Asalayı Bitiren Adam Mustafa Hiram Abas


Asala'nın bitirilmesinde büyük payı olan, 80'li yıllarda Türkiye'yi başındaki büyük dertten kurtaran Bay Pipo olarak bilinen Türk istihbaratçı Mustafa Hiram Abas

Hiram Abas, Türkiye’nin yakın tarihindeki en çok tartışılan istihbaratçılardan biridir. İstanbul’da doğan Abas, 1957’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu ve askerlik döneminin ardından Millî İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) görev yapmaya başladı. Özellikle 1970’li yıllarda MİT içinde önemli görevler üstlendi. 1978’de teşkilattan ayrıldıktan sonra 1983’te yeniden MİT’e döndü. 1988’de gündeme gelen MİT raporu nedeniyle teşkilat içindeki tartışmaların merkezinde yer aldı.

Hiram Abas, 26 Eylül 1990’da İstanbul’da işe giderken şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. Ayrıca Kurtlar Vadisi dizisindeki Aslan Akbey karakterinin Hiram Abas’tan esinlendiği iddia ediliyor.

Prof. Dr. Engin Arık Kimdir

 Prof. Dr. Engin Arık, Türk fizikçi ve bilim insanıdır. Özellikle yüksek enerji fiziği alanında yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır. Türkiye'nin önde gelen bilim insanlarından biri olan Arık, CERN'deki (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) çalışmalara katılımı ve Türk bilim dünyasına katkılarıyla bilinir.

Hayatı ve Eğitimi

Prof. Dr. Engin Arık, 1948 yılında İstanbul'da doğdu. Lise eğitimini İstanbul Kız Lisesi'nde tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nden matematik ve fizik lisans diplomasını aldı. Eğitimine devam etmek üzere yurt dışına çıkan Arık, Pittsburgh Üniversitesi'nde yüksek enerji fiziği üzerine doktora yaptı.

Doktora sonrası çalışmalarına devam ederken, Londra Üniversitesi'nde de akademik görevlerde bulundu. 1979 yılında Türkiye'ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak göreve başladı.

Bilimsel Katkıları

Engin Arık'ın bilimsel kariyeri, özellikle deneysel yüksek enerji fiziği alanında yoğunlaşmıştır. CERN'deki LHCb (B-mezon fiziği deneyi) ve ATLAS (genel amaçlı detektör deneyi) gibi dev projelerde aktif rol aldı. Bu projeler, evrenin temel yapı taşlarını ve aralarındaki etkileşimleri anlamaya yönelik en büyük bilimsel çalışmalardır. Prof. Dr. Arık, bu çalışmalarda Türk bilim insanlarının yer alması için büyük çaba harcadı ve Türkiye'nin CERN'e katılım süreçlerinde önemli bir figür oldu.

Şüpheli Ölümü

29 Kasım 2007'de, Isparta'dan İstanbul'a giden ve düşen Atlasjet uçağında hayatını kaybetti. Uçakta, kendisiyle birlikte yüksek enerji fiziği alanında çalışan 5 bilim insanı daha bulunuyordu. Bu trajik kaza, kamuoyunda "Türk bilim insanlarının ölümü" olarak anıldı ve uçağın düşüş nedeni hakkında birçok komplo teorisi ortaya atıldı.

Prof. Dr. Engin Arık, ölümüyle birlikte Türkiye'nin bilimsel gelişimine adanmış bir hayatın simgesi haline geldi. Yüksek enerji fiziğine olan katkıları, öğrencilerine ve meslektaşlarına ilham vermeye devam etmektedir.

- -

Hallac-ı Mansur ve Ene'l-Hak

Allah Teâlâ'nın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Ene'l-Hak" dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti.

Kalbin masivadan arınarak Hakk'ın esma, sıfat ve zılâl nûrlarına ayna olması sonucu meydana gelen şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle salik, akis ve gölgeleri Hakk'ın kendisi zanneder. Hallac'ın "Ene'l-Hak" dediği makam burasıdır. 

Elini ateşe sokan kişinin yandığında can havliyle: "Yandım, ateş oldum." demesi nasıl mecazi bir hakikati ifade ediyorsa ve bu söz; söyleyenin gerçekten ateş olduğunu göstermiyorsa "Ene'l-Hak" sözü de böyle bir mecazi idraktir. Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah'a aid olduğunu idrak etmesidir.

"Sen çekilince aradan- Kalır seni Yaradan" bu anlamda söylenmiştir. Bu anlamda söylenmiş bir söz, elbette küfür değildir. Ancak iltibasa müsaid olduğundan bu tür sözleri, sadece beşerî sıfatlardan soyutlanıp ilahî sıfatlarla muttasıf olanlar söyleyebilir. "Ene'l-Hak" sözünün söylendiği makam 

Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla idrak olunduğu makamdır. "Hak" ismi, esma ve sıfat tecellîsidir. Bu yüzden sûfîlerden "Ene'l-Hak" diyenler çıktığı halde "Enallah" diyenler çıkmamıştır.

Konunun Tahlili:

Hallâc-ı Mansûr, "Ene'l-Hak" sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zâhir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu'tasım'ın yanına götürerek fesâd çıkardılar. O sırada vezir olan Ali bin Îsâ'yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc'ın bir sene zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. 

Daha sonra, insanların onu ziyâreti de yasaklandı. İbn-i Atâ'nın ve Ebû Abdullah bin Hafîf'in yaptıkları ziyâretler müstesnâ beş ay müddetle kimse onu ziyâret edemedi.

Nakledilir ki; bir gece Mansûr Hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr... 

Üçüncü gece, zindan da Mansûr da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde; "İlk gece O'nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idâm edesiniz diye." buyurdu.

Hallâc-ı Mansûr'un idâmına sebeb olan "Ene'l-Hak" sözü, onun tasavvuf yolunda sâhib olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zâhiren kelime mânâsı; "Ben Hakk'ım" demek olan bu sözün hakîki mânâsı: "Ben yokum. Hak vardır." demektir. 

Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât kitabının 2. cild 44. mektûbunda bu husûsu şöyle açıklamaktadır:

"O büyüklerin "Her şey O'dur" demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr Enel-Hak (Ben Hakk'ım) dedi. Böylece, ben Hakk'ım, Hakk Teâlâ ile birleştim, demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. 

Onun sözünün mânâsı "Ben yokum, Hakk Teâlâ vardır." demektir. İşte sofiyye her şeyi Hakk Teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâtın (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. 

Meselâ, bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. 

Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyâya, Hakk Teâlâ'dan meydana gelmiştir. Hakk Teâlâ değildir, diyor. 

O halde, sofiyyenin; "Her şey O'dur." sözleri; "Her şey O'ndandır." demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, sofiyye, eşyâya, Hakk'ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşyâ ile birleşmek, eşyânın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor."

BİR KISSA BİN HİSSE

Hallac-ı Mansur “Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!..” (Ben Hakkım!) diye diye inlerdi.

Halk ikiye bölündü. Bir kısmı zâhire göre hükmetti, Hallac-ı Mansur’u inkâr etti ve sözüyle dinden çıktığını ileri sürdü. Bir kısmı da Hallac-ı Mansur’un bu sözüyle benliğini reddettiğini ve Hakkı dilediğini savundu.

Hallac-ı Mansur mahkemeye çıkarıldı, hapse atıldı, kendisine işkence edildi. “Ene’l-Hak deme! Hüve’l-Hak (Hak Odur) de!” dediler.

Hallac, “Bizim için de Hak Odur!” dedi.

İbn-i Atâ haber gönderdi:

“Özür dile ki zindandan çıkarsınlar!”

Hallac, “Ben ne dedim ki özür dileyeyim? Ben Halık’ı bırakıp halka yalvarmam!” dedi. Bir yandan da “Ene’l-Hak! Ene’l-Hak!” diye feryat ediyordu.

Bağdat uleması Hallac’ın katledilmesi için fetva verdi. Nihayet fetva gereğince Hallac idam edildi.

Şiblî, Hallac-ı Mansur’u rüyasında gördü ve sordu:

“Sana azap eden ve seni asan halka Cenab-ı Hak nasıl muamele eyledi?”

Hallac:

“Benim hakkımda halk ikiye bölünmüştü. Bir kısmı benim hâlimi bilirdi. Bana şefkat ederdi. Bir kısmı da benim hâlimi bilmezdi. Şeriatı muhafaza ve Cenab-ı Hakk'ın emrini yerine getirmek için bana azap ederdi. Cenâb-ı Hak her iki bölüğe de rahmet eyledi. Çünkü her ikisi de masumdu!”

Bir derviş rüyada gördü ki, şeytan Hallac-ı Mansur’u görünce şaşırdı ve şöyle dedi:

“Sen ‘Ene’l-Hak’ (Ben Hakkım!) dedin. Ben ‘Ene’l-Hayr’ (Ben hayırlıyım!) dedim. Sana rahmet olundu, bana lânet edildi. Bunun hikmeti nedir?”

Hallac-ı Mansur şu cevabı verdi:

“Sen enaniyetine güvendin ve benlik eyledin. Ben ise enaniyetimi inkâr ettim, benliği kendimden uzak eyledim. Benliğimi Hak'ta gördüm!”

Kaynaklar:

1) Tezkiret-ül-Evliyâ; II/114

2) Kuşeyrî Risâlesi; s.28, 43

3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.199

4) Vefeyât-ül-A'yân; II/140

5) Târih-i Bağdâd; VIII/112

6) Hikâyetü'l- Mansur; IV/138

7) Hallâc-ı Mansûr; Ali Emirî, 1252

8) Tabakât-ı Ensârî; s.315

9) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.187

-

Hallac-ı Mansur (Hüseyin bin Mansur)


Hallac-ı Mansur, asıl adı ebu’l-Mugîs el-Hüseyin bin Mansur el-HALLAC (d. 858, Tur, Fars, İran – ö. 26 Mart 922, Bağdat)

Adı Hüseyin bin Mansur, künyesi Ebû’l-­Mu­gîs, lâkabı ve şöhreti Hallâc, nisbesi Be­yzâvî. “Ene’l-Hakk” sözüyle ünlü. İran’in Beyzâ şehri yakınında bulunan Tur’da 225/857 yılında doğdu.

Çocukluğunda Kur’an’ı ezberledi. Tüster’de bulundu. Orada Sehl bin Abdullah et-Tüsterî’nin talebesi oldu. Tüster’den Bağdad’a geçti. Bağdad’ta Cüneyd Bağdadî ve Ebu’l-Hüseyn Nûrî gibi büyük sûfilerin sohbetlerine katıldı. 

Basra’da Amr bin Osman Mekkî’den feyz aldı. Oradan Mekke’ye geçti. Mekke’de bir yıl kaldıktan sonra önce Bağdad’a; sonra Tuster; Horasan, Sicistan, Kirman ve Maveraunnehr’e gitti. Arkasından “şirk diyarı” dediği Hindistan’a geçti. Orada tebliğle meşgul oldu. Hindistan dönüşü yerleştiği Bağdad’da başı dertten kurtulmadi. 

Halife Muktedir’in veziri Hamid’le arası açıldı. Vezirin şikayeti üzerine hapse atıldı, hesaba çekildi ve nihayet 309/922 yılında Bağdad’da idam edildi. Nev’i şahsına münhasır şahsiyetiyle ilgi çeken Hallaç, “tasavvuf şehidi” olarak tasavvuf tarihindeki yerini aldı. Ondan geriye bazı fikirleri ve eserleri kaldı.

SÖYLENTİLER

Hallac hakkında çok değişik şeyler söylenmiş, farklı yargılar yapılmıştır. Kimileri onu redd ve tekfîre varan yargılarda bulunurken, kimileri onu mâzûr görmekte ve fikirlerini kabul ile akidesinin selef akîdesine uygunluğunu belirtmektedir. 

Bir başka gruba göre Hallaç’ın hali remzî, sırrı, sembolik ve akıl üstü bir durumdadır. Bu bakımdan onun halini zahirî fıkıh ahkâmıyla değerlendirmemek gerekir.

Tasavvuf kaynakları, özellikle de kendisiyle çağdaş kaynaklar onun “Ene’l-Hakk” diyerek gönül sırrını açığa vurup cezbe ve coşkusuna sahip olamamasını, bağlı bulunduğu Bağdad tasavvuf mektebinin prensiplerine aykırı görmüşlerdir. 

Çünkü Cüneyd’in liderliğindeki Bağdad tasavvuf mektebi, “cezbe, sekr ve fena ağırlıklı bir anlayıştan çok, sahv, temkin ve baka ağırlıklı” bir tasavvufî düşünceyi temsil etmekteydi. Hattâ Cüneyd’in talebesi Hallâc’ı bu konuda zaman zaman uyardığı söylenir.

HAKK’A VUSLAT

Hallâc, Hakk’a vuslata açılan yolun iki adım olduğunu, bu adımlardan ilkinin dünyadan, ikincisinin ukbâdan geçmeyi sağladığını, dünya ve ukbâ geçilince vuslat kapısının açılacağını söylerdi.

Fakr’ı, Allah’dan başka herşeyden müstağnî olmak şeklinde görür, fakiri “Allah’a nâzır olan kimse” olarak tanımlardı.

Kur’an’da Hz. Peygamber’e hitaben: “Sen yüksek bir ahlâk üzresin” (Nûn, 68/4) âyetindeki “hulük-ı azîm”in Hakk’ı tanıdıktan sonra halktan gelen eza ve cefâya aldırmamak olduğunu söylerdi.

İHLÂS

“İhlas, amelleri bulanıklık şüphesinden arıtıp dupduru hale getirmektir. Tevekkül, bir şehirde yemek yemeye senden daha layık birini gördüğün zaman yemek yememektir” derdi.

Zühdü, nefs, kalb ve ruh zühdü olmak üzere üç türlü olarak görürdü. Ona göre nefs zühdü, dünyadan geçmek; kalb zühdü, ukbâdan geçmek; ruh zühdü de kendinden, özbenliğinden geçmekti.

Kendisinden nasihat taleb eden hizmetçisine şunları söylemişti:

– Nefsini yapması gereken şeyle meşgul et! Değilse o seni yapılmaması gereken şeylerle meşgul eder.

Şükür konusunda şöyle konuşurdu:

– İlahi, sana gereği gibi şükretmekten âcizim. Sen bana, sana yakışır şükrü nasîb et!” Çünkü Hallâc’a göre ameliyle ilgilenen ve kime amel yaptığından gafil olan kimse, gerçek amel ehlinden olamazdı. Fakat kimin için amel yaptığını düşünerek amel yapan ise amelini görmekten ve onlara güvenmekten kurtulurdu.

Peygamberlerin bir takım mânevî hallere musallat edildiğini, fakat peygamberlerin bu hallere esir olmadan, onlara tasarruf ettiklerini, diğer kimselerin ise musallat oldukları hallerin tasarrufu altında kaldıklarını ve onları yönlendiremediklerini söylerdi.

HAYAT VE ÖLÜM

Nefsi öldürmeden gerçek hürriyet ve ubûdiyyete erilemiyeceğine işaret için derdi ki: “Benim hayatım ölümümde, ölümüm de yaşamamdadır.”

Bu sebeple olmalıdır ki, darağacına yaklaşırken ağaçta asılı ipi ve çiviyi görünce gözlerinden yaş gelinceye kadar güldüğü rivayet edilir. İdam esnasında kalabalığın içinde talebesi Ebû Bekir Şiblî’yi gördü ve ona:

– Seccaden var mı? diye sordu. Şiblî:

– Evet, cevabını verince, onu yaydırıp iki rekat namaz kıldı ilk rek’atta Fatiha’dan sonra: “Arıdolsurı ki, biz sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz da mallardan ve mahsûllerden yana eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Ey Peygamber; sabredenleri müjdele!” (el-Bakara, 2/115) ayetini okudu. 

İkinci rekatta: “Her nefs ölümü tadacaktır: Sizi bir hayır ile de şer ile de imtihan ediyoruz. En son bize döndürüleceksiniz” (el-Enbiya, 21/35) ayetini okudu. Sonra şu duayı yaptı:

“Ya Rabbi, senin kulların sana olan yakınlıklarından ve dinlerine olan bağlılıklarından beni öldürmek için toplandılar. Onları affet! Çünkü sen, bana gösterdiğin sırları onlara da göstermiş olsaydın hakkımda böyle düşünmeyeceklerdi. Şayed onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizlemiş olsaydın, ben böyle sözler söylemeyecektim.”

