Malakanlar Kars'ın Renkli Yüzleri

Doğunun serhat şehri olan Kars, 93 Harbi sonrası, kırk yıl Rusya’nın egemenliğinde kalmış olması nedeniyle,üzerinde Ruslara ait birçok etnik mimari ve kültürel motif barındırıyor. Tüm yolların kesişme noktasında bulunan, Kars Ani harabelerinin bulunduğu bölgeye Türklerin, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan tam yedi sene önce geldiği ve yerleştikleri düşünülüyor.

Özel şehir planlamasına sahip olan taş binalarla kaplı Kars sokaklarında yürümek, soğuk savaş dönemine ait bir ülkede bulunma hissi uyandırıyor. Bembeyaz karlara bürünmesi ise Kars şehrine ayrı yakışıyor. Fotoğrafçı gezginler ve sinemacılar için adeta bir DOKTOR JİVAGO filmi atmosferi.

II. Abdülhamit döneminde, 1877 – 1878 yılları arasında Osmanlı ve Rus Çarlığı arasında gerçekleşen 93 Harbi sonrası Kars, savaş tazminatı olarak Ruslara teslim edilir ve bir daha buradan ayrılmamak niyetiyle yerleşilir. Fakat,1915 Çarlık rüyasının Bolşevikler tarafından yıkılmasıyla, arkalarında çok özel bir Rus kabilesini bırakarak Kars’ı terk etmek zorunda kalırlar.

MALAKANLAR, Rus Çarı Deli Petro’nun uygulamalarına karşı çıkarak, dinsel bir hareket ve yaşam tarzı olan Molokanizm‘i hayat felsefesi olarak kabul eden insanlardır.

Malakanlar, bir Ortodoks Hristiyan topluluk ve daima egemen bir güç olan kilise ile çatışmışlar, yönetimde çok etkili olan Rus Ortodoks kilisesi için hep bir çıbanbaşı olmuşladır. Bu nedenle, 93 Harbi sonrası Kars’a yerleşen Rus Çarlık Hanedanlığı, onlara göre baş ağrısı olan bu topluluğu, Rusya’dan Kars’a sürmüş; hem onlardan kurtulmuş, hem de Kars’ta kalıcı bir koloni oluşturmuştur.

Malakan, Rusça MOLOKAN yani ‘’SÜT İÇENLER’’ anlamına geliyordu. Ortodoks Kilisesi’ne göre dindar Ruslar haftada sadece iki kez süt içmeliydi, fakat asi Malakan tarikatı, her gün süt içiyordu. Hristiyanlığın sembolü olan HAÇ’ı kullanmıyorlardı. Dini törenlerinde papaz veya rahip istemiyor, kiliseye gitmiyor, bunun yerine temiz ve tek odalı evlerinde toplanıp kadınlı erkekli ibadet etmeyi tercih ediyorlardı. Savaş karşıtı olmaları nedeniyle, 

Rus ordusuna dâhil olmayarak, ellerindeki tüm kalan silahlarını toplu bir tören ile yakmışlardı. Tüm bu nedenlerden dolayı, kilisenin tüm şimşeklerini üzerine çekerek AFOROZ edildiler. Kars’ın ele geçirilmesini fırsat bilen Rus hükümeti, yaklaşık on beş bin Malakanı ana topraklarından sürerler. Günlerce süren yolculuk sonrası Kars’a varan Malakanlar, dere kenarlarında kendi köylerini kurarak, yeni vatanlarına ve yerli halka çok hızla uyum sağlayıp tarım yaparak geçimlerini sağlamaya başladılar.

Tarihin en tanınmış Malakanı, ‘’Savaş ve Barış’’ın yazarı TOLSTOY’dur. Zengin bir aileden gelen ve halkının mücadelesine her daim destek olan yazar, kitaplarından kazandığı tüm geliri, göçe zorlanan bu insanlara destek olmak için çekinmeden harcadı.

Karslılar, yeni gelen bu insanları hep çok sevdi. Farklı din ve ırktan olmalarını hiç önemsemediler. Yardımsever, akıllı insanlardı. Dere kenarına su değirmenleri kurup un öğüttüler, kaz yetiştirdiler. İleri yöntem tarım ve hayvancılık uygulamalarına geçtiler. Sabanda öküz yerine at kullanıp süt kalitesini arttırarak Çeçil Peyniri’ni ürettiler. Bugün bile kullanılan, onlara ait birçok tarımsal yenilik, bölgenin kaderini değiştirmiştir. 

Yardımsever olmalarına karşın, kendilerine dönük insanlardı. Din farklılıkları nedeniyle, Müslümanlarla birebirinden kız alma verıp olayı pek yaşanmadı. 

Malakanlar kilise inşa etmediler, evlerinde ibadet ettiler. Dini bayramlarını kutlarken, Müslüman bayram ve geleneklilerine saygılı oldular. Müslüman halk da onlarınkine… 1915’de Ruslar Kars’ı terk edince, tüm Malakanlar bölgede kalarak, Osmanlı kimliğine tabii oldular. 

Dinlerine sahip çıktıkları gibi, savaş karşıtı toplum olmak en büyük kırımızı çizgileriydi. Bu nedenle, 1921’de Türk ordusunun kurutuluş mücadelesi için düzenli ordu kurma girişimcilerine başlamasıyla istemeyerek de olsa Kars’ı terk etmeye karar verdiler. 

