâcid, 135)

İnşâallah, ibadet hayatımızda bu güzel sünneti de ihyâ etmeye gayret gösterelim. Zira namazı edâ eder etmez, hemen ardından istiğfâr etmek sûretiyle bir bakıma;

“Rabbim! Sana takdîm etmem gereken kulluk vazifemi lâyıkıyla îfâ edebilmekten âcizim, kusurlarımı bağışla!” demiş oluruz.

Bu ise, Cenâb-ı Hakk’a karşı her ibadet için taşımamız gereken yüksek bir kulluk edebidir. Büyüklerimizin dediği gibi; “İbadetler insanı Cennet’e götürür, ibadette edep ise Allâh’a götürür, Hakk’a yakın ve dost eyler.”

Velhâsıl tevbe ve istiğfar, sadece bir günaha düşüldüğünde başvurulacak bir amel değildir. Nitekim “ismet” yani günahsızlık sıfatına sahip olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dahî:

“Ey insanlar!.. Rabbinize tevbe edin. Allâh’a yemin ederim ki, ben Rabbim Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri’ne günde yüz kere tevbe ederim.” buyurmuştur. (Müslim, Zikr, 42)[2]

Ancak Rasûlullah Efendimiz’in bu tevbe ve istiğfârı, çoğu zaman bir hatâsından dolayı değil, Allah Teâlâ’ya daha çok yakınlık kazanmak ve O’nun rızâsına nâil olmak içindir. Ayrıca Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her an mânevî bir terakkî üzere olduğundan, bir sonraki hâl ve makâmına göre daha aşağı seviyede bulunan bir önceki hâl ve makâmına istiğfâr etmiştir.

Demek ki gerçek mâhiyetiyle tevbe ve istiğfar, derûnî bir pişmanlık, acziyetin îtirâfı ve Cenâb-ı Hakk’a sığınma olması sebebiyle, Allâh’a yakın bir kul olabilmenin en tesirli vâsıtasıdır. Kalbin mânevî kirlerden arınmasına vesîle olduğu gibi, kulun Rabbiyle arasındaki gaflet perdelerinin kalkmasına, dolayısıyla Allah Teâlâ’nın rızâ ve muhabbetine de vesîle olur. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“…Şüphesiz Allah, çok tevbe eden ve çok temizlenenleri sever.” (el-Bakara, 222)

Kullarının tevbeleri sebebiyle Rabbimiz’in ne kadar hoşnut olduğunu, yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şu misâl ile ifade buyurmuşlardır:

“Herhangi birinizin tevbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları fayda etmeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin (kendiliğinden) geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı sevincinden dolayı ne dediğini şaşırarak:

«–Allâh’ım! Sen benim kulumsun, ben de Sen’in Rabbinim.» diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Müslim, Tevbe, 7; Tirmizî, Kıyâmet 49, Deavât 99)

Diğer taraftan, tevbe ve istiğfârın en kıymetli ve makbul zamanı seherlerdir. Yüce Rabbimiz, müstesnâ nîmetlere mazhar olacak bahtiyar kullarının, seherleri ihyâ eden takvâ sahibi kimseler olduğunu şöyle beyan buyuruyor:

“O müttakîler, geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devam ederler.” (ez-Zâriyât, 17-18)

Demek ki Rabbimiz, bizleri seherlerde istiğfâra dâvet ediyor. Seherlerden sonra nasıl ki şafak vakti gelip karanlıklar dağılır ise seher vakitlerindeki istiğfarlar da, günah ve gaflet karanlıklarından kurtulup ilâhî af ve mağfiret nûruna kavuşmamızı sağlayan, müstesnâ bir rahmet ve bereket vesîlesidir.]

Cenâb-ı Hak cümlemizi, takvâ zırhına bürünerek günahlardan el çeken, ihlâs ve muhabbetle sâlih amellere koşan, bilhassa seherlerin feyizli iklîminde tevbe ve istiğfâr ile gönüllerini arındıran ârif kullarından eylesin. Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, XI, 98; Aynî, Umdetü’l-Kārî, Beyrut ts. XXII, 277-278.