İDAM SIRASINDA

İdamı sırasında Şiblî sordu:

– Tasavvuf nedir? Hallaç cevap verdi:

– En aşağı derecesi şu gördüğün manzara, yani idam sehpası.

– En yukarı derecesi hangisi?

– Onu anlayacak güçte değilsin. Onu da belki yarın anlarsın diyerek tasavvufun bir aşk ve çile işi olduğunu fiilen anlatmak istemişti.

İdam sırasında talebesi Şiblî, herkes ona taş atarken şer’î fetvaya uymak için ona bir gül attı. Hallaç derin bir “ah” çekti. Sordular:

– Sana atılan bunca taştan hiç birine bu kadar derin ah çekmedin? Bu güle niye bu kadar inledin? Dedi ki:

– Halk benim hâlimi bilmiyor, bu yüzden mâzurdur. Fakat Ebû Bekir Şiblî bildiği halde atınca attığı gül bile olsa beni yıktı.- rahmetullahi aleyh -

Kaynaklar: Sülemî, s. 307-311; Hücvîrî, s. 189-193; Attâr, s. 583-595; İbnü’l-Mulakkın, s. 187-188; Câmî, s. 150-151; Şârânî, 92; Münâvî, 1544-548; Nebhânî, II, 43-44.

- -

Firavun'un Kızının Berberi Maşita Hatun İmanı

Übey İbn-ü Ka’b (r.a.)’ın anlattığına göre: “Rasûlüllâh (asm) Mi’râc gecesinde çok hoş bir koku hissetti.

“Ey Cibrîl bu güzel koku nedir?” diye sordu.

O da anlattı:

“Bu Mâşıta (berber) kadının, iki oğlunun ve kocasının kabirlerinin kokusudur. Bunların hikâyesi şöyledir:

Hızır (as), Benî İsrâîl’in ileri gelenlerinden biriydi. Onun yol güzergâhında manastırda oturan bir râhib vardı. Hızır oradan geçtikçe râhib önüne çıkar, İslâm’ı öğretirdi. 

Hızır büluğa erince babası onu bir kadınla evlendirdi. Hızır İslâm’ı hanımına öğretti ve bunu kimseye haber vermemesi husûsunda söz aldı. Kendisi kadınlara yaklaşmazdı. Bu sebeple bir müddet sonra kadını boşadı.

Aradan zaman geçince babası, Hızır’ı bir başka kadınla evlendirdi. Hızır ona da İslâm’ı öğretti ve kimseye söylememesi için söz aldı. Bu sırrı o iki kadından biri tuttu, diğeri ifşâ etti. (Böylece onun İslâm’ı yaydığı ortaya çıktı.) 

Bunun üzerine Hızır oradan ayrıldı. Deniz ortasında bir adaya geldi. Odun kesmek için iki kişi oraya geldi ve onu gördüler.

Bunlardan biri Hızır’ı gördüğünü gizledi, diğeri ifşâ etti ve: “Ben Hızır’ı gördüm!” dedi.

Ona: “Seninle berâber onu başka kim gördü?” denildi.

O: “Falan kimse!” dedi. Ona soruldu ise de gördüğünü söylemedi. Onların dîninde yalan söyleyen öldürülürdü. Zamanla bu sır tutan adam, öbür sır tutan kadınla evlendi. Bu kadın, Firavun’un kızının başını tararken tarak elinden düştü.

Kadıncağız: “Firavun helâk olsun!” dedi.

Kız bunu babasına haber verdi. Kadının kocasından başka iki de oğlu vardı. Firavun, onları da çağırttı. Bunları dinlerinden çevirmek için Firavun ısrar etti. Onlar direndiler.

O zaman Firavun: “Öyleyse sizi öldüreceğim!” dedi.

Karı-koca: “Bu, tarafınızdan bize bir ihsân olur!” diye merdâne cevâb verdiler ve: “Madem öldüreceksin hiç olsun bizi bir kabre koy!” dediler. O da öyle yaptı.

Rasûlüllâh (asm), Mi’râcda iken güzel bir koku duydu, Cibrîl (as)’a bunu sordu. O da bu hâdiseyi anlattı.” (İbn Mace, Fiten, 23)

Hadiste geçen Maşita, kadınların saçını güzel tarayıcı kadın demektir.

Hadis, bela ve musibetlere, özellikle din uğrunda karşılaşılan sıkıntılara karşı sabır ve tahammülün ne kadar faziletli olduğunu göstermektedir. Ancak senedi pek sıhhatli değildir. (bk. İbn Mace, a.y.)

2. Hadis:

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’in rivayetinde şöyle anlatılır (bk. 5/30-31):

Müsned’in Arapça Metni:

حَدَّثَنَا أَبُو عُمَرَ الضَّرِيرُ، أَخْبَرَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " لَمَّا كَانَتِ اللَّيْلَةُ الَّتِي أُسْرِيَ بِي فِيهَا، أَتَتْ عَلَيَّ رَائِحَةٌ طَيِّبَةٌ، فَقُلْتُ: يَا جِبْرِيلُ، مَا هَذِهِ الرَّائِحَةُ الطَّيِّبَةُ؟ فَقَالَ: هَذِهِ رَائِحَةُ مَاشِطَةِ ابْنَةِ فِرْعَوْنَ وَأَوْلادِهَا ". قَالَ: " قُلْتُ: وَمَا شَأْنُهَا؟ قَالَ: بَيْنَا هِيَ تُمَشِّطُ ابْنَةَ فِرْعَوْنَ ذَاتَ يَوْمٍ، إِذْ سَقَطَتِ الْمِدْرَى مِنْ يَدَيْهَا، فَقَالَتْ: بِسْمِ اللهِ. فَقَالَتْ لَهَا ابْنَةُ فِرْعَوْنَ: أَبِي؟قَالَتْ: لَا، وَلَكِنْ رَبِّي وَرَبُّ أَبِيكِ اللهُ. قَالَتْ: أُخْبِرُهُ بِذَلِكَ قَالَتْ: نَعَمْ. فَأَخْبَرَتْهُ فَدَعَاهَا، فَقَالَ: يَا فُلانَةُ، وَإِنَّ لَكِ رَبًّا غَيْرِي؟ قَالَتْ: نَعَمْ، رَبِّي وَرَبُّكَ اللهُ. فَأَمَرَ بِبَقَرَةٍ مِنْ نُحَاسٍ فَأُحْمِيَتْ، ثُمَّ أَمَرَ بِهَا أَنْ تُلْقَى هِيَ وَأَوْلادُهَا فِيهَا، قَالَتْ لَهُ: إِنَّ لِي إِلَيْكَ حَاجَةً. قَالَ: وَمَا حَاجَتُكِ؟ قَالَتْ: أُحِبُّ أَنْ تَجْمَعَ عِظَامِي وَعِظَامَ وَلَدِي فِي ثَوْبٍ وَاحِدٍ، وَتَدْفِنَنَا. قَالَ: ذَلِكَ لَكِ عَلَيْنَا مِنَ الحَقِّ ". قَالَ: " فَأَمَرَ بِأَوْلادِهَا فَأُلْقُوا بَيْنَ يَدَيْهَا، وَاحِدًا وَاحِدًا، إِلَى أَنِ انْتَهَى ذَلِكَ إِلَى صَبِيٍّ لَهَا مُرْضَعٍ، كَأَنَّهَا تَقَاعَسَتْ مِنْ أَجْلِهِ، قَالَ: يَا أُمَّهْ، اقْتَحِمِي، فَإِنَّ عَذَابَ الدُّنْيَا أَهْوَنُ مِنْ عَذَابِ الْآخِرَةِ، فَاقْتَحَمَتْ " قَالَ: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: " تَكَلَّمَ أَرْبَعَةٌ صِغَارٌ: عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ عَلَيْهِ السَّلامُ، وَصَاحِبُ جُرَيْجٍ، وَشَاهِدُ يُوسُفَ، وَابْنُ مَاشِطَةِ ابْنَةِ فِرْعَوْنَ

- Görebildiğimiz kadarıyla bu konudaki rivayetlerin hepsi İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Bazı ufak-tefek farklılıklarla beraber, yaklaşık hepsinde aynı şeyler yazılmıştır.

- Müsned’in Arapça metninin Türkçe özeti şöyledir:

Hz. Peygamber şunları söyledi: “Miraca çıktığım gece, bir yerde çok güzel bir koku aldım. Bu kokunun ne olduğunu Cebrail’e sordum.

Dedi ki: “Bu koku Firavun’un kızının berberi/tarakçısı olan kadının ve çocuklarının kokusudur.”

Bu olayın aslını soruduğumda, Cebrail şöyle dedi:

“Bu kadın bir gün Firavun’un kızının saçını tararken, tarak elinden düştü. (onu yerden alırken, gayriihtiyari) Bismillah dedi. Firavun’un kızı “Babam mı? (onu mu kastediyorsun?)” deyince, kadın: “Hayır! Benim kastettiğim benim de senin de babanın da rabbidir.” diye cevap verdi. Firavun’un kızı: “Bunun babama söylerim.” dedi. Kadın da “Evet, söyleyebilirsin.” dedi.

Kızı bunu haber verince, Firavun kadını çağırdı ve: “Kadın! Benden başka senin bir rabbin mi var?” diye sorunca, kadın: “Evet, benim de senin de Rabbi Allah’tır.” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Firavun, inek şeklinde bakırdan yapılmış bir heykelin eritilmesini emretti ve heykel eritildi. Sonra kadın ve çocuklarının oraya (eritilen bakırın içine) atılmasını emretti.

Kadın, Firavun’dan bir ihtiyacı/isteği olduğunu söyledi. Firavun kadının ihtiyacı/isteğinin ne olduğunu sordu. Kadın: “Benimle çocuklarımın kemiklerini aynı örtüye sarıp bizi birlikte defnetmeni istiyorum.” dedi. Firavun: “Bu, senin üzerimizdeki hakkındır/bunu yaparım.” dedi.

Firavun’un emriyle, çocukları bir bir kadının gözleri önünde o ateşte eritilmiş bakır çukuruna atıldılar. Nihayet sıra emzirme çağında olan bebeğe gelince, annesi dayanamadı, oldukça gerildi. 

Bunu gören bebek (Allah’ın izniyle konuşmaya başladı ve) “Anne korkma, atla! Çünkü dünyanın işkencesi ahiretin işkencesinden daha hafiftir.” dedi ve kadın da atladı.

(Hakim’in rivayetinde: “Bebek: Anneciğim sabret, şüphesiz sen hak yoldasın, dedi. Ve nihayet kadın bu çocuğuyla birlikte oraya atıldılar." şeklindeki ifadeye yer verilmiştir.)

İbn Abbas (bu hadisi anlattıktan sonra), şu bilgiyi de ekledi:

“Dünyada şu dört bebek konuşmuş: Yusuf’un şahidi, Cüreyc’in sahibi, Meryem oğlu İsa ve Firavun’un kızının berberi/tarakçısının oğlu.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/30-31)

Hakim Müstedrek’te geçen Arapça metin (bk. , 2/538):

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ صَالِحِ بْنِ هَانِئٍ، ثنا الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ الْبَجَلِيُّ، ثنا عَفَّانُ بْنُ مُسْلِمٍ، ثنا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، أَنْبَأَ عَطَاءُ بْنُ السَّائِبِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " لَمَّا أُسْرِيَ بِي مَرَّتْ بِي رَائِحَةٌ طَيْبَةٌ، فَقُلْتُ: مَا هَذِهِ الرَّائِحَةُ؟ " فَقَالُوا: هَذِهِ رَائِحَةُ مَاشِطَةِ ابْنَةِ فِرْعَوْنَ وَأَوْلَادِهَا كَانَتْ تَمْشِطُهَا فَوَقَعَ الْمُشْطُ مِنْ يَدِهَا، فَقَالَتْ: بِسْمِ اللَّهِ. فَقَالَتِ ابْنَتُهُ: أَبِي؟ فَقَالَتْ: لَا، بَلْ رَبِّي وَرَبُّكِ وَرَبُّ أَبِيكِ. فَقَالَتْ: أُخْبِرُ بِذَلِكَ أَبِي، قَالَتْ: نَعَمْ. فَأَخْبَرَتْهُ فَدَعَا بِهَا وَبِوَلَدِهَا فَقَالَتْ: لِي إِلَيْكَ حَاجَةٌ. فَقَالَ: مَا هِيَ؟ قَالَتْ: تَجْمَعُ عِظَامِي وَعِظَامَ وَلَدِي فَتَدْفِنُهُ جَمِيعًا. فَقَالَ: ذَلِكَ لَكِ عَلَيْنَا مِنَ الْحَقِّ. فَأَتَى بِأَوْلَادِهَا فَأَلْقَى وَاحِدًا وَاحِدًا حَتَّى إِذَا كَانَ آخِرُ وَلَدِهَا وَكَانَ صَبِيًّا مُرْضَعًا، فَقَالَ: اصْبِرِي يَا أُمَّاهُ فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ، ثُمَّ أُلْقِيَتْ مَعَ وَلَدِهَا، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " تَكَلَّمَ أَرْبَعَةٌ وَهُمْ صِغَارٌ: هَذَا وَشَاهِدُ يُوسُفَ، وَصَاحِبُ جُرَيْجٍ وَعِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ «هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحُ الْإِسْنَادِ وَلَمْ يُخَرِّجَاهُ»

[التعليق - من تلخيص الذهبي] 3835 - صحيح

Ayrıca bu hadisi Beyhaki de rivayet etmiştir. (bk. Beyhaki, Delailu’n-nübüvve, 2/389)

Bu hadis rivayeti sahihtir.

- -

İzzeddin El-Kassam Kimdir

 

Şeyh İzzeddin el-Kassam kimdir?

Silahlı grup adını Filistin'deki İngiliz sömürgeciliğine karşı silahlı mücadele verirken 1935'te hayatını kaybeden Suriye asıllı Filistin lideri Şeyh İzzeddin el-Kassam kimdir?

Silahlı grup adını Filistin'deki İngiliz sömürgeciliğine karşı silahlı mücadele verirken 1935'te hayatını kaybeden Suriye asıllı Filistin lideri Şeyh İzzeddin el-Kassam kimdir?  1882'de Suriye'nin Lazkiye sehrinde dünyaya gelen Izzettin Kassam, alim ve mücahid birisiydi.

Suriye'de istiklal için Ingilizlere ve Filistin'de siyonistlere karsi çok büyük mücadeleler vermisti. 1925 Suriye inkilabindan sonra Lazkiye'den Hayfa'ya intikal eden Seyh Kassam orada vaazlar veriyor ve gençler için kurdugu bir teskilata da baskanlik ediyordu.

Daha sonra Arap Istiklal Partisi'ne giren Kassam Ingiliz emperyalistlerine karsi mücadele etmek için gizli mücahid gruplari olusturarak silahli kiyam hareketlerini yönetmeye basladi. Kasim 1935'te "Cenif' daginda baslattigi kiyamda sehid olan Kassam'in istiklal yolunda ve Filistinlileri kiyama hazirlamada halka çok büyük tesirleri olmustu. Filistin inkilapçilarinin öncülerinden sayilmaktadir.

SEHID IZZETTIN KASSAM'IN CIHADI

Sehid Kassam mümin ve mücahid bir sahsiyetti. Islâmi harekette çok gayretli ve azimli çalismalarda bulunmustu. Izzettin Kassam Hayfa'da Ser'i mahkemede çalisiyordu. Bu mahkeme yüksek Islâm meclisine bagliydi. Seyh Kassam bu görevin yani sira Hayfa'daki Istiklal 

Camisinde vaazlar da veriyordu. Daha sonra bagli bulundugu teskilatin emriyle görevleri birakarak gizli askeri örgüt kurma çalismalarina basladi. Kurdugu bu, kendisine nisbeten "Kassamiler" olarak adlandiran birlige en sadik gençlerden ve cihada en azimli olanlardan seçiyordu.

Iste bu mücahidler Hayfa'da ve Filistin'in kuzeyinde çok basarili mücadeleler vermislerdi. Bundan dolayida Müslümanlarin nazarlarinda büyük bir serefleri ve degerleri vardi. Ingilizlerin gözünü korkutmus ve siyonist yahudilerin kalbini titretmislerdi.