Bir kısım, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Yeni Zelanda’ya göç ettiler. Geri kalanlar için yalnızlık ve fakirleşme dönemi 1961’e kadar sürdü. Onlar da ekonomik sebeplerden dolayı Rusya’ya göç etmek zorunda kaldılar. Bir süre sonra oraya adapte olamayarak tekrar dönmek isteseler de, 

Rus Hükümeti pasaportlarına el koyarak dönmeleri engellendi. Bugün dünyanın farklı yerlerinde Malakanlar yaşıyor. Kars’ta ise 5 aile kalmış diyorlar. Müslümanlarla evlenip din değiştiren de olmuş ,ismi Sara veya İvan olarak Müslüman eşiyle yaşantısını gayet güzel sürdüren de...

Ama şu bir gerçek, toplumsal nedenlerden dolayı göç etmeye zorlanan bu asil insanlar, Kars’a hem ekonomik, hem de kültürel anlamda damgasını vurmuş görünüyor. Bugün, Arpaçay ve İncesu köylerinde bulunan Malakan mezarlıkları dışında, dere kenarında atıl durumda bulunan bir kaç un değirmeni ve taş ev, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altına alınmış bulunuyor. 

Elde kalan kültürel Malakan mirasının, Kars turizmine büyük yarar sağlayacağını ve ivedikle bir Malakan müzesi açılması gerektiğini düşünüyorum. Yılda bir kez de,’’Malakan Kültür ve Sanat’’ festivali düzenleyerek, dünyanın birçok yerinde yaşayan Malakanları Kars’a davet edip unutulmuş bu kültürel hayatın canlandırılması gerektiğine inanıyoruz.

Tarık Akan ve Şerif Sezer‘in başrollerinde oynadığı, 2009 yapımı DELİ DELİ OLMA adlı . Kars’ta yaşayan Malakanların son temsilcisi olan MİŞKA karakterinin zor ve yalnız hayatını anlatan, oldukça etkileyici bir filmsir. Filmde, piyano çalan Malakan karakter Mişka ile doğuştan müzik yeteneği olan Müslüman köylü kızı küçük Alma arasındaki duygusal bağ inanılmaz güzel anlatılmış. Mişka’nın, piyano ile beraber çalıp söylediği ‘Bir Sarmaşık Olsaydım ‘ adlı Malakan şarkısının sözleri şöyledir.

Bir sarmaşık olsaydım, sıkıca tutunsaydım bir yere,

Sökülüp atılmasaydım, köklerimi salsaydım derinlere.

Bir sarmaşık olsaydım, dolasaydım gövdemi döne döne, 

Günlerce aynı yerde kalsaydım, hareketsizlikten uyusaydım.

Bense ayrık otuyum, her çıktığı yerden sökülen, 

Sarmaşık olmak isteyip de, basit bir ot bilinen

Bir ayrık otuyum, kökü olmayan, sevilmeyen 

Sarmaşık olmaya özenen, öylece bir ot işte…

 Faklı kültürler ve dinler, Anadolu’nun zenginliği ve solan renkleridir.

Kur'an Ay'ın Yörüngesini Nasıl Anlatıyor

“Ay için de eğrilmiş kuru hurma dalı hâline gelinceye kadar menziller (konak yerleri) takdir ettik.” (Yasin, 36/39)

Ay, her gece bu menzillerden birinde bulunur, ne ileri gider,ne de geri kalır. Bu menzillerin sonuna geldiğinde incelir, hilâl şeklini alır.

Kur’anın ilk muhatapları olan Arapların hayatında hurmanın ayrı bir yeri vardı. Kelam, bazı cihetlerle konuşana baksa da bazı cihetlerle de muhataba baktığı için pek çok ayette onların seviyesi, kültürü nazara alındı. Mesela, Allah’ın varlığını isbat için, gece gündüz, beraber oldukları deve misal olarak dile getirildi “Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?” (Gaşiye, 88/17) denildi.

Üstteki ayette de benzeri bir durum söz konusudur. Ayette tasvir edilen durum şudur:

Hilal halindeki ay, gökyüzünde eski bir hurma dalına, Süreyya takımyıldızı da onun alt kısmına takılı hurma salkımına benzetilmiştir. Dal varsa, ağaç da vardır. Böyle olunca arka planda muhteşem bir hilkat ağacı hayale görülmektedir.

Kailash Dağı Gizemi

Antik piramitlerin sadece Kuzey Kutbu'na değil, aynı zamanda Tibet'te bulunan Kailash Dağı'na da hizalandığı ortaya çıktı. Kailash Dağı'nın deniz seviyesinden yüksekliğinin tam olarak 6666 metre olduğuna inanılıyor. Dağın güney yamacı, eski bir Hint sembolünü andıran dikey ve yatay iki büyük çatlakla kesilmiş. Üst kısmı, düzenli bir piramit şeklindedir ve kardinal noktalara yöneliktir.

Bu muazzam yapının doğa tarafından değil de insanlar tarafından oluşturulmuş olması mümkün mü? Eğer öyleyse, altı kilometrelik bir dağı yontmak için hangi teknik yeteneklere sahiptiler?