[2] Aynı hadîs-i şerîf, “yetmiş kere” şeklinde de rivâyet olunmuştur. (Bkz. Buhârî, Deavât, 3; Tirmîzî, Tefsîr, Muhammed Sûresi)

Cumartesi, Temmuz 11, 2026

Hz.Muhammed (s.a.v.) Türklerle İlgili Hadisleri

 

TÜRKLER HAKKINDAKİ HADİSLER

Bana benden önce hiç bir Peygambere verilmeyen 5 şey verilmiştir. ( bunlardan biride) benim bütün kırmızı ve siyah kavime Peygamber olarak gönderilmemdir ( Ebi Zer-Ğıfari )

Büyük çarpışmada (Malazgirt) harbinin o kan gövdeyi götürdüğü günlerde "kırmızı çehrelilere" ( TÜRKLERE ) müjdeler olsun! Allah"a yemin ederimki insanlar çatlasada patlasada Allah onları , hem bu dünya , hemde öbür dünyada kesinlikle mükafatlandırılacaklardır ( Tubeyin kab)

Şanı yüce olan Allah şüphesiz bana (ümmetime kırmızı çehreliler TÜRKLER sayesinde ) İranı ve Bizansı ele geçirmeyi vaad etti. Bundanda öte ; onların karılarını , çocuklarını , kölelerini , ve bütün hazinelerini bana peşkeş çekti. Zira bana kırmızı çehrelileri (TÜRKLERİ) yardımcı kılmakla beni çok güçlendirdi. (Raşid b. sa)

Sizler deriden çizmeler giyen bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz. O kadarki sizler küçük gözlü kırmızı çehreli yassı burunlu yüzleri sanki örs üstünde döğülmüş ve üzeri derilerle kılıflı kalkanlar gibi sağlam (bir kavim olan) TÜRKLERLE çarpışırsınız ( Ey Ebu Hüreyre! ) insanların ( Allah katında ) en hayırlılarının , bu dine girmeden önceki devirlerde bu dinden en fazla yüz çeviren kimseler olduğunu görürsün. 

Oysa insanlar tıpkı ( has) madenler gibidir. cahiliye devrinde hayırlı olan kavimler İslam dinine girdikten sonrada bu dinin (en) hayırlıları olurlar. 

Sizden birinizin üzerine öyle bir zaman gelecekki ; bu kişi için beni görme isteği ; onun aile ferdleri ve mallarının bir misli daha o kimsenin kendine verilmesinden daha sevimli olacaktır. ( TÜRKLERDEN öyle insanlar geleceklerdirki onların Peygamberi sevme ve ona kavuşma sevgisinin önüne mal , mülk ve aile ferdleri de dahil hiç bir şey geçmeyecektir) (ebu hüreyre)

"Ey Ali ! sizler beni asfar ( ruslarla) çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak ( bir millet ) "İSLAMIN YÜZ AKLARI" uluları (TÜRKLER) gelir. Onlar öyle kimselerdirki Allah yolunda cihad etmekten ; ne bir kınayanın kınamasından ve nede onlarn dedikodusundan aska çekinmezler" ( ibn Kesir )

Benim onlarla veya onlardan bazıları ile birlikte olmam , sizlerle yada sizlerden bazıları ile birlikte olmamdan daha güvencelidir (Nasıf, et-Tac fi Ehadis er-Rasul)

Türkler size dokunmadıkça sakın sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Çünkü , Allah"ın ümmetine vermiş olduğu bu mülk ve saltanat nimetini ilk defa bu Kantura Oğulları onların elinden çekip alacaklardır" ( et- Taberani)

Yakın bir gelecekte kantura oğulları (RUSLAR) ırak ahalisini ıraktan çıkaracaklardor. Sanki ben bunu gözlerimle görür gibiyim. Onlar kısık gözlü , yassı burunlu , değirmi yüzlü insanlardır (ebul-Kemal)

Sakın habeşiler size dokunmadıkça sizde onlara dokunmayınız (Türkler de böyledir). Hele TÜRKLER size ilişmedikçe sakın sizde TÜRKLERE ilişmeyiniz (onlara saldırmayınız) ( en-Neseş)

TÜRKLER size dokunmadıkça sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı insanlardır (el-Cüveyni)

Allah bu ümmete mevalilerden bir ordu gönderecektir. onlar ata binmede Araplardan çok üstün silah kullanmada onlardan çok daha mahirdir. İşte Allah bu dini onlarla yeniden ihya edecektir!