Kassam'in mücahidleri, çalismalarini öyle gizli yürütüyorlardi ki Ingilizler ne kadar ugrasiyorlardiysa da bir türlü izlerini bulamiyorlardi. 1935'in sonbaharina gelindiginde Kassam'in örgütü de gelisme ve gücünü göstermede son haddine ulasmisti. Bu arada Kassam'la Kudüs'teki Kurtulus Örgütü arasinda irtibatta tamamlanarak güç birligi yapilmis ve hareket birligi saglan- misti.

KIYAMIN ILAN EDILMESI

Halk birseyler sezmeye basliyor havada gerginliklerin oldugunu anlayarak içten içe, olabilecek kiyam için kendilerini hazirliyorlardi. Bu bekleme fazla sürmemis tarih 2 Kasim 1935'e gelmisti. Bu tarih ayni zamanda yahudilerin ilan ettigi "Belfar" vadisi günüydü. Evet bu Belfor vadisi yahudiler açisindan bir zafer olarak nitelenmekteydi. Iste bu tarihte 

Seyh Izzettin bir grup silahli mücahidle birlikte "Cenig' dagina çikarak kiyam ilan ediyordu. Seyh Izzettin'in baslattigi bu kiyam, Filistinlilerin Ingilizlere karsi baslattigi altinci kiyam olarak yerini aliyordu. Ingilizler mücahidleri ortadan kaldirmak için tüm kuvvetlerini Seyh Izzettin üzerine gönderdiler. Savas çok siddetli günlerce devam etti.

Düsman büyük kayiplar vermisti. Defalarca Kassam'i ve grubunu yakalamak için girisimlerde bulunmuslardi ama hepsi de bosa çikmisti. Kassam'la bir türlü basedemiyorlar ve nerede merkez kurdugunu bilemiyorlardi. Halk Seyh Kassam'i seviyor ve onu destekliyordu. Sonunda olan oldu. Emniyet görevlisi olarak çalisan ve Ingilizlere casusluk yaptigi bilinen bir kisi 

Seyh Kassam'in ve arkadaslarinin bulundugu yeri ihbar etti. Ingilizler bunu ögrenince çok büyük bir kuvveti Seyh Kassam üzerine göndererek onu ortadan kaldirmayi planladilar. Ingiliz kuvvetleri mücahidlerin bulunduklari yere geldiklerinde, kahraman Seyh Izzettin ve arkadaslari onlari karsilamak için silahlariyla disariya çiktilar.Mücahidler sayilari çok az olmasina ve isteseler kaçabilecekleri halde savasmayi tercih etmislerdi.

Çok siddetli çatismalardan sonra Seyh Izzettin serefiyle ve yigitligiyle sehid olurken, diger arkadaslari da yaralanarak esir düsmüslerdi.Daha sonra esirler askeri mahkemede yargilanarak iki ile onbes sene hapis cezasina çarptirildilar. Sehid Izzettin ve arkadaslarinin sehadeti 

Müslümanlar arasinda dehset uyandirmisti. Bir taraftan gösteriler yapilirken diger taraftan da sehid Izzettin ve arkadaslarinin cenazelerinin onlarin cihadina layik bir sekilde kaldirilmasi içintüm Müslümanlarin cenaze namazina katilmalari isteniyordu.

Cenaze namazi onbinlerce Müslüman tarafindan kilinarak "Bacur" sehitligine defnedildi ve kendisi için bir türbe yapildi. Sehid Izzettin'in cenazesini çok kalabalik bir topluluk takip ediyordu. Öyleki Ingilizler böyle bir kalabaligi o güne kadar hiç görmediklerinden  korkarak toplulugu dagitmak isteyince Ingiliz askerleriyle Müslümanlar arasinda çatisma çikti.

Bu,çatismada hem Ingiliz askerlerinden hem de Müslümanlardan yaralanmalar oldu. Seyh Izzettin ve arkadaslarinin yerini ihbar eden casus ise daha sonra mücahidler tarafindan öldürülmüstü.Seyh Izzettin Kassam'in bu kiyami Filistin için bir mesale olmus, onlari harekete geçirerek 1936'da gerçeklesen büyük kiyaminda hazirlayicisi olmustu.

İmam-ı Azam Kısaca Hayatı

İmam-ı Azam, İslam dininin dört fıkıh mezhebinden birisi olan Hanefi mezhebinin kurucusu ve Sünni fıkhının en büyük üstâdı sayılan İslam fıkıh ve hadis bilginidir.

Hanefî mezhebi Sünnî fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ilki olup, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'ye nisbet edildiği için bu isimle anılmıştır. İmâm-ı Âzam’ın asıl adı Nu‘mân b. Sâbit'tir.

İmam-ı Azam Ne Zaman Yaşadı?

80 (699) yılında Kûfe'de doğmuş, 150 (767) yılında Bağdat'ta vefat etmiştir. Aslen Türk veya Fârisî olduğu yönünde görüşler vardır.

İmam-ı Azam Ne Demek?

Nu‘mân b. Sâbit, Hanefî mezhebi muhitinde "İmâm-ı Âzam" (büyük imam) lakabı ile anılır.

İMAM-I AZAM NELER YAPTI?

Dindar ve varlıklı bir aileden gelen Nu‘mân b. Sâbit önce Kûfe'de Kur'ân-ı Kerîm'i hıfzedip, sarf, nahiv, şiir ve edebiyat, cedel ve kelâm öğrendi. Kûfe, Basra ve Irak'ın ileri gelen üstatlarından hadis dinledi. Yirmi yaşının biraz üzerindeyken Irak'ın en ünlü fakihi ve Irak fıkhının üstadı 

Hammâd b. Ebû Süleyman'ın (ö. 119/738) ilim halkasına katıldı ve uzun zaman bu ders halkasına devam etti. Bu arada Ca‘fer es-Sâdık, Muhammed el-Bâkır Hazretleri de dahil olmak üzere pek çok âlimden istifade etti.

İmâm-ı Âzam, Hammâd b. Ebû Süleyman'ın vefatı üzerine onun kürsüsüne geçti ve ders vermeye başladı. Takvâ sahibi, zeki, konulara hâkim ve bildiklerini tatlı dil, güleryüz ve özlü ifadelerle anlatan iyi bir üstat olduğu kısa zamanda duyuldu ve çok geçmeden ders halkası dönemin ileri gelen ilim erbabının katıldığı ve fıkhî meselelerin ve çözümlerinin derinlemesine tartışıldığı ileri düzey bir fıkıh akademisine dönüştü. 

Kırk yaşlarında başlamış olduğu bu öğretim hayatına otuz sene kadar devam etti. Onun ders halkalarında yetişen talebelerin sayısının 4000’i aştığı ve bunlardan kırk kadarının ictihad derecesine vardığı nakledilir.

İMAM-I AZAM’IN GÖRÜŞLERİ

İmâm-ı Âzam’ın ticarî hayatın ve günlük meselelerin içinde bulunması, insanların problem, temayül ve ihtiyaçlarını yakından tanıması da, ictihadlarının kabul görmesini sağlamış ve uygulanma şansını artırmıştır. 

İmâm-ı Âzam, hocaları tarafından kendisine intikal ettirilen önceki nesillere ait fıkhî görüşleri, rivayetleri ve ilmî mirası, içinde bulunduğu devrin şartlarını ve insanların ihtiyaçlarını dikkate alarak dinin genel ilke ve amaçları açısından yeniden değerlendirmeye ve sınırlı naslar ile sınırsız olaylar, naklin hükmü ile aklın yorumu, hadis ile re’y arasında mâkul bir denge kurmaya çalışmıştır. Bunun için de örf ve âdeti, 

Kur'an'ın genel ilkelerini, kamu yararını daima göz önünde bulundurmuş ve istihsan metodunu sıklıkla kullanmıştır. Verdiği hüküm ve fetvalarında şahsî teşebbüs ve sorumluluğun, kişi hak ve hürriyetlerinin korunmasını ilke edinmiştir. Onun bu metodu ve tavrı, daha sonra adına izâfe edilerek oluşacak olan Hanefî mezhebinin de genel esaslarını ve metodunu teşkil etmiştir.

HANEFİ MEZHEBİ NASIL ORTAYA ÇIKTI?

İmâm-ı Âzam’ın talebeleri onun tedrîsatını devam ettirdiler ve ondan öğrendikleri usule uyarak kaynaklardan hüküm istinbatını sürdürdüler. Talebelerinden bilhassa ictihad derecesine yükselenler, özellikle de Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed hocalarının görüş ve fetvalarını tasnif ve tedvîn işine giriştiler.

Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde Ebû Yûsuf'un "kadılkudât" (baş kadı) olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi haline gelmiştir. Hanefî mezhebi bilhassa doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâünnehir'de büyük bir gelişme göstermiştir. Pek çok Hanefî fakihi de buralardan yetişmiştir. Abbâsî devri sona erince yayılma durmuşsa da 

Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bu mezhebi ülke genelinde hukukî istikrarı ve yargı birliğini sağlamak maksadıyla âdeta devletin resmî mezhebi olarak benimsemesi üzerine etki alanı yeniden genişlemiştir.

Hanefi Mezhebi Nerede Yaygındır?

Bugün Türkistan, Afganistan, Türkiye ve Balkanlar’da Hanefî mezhebi çok yaygındır. Diğer mezhep mensuplarının pek az bulunduğu Hindistan'da ve Pakistan'da ise Hanefî mezhebinin tek mezhep olduğu söylenebilir.

İMAM-I AZAM EBU HANİFE’NİN ESERLERİ

1. Fıkh-ı Ekber

2. El-Alim ve’l Müteallim

3. El-Fıkhûl Ebsat

4. Osman El-Betti’ye Risalesi

5. Tevhid vasiyeti

6. Ebu Yusuf’a yazdığı vasiyet

7. El-Kaside En-Numaniyye

8. Oğlu Hammad’a vasiyeti

9. Dehri ile Tartışması

10. Yusuf ile bin Halid Es Semtiye vasiyeti

-

Ebu Zer el Gıfari - Cündeb İbni Cünâde Kısaca Hayatı

 

Ebû Zerr El-Gıfâri Cündüp Bin Cünade (r.a.)

Bir gün Sahâbe-i Kiram'dan bir grupla otururlarken, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardı: "İçinizden biri çölde ölür ve yanında müminlerden salih bir bölük bulunup, kendisini defneder."

Hz.Peygamber(s.a.a), Ebu Zer'in bu hazin sonunu önceden şu sözlerle haber vermişti: ''Allah sana merhamet etsin, ya Eba Zer! o yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız diriltilecektir.''

Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde (r.a.)

Ebû Zer hazretlerinin ismi Cündeb İbni Cünâde’dir ve Gıfâr kabilesine mensuptur. Bu sebeple Ebû Zer el-Gıfârî diye meşhur olmuştur. Kendisi ilk müslümanlardandır. Daha doğrusu müslümanların beşincisidir

Uzun boylu, esmer tenli, beyaz saçlı ve geniş omuzlu olan Ebû Zerr, zühd ve takvâ, kanaat ve istiğnâ sahibiydi. Bu sebeple Hz. Peygamber’in kendisine “İslâm’ın İsâ’sı” (Mesîhu’l-İslâm) lakabını verdiği kaydedilmektedir.

İslâm’ın ilk günlerinde müslümanlığın yayılmasında önemi büyük olan dört kişiden biri de Ebû Zer hazretleridir. Ebû Zer, hemen daima Hz. Peygamber’in huzurunda bulunur, ondan istifâde ederdi. Öğrenme konusunda büyük arzu ve iştiyak sahibiydi. Bilmediği her şeyi Hz. Peygamber’e sorardı. Hz. Ali onun için “ilim dağarcığı” demiştir.

Hz. Peygamber’e karşı son derece saygı ve muhabbet duyardı. Resûl-i Ekrem’den “halîlî” (dostum) diye bahsederdi.

Kendisi hak yanlısı, hak sever bir insandı. Bu sebeple de ashâb arasındaki ihtilaflara taraf olmadı. Fetihlerden sonra ümmetin zengin olması, emirlerin şatafat ve saltanata meyletmeleri, mal biriktirmeleri hoşuna gitmedi ve onları sert bir dille tenkid etti.

Ebû Zer hazretleri öğrendiği hadisleri zevkle ve şevkle anlatırdı. Hatta o bir keresinde şöyle demişti:

“Kılıcı enseme dayasanız, ben de Resûlullah’dan duyduğum bir hadisi başım kesilinceye kadar tebliğe vakit bulacağımı bilsem, o hadisi elbette size yetiştirirdim” (Buhârî, İlim 10; Dârimî, Mukaddime 46). Bu sözüne rağmen ondan bize 281 hadis intikal etmiştir. 

Bu biraz da onun inzivâyı tercih etmesiyle ilgili bir netice olmalıdır. Rivayetlerinin on ikisi hem Buhârî hem de Müslim’de, ikisi sadece Buharî’de, yedisi sadece Müslim’de yer almıştır. Sahâbe ve tâbiînden bir çok kişi kendisinden rivayette bulunmuşlardır.

Ebû Zer hazretleri Mekke yakınlarındaki Rebeze’de hicrî 31. yılda vefat etmiştir. Oradan geçmekte olan küçük bir grup cenâze namazını kılıp defnetmiştir.

Allah ondan razı olsun.

EBÛ ZERR el GIFÂRΠ 

Hz. Osman'ın (r.a.) hilâfetinin son yıllarıydı. Kûfe ile Mekke arasında, ancak hacıların uğrayıp geçtiği Rebeze adlı, artık o an için canlı hiçbir insanın oturmadığı bir yerde yaşlı bir kadın sürekli yol gözlüyordu. Ölüm döşeğinde yatan kocasının başında sadece bir oğlu vardı. 

Kocası, gözyaşlarını görünce, "Ağlama! Rasulullah (s.a. v.), bir gün benim de bulunduğum bir mecliste, 'içinizden biri çölde ölür ve yanında müminlerden bir topluluk bulunur' buyurmuştu. O mecliste bulunanların hepsi öldü, tek ben kaldım. Sen yolu gözle, dediğimin doğru olduğunu göreceksin. Ne ben yalan söylüyorum, ne de bana yalan söylendi" demişti.

"Hacılar geçti gitti. Bundan sonra buraya kim uğrar?" diyordu yaşlı kadın. Ümidi kesilmek üzereydi ki, ileride önce bir toz bulutu, sonra da bineklerinin üzerinde kartalı andırır süvariler göründü. "Durun, durun!" dedi onlara. "Burada Müslümanlardan biri var. Rasûlullah'ın sahabîsi Ebû Zerr. Onu kefenleyiverin!" ricasında bulundu.

Gelenler, Kûfeli meşhur Malik Eşter en-Nehâî ve arkadaşlarıydı. Ebû Zerr, kendilerine, "Yanımda bir bez, bir elbise olsaydı, onunla kefenlenirdim. Karımın bir elbisesi olsaydı, onunla kefenlenirdim. Allah ve İslâm adına söylüyorum: 

İçinizde emir, başkan veya kavmi yanında şerefli biri varsa, o beni kefenlemesin" dedi. İçlerinde, Medine menşeli bir gencin dışındaki herkes Kûfe'nin ileri gelenlerindendi. Dolayısıyla. Medineli genç, "Yanımda iki elbise var, biri üzerimde, biri heybemde" dedi ve elbiselerden biri ile Ebû Zerr'i kefenledi.

Ömründe hiç puta tapmamış. İslâm'ı ilk kucaklayanlardan, Rasûlullahın en çok sevdiği ve Aşere-i Mübeşşere'nin içinde olmasa da, Cennetle müjdelediği sahâbîlerden ve Rasûlullah'ın (s.a.v.) bilhassa "nezîr" vasfını temsil edenlerden Hz. Ebû Zerr Cündüb İbn Cünâde'nin "yalnız vefatıyla noktalanan yalnız yürüyüşü ve yalnız hayatından bazı tabloları hep birlikte takip edelim:

Cahiliye devrinde Ebu Zerr

Gıfar Oğulları kabilesi, Arap yarımadasında eşkıyalıkla ün salmış bir kabileydi. Asıl adı Cündüb bin Cünâde olan Ebû Zerr de, ilk gençlik yıllarında yol keser, eşkıyalık yapardı. Cesur, gözü pek, korkusuz ve heybetli idi. Rasûlullah'ın risaletle görevlendirildiği ilk günlerde Ebû Zerr de eşkıyalığı bırakmış, hatta kendince bir tür ibadete başlamıştı.