Eski el yazmaları, Kailash'tan Dünya'nın derinliklerine doğru yönelen görünmez bir enerji piramidinden bahseder. Bu, oktahedron şeklinde bir yapı oluşturur. Profesyonel gezgin Alexander Redko bu konuda şunları söylüyor:

“Bu dağın aslında bir oktahedron olduğuna ikna oldum. Yukarı çıkan piramit, aynı zamanda kristal gibi aşağıya da iner. Bu oktahedron, hem bir zaman enerjisi alıcısı, hem bir kapasitör hem de bir yayıcı antendir. Dünya, oktahedronun bir parçası aracılığıyla evrenden gelen zamanın enerjisini algılar, diğer parçası aracılığıyla da onu geri yayar.”

Binlerce hacı, aydınlanma ve yaşamda amaç bulmak için Kailash'a akın eder. Bilim insanları, Kailash'ın insan beynini etkileyebilecek özel elektromanyetik alanlar ürettiğine inanıyor. Piramit araştırmacısı Gregory Boss bu görüşler hakkında şöyle diyor:

“Orada elektromanyetik alan kuvveti farklı, her şey farklı, yani vücut kendini bambaşka bir ortamda buluyor. Buna uyum sağlamak zorunda kalıyor ve bu ortam kendini değiştirme, büyüme ve bilinç değişikliğini teşvik ediyor.”

Kailash Dağı'nın altmış yılda bir "uyandığına" inanılıyor. Alexander Redko, keşif gezisini bu özel zaman diliminde planladı. Tibetli lamalar, Rus araştırmacıları uyardı: "Kutsal bir yere girmenin bedelini hayatınızla ödeyebilirsiniz!" Bilim insanları çevreye kontrol kronometreleri ve GPS cihazları yerleştirip yola çıktılar. Gezginlerin saatlerinde ve kontrol saatlerinde sadece bir gün geçmişti. Ancak kendileri büyük bir yorgunluk hissettiler. Alexander Redko bu durumu şöyle açıklıyor:

“Fiziksel zaman aynı kaldı, saatlerde hiçbir değişiklik yoktu, ama biyolojik zaman, yani bedendeki yaşam süreçlerinin süresi onlarca kat hızlandı…”

Çin’in Xian bölgesinde, Kailash Dağı'ndan daha yüksek olabilecek gizemli bir Beyaz Piramit bulunuyor. İlk kez ABD Hava Kuvvetleri pilotu James Gaussman tarafından keşfedildi. Bir uçuş sırasında motorları neredeyse durdu, yakıt donmaya başladı ve pilot alçalmak zorunda kaldı. Birden mürettebat, aşağıda beyaz parlak malzemeden yapılmış dev bir piramit gördü. Üstünde büyük bir kristal bulunuyordu. Uçak yapıya yaklaşamadı, sadece üç kez üzerinden geçebildi. Yarım asırdır “Türk Piramidi” olarak da bilinen bu piramitle ilgili hiçbir resmi veri ortaya çıkmadı. Sadece askeri uydulardan alınan birkaç not ve fotoğraf basına sızdı.

Arkeolog Hartwig Hausdorf bu konuda şöyle söylüyor: “Arşivimde 1940'lara ait Amerikan gazetelerinden kupürler var. 1000 feet, yani yaklaşık 300 metre yüksekliğinde beyaz bir piramitten bahsediyorlar.”

Beyaz Piramit, Keops Piramidi ile aynı enlemde, ancak 72 derece doğuda yer alıyor. Ona yaklaşmak ise imkansız. Çinli yetkililer Beyaz Piramidi yabancı misafirlerden kesinlikle koruyor.

Hartwig Hausdorf, yıllar süren çabalar sonunda Beyaz Piramit'i keşfetmek için izin almayı başardı ve bu bölgeye erişim sağlayan ilk yabancı bilim insanı oldu. Hausdorf

izlenimlerini şöyle anlatıyor:

“Shaanxi eyaletinin başkenti Xi'an'ın batısındaki kısıtlı bölgeyi ziyaret etmeme izin verildi. Dünyada Çin piramitlerini incelemesine, fotoğraflamasına ve belgelemesine izin verilen ilk yabancı oldum. Bölgede çeşitli boyutlarda 100'den fazla piramit olduğu

ortaya çıktı. Aynı beyaz piramit, bu bölgenin 65 km güneybatısında yer alıyor. Çoğu piramit düz arazide inşa edilmişken, beyaz piramit dağlarda yer alıyor. Amerikalı askeri pilotlar da bu durumu doğruladı. Ancak, piramite fazla yaklaşmama asla izin vermediler.”

Yirminci yüzyılın başında Amerika Birleşik Devletleri'nde, Mısır piramitlerinin sırrını çözebilecek bir adam vardı. Adı Edward Leedskalnin’di. Florida'da Mercan Kalesi adında muhteşem bir yapı inşa etti. Bu taş şehir, hala bir mühendislik gizemi olarak kabul ediliyor.

Mercan Kalesi'ni inşa etmek için yüz bin ton mercan kullanıldı. Büyük, tonlarca ağırlıktaki bloklar mükemmel bir şekilde birleştirilmişti; kuleler, kapılar ve iç eşyalar bu bloklardan yapılmıştı. Bazıları, Edward Leedskalnin'in bunu basit bir karşı ağırlık sistemi kullanarak tek başına yaptığını söylese de, uzmanlar bunun imkansız olduğunu düşünüyor.

Mühendis ve piramit araştırmacısı Christopher Dunn şunları belirtiyor: "Bence, taşların ağırlığını azaltacak bir yöntem kullanmış olabilir. Belki de yer çekimini etkileyerek işi daha kolay hale getirmiş olabilir."