Çok yakın bir gelecekte Allah (C.C) ellerinizi (yurt ve yuvalarınızı) bazı yabancılar (TÜRKLER)’le dolduracaktır. Onlar aslanlar gibi cesurdurlar. Harblerde düşmandan yüzgeri edip kaçmazlar. İşte bunlar ; daha önce sizin harbettiğiniz kavimlerle harbedecekler ve sizin ganimetlerinizide onlar yiyeceklerdir. (harblerde aldığınız ganimetler bundan böyle onların eline geçecektir) ( et-Taberani)

İstanbul ; onun böbreği ele geçirilinceye kadar feth olunmayacaktır. ya böbreği neresidir diye sorulduğunda o, AMURİYE demiştir (el-Fiten)

İstanbuldan önce ve İstabnbul ise ROMADAN önce mutlaka fethedilecektir (el- fiten)

Ülkeleri ( düşmana karşı) koruma gücü on kısma ayrıldı : Bunun dokuzu TÜRKLERE ve biri diğer milletlere verildi. Yine böyle, cimrilikte on kısma ayrıldı ; bunun dokuzu iranlılara vbiride diğer milletlere , cömertlikte on kısma ayrıldı ; dokuzu ehli 

Sudana biride diğer insanlara , haya da on kısma ayrıldı ; dokuzu kadınlara , biride diğer insanlara , hased ( nifak ) de on kısma ayrıldı ; dokuzu araplara biri diğer milletlere , kibirde n kısma ayrıldı ; dokuzu rumlara biri diğer milletlere verildi ( et- Taberi)

Ben onların isimlerini , babalarının isimlerini , hatta (harb meydanlarında) binmiş oldukları atların renklerini dahi pekala biliyorum. onlar, o dehşetli günlerde yer yüzünün en hayırlı süvarileri (yani akıncıları) dır

Ümmetimden bir kavim (TÜRKLER) hindistana gaza ederler ve oraların fethini Allah onlara nasib eder. o kadar ki hind hükümdarları boyunları demir zincirlerle bağlı (esir) olarak gelirler . İşte Allah onların günahlarını bütünüyle affedecektir ( el-fiten)

Ümmetmden iki askeri birlik vardırki Allah onları cehennem ateşinden mutlaka koruyacaktır. Bu birliklerden biri hindistana gaza eder ve diğeri ise HZ İSA( a.s) ile birlikte olur ( ve ona yardım eder) (et-tac fi ehadis er-rasul)

TÜRKLER Allahın ordusu idi. onları Cenab-ı Hak doğu cihetine yerleştirmişti. adını bizzat kendisi TÜRK olarak koymuştu. herhangi bir kavme öfkelendiği zaman , onlardan bu TÜRK olrdusu ile intikam alırdı( el-kaşgari nin bir sözümü yoksa hadismi tam emin değilim)

Yüce Allah"ın HZ ADEM"i yarattığından bu güne kadar , şu sema gölgesinin altında katledilmek suretiyle öldürülenlerin en hayırlıları şunlardır: bunlardan birincisi Habildir. onun kardeşi Kabi melun öldürmüştür...

Daha Rumların kanlı harblerinde öldürülenlerdir.

bular bedir harbinde öldürülen ( mümin) ler gibidir.

Daha sonra MOĞOLLARIN öldürdükleridir. bunlar Uhud harbinde ölen (müslüman) lar gibidir ( el- fiten)

Rumlar A"mak (antakya) ve mercidabık"a inmeden önce kıyamet kopmayacaktır. İşte bu sıralarda , onların karşısına şehirdeki bir ordu 8TÜRKLER) dikilir ki, bunlar yer yüzünün en hayırlılarıdır. Her iki ordu harbetmek üzere yerlerini aldıklarında Rumlar 

"bizimle (Araplar, yani) bizim karılarımızı ve çocuklarımızı esir alanlarla aramızdan çekilinki biz onlarla çarpışalım. Müslüman (askerler) bunu kabul etmezler ve şöyle derler ;

"Sizinle (bu) kardeşlerimizin arasından Allah"a and olsunki asla çekilmeyeceğiz.

Bu sırada harbde başlamış olur. Müslümanların üçte birisi (harbetmeden) mağlup olur. Allah onların hiçbir zaman tevbelerini kabul etmesin. Bu arada müslümanların üçte biride öldürülür, bunlar Allah katında en yüce şehitlerdir. Askerlerin geri kalan üçte biri Rumları yener ve fetihlerine devam ederler, ayrıca bir fitneye de düşmezler.

İşte İstanbulu da bunlar (TÜRKLER) fethedecektir. (ebu hüreyere)

Allah katında en ulu şehid şüphesizki denizlerde yapılan harblerde şehit olanlardır. Sonra ise Antakya ve civar kasabalarında (Rumlara karşı) şehit olanlar, daha sonra ise Deccal"a karşı şehit olanlardır ( Abdullah b. amr b. el-Astan)

Kan gövdeyi götüren asıl o büyük harpler başladığında , (MAKAMI HİLAFETTEN) şamdan bir ordu çıkar. İşte bunlar Allahın gelmiş geçmiş en hayırlı kullarıdır ( sözü edilen ordu halifenin TÜRKlerden oluşan ordusudur.) (el fiten)

Utbe b. Nafi"den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir ; Bir gazada AllahIN ELÇİSİ (S.A.S ) ile beraberdik. Hz. PEYGAMBERe batı tarafından ve üzerlerinde yün elbiseler bulunan bir kavim geldi. Onlar kendisine bir tepenin yanında kavuşmuşlardı. 