Ebû Zerr putlara tapmazdı. Allah'ın varlığına, hatta birliğine de inanıyordu. Cahiliye Araplarının dininde değildi, fakat gerçek Tevhid Dini’ni de bulamamıştı. 

Bir arayış içindeydi. Müslüman olduktan sonra "Ben Müslüman olmadan önce üç (bazı rivayetlerde iki, bazılarında dört)'yıl namaz kıldım'"demiş, "Kimin için kıldın?" diye sorulduğunda, "Allah için" "Ne yöne dönüyordun?" sorusuna ise. "Allah’ın beni döndürdüğü yöne" cevabını vermişti.2

Hanımının naklettiğine göre, bu devrede Hz. Ebû Zerr zengin ve cömertti. "Atları kişner, develeri böğürür, ekinleri sürülüp daneleri ayrılır, refah ve mutluluk içinde'"bir kabilede tahıl ambarı, eşyasını koyduğu haraları oldukça büyük ve evi genişti. Babası ve anasına itaatli idi.3

Ebû Zerr'in Müslüman oluşu

Rasulullah (s.a.v.)'ın İslâm'ı tebliğe başladığı günlerde Ebû Zerr (r.a.). Mekke'de bir kişinin peygamberlik dava ettiğini haber alır ve durumu araştırması için kardeşi Uneys'i Mekke'ye gönderir. Mekke'den dönen Uneys'in, peygamberlik dava eden kişinin güzel ahlâkı emrettiği ve şiir olmayan bir söz söylediği haberi Ebû Zerr'i tatmin etmez. Sonrasını bizzat Ebû Zerr'in kendi ağzından dinleyelim:

Uneys’e İstediğim konuda bana şifa verecek bir haber getirmedin' dedim ve hemen bir miktar yolluk hazırlayıp elime âsâmı aldım ve Mescid-i Haram’a geldim. Peygamberi tanımıyor ve kimseye sormak da istemiyordum. Zemzem suyu içip, Mescid'de kaldığım günlerin birinde yanıma bir genç geldi ve beni eve buyur etti. Yolda ne o bana bir şey sordu, ne de ben ona bir şey anlattım. 

Ertesi gün kuşluk vakti yeniden Mescide geldim ve yine aynı genç yanıma uğrayıp, orada ikamet niyetinde olmadığımı anlayınca 'Haydi bize gidelim' dedi. Yolda bana, 'Burada işin nedir? 

Niye geldin?' diye sordu. Kendisinden maksadımı gizli tutacağına dair söz aldım ve 'Burada peygamberlik dava eden biri çıkmış. Onunla görüşmek istiyorum' cevabını verdim. Genç, 'Arkam sıra gel. Benim girdiğim yere sen de gir. Yolda sana zarar vereceğinden korktuğum birini görürsem, ben su döker (veya ayakkabımı düzeltir) gibi yapar, bir duvara yönelir dururum. 

Sen durmaz, devam edersin" dedi. Bu şekilde beraberce Rasûlullah'ın (s.a.v.) huzuruna vardık. Bana İslâm’ı anlattı ve sonra: "Ya Ebâ Zerr! Bu işi gizli tut ve memleketine dön. Ne zaman sana emrim ve açıkça ortaya çıktığım haberi ulaşırsa, durma gel. Bu arada, kavmine İslâm'ı anlat' dedi."

Ebû Zerr, doğrudan Rebeze'ye dönmek yerine Mescid-i Haram'a gelir ve "Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû"ye haykırır. Sesini duyan müşrikler, "Saldırın şu dininden dönenin üzerine" diyerek Ebû Zerr'e hücum ederler ve 

Hz. Abbas yetişip de, "Yazıklar olsun! Gıfâr'dan birini öldürüyorsunuz!1 diye ellerinden alıncaya kadar döverler. Fakat Ebû Zerr yılmaz. Ertesi gün aynı şekilde Mescid-i Haram'da şehâdet getirir ve müşrikler kendisini yine döverler.4 Nihayet Ebû Zerr Rebeze'ye döner ve kavmine İslâm'ı anlatır.

Ebû Zerr'in Müslüman oluşuyla ilgili gelen diğer rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, Ebû Zerr, bu hadiseden sonra birkaç defa daha Mekke'ye gelmiş olmalıdır. O, "Ben Rasûlullah 'a (s.a. v.) İslâm 'ın selâmıyla selâm veren ilk kişiyim" der.5 Bu gelişlerinden birinde kardeşini ve annesini de ge-tirmiş, onlar da İslâm'la şereflenmişlerdir.

Ebû Zerr'in İslâm'ı kabulü, İslâm'ın tebliğinin ilk günlerinde olsa gerektir. Bu husustaki bütün rivayetlerin tetkikinden çıkan neticeye göre Ebû Zerr, İslâm'ı ilk kabul eden dört veya beş kişiden biridir. En azından, yetişkin erkekler içinde dördüncü veya beşincidir. İbn-i Sa'd'ın rivayetinde Ebû Zerr, "Ben, İslâm'da beşinciyim"der. 

İbn Abdi'l-Berr ve İbnü'l-Esir'in rivayetleri de aynı yoldadır. Daha başka rivayetlerde ise Ebû Zerr'in "Ben, İslâm’ın dörtte biriyim. Benden önce üç kişi Müslüman oldu; ben onların dördüncüsüydüm" dediği aktarılmaktadır.6

İslâm'ın Medine döneminde Ebû Zerr

İbn İshak, Efendimizin (s.a.v.) Hicret'i müteakip Ensar'la Muhacirler arasında yaptığı kardeşlik akdinde Münzir İbn Amr'la Ebû Zerr'i kardeş yaptığını yazıyorsa da, Vakidi bunu reddederek, Hz. Ebû Zerr'in Hendek Savaşı'ndan sonra Medine'ye döndüğünü ileri sürer. Her hal u kârda, Ebû Zerr, Medine'ye hicretten belli bir süre sonra dönmüş olmalıdır. Bu dönemde onunla daha çok Tebuk Seferi'nde karşı karşıya geliyoruz.

Mekke fetholmuş, şirkin Arabistan'daki merkezi yıkılmış ve İslâm'ın sesi, dönemin iki süperi Bizans ve Sâsânî imparatorlukları topraklarında yankılanmaya başlamıştı Bu sırada, İslâm karşısında istikbalinden endişe eden Bizans imparatorunun büyük bir ordu hazırlayıp, 

Arabistan'ın kuzeyine doğru sevk ettiği haberi geldi. Yaz sıcaklarının ortalığı kavurduğu ve hurmaların toplanıp, kışlık yiyecek için depolanma zamanıydı. Kur'ân-ı Kerim'de 'Sâatü'l-üsra' (Zorluk vakti) olarak geçen bu zamanda Muhacirler ve Ensar, tarihe Tebuk Seteri diye geçecek seferin hazırlıklarını yapıyorlardı.

Ateşli küller haline gelmiş çöl toprakları üzerinde İslâm ordusu yoluna devam ederken, arkadan tek tük gelip yeni katılmalar oluyor, mü'minle münafığın bir defa daha seçildiği bu sefere katılmak konusunda Kur'ân'ın şiddetli ikazlarını içlerinde hisseden Sahâbe-i Kiram ordudan geri kalmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. 

Biraz gecikenler hemen yola çıkıyor, Ebû Hayseme gibi bazıları, hanımlarının hazırladığı taze hurma ve soğuk su 'ziyafetleri'ni terkederek, "Rasûlullah (s.a.v.) Tebuk yolunda, kardeşlerin ateş gibi kumlar üzerindi aç ve susuz cihad meydanlarına yürürlerken, sen Ebû Hayseme, taze hurmalar, soğuk sular ve güzel kadınlarla safa içindesin. 

Vallahi bu hâl Müslümana yakışmaz, billahi yakışmaz diyerek, kendilerini çöle bırakıyorlardı. Saadet ordusu yoluna devam ederken kimlerin geride kaldığı konuşuluyor, Rasûlullah (s.a.v.), "Bırakınız onları. Eğer onlarda hayır varsa, Allah arkamızdan yetiştirir; hayır yoksa, Allah'ın haklarındaki hükmüm göreceğiz" diye cevap veriyordu.

Bir ara, "Ebû Zerr de yok" dediler Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) aynı şekilde, "Onda hayır varsa, Allah onu da yetiştirir" buyurdular.

Ebû Zerr, gerçekten gerilerdeydi. Çölde devesi yorulmuş ve bu sebeple devesinden inip, hem onu yedmek, hem de yürümek mecburiyetinde kalmıştı. Bu şekilde, cihad ordusunun önünden değil de ardında yürüdüğüne hayıflanan 

Ebû Zerr devesiyle orduya yetişemeyeceğini anlayınca devesini bırakıp heybesini yüklenmiş ve arkadan seğirterek, yolda istirahat içir mola vermiş olan orduya yetişmişti. Ufukta birinin belirdiğini ve hızlı hızlı kendilerine doğru geldiğini gören Sahabeler, "Ya

Rasûlallah, bir gelen var" dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)'in mübarek ağzından 'Ebû Zerr olaydı!"sözleri döküldü. Gelen, gerçekten Ebû Zerr'di. Kan-ter içinde kendilerine ulaşan bu büyük sahabîye Efendimiz {s.a.v.), şöyle buyurdular.

"Allah, Ebû Zerr'e rahmet etsin. Yalnız yürür, yalnız ölür, yalnız haşrolur."

Ebû Zerr Rebeze'de yalnız vefat ettiğinde Abdullah İbn Mes'ud, Rasûlullah'ın (s.a.v.) bu sözlerini tekrarlamaktan kendisini alamadı. "Allah, Ebû Zerr'e rahmet etsin. Yalnız yürür, yalnız ölür, yalnız haşrolur."

Rasûl-i Ekrem'in (s.a.v.) vefatından sonra Ebû Zerr

Efendimizin (s.a.v.) vefatı bir hüzün bulutu halinde Medine'nin üzerine çökmüş, bu kritik anda Medine halife seçimi mevzuunda az da olsa bir karışıklık yaşamıştı. Bir yandan değişik yerlerden irtidad haberleri gelirken, bir yandan, Rasûlullah'ın (s.a.v.) vefatını bekleyen münafıklar, yattıkları pusulardan başlarını çıkarmanın yollarını arıyorlardı. Ümmetin birliğe muhtaç olduğu bu esnada Ensar'dan bazıları ile yine birtakım Kureyşliler arasında Sakîfeoğulları Çardağı'nda hilâfet mevzuu görüşülüyordu. Neticede, 

Hz. Ebû Bekir'e Rasûlullah'ın {s.a.v.) ilk hayru'l-halefi, ilk halifesi olarak biat edilmiş ve bu haber Hz. Peygamberin (s.a.v.) cenazesinin yıkanma ve tekfin işiyle meşgul bulunan Hz. Ali (r.a.)'ye ve Haşimoğullarına ulaştığında, onlar da Hz. Fatıma (r.anha)'nın evinde bir araya geldiler. Tarihlerin tek tek isimlerini verdiği bu kişiler 

Hz. Ali (r.a.)'nin halife olmasını istiyorlardı. Huzeyfe İbn Yeman, Huzeyme İbn Sabit Zü'ş-Şehadeteyn, Ebû Eyyub el-Ensarî, Sehl İbn Huneyf, Osman İbn Huneyf, Bera İbn Azib, Übeyy İbn Ka'b, Zübeyr İbn Avvam, Halid İbn Said, Ammar İbn Yasir, Mikdad İbn Amr ve Selman-ı Farisî'den müteşekkil bu grubun içinde Ebû Zerr de vardı.8

Sakîfeoğulları Çardağı hadisesiyle baş gösteren anlaşmazlık, bilahare Hz. Ali ve yanındakilerin Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e biat etmeleriyle kapandı. Ardından, mürtedler bertaraf edildi ve İslâm hızla yayılmaya başladı. Hz. Ebû Bekir ve onu müteakip 

Hz. Ömer'in (Allah ikisinden de razı olsun) toplam oniki yıl süren halifelikleri döneminde, İslâm'ın bugün halkın dini olduğu toprakların çoğu fethedildi. Zalim yönetimler altında inleyen insanlar İslâm'ın adaletine koştular. Hz. Ömer İbnül-Hattab'ın şahsında efsaneleşen İslâm adaleti, 

Asya'da ve Afrika'da zulüm bulutlarını dağıttı. Bütün bu zamanlarda gerek vali, gerekse komutan olarak Hz. Ebû Zerrin adına rastlamıyoruz. Bir defasında Rasûlullah'tan (s.a.v.) emirlik talep etmişti de, İki Cihan Serveri (s.a.v.) kendisine, "Ebû Zerr, biz bu işi isteyene vermeyiz" buyurmuşlardı. 

Ebû Zerrin fıtratı idareciliğe çok müsait görünmüyordu. Bu sebeple, Hz. Osman dönemine gelinceye kadar Hz. Ebû Zerr'e fazla rastlamıyorsak da, ihtimal bir nefer sıfatıyla İslâmî fetihlere katılmış olabilir.

Ebû Zerr ve mücadelesi

Ebû Zerr, Hz. Osman zamanında Medine'de ve Şam'da, kendi anlayışı çerçevesinde yaptığı emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i anil-münkerle meşhur olmuş, hattâ, İslâm dünyasındaki komünistler onu ilk müslüman sosyalist olarak takdim etme gibi bir garabet sergilemişlerdir. Ebû Zerrin zaman zaman yanlış değerlendirilen ve istismarlara yol açan bu mücadelesinin genişçe tahlilini bir başka yazıya bırakarak, burada sadece hadiseleri vermekle yetineceğiz.

Hz. Osman zamanında İslâmî fetihler kısmen durma noktasına gelmiş, Şeyheyn dönemindeki hızlı fetihler neticesinde İslâm çok geniş bir sahaya yayıldığı gibi, grup grup Müslüman olanların ve ailelere dağıtılan savaş esirlerinin eğitilmesi ve zenginleşmenin ruhlarda hazmedilmesi problemleri baş göstermişti. 

Hz, Osman (r.a.), ihtimal iç fitnelere imkân tanımamak ve kan yakınlığından da faydalanarak, yönetimi bozulmaya meydan vermeden elinde tutabilmek için hilâfetinin bilhassa ikinci döneminde çoğu genç ve Mekke'nin fethinde Müslüman olup, "Tulekâ" diye anılan grubun içinde yer alan yakınlarını valiliklere getirmişti. 

Bu valilerin çoğu tecrübesiz olduğu gibi, kısmen kabile asabiyetine sahiptiler ve bilhassa bazıları itibariyle İslâm içinde fazla erimiş sayılmazlardı. Meselâ, Sa'd İbn Ebî Vakkas’ın yerine Küfe valiliğine tayin olunan Velid İbn Ukbe görevi devralırken, 

Hz. Sa'd kendisine, "Acaba bizden sonra sen bu memleketi daha mı iyi yöneteceksin, bizden daha akıllı ve daha mı bilgilisin? Yoksa biz mi senden daha bilgisiz ve ahmağız?" demiş, Velidin buna cevabı ise şöyle olmuştu: "Ebû Ishak, üzülme! Bu bir saltanattır; tadını sabahleyin birisi tadar, akşam bir başkası. "9

Mısır'a vali tayin edilen Abdullah İbn Ebî Şerh, Müslümanken irtidad etmiş ve Mekke'ye kaçmıştı. Fetihte kanı heder edilenler arasındaydı. Hz. Osman kendisine şefaatte bulununca Efendimizin (s.a.v.) affına nail olabilmişti.

Hz. Muaviye İbn Ebî Süfyan, Hz. Ömer tarafından Suriye'nin küçük bir bölümüne vali tayin edilmişti. Hz. Osman zamanında Suriye'nin tamamına vali oldu. Şam'da yarı bağımsız bir melik gibi davranıyordu. Daha önce Bizans hâkimiyetinde kalmış olan Şamlılar otoriter bir yönetime alışıktılar. Hz. Mu-aviye burada ciddî bir otorite kurmuş ve zenginleşmişti. 

Hz. Ömer'in kendisine "Ne bu hal?" diye sorması üzerine, Hz. Muaviye, "Buranın halkı böyle emirler altında yaşamış; bizi de böyle görürlerse itaat ederler" cevabını vermişti.