“Komşular, onun devasa blokları hareket ettirdiğini ve bunlardan mobilya yaptığını görünce hayrete düştüler. Nasıl yaptığını sorduklarında, karşı ağırlık ve kaldıracın sırrını bildiğini söylemekle yetindi. Çalışırken kimsenin onu izlemesine izin vermezdi, çoğu zaman geceleri fener ışığında çalışırdı.”

Edward'ın karşı ağırlık sistemi sadece 10 ton kaldırabiliyordu, ancak bazı taşlar 30 tondu. Edward Leedskalnin, yirmi yıl boyunca mutfak eşyaları da dahil olmak üzere

taştan bir kale inşa etti. Mercan Kalesi'ni tamamladıktan sonra hastaneye gitti ve orada hayatını kaybetti.

Mühendis Christopher Dunn, Leedskalnin'in yerçekimi ve manyetizma hakkında bilinmeyen şeyleri bildiğine inanıyor. Ne yazık ki sırrını mezara götürdü. Dunn, piramitlerin ve Mercan Kalesi'nin inşa sırrını çözdüğünü düşünüyor. Mercan Kalesi Müzesi'nde teorisini destekleyen kanıtlar bulduğunu iddia ediyor. Örneğin, Edward'ın çalışırken çekilen nadir bir fotoğrafında, tripodların üzerinde kutular ve bu kutulardan bloklara uzanan teller görülüyor.

Belki de bu kutular, atölyeden gelen bir tür sinyalin tekrarlayıcılarıydı. Christopher Dunn şöyle açıklıyor:

“Piramitlerin nasıl inşa edildiğini bilen tek kişi Edward Leedskalnin'di. Sadece 60 kg ağırlığındaydı ama 30 tonluk blokları tek başına taşıyabiliyordu. Ona göre, yerçekimi manyetizmanın bir formuydu. Taşlara atomik rezonansla etki ederek, onların ağırlığını kaybetmelerini sağlıyordu.”

Büyük Giza Piramidi'ni inşa etmek, akustik veya elektromanyetik teknolojilerle bile zordu. Ayrıca, dünyadaki piramitler asla tek başlarına bulunmaz. Bu antik yapılar o kadar karmaşık ve bilgi doludur ki, önemli amaçlara hizmet ettiklerini düşündürür.

Piramitlerin sadece süs için yapıldığı pek olası değildir, çünkü aynı dönemde birçok tapınak kabartmalar ve fresklerle doluyken, piramitlerde hiç süsleme yoktur. Bu da onların teknik bir amaca hizmet ettiğini gösterir.

Örneğin, Keops Piramidi'nin yapımında kullanılan malzemeler özel amaçlara hizmet etmiş olabilir. Piramidin çekirdeği, elektriği iyi ileten dolomit adı verilen bir kireçtaşından yapılmıştır. Tepesi ise elektriği geçirmeyen saf kireçtaşı ile kaplanmıştır, bu da piramidi yalıtkan yapar. Koridorlar ve şaftlar granitten yapılmıştır ve granit enerji yükünü tutabilir. Bu tünellerin yapısı elektrik kablosuna benzer. Yerden gelen elektrik çekirdekte toplanarak tepede yoğunlaşır. Havacılık mühendisi Alexander Makhov şöyle diyor:

“Piramit, enerjiyi yoğunlaştıran bir yapıdır. Etrafımızdaki enerji büyük bir deniz gibidir, ama biz onu nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz.”

Rus jeofizikçiler, Mısır piramitlerinde yaptıkları araştırmalardan ilginç sonuçlar elde etti. Öncelikle, eski binaların sismik aktivite ve gezegenin ritimleriyle nasıl bir ilişkisi olduğunu anlamak istediler. Bu çalışmaların sonuçları oldukça şaşırtıcıydı. Rusya Bilimler Akademisi Yer Fiziği Enstitüsü'nden bir araştırmacı olan Oleg Khavroshkin, bu keşifleri şöyle açıklıyor:

"Piramidin gürültüsünü farklı açılardan ölçtük. Dışarıdan yapılan ölçümlerle içerideki ses seviyelerini karşılaştırdığımızda, piramidin iç kısmında beklenmedik derecede yüksek ses seviyeleri tespit ettik."

Bu bulgu, piramitlerin elektromanyetik ve sismik aktivitelerinde belirgin pikler olduğunu gösteriyor. Bu da, piramitlerin belki de depremleri önceden tahmin etmek veya etkisini azaltmak için bir tür jeofizik cihaz olarak işlev gördüğünü düşündürüyor.

Ancak, piramitlerin işleyişi hala bir gizem. En büyük piramit olan Keops Piramidi'nin içindeki malzemelerin özellikleri, bu eski yapıların enerji akışı üzerindeki etkisi hakkında fikir veriyor. Dış yapıdaki kumtaşı, bol miktarda kuvars içerirken, iç odadaki granit kristal kuvars içerir. Kuvars, basınç altında veya sıkıştırıldığında elektrik yükü üretir, bu da piramidin enerji dengesini etkileyebilir.

UNIO Cosmopoisk'in koordinatör yardımcısı Alexander Petukhov, piramitlerin yer seçiminin bu etkileşimleri tetiklemek için belki de özenle seçildiğini düşünüyor. Ebu Gurab tapınağında da saf kuvars taşından yapılmış bir Kristal Sunak bulunur. Sunağın ortasında, özenle oyulmuş bir taş daire bulunur.