Onlar ayakta , Hz. PEYGAMBER ise oturuyordu. İçimden bir ses bana dediki ; " Şunların yanına git de onlarla PEYGAMBERİN arasında dur! Ona bir baskın yapmasınlar!" Sonra (kendi kendime) onlarla bir sır konuşur, dedim ve yanlarına vararak onlarla Hz. PEYGAMBER"in arasında durdum (ve o konuşmalardan ) dört kelime belledim, bunları elimle de sayarım, (Hz. PEYGAMBER onlara şöyle diyordu) ;

Sizler ( Türkler ) Arap yarımadasına gaza edeceksiniz. Allah onu size fethedecektir. Sonra İran"a gaza edeceksiniz. Allah orasını da size fethedecektir. Sonra sizler (Türkler ) bizansla gaza edeceksiniz. Allah bu arzı sizinle fethedecektir. 

Sonra yine siz (Türkler ) Deccala gaza edeceksiniz. Allah onuda fethedecektir." Bunun üzerine Nafi " ya Cabir! Biz Bizans ( toprakları ) fethedilmedikçe Deccalın çıkacağını zannetmiyoruz dedi"

Amir b. Avr"ın rivayet ettiğine göre ; Hz. PEYGAMBER (S.A.S) şöyle buyurmuşlardır : "Sizler (rumlarla olan) en uzak sınır boylarında (mesela) Bevla da düşmana karşı nöbet tutmadıkça kıyamet kopmayacaktır" ; Ondan sonra Hz. PEYGAMBER

- "Ey Ali! Ey Ali! Ey Ali!" diye seslendi. Hz. Ali,

- "Anam babam sana feda olsun Ey AllahIN ELÇİSİ (buyurunuz)" dedi . Bundan sonra Hz. PEYGAMBER şöyle buyurdu ;

"Sizler (Arablar) Rumlarla mutlaka çarpışırsınız! Ne varki sizden sonra " İslamın yüz akı" bir ordu ( Türkler ) gelir ve Rumlarla, asıl onlar çarpışır. Onlar öyle kimselerdirki ; Allah yolunda olmaktan ve bir kınayanın kınaması ve nede dedikodusundanhiç korkmazlar. İşte onlar tesbih ve tekbir sesleri ile İstanbulu fethederler. 

Ordanda daha önce hiç bir yerden alamadıkları miktarda öyle çok ganimetler elde ederler. Onlar bu ganimetleri aralarında kalkanları ölçek yaparak taksim ederler.

Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fetholunacaktır Onu fetheden kumandan ne ulu kumandan , onun askerleri ise ah ne iyi askerlerdir.

İstanbulu ; Allahın evliyaları ( dostları ) olan  kavimlere (Türklere)Allah nasip edecektir. Artık Allah onlara bir daha ölüm , hastalık , bela ve musibet yüzü göstermeyecektir. ( el-Fiten )

İstanbulu fetheden zatın adı da benimki gibi Muhammed olacaktır ( el-Fiten ) ( Mehmet ismi Muhammed isminin Türkçe yazılışıdır )

"Allah müminlerin (ordusu)na İstanbul ve Romayı tesbih ve tekbir sesleri ile fethini nasin etmedikçe kıyamet kopmayacaktır ( Amr. b Avf)

"Mülk ve bir diğer ifadeye göre hilafet, taki kırmızı benizli , sanki yüzleri örs üstünde döğülmüş , derilerle kılıflı , sağlam kişiler olan (TÜRKLER ) bu ululukta (hilafette) onlara üstünlük sağlayıncaya kadar , mutlaka benim torunlarımın elinde olacaktır. (Bundan sonra hilafet artık TÜRKlere geçmiş olur) (el-Hamevi)

"TÜRK dilini mutlaka öğreniniz. Zira mülk ve saltanat uzun süre onların ellerinde olacaktır" ( el-Kaşgari ,Divan-ı Luğat et-Türk )

"Ümmetimin emirliğine (yani hilafete) en sonunda Kantura Oğulları (TÜRKLER) sahip olacaklardır."