Mısır'da Ibn Ebî Serhin, Küfe'de önce Velid, sonra da, fıskından, bir gece sabahlara kadar içip, sarhoş sabah namazına çıkarak, namazı dört rekat kıldırması ve bir defasında evinde sarhoş bulunmasından sonra görevden alınması üzerine14 yerine getirilen Said İbn el-Âs'ın, Şam'da 

Hz. Muaviye'nin ve daha başka vilâyetlerde Emevî valilerinin şahsî hayatları ve idarî uygulamaları gerek Ashab-ı Kiramı, gerekse daha sonra Müslüman olmuş olanları gün geçtikçe ciddî tepkilere itiyordu.

Vilâyetlerde valilerden hoşnutsuzluğa paralel olarak, Medine'de de Hz. Osman'ın birtakım uygulamaları tenkit konusu yapılıyordu. Onun, şüphesiz birtakım endişelerle, yakınlarını valiliklere getirmesi ve 'sıla-i rahm' kaygısından ve merhametinden kaynaklanan bazı faktörlerle 

Medine'de bazı yakınlarına fey taksiminde öncelik vermesi de tepki çekiyordu. Bu arada, genel sekreterliğine getirdiği Mervan İbn el-Hakem, zaman zaman Hz. Osman'dan habersiz onun adına uygulamalarda bulunuyor ve onun yanlış uygulamaları da 

Hz. Osman'a mal ediliyordu. Mervan'ın babası Hakem İbn Ebi'l-Âs Hz. Osman'ın amcası idi ve Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olmuştu. Birtakım yakışıksız davranışlarından dolayı Rasûlullah (s.a.v.) kendisini Taife sürgün etmişti. Mervan, o zamanlar 7–8 yaşında idi. Hz. Osman, İbn Ebi'l-Âs'ı affedip, Medine'ye getirmiş ve Mervan'ı genel sekreteri yapmıştı.11

Kanaat-i acizanemce, İslâm, artık Davudi hilâfetten, Bediüzzaman Hazretleri'nin tespitleriyle, hilâfetin saltanatı dönemine geçiyor olmanın sancılarını yaşıyordu. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Davud'la sembolleştirilen hilâfet ve Hz. Süleyman'la sembolleştirilen saltanat veya meliklik, Efendimiz'den sonra şüphesiz İslâm'ı da bekliyordu. 

Kaçınılmaz görünen bu süreçte Hz. Süleyman gibi bir peygamber olmadığından, hilâfetten hilâfetin saltanatına geçiş, beraberinde bazı sancıları getiriyordu. Emevi valilerinin uygulamaları bu sancılan büyütürken, 

Hz. Peygamber (s.a.v.} döneminin katıksız safvet, samimiyet ve sadeliğini, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinin sadelik ve adaletini yaşamış bulunan Sahâbe'nin tepkilerine yol açıyordu. İşte, bu tepkileri en açık ve en gür bir şekilde seslendiren Hz. Ebû Zerr oldu.

Hz. Osman, Mervan İbn Hakem, Haris İbn el-Hakem ve Hz. Zeyd İbn Sabit'e i'talarda bulununca, Ebû Zerr sesini yükseltmeye başladı: "Malı yığanlara acıklı bir azapla müjdeler olsun!" (Tevbe: 34) ve ardından şu âyeti okudu: "Altın ve gümüşü yığıp, Allah yolunda infak etmeyenleri acıklı bir azapla müjde/e! (Tevbe: 34). 

Hz. Osman, Ebû Zerr'den tenkitlerini bu şekilde açıklamaktan vazgeçmesini istediyse de, Ebû Zerr (r.a.), tepkisini açıktan dile getirmeğe devam etti. Hz. Osman sabrediyordu. Bir gün, bir mecliste Hz. Osman, "Devlet başkanının maldan alması ve ihtiyacını kolaylaştırması caiz midir?" diye sordu. Kabü'l-Ahbar, "Beis yoktur" cevabını verince, 

Ebû Zerr, "Ey Yahudi oğlu! Dinimizi bize sen mi öğreteceksin?" şeklinde çı-kıştı. Hz. Ebû Zerrin çıkışlarından ve tepkilerinden bîzar olan Hz. Osman dayanamayarak, "Senin bana ve arkadaşlarıma ettiğin ezâ nedir? Nereye yazılmışsan, oraya git!" mukabelesinde bulundu. 

Yazıldığı yer Şam idi. Ebû Zerr Hz. Osman'a müracaat ederek, "Ben, Rasûlullah'tan 'Binalar Sel dağına vardığında Medine'den kaçılır sözünü işittim. Bana izin ver, Şam'a gideyim; orada gaza ederim "şeklinde isti'zanda bulundu. Hz. Osman izin verdi ve Ebû Zerr Şam'a yerleşti.

Muaviye, Şam'da yeşil bir saray yaptırmıştı. Ebû Zerr, bunun üzerine, "Ey Muaviye! Eğer bu Allah'ın malından ise, ihanettir. Kendi malından ise, israftır" ikazında bulundu. Ebû Zerr sık sık, "Allah'a yemin olsun, bilmediğim işler yapılıyor. 

Allah'a yemin olsun, bunlar ne Allah'ın Kitabı'nda var, ne de Nebisinin sünnetinde. Allah'a yemin olsun, hakkın söndürüldüğünü, bâtılın diriltildiğini, doğrunun yalanlandığını ve salih kulların bir yana bırakıldığını görüyorum''der dururdu. Sabah namazından sonra Şam'ın kapısında durur ve "Ateş yüklenen katarlar geldi. Allah, ma'rufu emredip de yapmayanlara, münkerden nehyedîp de işleyenlere lanet etsin!''derdi. 

Aynı sözleri her gün Muaviye'nin kapısında da yüksek sesle tekrarlardı. Muaviye ile tartışmaları sık sık cereyan ederdi. Muaviye, kendi çizgisinde gitmekle birlikte Hz. Ebû Zerr'e karşı da sabır gösterirdi. Fakat bir zaman sonra, insanları Ebû Zerrin yanına varmama konusunda uyardı. Ahnef İbn Kays anlatıyor:

'Medine'ye geldim, sonra Şam'a vardım. Namaz kılan birini gördüm. Yanına yaklaşıp, Ey Allah'ın kulu, sen kimsin? diye sordum. 'Ben Ebû Zerr'im' dedi ve bana kim olduğumu sordu. 'Ahnef ibn Kays'ım' diye cevap verdim. Sonra bana, 'Benden uzaklaş, sana şer dokunmasın dedi. 

Senden bana nasıl şer dokunur?' diye sorduğumda, Bu adam, yani Muaviye benimle kimsenin bir arada oturmaması için ilân verdirtti dedi. "12

Ebû Zerrin tenkit ve tepkileri belli bir sınıra varınca, Muaviye durumu Hz. Osman'a yazdı. Hz. Osman, cevabında Ebû Zerr'i Medine'ye göndermesini emretti. Ebû Zerr bir merkep üzerinde Medine'ye geldi. Fakat Medine'de de ikaz ve tenkitlerine devam etti. 

Hz. Osman, nihayet kendisini Rebeze'ye sürdü. Rebeze, Ebû Zerrin köyü idi, fakat artık o sıralar boş ve oturulmaz durumdaydı. Ebû Zerr, "Osman beni hicretten sonra tekrar bedevi yaptı "derdi.13

Ehl-i Sünnetin dışında Mu'tezile'den İbn Ebi'l-Hadid de bu hususta şu hükmü verir.

"Osman'ı bu noktada mazur görmek ve yaptıklarına hüsn-ü zanda bulunmak gerekir. Çünkü o, fitneden ve Müslümanların birliğinin parçalanmasından korkmuş, Ebû Zerr'i Rebeze'ye göndermeyi karışıklık çıkmasına tercih etmiştir. Bu da imam hakkında caizdir. Ashabımız Mu'tezile bu konuda böyle der ve bu, güzel ahlâka da en lâyık olandır."14

Ebû Zerrin şahsiyeti ve faziletleri

Ebû Zerr, korku nedir bilmezdi. Uzun boylu ve oldukça heybetliydi. İslâm onu öyle yoğurmuştu ki, Kur'an'ın emrinden ve Rasûlullah'ın (s.a.v.) sünnetinden en ufak bir şekilde sapmamak için elinden geleni yapardı. 

Bununla birlikte, fıtratında kısmen şiddet vardı. Rasûlullah kendisine sabır tavsiye etmese, Hz. Osman zamanında şiddete başvurabilecek ya-pıdaydı. Fakat İslâm'ın hükmü karşısında her zaman boynu kıldan ince idi.

Bir defasında Hz. Bilâl'e, "Ey kara kadının oğlu!" diye seslenivermişti. Bilâl'in şikâyeti üzerine, Efendimiz (s.a.v.) Ebû Zerre itabda bulunmuş ve "Sende hâlâ cahiliyeden eser var" demişlerdi. Bunun üzerine Ebû Zerr, derhal 

Hz. Bilâl'in bulunduğu yere koşmuş, geçeceği yere yüzünü koyarak, "Bilâl'in ayağı bu yüzü çiğnemedikçe bu yüz yerden kalkmaz" demişti.15 Hak karşısında Ebû Zerr bu idi.

Hz. Osman zamanındaki davranışlarında devrin ilcaatlarını ve yeni şartları belki gerektiğince dikkate almamış olduğu söylenebilirse de, Rasûlullah'tan işittiği bazı şeyler onu o şekilde davranmaya sevk etmişti. 'Halilim' dediği Rasûlullah'tan (s.a.v.), "Bana Kıyamet günü en yakınınız, benim dünyayı terk ettiğim şekilde bana kavuşanınızdır’’ mübarek sözünü duymuştu. 

Yine, Ahmed İbn Hanbel'in rivayetine göre, İki Cihan Serveri'nin "Helak olsun altın ve gümüşe köle olan!" ikazında bulundular. Hz. Ömer'in, "O halde ne biriktirelim, neye sahip olalım?" sorusuna ise, "Zikreden dil, şükreden kalp ve ahiretinize yardımcı olacak hanım" cevabını verdiler. 

Ebû Zerr, şüphesiz bunu da duymuştu. Sonra, Rasûlullah'ın (s.a.v.) kendisine bir ahdi vardı. Bir gün, Efendimiz (s.a.v.) kendisine, "Başında feyi kendilerine alan emirler olduğunda halin nice olur yâ Ebâ Zerr" diye bir hususa kapı aralamış. 

Ebû Zerr'in "Seni hakla gönderene yemin olsun ki, O’na kavuşuncaya kadar kı-lıcımı bırakmam" cevabına ise şu mukabelede bulunmuşlardı: "Seni daha hayırlısına irşad edeyim mi? Bana kavuşuncaya kadar sabret."17

İbn Sa'd, Hz. Ebû Zerr'in ilmi hakkında Hz. Ali'den şu rivayette bulunur.

"İlmi iyice belledi ve sonra onda acze düştü. Dini üzerinde son derece dikkatli ve hırslı idi. İlme de büyük hırsı vardı.

Çok sorar, bazen cevap alır, bazen almazdı. Ama, kabını iyice doldurmuştu. "

Hılyetü'l-Evliyâ'da şu değerlendirme vardır:

"Abiddi, zahiddi. İtaat ve kullukta tekti; İslâm'ın dörtte biri, Şeriat ve ahkâmın inmesinden önce de putları terk edendi. Davetten aylar önce ibadet ederdi. İslâm'ın selâmıyla Rasûlullah'ı ilk selamlayandı. Hak konusunda kınayanın kınamasından hiç korkmamıştır. 

Valilerin ve hâkimiyeti elinde tutanların baskısı onu ürkütmemiştir. Zorluklara ve sıkıntılara göğüs gerendi. Ahdleri ve vasiyetleri unutmadı; mihnet ve güçlüklere sabretti. Ebû'ş-Şeyh, onun hakkında şöyle demiştir: "Ebû Zerr (r.a.), Rasûlullah'a usûl ve fürûdan, iman ve ihsandan, Allah'ın sevdiği kelâmdan, Kadir gecesinden, Allah'ı görüp görmemekten, her meseleden sorardı."19

İbn Hacer, Ebû Zerr hakkında, "İlimde İbn Mes'ûd'a denk tutulurdu" der.20

İbn Sa'd, Tirmizî, Hâkim, İbn Mace, Ebû Nuaym, İbn Hanbel ve İbn Abdi'l-Berr'in rivayetinde Rasûlullah (s.a.v.), Ebû Zerr hakkında, "Lehçesi Ebû Zerr'den daha doğru olanı ne yer taşımış, ne de gök gölgelemiştir” buyurmuşlardır.

Rasûlullah'tan (s.a.v.) bu büyük sahâbî hakkında şeref-südur olmuş iki hadîsi daha zikrederek bu bahse son verelim:

'Ebû Zerr, İsa bin Meryem gibidir. İsa bin Meryem’in tevazusuna bakmak isteyen Ebû Zerr'e baksın. Zühdü ve ibadeti İsa bin Meryem'e en çok benzeyen Ebû Zerr'dir. Ebû Zerr, yeryüzünde İsa bin Meryem'in yürüyüşüyle yürür. "

"Allah (azze ve celle) bana dört kişiyi sevmemi emretti ve Kendisinin de onları sevdiğini bildirdi: Ali, Ebû Zerr, Mikdad ve Selman. "

Dipnotlar

1. İbn Sa'd. Tabakat, 4, 233; Hakim, Müstedrek, 3, 337; Belâzurî. Ensabul-Eşraf, 5,55; İ. Abdi'1-Birr, tstiab, 1,83.

2. M. Sofuoğlu. Sahih-i Müslim ve Tercümesi. 7, 391; İ. Sa'd, 4, 220.

3. Müslim, 7, 354-5.

4. İbn Sa'd, 4,224-5; Sofuoğlu, Müslim. 7, 395-7; Buharî, Sahih, 2,322-3.

5. Müslim. 7, 393; 1, Sa'd, 4,221.

6. îbn Sa'd, 4, 224; Hakim, Müstedrek, 3,342; İ. Abdi'1-Birr, îstiab, 1, 83.

7. İbn Hişam, Site, 3-4, 523-4; İbn Abdi'1-Birr, 1, 83; İbn Sa'd, 4,235.

8. Belâzurî, Ensab, 1, 558; Yakubî, Tarih, 2,114; S. H. M. Cefrî, The Origins and Early Development of Shi'a İslam, Beyrut, 51-53.

9. Ebu'1-A'lâ el-Mevdûdî, Hilâfet ve Saltanat, ç. A. Genceli, s. 130.

10. Mes'ûdî. Miirûcü z-Zeheb, 2, 344-5; A. Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevarîh-i Hulefâ, 1,442-4, Mevdûdî, a.g.e., 135-9.

11. A. Cevdet Paşa, a.g.e, 1,437-8; Mevdûdî, a.g.e., 113-4.

12. İbn Sa’d, Tabakat, 4, 229

13. Hz. Ebû Zerr ile Hz. Osman ve Hz. Muaviye arasında geçen hadiseler için bk. Belâzurî, Ensabul-Eşrâf, 5,52-4; Mes'ûdî, Müruc, 2, 348-50.

14. Şerh-ıı Nehci'i-Belâğa, 2,387.

15. Kastalânî. îrşadü's-Sârî, 1, 1!3. 16.İbnSa"d.4,229.

17. İbn Sa'd, 4. 117; Ebu Nuaym, Hılyetü'I-Evliyâ, 1, 162; benzer rivayetler Müsned-i İbn Hanbel ve Sünen-i Ebî Davud'da da vardır.

18. İbn Sa'd, 4, 232.

19. Ebu Nuaym, a.g.e., 1, 156, 169.

20. İbn Hacer, a.g.e., 4,64.

21. Tirmizî, Sünen, HN: 4052.

22. Tirmizî, HN: 3964; İ. Mace, HN: 149; f. Hanbel, 5, 351; tstiab, 2,557; İbn Hacer, el-îsabe, 3,455.

-

Şeyh Abdulkerim El Kıbrısi Kısaca Hayatı

 

Şeyh Abdülkerim, Evliyalar Sultanı Mevlana Şeyh Nazım el- Hakkani’nin, halifesidir.

Şeyh Abdülkerim’in soyu Peygamber Efendimiz (sav) ve Osmanlı Sultanlarına dayanır. Şeyh Abdülkerim Hz. Kıbrıs’ta doğmuştur ve Şeyh Nazım’ın çevresinde büyümüştür. Şeyh Nazım ve onun Şeyhi olan Şeyh Abdullah Dağıstani’den İslam ve tasavvuf eğitimini alarak kendini yetiştirmiştir.