Sunak ve gizemli taş havuzları, tamamen kuvars bloklarından oluşur. Bilim insanları, bu yapıların işlevini henüz tam olarak anlayamamıştır. Piramit araştırmacısı Christopher Dunn, Büyük Piramit ve benzer yapıların elektromanyetik enerjiyle ilgili olduğunu ve bu enerjiden yararlanmak için inşa edildiğini düşünmektedir.

Dünya üzerindeki tüm piramitler ve megalitik tapınaklar genellikle jeolojik fay hatlarına yakın yerlerde bulunur. Bu bölgelerde, piramitlerde özel bir enerji yoğunlaşması oluşur ve yüzeye çıkar. Dünya'nın enerjisi belirli hatlar boyunca düzenlenmiştir. Eski uygarlıklar bu enerji akışlarının farkındaydı ve onları kullanmanın yollarını biliyor olabilirlerdi. İngiltere'de bu hatlara "ley hatları" denirken, antik Çin'de ise "Ejderha Hatları" olarak bilinirler. Saraylar veya tapınaklar genellikle bu hatlar üzerinde inşa edilmişti ve insanların Dünya'dan gelen enerjiyi kullanarak kendilerini şarj etmelerine yardımcı oluyordu.

Peki, neden bu kadar çok enerjiye ihtiyaç duyuldu? Dünyadaki tüm antik piramitler genellikle Kuzey Dönencesi veya 30 derece kuzey enlemi boyunca belirli aralıklarla yerleştirilmiştir. Bu piramitler, gezegen döndükçe uzaydan sürekli sinyal alıp iletebilirler.

Ayrıca, küresel bir deprem bastırma sistemi veya yok olmuş bir medeniyetin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için insan yapımı ancak çevre dostu bir enerji kaynağı olabilirler. UNIO Cosmopoisk Koordinatör Yardımcısı Alexander PETUKHOV, bu konuda şunları ifade ediyor:

“Piramitler dünyanın dört bir yanında bulunabilir. Hatta, ulaşılması zor adalarda bile karşımıza çıkabilirler. Bu adalar, belki de geçmişte batmış kıtaların, Atlantis veya Lemurya gibi, kalıntıları olabilir. Dolayısıyla, piramitlerin dünyanın her köşesini kapladığı söylenebilir.”

Antik metinlerde, piramitlerin büyük uygarlıkların merkezlerinde bulunduğu bilinir; örneğin Atlantis ve Hyperborea gibi. Ancak yaklaşık on iki bin yıl önce küresel bir felaketin ardından, bu toprakların sular altında kaldığına inanılır.

Antik metinlere göre, tüm piramitler birbirlerine ve Hyperborea'daki Meru'nun ana piramidine doğru yönlendirilmişti. Onlardan kuzeye doğru bir vektör çizerseniz, bu günümüzde yine aynı yere işaret eder.

Başlangıç noktamız olarak, Tibet'teki Kailash Dağı'nı alalım. Ancak bu vektör, günümüz Kuzey Kutbu'na değil, 15 derece batıya işaret eder. Bu, Grönland adasının yakınına denk gelir. Sonra, Batı Yarımküre'den bir hat daha çizmeliyiz. Burada, Meksika'daki Teotihuacan kompleksi en iyi korunmuş piramitlerle bilinir. Örneğin, "Ölülerin Yolu" olarak adlandırılan Ay Piramidi'nin merkezi hattı, neredeyse doğrudan kuzeyi değil, kutbun 15 derece doğusunu gösterir... Her iki vektör de Grönland adasında kesişir! İşte burası Hyperborea'nın batmayan kısmıdır. Bu, 1595 tarihli bir harita ile doğrulanmıştır.

Sovyet okyanus bilimcileri, Atlantik'in derinliklerinde, Fas kıyısı açıklarında, garip bir sualtı dağı olan Ampere'yi ve batık bir şehrin kalıntılarını keşfettiler. Rusya Bilimler Akademisi Okyanusoloji Enstitüsü'nün önde gelen araştırmacısı P.P. Şirşova'nın

“Atlantis'in Ampere Dağı bölgesinde olabileceğine nasıl karar verdik? Çünkü incelediğimiz deniz dağı sistemi, Cebelitarık Boğazı'ndan yaklaşık 300 mil uzaklıkta, Boğaz ile Azor Adaları arasında yer alıyor. Hepsinin düz üstleri var. Bu ne anlama

geliyor? Bu, onların adalar olduğunu gösteriyor."

- - -

Bulut Aşılama (Cloud Seeding) Nedir


İklim değişikliği, kuraklık ve su kaynaklarının giderek azalması, son yıllarda birçok ülkede yağış yönetimi teknolojilerine olan ilgiyi artırmıştır. Bu teknolojilerden biri olan bulut tohumlama, özellikle tarım, içme suyu temini ve orman yangınlarını önleme gibi alanlarda umut verici bir çözüm olarak görülür. 
Alanında uzman akademisyenler, mühendisler ve araştırmacıların çalışmaları sayesinde, bulut tohumlamaya ilişkin detaylar gelecek açısından umut vericidir. Fakat çevresel etkileri nedeniyle bu konuda araştırmalar hâlâ sürmektedir. 

Doğal yağmur oluşumu üzerine yapılan çalışmalar, yağmurun doğa için ne denli hayati ve olağanüstü bir süreç olduğunu gösterir. Tarımdaki teknolojik gelişmeler, sulama yöntemlerinde çeşitliliği artırmıştır. Fakat bu noktada su ve sular üzerindeki insan hakimiyeti genel olarak tüketimi yaygınlaştırır. 

Bu bağlamda, bulut tohumlama yöntemi doğa ve yaşam için çevresel bir çözüm alternatifidir. Peki, ‘’Bulut tohumlama ile yağmur nasıl yağar?’’, “Bu yöntem nasıl çalışır ve çevre üzerinde ne gibi etkiler bırakır?” Yanıtları birlikte inceleyelim.

Doğal Koşullarda Yağmur Nasıl Oluşur?

Yağmurun oluşumu, atmosferdeki su buharının yoğunlaşması ile başlar. Güneş ışınlarıyla ısınan yeryüzündeki su kaynakları (denizler, göller, nehirler) buharlaşır ve atmosfere yükselir. Bu su buharı, yükseldikçe soğur ve yoğunlaşarak mikroskobik su damlacıklarını oluşturur. 

Bu su damlacıkları zamanla birleşerek bulut oluşumunu doğurur.
Eğer bulutlardaki su damlacıkları yeterince birleşip büyürse, yerçekiminin etkisiyle yağmur damlası olarak yeryüzüne düşer. Her bulut, kendi başına yağmur bırakmaz. Yağmur oluşması için belirli fiziksel ve kimyasal koşulların sağlanması gerekir. İşte bu noktada, doğal süreçlerin desteklenmesi için bulut tohumlama devreye girer.


Bulut Tohumlama Nedir?

Bulut tohumlama (cloud seeding), atmosferde bulunan bulutların yağmur bırakmasını teşvik eden bir iklim mühendisliği yöntemidir. Bu teknikte, bulutların içine belirli kimyasal maddeler (çoğunlukla gümüş iyodür, sodyum klorür veya kuru buz) uçaklar ya da yer tabanlı roket sistemleriyle enjekte edilir.
Bu maddeler, buluttaki su buharının yoğunlaşmasını hızlandırarak yağmur damlacıklarının oluşumunu teşvik eder. 

Böylece, potansiyel yağmur ihtimali olan ama henüz yağışa dönüşmemiş bulutlardan yağmur elde edilebilir. Bu yöntem, özellikle yarı kurak bölgelerde, tarım alanlarında ve yangın riski yüksek ormanlık bölgelerde yağış artırımı amacıyla uygulanır.

Bulut tohumlama uygulamasının başarılı olabilmesi için şu koşullar gereklidir:
● Uygun sıcaklıkta ve nemde bulutların varlığı,
● Doğru miktarda ve biçimde tohumlama maddesinin kullanımı,
● Hedef bölgenin meteorolojik analiziyle zamanlamanın iyi belirlenmesi.

Türkiye ve Dünyada Suni Yağmur Uygulamaları

Dünyada ilk kez 1940’lı yıllarda ABD’de denemeleri yapılan bulut tohumlama yöntemi, günümüzde Çin, Hindistan, Avustralya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya gibi ülkelerde yaygın olarak kullanılır. Özellikle Çin, 2008 Pekin Olimpiyatları sırasında hava koşullarını kontrol etmek amacıyla bu teknolojiyi büyük ölçekte kullanmıştır. Benzer şekilde, Birleşik Arap Emirlikleri gibi çöl iklimine sahip ülkelerde düzenli yağış elde etmek için yoğun bulut tohumlama programları yürütülür.

Türkiye’de bulut tohumlama çalışmaları ise 1990’lı yıllardan bu yana çeşitli şehirlerde zaman zaman uygulanır. İstanbul, İzmir, Ankara ve Konya gibi büyükşehirlerde özellikle barajlardaki su seviyeleri kritik düzeye geldiğinde bu teknolojiye başvurulmuştur. 2021 ve 2022 yıllarında kuraklık tehdidiyle karşı karşıya kalan bazı bölgelerde suni yağmur uygulamaları denenmiş, olumlu sonuçlar alınmıştır. Türkiye’de bu alanda çalışan meteoroloji mühendisliği ekipleri, hava analizleri sonucunda uçaklarla uygun bulutlara müdahalede bulunarak yağış tetiklemesi yapar.

Fakat Türkiye'deki uygulamalar henüz sınırlı düzeydedir ve düzenli, sistematik bir bulut tohumlama altyapısı tam olarak oturmamıştır. Yine de su kaynaklarının yönetimi ve kuraklıkla mücadele stratejileri içerisinde bu yöntem giderek daha fazla dikkate alınmaktadır.

Bulut Tohumlamanın Çevresel Etkileri

Bulut tohumlama, teoride çevre dostu bir yöntem olarak tanımlanıyor olsa da uzun vadeli etkileri konusunda çeşitli tartışmalar ve araştırmalar sürer. İşte bu yöntemin bazı çevresel etkileri:

1. Toprak ve Su Kalitesi

Özellikle gümüş iyodür gibi kimyasalların yoğun kullanımı, toprak ve su kaynaklarında kirliliğe yol açabilir. Bu maddelerin biyolojik birikimi ve çevresel toksisitesi hala bilimsel araştırmalara konu olur. 

2. Bölgesel İklim Dengesi

Bir bölgede yapay olarak yağmur yağdırılması, komşu bölgelerdeki doğal yağış düzenini etkileyebilir. Bu durum, uzun vadede bölgesel iklim dengelerinde sapmalara yol açabilir.