Şeyh efendi, doğduğu günden beri tasavvufi bir hayatın içindedir. Çocukluğu Şeyh Nazım’ın yanında geçmiştir. Şeyh Nazım’ın o zamanlar Kıbrıs, Mağosa’da ki Lala Mustafa Paşa Camisi’nde verdiği tüm sohbetlere katılmış; İslam, tasavvuf, ruhsallık, insanın hakikati ve daha birçok konuda olan sohbetlerin içinde büyümüştür. Şeyh Nazım'ın, özellikle 

Osmanlılar hakkında sık sık verdiği sohbetleri, onun için ayrıcalıklıdır. Okulda aldığı resmi eğitim dışında, Peygamberlik mesleği olan çobanlık ve kaynakçılığı da gençliğinde öğrenmiştir.

Şeyh Abdülkerim’in soyu baba tarafından Fatih Sultan Mehmet Han’a, anne tarafından ise Hz.Hüseyin ve İbni Abbas’a dayanır. Annesinin babası, soyu Hz.Hasan ve Abdülkadir Geylani Hz.lerine uzanan, EvliyaAllah’tan Salih Emir Hazretleri’dir. Annesinin anne tarafı ise Mevlana Celaleddin Rumi’ye dayanır.

Şeyh Efendi 1973 Kasım’ında gönüllü olarak Kıbrıs Savaşına katılmış, 1974 yılında savaş sona erene kadar Magosa’da şehri savunarak, gösterdiği kahramanlık başarıdan dolayı gazilik unvanını almıştır.

"Amerika’ya git ve insanlara kendini sevdir....

Ey oğul, hayvani sıfatta olan insanları, inşaAllah insan sıfatına  döndüresin...”

Şeyh Nazım el-Hakkani'nin, Şeyh Abdülkerim Hz.lerine

Amerika'ya giderken yaptığı dua

Şeyh Mevlana Nazım el-Hakkani tarafından 1976'da, onun Batı’daki ilk temsilcisi ve halifesi olarak, Amerika, New York’a gönderilmiştir. Batıdaki insanlara İslam’ı tanıtmak ve kalplerine İslam sevgisini aşılamakla görevlendirilmiştir. Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler’de Kıbrıs görevlisi olarak, diplomatik ilişkilerde görev almıştır. 

BM’de çalışırken, küresel politikalardaki yolsuzluk ve ikiyüzlülüğü içeriden görerek, buna şahit olmuştur. Hakikat ve adaleti dünyanın liderleri arasında bulamayışı ve dünyadaki politikaların iç yüzünü anlayışı, onu hüsrana uğratmıştır. Daha sonra kendi işini kurarak, insanlarla bire bir iletişime geçmeye, onlara İslam’ı tanıtmaya başlamıştır. 30 yıldan fazla bir süre kendini insanlara yardım etmeye adayarak; onlara İslamiyet’i tanıtmış ve onların kendi varoluş hakikatlerini anlamalarını sağlamıştır.

1990’ların ortasında, 40’lı yaşlarına geldiğinde New York şehrinde ilk Nakşibendi Sufi Merkezi’ni kurmuş; ruhsal bir rehber, Şeyh olarak, İslamiyetle yeni tanışanlara ve Müslüman olarak doğmuş olanlara, ruhsal yolcuklarında rehber olmuştur. Türkiye’ye, Avrupa’ya, Kıbrıs’a uzun seyahatlerde bulunarak, 

Şeyh Mevlana Nazım’ın Nakşibendi Hakkani Yolu’na yeni insanlar kazandırmıştır. Almanya, Güney Amerika, Hindistan, Çin ve Güney Doğu Asya’da dergahlar kurarak, insanların İslam’la tanışmasına olanak sağlamıştır.

Kurduğu dergâhlarla, Amerika gibi bir kıtada, özellikle depresyonda olan, uyuşturucu ve ilaç bağımlısı olan insanlara, Allah sevgisini ve kendi yaratılış amaçlarını göstererek; onların kendi ruhsal potansiyellerinin farkına varmasını sağlamıştır. 

Harlem’in kenar mahallelerinde kurduğu dergâh ile madde bağımlısı olan birçok insanı, Mevlana Şeyh Nazım’ın desteği ve kendi bitmek bilmeyen enerjisi ile içinde oldukları durumdan kurtarmıştır.

2002 yazında Şeyh Abdülkerim, New York şehrinin dışında, Sidney Center’ın ufak bir köyünde, Osmanlı Nakşibendi Dergâhı'nı kurmuştur. Burası sade bir hayat yaşamayı tercih eden Müslümanların cemaatidir; yaşayanların Peygamber Efendimiz'in (sav) yaşantısına ve ibadete odaklandığı bir yerdir. Dergâh, katılmak ve öğrenmek isteyen herkese açıktır.

Şeyh Abdülkerim, dergâhtaki müritlere bir çiftlikte nasıl hayatlarını idam ettireceklerini ve nasıl beraberce cemaat olarak yaşayacaklarını kendisi öğretir. Şeyh Efendi, yemek pişirmekten marangozluğa, kaynakçılığa, hayvanların bakımına, peynir yapımına, ibadet etmeye, şarkı yazmaya, anlaşmazlıkların çözülmesine kadar her şeyi; hayatın her alanına dair becerileri müritlere öğretir.

Şeyh Efendi, Osmanlılara olan ilgilisi, onların adaletine, yasalarına, yaşam şekline olan bağlılığı ile Osmanlı Dergahı’nı kurmuştur. Kendisine her zaman, Osmanlılar’ın bilgisini, kültürünü, sosyal ve toplumsal ilişkilerdeki başarısını; Osmanlılar’ın, İslam’ı ve Tasavvufu derinlemesine yaşayışını ve ulaştıkları her yerde yaşatmalarını kendisine örnek almıştır.

Şeyh Efendi müritlere Sufizmi Osmanlılar’ın yaşadığı şekliyle öğretiyor; dergâhta beraberce cemaat olarak yaşayarak, sufi yaşantısının fiziksel ve ruhsal olarak deneyimlenmesini; müritlerin, Tasavvufu yaşayarak öğrenmesini sağlıyor. Allah’ın istediği şekilde, gerçek bir ‘insan’ olarak nasıl yaşanacağını öğretmek; Osmanlı Dergâhındaki eğitimin temelini oluşturuyor.

Şeyh Efendi, 2012 yılında Kıbrıs’a son yolculuğuna çıkmadan önce, New York'taki Osmanlı Dergâhı'nda yapımına başlanan mescidin inşası yeni tamamlanmıştı. Ayrıca, Hindistan, Almanya, Peru, Arjantin, Çin, Kıbrıs, Türkiye, Malezya da kurduğu dergâhlarla, orada yaşayan sufilere de yardımcı oluyordu.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el-Rabbani, 10 şaban 1433’te (30 Haziran 2012) Kıbrıs’ta bu dünyadan perdelenmiştir. Doğduğu şehir Magosa’da, Osmanlı Şehitleri Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Sahibul Sayf’in görevi ve öğretisi devam etmektedir. Bu dünyadan göç edip, yüksek makamlara erişmeden çok önce vekilini tayin etmiştir. Lokman Hoca Efendi, onun halifesi olarak görevi ve öğretiyi devam ettirmektedir. Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım el-Hakkani de, Lokman Efendi’ye izin ve yetki vererek, Osmanlı Nakşibendi Yolu’nun görevine devam etmesini istemiştir.

-

Kıbrıs'ın Manevi Sultanı Hala Sultan Kısaca Hayatı

 

Ümmü Haram binti Milhan radıyallahu anhâ Rasûllullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin süt halası... İlk deniz seferine katılan, şehidlik özlemiyle yanan bir hanım sahâbî... Kıbrıs'ın manevî bekçisi... Hala Sultan adıyla meşhur, şecaat sâhibi kahraman bir İslâm kadını...

Türkler arasında Hala Hâtun ve Hala Sultan diye bilinen hanım sahâbî; Ümmü Harâm bint Milhân (r.anha) Peygamberimizin (sav.) yakınıdır.

Nesebi Hazrec kabilesinin kolu Neccâroğulları’na dayanır. Annesi de yine Benî Neccâr’dan Mâlik b. Adî’nin kızı Müleyke’dir. Enes b. Mâlik’in (ra.) annesi Ümmü Süleym (r.anha) onun kız kardeşi, her ikisi de Bi’rimaûne hadisesinde şehid düşen 

Harâm ve Süleym de erkek kardeşleridir. Resûl-i Ekrem’e (sav.) biat eden kadınlardan olan Ümmü Harâm (r.anha), Ubâde b. Sâmit ile evlenmiş ve bu evlilikten Muhammed adında bir çocuğu doğmuştur.

Resûlullah’ın (sav.) dedesi Abdülmuttalib’in annesi Selmâ, Neccâroğulları’ndan olduğu için Ümmü Harâm ve Ümmü Süleym (r.anha) ile Resûl-i Ekrem (sav.) arasında süt veya soy bakımından teyze-yeğen ilişkisi vardı. Bazı âlimlere göre Ümmü Harâm (r.anha), Hz. Peygamber’in (sav.) sütteyzelerinden biriydi, bazılarına göre ise aralarında babası veya dedesi yönünden sütteyzeliği bulunmaktaydı (Nevevî, XIII, 57; XVI, 10).

Bu sebeple Resûlullah (sav.) kendini onlara daha yakın hisseder, Kubâ Mescidi’ni ziyarete gittiğinde her iki kardeşin orada bulunan evlerine misafir olur, yemek yer, öğle uykusuna yatar, hazır bulunanlara nâfile namaz kıldırırdı.

Ümmü Harâm’ın (r.anha) rivayet ettiğine göre bir defasında Resûl-i Ekrem (sav.) onun evinde öğle uykusundan gülerek uyanmış, Ümmü Harâm (r.anha) niçin güldüğünü sorunca uykusunda kendisine ümmetinden fetih maksadıyla 

Akdeniz’e açılan bazı kimselerin gösterildiğini ve onların cennetlik olduğunu söylemiş, bunun üzerine Ümmü Harâm (r.anha) kendisinin de onların arasında bulunması için dua etmesini istemiş, o da dua etmiştir.

Ardından tekrar uykuya dalmış, yine gülerek uyanmış, Ümmü Harâm’ın (r.anha) bu defaki sorusu üzerine de ümmetinden bazılarının İstanbul’u fethetmek amacıyla sefere çıkacağını, onların da günahlarının bağışlanacağını haber vermiştir. 

Ümmü Harâm (r.anha) kendisinin de onların arasında bulunması için dua etmesini isteyince Resûl-i Ekrem (sav.) ona birinci grupta olduğunu söylemiştir (Buhârî, “Cihâd”, 3, 8, 63, 75, 93, “İstiʾẕân”, 41, “Taʿbîr”, 12; Müslim, “İmâre”, 160).

28 (648-49) yılında Hz. Osman’ın halifeliği döneminde yapılan ve Müslümanların ilk deniz seferi olan Kıbrıs seferine eşiyle birlikte iştirak etti. Bu sefere Ebû Zer el-Gıfârî, Ebü’d-Derdâ (ra.) gibi sahâbîler de katılmıştı.

Ümmü Harâm (r.anha), Kıbrıs’a ulaşıp gemiden indikten sonra bindiği katırdan düştü, boynu kırılarak şehid oldu ve orada defnedildi (Buhârî, “Cihâd”, 63, 75). Ümmü Harâm’ın (r.anha) Kıbrıs’ta Hala Sultan Tekkesi adıyla bilinen, Larnaka civarında Tuzla’daki kabri bugün de ziyaret edilmektedir.


Ümmü Haram (r.anhâ) bi'setten önce Medine'de doğdu. Hazrec kabîlesinin Benî Neccar koluna mensuptur. Babası; Milhan İbni Hâlid, annesi Müleyke binti Mâlik'tir. Asıl adı bilinememektedir. Ümmü Haram künyesiyle meşhur olmuştur. Enes İbni Mâlik (r.a.)'ın teyzesidir. Haram İbni Milhan (r.a.)'ın da kızkardeşi olur.

O, Medine'nin ilk müslüman hanımlarından idi. İslâmdan önce Amr İbni Kays ile evlendi. Kays ve Abdullah adında iki oğlu oldu. İslâm güneşi Medine'ye yayılmaya başlayınca kocasının da müslüman olmasını istedi. Her vesileyle beyini İslâm'a davet etti. Fakat kocası bu davete icâbet etmedi. Müslüman olmayı kabul etmedi. Çaresiz kalan Ümmü Haram (r.anhâ) müşrik kocasından ayrılmak zorunda kaldı. Bir müşrikle hayatını devam ettirmek istemedi. İffetiyle, vakarıyla inancını daha diri yaşamayı arzu etti. Bir müddet sonra Ensar'ın ileri gelenlerinden meşhur sahâbî Ubâde İbni Sâmit (r.a.) ile evlendi.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN RÜYÂSI

İki Cihan Güneşi Efendimiz zaman zaman süt halası bulunan Ümmü Haram (r.anhâ)'nın evini ziyaret ederdi. Bazan öğle üstü kaylûlesini orada yaptığı olurdu. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz bu evde biraz sohbet ettikten sonra uykuya daldı. Bir müddet sonra gülümseyerek uyandı. Efendimizin tebessüm ederek kalkışına hayret eden Ümmü Haram (r.anhâ): "–Ya Rasûlallah! Anam-babam sana fedâ olsun. Niçin gülüyorsunuz?" diye sordu. Efendimiz de: "Ey Ümmü Haram! Ümmetimden bir kısmının gemilere binip kâfirlerle savaşmaya gittiğini gördüm."buyurdu. İleride olacak deniz savaşlarına işaret etti.

Ümmü Haram (r.anhâ) şehâdet özlemiyle yanmaktaydı. Bu beşâreti duyunca heyecanlandı. O sefere katılacaklar arasında bulunmayı arzu etti ve: "Ya Resûlallah! Duâ etseniz de ben de onlardan biri olsam" diye ricada bulundu. İki Cihan Güneşi Efendimiz de onun istediğine: "Ya Rabbi! Bunu da onlardan eyle" diye duâ ederek karşılık verdi. Sonra yeniden istirahat etmek üzere sağ yanına doğru uzandı.

Fazla bir zaman geçmemişti ki, Efendimiz yine tebessüm ederek kalktı. Ümmü Haram (r.anhâ) yine gülümsemesinin sebebini sordu. Efendimiz: "Bu defa da ümmetimden bir kısmının padişahların tahtlarına kuruldukları gibi debdebeli bir halde gazâya gittiklerini gördüm." dedi. Ümmü  Haram (r.anhâ) tekrar dua etmesi ricasında bulundu. Kendisinin de onların arasında olmayı arzu ettiğini söyledi. Rasûlullah (s.a.) Efendimiz ona: "Sen öncekilerdensin" buyurdu. Onun deniz seferinde bulunacağını haber vermiş oldu.

Zaman çabuk geçmekteydi. İki Cihan Güneşi Efendimiz dünyadan ayrılmış, dâr-ı bekâya irtihal eylemişti. Ümmü Haram (r.anhâ)'nın kocası Ubâde İbni Sâmit (r.a.) Humus'da tebliğ vazifesinde bulunmak üzere görevlendirildi. Birlikte Humus'a gittiler. Uzun bir müddet orada İslâm'ın yayılması için gayret gösterdiler.

KIBRIS'IN ŞEHÎDESİ HALA SULTAN

Hz. Osman (r.a.)'ın halifelik döneminde bir donanma hazırlandı. Bununla Kıbrıs adasını fethetmek üzere sefere çıkıldı. Bu müslümanların ilk deniz seferiydi. Ubâde İbni Sâmit (r.a.) ile hanımı Ümmü Haram (r.anhâ)'da bu sefere katılmışlardı. 86 yaşlarına girmiş olan Ümmü Haram (r.anhâ) bütün güçlüklere göğüs geriyor, sıkıntılara tahammül ediyordu. Gayet sakindi. Yolculuğun verdiği meşakkatlerden şikâyette bulunmuyordu. Onun gönlü İslâm'ı tebliğ heyecanıyla doluydu. Kıbrıs'taki insanlara İslâm'ı ulaştırma neşesi içerisinde yolculuğuna sabır ve metanetle devam ediyordu.