3. Biyolojik Etkiler

Ani yağış artışı, tarım alanlarında erozyona veya sel riskine yol açabilir. Aynı zamanda flora ve faunada alışılmadık hava koşulları ekolojik dengenin bozulmasına neden olabilir. Bu etkilerin kontrol altına alınması amacıyla bilimsel araştırmaların artırılması teşvik edilir. 

4. Etik ve Hukuki Sorunlar

Havanın yapay olarak değiştirilmesi konusu, uluslararası düzeyde etik ve hukuki tartışmalara neden olur. Özellikle sınır ötesi etkiler söz konusu olduğunda, bu tür uygulamaların denetlenmesi gereklidir. Etik ve hukuki boyutlar, bu uygulamaların gelecekte nasıl yönlendirileceğini, yeni nesillerin geliştireceği yaklaşımlara bağlı olarak şekillendirecektir.
- -

Şam’dan Guta’ya

 


Hazreti Peygamber kendisinden bahsetmesini isteyen sahabelere özet olarak kendisini şöyle tanımlar: "Ben, atam İbrahim' in duası, İsâ' nın müjdesi, annem Âmine'nin ise rüyasıyım! Her peygamber annesinin gördüğü gibi, annem de benim hakkımda rüya görmüştür!" Peki! Annesinin rüyasının mahiyeti nedir? Doğumu sırasında veya öncesinde annesi Busra saraylarının ışıdığını ve parladığını görür. Bu Hazreti peygamberin bisetinin medeniyeti aydınlatacağını gösterir. 

Geçenlerde Suriyeli Türkmen bir heyetle bir araya geldiğimde Busralı olduklarını söylediler. Benim aklım hemen kadim Busra’ya gitti.  Lakin onlar düzelttiler ve yeni yerleşim yerlerinden olan Busra’nın aynı bölgede yer aldığını lakin kadim Busra olmadığını anlattılar.  Suriye devrimi bu bölgede yani Horan’da başladı.  

Ve burası Hazreti Amine’nin rüyasına giren kadim bir medeniyetin beşiğidir. Rahip Bahira’nın Kilisesi de burada bulunmaktadır. Busra, Bizanslılara bağlı Gassanilerin önemli şehirleri arasındadır. Irak’ta Perslerin yörüngesinde olan Al Hirah ise Busra’nın kadim rakibidir. Busra ile Al Hirah rakip konumdaki vasal Arap şehirleridir.  

Her iki şehirde çok hızlı bir biçimde fethedilmesine ve İslam hakimiyetine girmesine rağmen yine de Hazreti Peygamberin (S.A.V.) validesinin rüyasını süsleyen müjdeli şehir Bahira’nın şehri Busra’dır. Al Hirah ( veya Hayre) değildir. İslam’ın zuhuru Mekke’de, ayakları üzerinde durması Medine’de ve yayılması da Şam’da gerçekleşmiştir. 

Veya, eşrat’u saa (ahirzaman hadisleri) çerçevesinde Şam faslı bundan sonra gerçekleşecektir. Nitekim, Zebur ve Tevrat’ta  arza salihlerin hakim olacağı haber verilmiş ve Kur’an da bunu teyit etmiştir. Enbiya Suresi 105’inci ayette buna atıf ve vurgu yapılmaktadır: "Zikir (Tevrat)’den sonra Zebur’da da yeryüzüne salih kullarımın mirasçı olacağını yazmıştık…"

Davud Aleyhisselam’a inen Mezmurlar (Zebur) kitabında 37’nci mezmurda uysal ve ezik olanların arza varis olacakları belirtilmektedir. Hazreti İsa da ustaların beğenmediği taşın köşe taşı olacağını müjdelemektedir. Tevrat ve Zebur salih kulların yeryüzüne halife ve varis olacaklarını beyan etmektedir. Acaba bu salih kullar kimlerdir? Şüphesiz salih kullar son mesajın sahipleri ve son peygamberin ümmeti olan Müslümanlardır.  

Nitekim bunun teyidi şu ayettir: "O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir." Bu beşaretin bir bölümü bisetten hemen sonra sahabeler döneminde gerçekleşmiş olmakla birlikte Elmalı Hamid Yazar gibilerin de ayetin yorumunda ifade ettikleri gibi ikinci bölümü de ahirzamanda daha parlak bir vaziyette yeniden (İslam’ın parlaması sırasında) gerçekleşecektir. Bediüzzaman’ın tabiriyle istikbalin en gür sedası İslam’ın sedası olacaktır.

Hakim ve Beyhaki, delail babında naklettikleri bir hadiste Müslüman olan bir Yahudi Tevrat’a dayanarak Hazreti peygamberin sıfatını şu şekilde aktarır: Doğumu Mekke, hicret yeri Medine ve mülkü ve devleti ve imparatorluğu ise Şam’dadır. Bu her ne kadar Emevilerle gerçekleşmiş gibi gözükse de tam ve kamil değildir. 

Dolayısıyla bu müjdenin ahirzamana bakan bir yönü ve yüzü var. Hadislerde ahirzamanda Müslümanların siyasi olarak temerküz yerlerinin Guta’nın (Şam ve havalisi) olacağı haber verilmektedir. Nitekim, bir hadiste şöyle denilmektedir: "Melhame-i Kübra gününde Müslümanların fustatı (çadırı-merkezi) Şam şehrinde Guta denilen yerdedir. O gün Müslümanların menzillerinin en hayırlısı orasıdır."