O, Rasûlullah (s.a.)'in verdiği müjdeyi hatırlayarak şehidlik özlemi içinde zinde hareket etmeye çalışıyordu. Onun tahakkuk edeceği vakti bekliyordu. Cenâb-ı Hak'ın şehitlere hazırladığı ikramları düşünüyor, ona kavuşmanın sevinciyle çektikleri sıkıntılara aldırış etmiyordu. Yaşlı haliyle onun bu neşesi, zindeliği diğer askerlere de örnek teşkil ediyordu. Onların sabırlarının artmasına vesile oluyordu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra donanma Kıbrıs'a ulaştı. Önce oradaki insanları müslüman olmaya davet ettiler. Kabul etmeyince cizye vermelerini teklif ettiler. Rumlar buna da yanaşmayınca şiddetli çarpışmalar başlamış oldu. Kısa zamanda Rum donanması mağlub edildi. İslâm ordusu bir çıkarma hareketiyle iç kısımlara daldı. Savaş karada devam etmeye başladı. Daha fazla direnemeyen, Rumlar cizye vermeyi kabul ederek barış teklifinde bulundu.

Ümmü Haram (r.anhâ) yaşlı olmasına rağmen yerinde duramıyordu. Özlemini çektiği şehitlik mertebesine kavuşmak için yaşının üstünde canlılık ve gayret gösteriyordu. Bir an önce neticeye ulaşmak istiyordu. Genç askerler onun bu haline şaşıyorlar ve ona bakarak kendileri daha bir gayrete geliyorlardı.

O, ihtiyar mücâhide hala askerlerle beraber Kıbrıs içlerine doğru dalıp gitti. Larnaka yakınlarına vardıklarında bindiği atın ayaklarının sürçmesinden dolayı düştü ve oracıkta ruhunu teslim etti. Böylece çok özlediği şehâdet mertebesine kavuşmuş oldu.

KIBRIS'IN FETHİ

Kıbrıs, Hicretin 28. yılında fethedildi. Ümmü Haram (r.anhâ) da bu fethin bir sembolü oldu. Larnaka şehrinin Tuz gölü kıyısında bulunan kabrine 1570 m. Senede bir türbe yapıldı. "Hala Sultan" adıyla yüzyıllardır oradan feyiz ve bereket saçmaktadır.

Hala Sultan Türbesi, İstanbul'daki Eyüb Sultan Türbesi gibi Kıbrıs'taki İslâm varlığının en eski izlerini taşımaktadır. İki Cihan Güneşi Efendimize yakınlığı sebebiyle müslümanlar hep hürmet etmiştir. Ecdadımız, Kıbrıs hizasından geçen gemilere selâm verdirmiştir. Birinci dünya savaşına kadar buradan geçen Osmanlı gemilerince top atışı ile selâmlandığı rivayet edilir. Kıbrıs'lı Türkler için "Hala Sultan Kabri ve Türbesi" önemli ziyaretgâhlardan biri olmuştur. Cenâb-I Hak şefaatlerine nâil eylesin. Amin.

Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 2002 - Ağustos, Sayı: 198, Sayfa: 060
-

Şeyh Abdülkerim El Kıbrisi Kısaca Hayatı

 

Şeyh Abdülkerim, Evliyalar Sultanı Mevlana Şeyh Nazım el- Hakkani’nin, halifesidir.

Şeyh Abdülkerim’in soyu Peygamber Efendimiz (sav) ve Osmanlı Sultanlarına dayanır. Şeyh Abdülkerim Hz. Kıbrıs’ta doğmuştur ve Şeyh Nazım’ın çevresinde büyümüştür. Şeyh Nazım ve onun Şeyhi olan Şeyh Abdullah Dağıstani’den İslam ve tasavvuf eğitimini alarak kendini yetiştirmiştir.

Şeyh efendi, doğduğu günden beri tasavvufi bir hayatın içindedir. Çocukluğu Şeyh Nazım’ın yanında geçmiştir. Şeyh Nazım’ın o zamanlar Kıbrıs, Mağosa’da ki Lala Mustafa Paşa Camisi’nde verdiği tüm sohbetlere katılmış; İslam, tasavvuf, ruhsallık, insanın hakikati ve daha birçok konuda olan sohbetlerin içinde büyümüştür. Şeyh Nazım'ın, özellikle 

Osmanlılar hakkında sık sık verdiği sohbetleri, onun için ayrıcalıklıdır. Okulda aldığı resmi eğitim dışında, Peygamberlik mesleği olan çobanlık ve kaynakçılığı da gençliğinde öğrenmiştir.

Şeyh Abdülkerim’in soyu baba tarafından Fatih Sultan Mehmet Han’a, anne tarafından ise Hz.Hüseyin ve İbni Abbas’a dayanır. Annesinin babası, soyu Hz.Hasan ve Abdülkadir Geylani Hz.lerine uzanan, EvliyaAllah’tan Salih Emir Hazretleri’dir. Annesinin anne tarafı ise Mevlana Celaleddin Rumi’ye dayanır.

Şeyh Efendi 1973 Kasım’ında gönüllü olarak Kıbrıs Savaşına katılmış, 1974 yılında savaş sona erene kadar Magosa’da şehri savunarak, gösterdiği kahramanlık başarıdan dolayı gazilik unvanını almıştır.

Şeyh Mevlana Nazım el-Hakkani tarafından 1976'da, onun Batı’daki ilk temsilcisi ve halifesi olarak, Amerika, New York’a gönderilmiştir. Batıdaki insanlara İslam’ı tanıtmak ve kalplerine İslam sevgisini aşılamakla görevlendirilmiştir. Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler’de Kıbrıs görevlisi olarak, diplomatik ilişkilerde görev almıştır. BM’de çalışırken, küresel politikalardaki yolsuzluk ve ikiyüzlülüğü içeriden görerek, buna şahit olmuştur. 

Hakikat ve adaleti dünyanın liderleri arasında bulamayışı ve dünyadaki politikaların iç yüzünü anlayışı, onu hüsrana uğratmıştır. Daha sonra kendi işini kurarak, insanlarla bire bir iletişime geçmeye, onlara İslam’ı tanıtmaya başlamıştır. 30 yıldan fazla bir süre kendini insanlara yardım etmeye adayarak; onlara İslamiyet’i tanıtmış ve onların kendi varoluş hakikatlerini anlamalarını sağlamıştır.

1990’ların ortasında, 40’lı yaşlarına geldiğinde New York şehrinde ilk Nakşibendi Sufi Merkezi’ni kurmuş; ruhsal bir rehber, Şeyh olarak, İslamiyetle yeni tanışanlara ve Müslüman olarak doğmuş olanlara, ruhsal yolcuklarında rehber olmuştur. Türkiye’ye, Avrupa’ya, Kıbrıs’a uzun seyahatlerde bulunarak, Şeyh Mevlana Nazım’ın Nakşibendi Hakkani Yolu’na yeni insanlar kazandırmıştır. Almanya, Güney Amerika, Hindistan, Çin ve Güney Doğu Asya’da dergahlar kurarak, insanların İslam’la tanışmasına olanak sağlamıştır.

Kurduğu dergâhlarla, Amerika gibi bir kıtada, özellikle depresyonda olan, uyuşturucu ve ilaç bağımlısı olan insanlara, Allah sevgisini ve kendi yaratılış amaçlarını göstererek; onların kendi ruhsal potansiyellerinin farkına varmasını sağlamıştır. Harlem’in kenar mahallelerinde kurduğu dergâh ile madde bağımlısı olan birçok insanı, Mevlana Şeyh Nazım’ın desteği ve kendi bitmek bilmeyen enerjisi ile içinde oldukları durumdan kurtarmıştır.

2002 yazında Şeyh Abdülkerim, New York şehrinin dışında, Sidney Center’ın ufak bir köyünde, Osmanlı Nakşibendi Dergâhı'nı kurmuştur. Burası sade bir hayat yaşamayı tercih eden Müslümanların cemaatidir; yaşayanların Peygamber Efendimiz'in (sav) yaşantısına ve ibadete odaklandığı bir yerdir. Dergâh, katılmak ve öğrenmek isteyen herkese açıktır.

Şeyh Abdülkerim, dergâhtaki müritlere bir çiftlikte nasıl hayatlarını idam ettireceklerini ve nasıl beraberce cemaat olarak yaşayacaklarını kendisi öğretir. Şeyh Efendi, yemek pişirmekten marangozluğa, kaynakçılığa, hayvanların bakımına, peynir yapımına, ibadet etmeye, şarkı yazmaya, anlaşmazlıkların çözülmesine kadar her şeyi; hayatın her alanına dair becerileri müritlere öğretir.

Şeyh Efendi, Osmanlılara olan ilgilisi, onların adaletine, yasalarına, yaşam şekline olan bağlılığı ile Osmanlı Dergahı’nı kurmuştur. Kendisine her zaman, Osmanlılar’ın bilgisini, kültürünü, sosyal ve toplumsal ilişkilerdeki başarısını; Osmanlılar’ın, İslam’ı ve Tasavvufu derinlemesine yaşayışını ve ulaştıkları her yerde yaşatmalarını kendisine örnek almıştır.

Şeyh Efendi müritlere Sufizmi Osmanlılar’ın yaşadığı şekliyle öğretiyor; dergâhta beraberce cemaat olarak yaşayarak, sufi yaşantısının fiziksel ve ruhsal olarak deneyimlenmesini; müritlerin, Tasavvufu yaşayarak öğrenmesini sağlıyor. Allah’ın istediği şekilde, gerçek bir ‘insan’ olarak nasıl yaşanacağını öğretmek; Osmanlı Dergâhındaki eğitimin temelini oluşturuyor.

Şeyh Efendi, 2012 yılında Kıbrıs’a son yolculuğuna çıkmadan önce, New York'taki Osmanlı Dergâhı'nda yapımına başlanan mescidin inşası yeni tamamlanmıştı. Ayrıca, Hindistan, Almanya, Peru, Arjantin, Çin, Kıbrıs, Türkiye, Malezya da kurduğu dergâhlarla, orada yaşayan sufilere de yardımcı oluyordu.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el-Rabbani, 10 şaban 1433’te (30 Haziran 2012) Kıbrıs’ta bu dünyadan perdelenmiştir. Doğduğu şehir Magosa’da, Osmanlı Şehitleri Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Sahibul Sayf’in görevi ve öğretisi devam etmektedir. Bu dünyadan göç edip, yüksek makamlara erişmeden çok önce vekilini tayin etmiştir. Lokman Hoca Efendi, onun halifesi olarak görevi ve öğretiyi devam ettirmektedir. Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım el-Hakkani de, Lokman Efendi’ye izin ve yetki vererek, Osmanlı Nakşibendi Yolu’nun görevine devam etmesini istemiştir.

-

Vahşi Bin Harb (Ebu Deseme) Kısaca Hayatı

 

Hz. Vahşi (r.a.) kimdir? Peygamber (s.a.s.) Efendimizin amcası, Hz. Hamza’yı (r.a.) şehit eden Vahşî İbni Harb’ın hayatı.

Habeşistanlı bir zenci olan Vahşî İbni Harb, Uhud Gazvesi’nde Hz. Hamza’yı -radıyallahu anh- şehit etmişti. İslâmiyet’in süratle yayılmaya başladığını görünce Mekke’den Tâif’e kaçtı. Mekke fethedilince Tâifliler Hz. Peygamber’e -sallallahu aleyhi ve sellem- bir heyet gönderdiler. Bu heyete Vahşî’yi -radıyallahu anh- de aldılar. Heyet Resûlullah’ın -sallallahu aleyhi ve sellem- huzuruna çıktığı zaman, onunla Vahşî -radıyallahu anh- arasında şu konuşma geçti:

- Sen Vahşî misin?

- Evet, Vahşî’yim.

- Hamza’yı sen mi öldürdün?

- Bu iş size haber verildiği gibi oldu.

- Bana yüzünü göstermeyebilir misin?

Bunun üzerine Vahşî -radıyallahu anh- hemen Hz. Peygamber’in -sallallahu aleyhi ve sellem- huzurundan çıktı; bir daha da ona görünmedi.

Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vefatından sonra peygamberlik iddiasında bulunan Müseylime ile yapılan savaşa katıldı ve Müseylimetülkezzâb’ı o öldürdü. “Câhiliye devrinde insanların en hayırlısını, Müslüman olduktan sonra da insanların en fenasını öldürdüm” diyen Vahşî -radıyallahu anh- Yermük Savaşı’na da katıldı. 

Sonra Humus’a yerleşti ve orada öldü. Hz. Peygamber’den -sallallahu aleyhi ve sellem- dört hadis rivayet etmiştir.

Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

İbn Abbas (r.a)’dan rivayet edilmiştir;

Allah’ın Rasûlü, Hz. Hamza’nın katili Vahşi b. Harb’e haber göndererek onu İslâm’a davet etti. Vahşi, Rasûlü Ekrem’e şu cevabı gönderdi:

“Ey Muhammed! Sen beni İslâm’a nasıl davet edersin? Halbuki senin iddiana göre adam öldüren veya Allah’a ortak koşan veya zina eden bir kimse günahlarla karşı karşıya gelir. Onun için kıyamet gününde azab kat kat verilir. O azabta rezil ve zelil olarak kalır. Ben ise bütün bunları yaptım. Acaba benim için bir ruhsat var mıdır?” dedi. Bunun üzerine Cenabı Hak, Furkan suresinin 70. ayetini nazil buyurdu.

Furkan suresi 70:

"Ancak tevbe edip inanan ve sâlih ameller işleyenler müstesnâ. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirecektir. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir."

Vahşi:

“Ey Muhammed! Ancak tevbe eden, iman eden, salih amel işleyenleri istisna eden şart şiddetli bir şarttır. Belki de ben buna güç yetiremeyeceğim” diye haber saldığında, Cenabı Hak, Nisa suresinin 48. ayetini indirdi.

Nisa Suresi 48:

"Allah, kendisine şirk koşulmasını kesinlikle bağışlamaz. Bunun altındaki günahları ise dilediği kimse için affeder. Kim Allah’a şirk koşarsa, hiç şüphesiz korkunç bir iftirada bulunmuş, pek büyük bir günah işlemiş olur. "

Yine Vahşi:

“Ey Muhammed! Görüyorum ki bu da Allah’ın isteğinden sonra olur. Bilmiyorum acaba Allah beni affeder mi, etmez mi? Bundan başkası var mıdır?” dedi. Bunun üzerine Cenabı Hak Zümer suresinin 53. ayetini indirdi.

Zümer Suresi 53:

De ki: “Ey günah işleyerek kendilerine yazık eden kul­la­rım! Al­lah’ın rah­me­tin­den ümî­di­ni­zi kes­me­yi­n! Çünkü Al­lah, bü­tün gü­nah­la­rı bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”

Zümer Suresi Tefsirini Okumak İçin Tıklayın...

O zaman Vahşi:

“Evet” dedi ve müslüman oldu.

Orada bulunanlar sordular, “Ey Allah’ın Rasûlü! Vahşi’ye isabet eden bize de etmiştir (biz de onun gibi katl, zina işlemişizdir)” dediler.

Rasûl-ü Ekrem s.a.v’de:

“Bu ayetin muhatabı sadece Vahşi değil, bütün müslümanlardır” buyurdu.

(Hadis-i Şerif/Tabarani, İbn Abbas)

-

Somuncu Baba Kısaca Hayatı

 

Şeyh Hamid-i Aksarayi Kimdir?

Somuncu Baba adı ile biline Şeyh Hamid-i Aksarayi 1331 yılında Kayseri iline Akçakaya Köyünde dünyaya gelmiştir. Babası, Anadolu’ya gelerek insanlara İslam’ı anlatan Horasan Erenlerinden Şeyh Şemseddin Musa Kayseri efendidir.  24. kuşaktan Hz. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) akraba olması nedeni ile “seyyid” olarak anılırlar.

Somuncu Baba ilk eğitimini babası Şeyh Şemseddin Musa Kayseri’den almıştır. Bunun yanında dönemin en büyük alimlerinin dizinden dibinde ilim öğrenmiştir. Somuncu Babayı sadece ilim öğrenmek yetmemiştir. Kendisine mürşid bulmak için Şam’a gitmiştir. Doğunun büyük alimleri ile hemhal olarak ilmi derecesini artırırken Alaaddin Erdebili ve Bayezid-i Bistami Hazretlerinin manevi huzurunda terbiye alarak öğrencileri mertebesine yükselmiştir.

Somuncu Baba dini ilimleri aldıktan sonra tasavvufa yönelmiştir. Manevi alemde aldığı emir ile Tebriz’e Hace Alaaddin Erdebili hazretlerine talebe olmuştur.