Bu dönemden önce de, ‘La tezalu taifetün min ümmeti zahirine ale’l hak (ümmetimden ale’d devam hak üzerine sebat eden bir grup olacaktır)’ hadisinde belirtilen grubun da Şam’daki İslam kampının çekirdeğini teşkil edeceği ifade edilmektedir. 

Veya altyapısını kuracağı belirtilmektedir. Bediüzzaman bazı eserlerinde bu hadisin Nurculara bakan bir yüzünün de olduğunu beyan etmektedir. Bu grubun hak üzerine zahir olması bilahare İslam’ın izharının da altyapısını temsil edecektir. Cennet asa bahar  ve geniş daire bu olsa veya buna remzetse gerek.

İslam merkez olduğunda Irak ve diğer bölgeler Şam’a tabi olacaklar. Yani ahirzaman olaylarının seyri Şam istikametli olacaktır. Nitekim bunun sembolik işaret ve beşaretleri de yaşanmaya başlamıştır. Paris’te ikamet eden 

Suriyeli muhalif Subhi Hadidi, Esat rejimine karşı Suriye halkının geceleri Fırat üzerinde sallarla bile gösteri yaptığını ve bunun Fırat’ın ve Fıratlıların, gösterilerin merkezini teşkil eden Hama ve Asi’ye tabi oldukları anlamına geldiğini söylemiştir.  

Nitekim Hazreti Abdulkadir Geylani’nin merkezi Bağdat olmakla birlikte onun ruhaniyetinin gezindiği manevi fezaların başında Hama’da Geylaniye mahallesi gelmektedir.  Bu olaylarla birlikte İslam aleminin merkeziyeti  Şam’a akacaktır. Merkeziyetinin Şam’a akması elbette ki Türkiye ile yakından alakalı olup bu durumda başkentler başkenti İstanbul, Şam’ın siyasi hamisi olacaktır. Olayların seyri buna işaret ediyor

Tağut Nedir

 

"Tagut" kelimesi Kur’an-ı kerimde sekiz yerde, sekiz defa zikredilmiştir. Bunlar:

"Bakara: 256, Bakara: 257, Nisa: 51, Nisa: 60, Nisa; 76, Maide: 60, Nahl: 36, Zümer: 17" ayetleridir.

"Tagut" kelimesi; taga, yetgı, tugyan, yetgu tugyanenden türemiştir. Haddini aşmış, yükselmiş, küfürde ileri gitmiş, isyanda haddini aşmış manalarına gelir. Bu özelliklere sahip olan herkes tagut olarak isimlendirilir.

"Tagal mau ve’l bahr"; su ve deniz yükseldi denildiğinde, denizin dalgaları yükseldi manasına gelir.

Haddini aşan her şeye tagut denir.

"Tagut" kelimesi, hem tekil ve çoğul hem de dişi ve erkek için kullanılır.

Fa’lut kalıbında yani; "tagyut" şeklindedir. Fakat (ye) harfi (gayn) harfinden önce gelmiş ve fethalı (üstünlü) okunmuştur. Ondan önceki harf de fethalı (üstünlü) olduğu için bu (ye) harfi (elif) harfine çevrilmiş ve "tagut" kelimesi oluşmuştur.

Tagutun çoğulu; "tavagit" dir. Hadiste şöyle geçer:

"Babalarınız ve tagutlar (tavagi - tavagit) adına yemin etmeyin!"

 Hadisteki "tavagi" kelimesi, "tagiyenin" çoğuludur. Bunlar ise müşriklerin ibadet ettikleri putlar ve başkalarına verdikleri isimlerdir. Devs tagiyesi, Hesam tagiyesi denildiğinde Devs ve Hesam kabilelerinin taptığı putlar kastedilirdi.

"Tavagi"; küfürde haddini aşan manasına da gelir. Bu durumda, Devs ve Hesam’ın büyükleri ve ileri gelenlerine itaat kastedilir. (Lisanul Arap c: 15 s: 7)

Ebu İshak şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen her şey cibt ve taguttur... Allah-u Teâlâ bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

"Onlar, taguta ve cibte inanıyorlar." (Nisa: 51)

Ezheri şöyle dedi:

"Ayetteki cibt ve tagut Hayy b. Ahtab ve Ka’b b. Eşref’tir.... Bu mana tagutun lügat manasına zıt değildir. Çünkü o ikisinin emrine tabi olduklarında Allah-u Teâlâ'dan başka o ikisine itaat etmiş olmaktadırlar."

Şu’bi, Ata ve Mücahid şöyle dediler:

"Cibt; sihirdir. Tagut ise; şeytan, kahin ve dalalette baş olan herkestir."

El Ahfeş:

"Taguta kulluk etmekten kaçınarak..." (Zümer: 17) ayeti hakkında şöyle dedi:

"Tagut putlardan olabildiği gibi cin ve insanlardan da olabilir." ( Bu açıklamaların hepsi Lisan’ul Arap’ta geçmektedir.)

Vahidi şöyle dedi:

"Bütün arapça dil alimleri tagutu, "Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen herşey" olarak tarif etmişlerdir."

Nevevi şöyle dedi:

"Leys, Ebu Ubeyde ve El Kesai "tagut" hakkında şöyle dediler:

"Tagut; Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen her şeydir." (Şerh Sahihi Müslim c: 3 s: 18)

Cevheri şöyle dedi:

"Tagut, şeytan ve dalalette baş olan herkestir."