Hace Alaaddin Erdebili Hazretleri veli mertebesine ulaşan Somuncu Babaya verdiği ilmi ve tasavvufi eğitimi verdikten veli sonra kendisini insanları İslam’ı anlatması için Anadolu’ya göndermiştir.

Neden Somuncu Baba Denmiştir

İrşad görevini üstlenen Somuncu Baba Kayseri’ye gelerek insanlara İslam’ı anlatmıştır. Somuncu Baba talebesi olması için Ankara’da yaşayan Numan isimli hocayı Kayseri’ye çağırarak ona zahiri ve batini ilim dersleri vermiştir. Numan Kayseri’ye bayram günü geldiği için Somuncu Baba Numan’a Bayram ismini vermiştir. Aldığı dersler ile veli mertebesine ulaşan Numan, Hacı Bayram Veli olarak Anadolu’da büyük bir veli olarak ün salmıştır

Somuncu Baba daha sonraki yıllar içerisinde Bursa’ya gitmiştir. Burada kendisi insanlara tanıtmayıp sıradan bir insan gibi hayat sürmüştür. Geçimini sağlamak için Bursa’ya bir fırın yapıp ekmek çıkarmaya başlamıştır. Şeyh Hamid-i Aksarayi Hazretleri çıkardığı ekmekleri “Somun! Mü’minler somun!” nidası ile sattığı için halk ona “Somuncu Baba” demeye başladı. Somuncu Baba ismini oradan almıştır.

Somuncu Babanın Kerameti

Yıldırım Bayezid’in damadı Seyyid Emir Sultan Somuncu Babanın fırınına gelip içerisindeki yemeğin pişmesi için çömlek verir. Somuncu Baba fırında ateş olmadığı halde çömleği fırına yerleştirir ve yemek ateş olmadığı halde pişer. Somuncu Babanın kerametini gören Emir Sultan Somuncu Babaya büyük hürmet eder.

Ulu Camiinin açılışı Cuma günü yapılır. Camii büyük zatlarla ve halkla doludur. Yıldırım Beyazıt Cuma hutbesini Emir Sultan’ın vermesini ister. Ancak Emir Sultan camii içerisinde büyük bir zat varken kendisinin hutbe okumasının uygun olmadığı söyleyip Somuncu Babanın hutbeyi vermesini ister.

Somuncubaba Yıldırım Beyazıd Han’ın yaptırdığı Ulu Cami’nin inşaatında çalışan işçilerin somun ihtiyacını karşıladı. Somuncubaba’nın Bursa’da veli olduğu Ulu Cami’nin açıldığı Cuma Namazında anlaşıldı. Caminin açılış merasiminin 

Cuma namazıyla yapılacağı ilan edildi. Yıldırım Beyazıd, damadı Emir Sultan, Molla Fenari hazretleri, ulemadan büyük zatlar ve kalabalık halk camiyi doldurdu. Yıldırım Beyazıd Caminin açılış hutbesini Emir Sultan hazretlerinin vermesini istedi.

Somuncu Baba veliliğinin açığa çıkması ile namaz sonrası verdiği vaazda Fatiha suresinin yedi farklı tefsirini yapar. Camideki alim zatlar dahi şaşkınlık içerisinde Somuncu Babanın büyük bir veli olduğu kabul edilir.

Cemaat Somuncu Babanın hayır duasını almak ve feyizlenmek için camiinin üç ayrı kapısında sıra olur. Somuncu Baba Allah’ın izniyle keramet göstererek üç kapıdan da aynı anda geçerek cemaate elini öptürür. Herkes Somuncu Babanın elini öptüklerini söyleyince keramet ortaya çıkar.

Sırrının ortaya çıkması ile Somuncu Baba Bursa’nın rızıklanması ve yeşil kalması için dua edip Aksaray’a geri döner. Bursa o gün bu gündür yeşil Bursadır.

Nasıl Vefat Etmiştir?

Aksaray’da halkın hürmetle karşıladığı Somuncu Baba irşada ve talebe yetiştirmeye devam etmiştir. Aksaray’da çok sayıda keramet göstererek halkın kendisine bağlanmasını sağlamıştır.

Somuncu Baba 1412 yılında talebelerinden ve arkadaşlarından helallik alıp namaz kılar ve dua sonunda gözlerini dünyaya kapatır. Cenaze namazını Hacı Bayram-ı Velî hazretleri kıldırmıştır.

Somuncu Baba

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu'da yetişen âlim ve velîlerin büyüklerinden. "Somuncu Baba" lakabıyla tanınıp meşhûr oldu. 1349 (H.750) senesinde Kayseri'de doğdu. İsmi Hâmid, babasının ismi Şemseddîn Mûsâ'dır. İlk tahsîlini babasından aldı. Babasının vefâtından sonra Şam'a giderek, Hankâh-ı Bâyezîdiyye'de ilim öğrendi. Tasavvuf yoluna girdi. 

Orada pekçok velînin sohbetlerine katıldı. Burada Üveysî olarak, mânevî yol ile Bâyezîd-i Bistâmî'den feyz aldı. Şam'da bir müddet ilim tahsîlinde bulunduktan sonra, Tebrîz yakınlarında Hoy kasabasında bulunan Hâce Alâeddîn-i Erdebîlî hazretlerinin huzûruna gitti. 

Var gücüyle hocasına hizmet ederek, ilim öğrendi. Tasavvuf yolunda üstün derecelere kavuştu. Alâeddîn-i Erdebîlî, bir gün Hâmid-i Velî'ye; "Artık bizden öğrendiğin ilmi, Allahü teâlânın dînini, insanlara öğretmek üzere Anadolu'ya git!" buyurdu. Ona böylece, insanları yetiştirmek için icâzet verdi. Hocasının bu sözleri, bâzı anlayışı kıt, hasetçi kimselerin, içlerinden Hâmid-i Velîye buğz etmelerine sebeb oldu. 

HâceAlâeddîn, Hâmid-i Velî'yi bütün talebeleriyle birlikte, "Şemseddîn-i Tebrîzî Makâmı." denilen yere kadar uğurladı. Vedâ edip yanlarından ayrılınca, hased edenlerin de bulunduğu topluluğa dönerek; "Hamîdüddîn'in arkasından, gözden kayboluncaya kadar bakınız. 

Eğer dönüp bizden tarafa bakarsa, Anadolu'da onun ilminden istifâde ederler. Şâyet bakmazsa, onun ilminden hiçkimse istifâde edemez." buyurdu. Orada bulunanlar merakla Hamîdüddîn'in arkasından bakmaya başladılar. Bu hâli cenâb-ı Hakkın izniyle anlayan Hâmid-i Velî, gözden kaybolmadan önce iki defâ arkasına baktı. Böylece onların hasedlerini giderdi. Büyük bir âlim ve veliyy-i kâmil olarak Kayseri'ye döndü.

Hamîdüddîn hazretleri, Kayseri'de insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmeye başladı. Talebeleri, ondan feyz almağa, hasta kalblerine şifâ olan nasîhatleriyle, sohbetleriyle şereflenmeğe başladılar. Hamîdüddîn, bir gün çok sevdiği talebelerinden Şücâ-i Karamânî'yi huzûruna çağırarak; "Ankara'da Nûmân isminde bir müderris vardır. 

Onu bulup buraya dâvet ediniz!" buyurdu. Şücâ-i Karamânî de hocasının emrini yerine getirmek için Ankara'ya gidip, durumu bildirdi. Müderris Nûmân; "Bu dâvete icâbet lâzımdır." diyerek, berâberce Kayseri'ye geldiler. Kurban bayramı günü buluştukları için, hocası ona "Bayram" lakabını verdi.Müderris Nûmân, Hamîdüddîn hazretlerini görüp sohbetlerini dinleyince, onun büyük bir âlim ve velî olduğunu anladı. Kısa zamanda pekçok kerâmetlerini de görünce, daha çok bağlandı. Onun teveccühleri altında yetişmeye başladı. Hocasından zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenerek kısa zamanda büyük mesâfeler aldı. 

Bir gün hocası; "Hâcı Bayram! Zâhirî ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Bâtınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş velîleri ve derecelerini de gördün. Hangisini murâd edersen onu seç!" buyurdu. Hâcı Bayram da, velîlerin yüksek hâllerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Zamânının büyük velîlerinden oldu.

Hamîdüddîn hazretleri, mânevî bir emir üzerine Tebrîz'e gitti. Tebrîz'den de Anadolu'ya gelip, Bursa'ya yerleşti. Hâcı Bayram-ı Velî, sık sık Bursa'ya gelip hocasını ziyâret ederdi. Hamîdüddîn hazretleri, Bursa'da bir ümmî gibi hareket edip, ilminin varlığını kimseye söylemedi.

Hamîdüddîn, Bursa'da bir fırın yaptırdı. Fırınına merkebiyle dağdan odun getirir, onunla ekmekleri pişirirdi. Ekmek küfesini sırtına alarak; "Somun! Müminler somun!" diye söyler, geçimini bu yolla sağlardı. Halk, bu fırıncıya "Somuncu Baba" der ve pişirdiği ekmeğin lezzetine doyamazlardı. Somuncu Baba ekmek satmaya başlayınca, herkes peşinden koşar, ekmeğini kapışırlardı. Somuncu Baba'nın fırını, Molla Fenârî Mahallesinde, 

Ali Paşa Çınarı civârında olup, iki gözlü idi. Fırının bitişiğinde de, ibâdet ettiği bir odası vardı. Odanın kıble cihetinde de, nefsini terbiye etmek için kullandığı bir Çilehânesi mevcûd idi. Hamîdüddîn hazretleri durumunu Bursa'da kimseye bildirmedi. Hep, halk içinde Hak ile olmağa gayret etti.

Yıldırım Bâyezîd Hân, Niğbolu zaferinden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi yaptırmaya başladı. Câminin inşâsı sırasında, çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba temin etti. Câminin yapılması bittikten sonra, bir Cumâ günü açılış merâsimi yapılacağı ilân edildi. O gün başta Pâdişâh YıldırımBâyezîd Hân, dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan, Molla Fenârî hazretleri, ulemâdan pekçok kimse ve Bursalılar Ulu Câmiyi doldurdular. Yıldırım Bâyezîd Hân, câminin açılış hutbesini okumak üzere 

Emîr Sultan'a vazîfe verdiğinde, Emîr Sultan; "Sultânım! Zamânın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun değildir. Bu câmi-i şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât şu kimsedir." diyerek, Somuncu Baba'yı gösterdi. "Şöhret âfettir." hadîs-i şerîfini bildiği için, bundan titizlikle kaçınan Somuncu Baba, Pâdişâhın emri üzerine minbere doğru yürüdü. Emîr Sultan'ın yanına gelince; "Ey Emîr'im, niçin böyle yapıp beni ele verdiniz?" dedi. O da; "Senden ileride bir kimse göremediğim için öyle yaptım." cevâbını verdi. 

Cemâat hayret ederek bu konuşmaları dinliyor, Somuncu Baba'nın hutbesini merakla bekliyordu. Minbere çıkan Somuncu Baba, öyle bir hutbe irâd etti ki, o zamâna kadar Bursalılar öyle bir hutbeyi hiç işitmemişlerdi. Bursalılar, bundan sonra 

Somuncu Baba'nın büyüklüğünü anladılar. Somuncu Baba, hutbede; "Bâzı âlimlerin, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı, anlayamadığı kısımlar vardır. Onun için bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurarak, Fâtiha sûresinin, yirmi ana ilim üzerine yedi türlü tefsîrini yaptı. Nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayretinden şaşırıp kaldı. 

Başta Molla Fenârî hazretleri; "Somuncu Baba, önce bizim Fâtiha sûresinin tefsîrindeki müşkilimizi kerâmet göstererek halletti. Onun büyüklüğüne, bu yedi çeşit tefsîr, âdil bir şâhiddir. Fâtiha'nın ilk tefsîrini cemâatin hepsi anladı. İkinci tefsîrini bir kısmı anladı, üçüncü tefsîri anlayanlar çok az idi. Dördüncü ve sonrakileri anlayanlar içimizde yok idi." demekten kendini alamadı. Cumâ namazından sonra bütün cemâat, 

Somuncu Baba'nın elini öpmek, duâsını almak istedi. Cemâatin bu arzusunu kıramayan Somuncu Baba hazretleri, kapıda durdu. Ulu Câminin üç kapısından çıkan herkes; "Ben Somuncu Baba'nın elini öpmekle şereflendim." diyordu. Somuncu Baba, yine kerâmet göstererek, Allahü teâlânın izniyle her üç kapıda da aynı ânda bulunarak cemâate elini öptürmüştü.

Namazdan sonra evine giden Hâmid-i Velî'ye, Molla Fenârî; "Efendim! Bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat bâzı anlıyamadığım yerler vardı. Bu hutbenizle, bilemediğimiz yerleri îzâh etmiş oldunuz. Medresede hizmetimiz karşılığında kazandığımız beş bin akçe paramız vardır. 

Şüphesiz helâldir. Kabûl buyurursanız bunları size hediye etmek istiyorum." dedi. O, kabûl etmedi. Bunun üzerine Molla Fenârî, Somuncu Baba'ya; "Talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum." deyince, Somuncu Baba ona teveccüh ederek duâlarda bulundu. Molla Fenârî'nin, Somuncu Baba'dan aldığı feyz ile yazdığı tefsîrini bütün âlimler çok beğenmiş, asırlarca mûteber bir tefsîr olduğunu söylemişlerdir.

Somuncu Baba, durumunun anlaşılması üzerine; "Sırrımız fâş olup, herkes tarafından anlaşıldı." diyerek, Bursa'dan gitmek istedi. Bir sabah erkenden, Gavas Paşa Medresesinden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı. Somuncu Baba'nın Bursa'yı terketmekte olduğunu işiten MollaFenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. 

Gitmeyip Bursa'da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu. Fakat kabûl ettiremedi. Sonunda, Bursalılara duâ etmesini istedi. Somuncu Baba, bu çınarın yanında Bursa'ya yönünü dönerek, feyizli, bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti ve vedâlaşarak ayrıldılar. Bursa'da bu çınarın bulunduğu bölgeye"Duâ çınarı" denildi.

Bursa'dan ayrılan Somuncu Baba, Aksaray'a geldi. Burada ömrünün sonuna kadarİslâmiyeti yaymak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için uğraştı. Hem zâhirî, hem de bâtınî ilmi ile Aksaraylıların gönüllerinde erişilmesi güç olan mümtâz bir mevkiye erişti. Artık ona Hâmid-i Aksarâyî denilmeye başlandı. Hâcı Bayram'ı Velî ile hacca gittiler. Dönüşlerinde, Hâcı Bayram'ı kendisine halîfe, vekîl tâyin etti. İnsanları irşâd etmekle vazifelendirdi.

Bir gün yaşlı bir kadın huzûruna gelip; "Efendim! Benim bir ineğim vardı. Sabahleyin sığırtmaca teslim ettim, fakat akşam dönmedi. Çok aradım, bulamadım. Ne olur derdime çâre olunuz" diye yalvardı. Kadının bu üzüntüsüne dayanamayan Hâmid-iVelî; "Sen burada bekle. Biz etrâfı bir araştıralım, bulursak getiririz" buyurdu. 

Dışarı çıkıp, sağa sola araştırma yapmadan, hep bir istikâmette gitti. Kadın da onu gizliden tâkibe başladı. Hâmid-i Velî, bugünkü türbesinin bulunduğu yere geldi ve ineğin otladığını görerek; "Ey mübârek hayvan! Niçin diğer hayvanlardan geri kaldın da bizi buraya kadar yordun?" deyince, inek lisâna gelip; "Bugün yavruma süt verecek kadar karnımı doyuramamıştım. 

Onun için burada otluyordum." dedi. Bu konuşmaları işiten kadın, Hâmid-i Aksarâyî'nin derecesinin üstünlüğünü anladı. Onu en çok sevenler arasında oldu.

Hâmid-i Aksarâyî hazretleri, 1412 (H.815) senesinde, bir gün dostları ve talebeleriyle helâlleşti. İki rekat namaz kıldıktan sonra, uzun uzun duâ etti. Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâze namazını Hâcı Bayram-ı Velî kıldırdı. 

Geriye iki erkek çocuk bırakarak, bugünkü türbesinin olduğu yere defnedildi. TürbesiAksaray kabristanının ortalarındadır. 1980 (H.1400) senesinden îtibâren, AksaraylıŞahinBaşer Beyin gayretleriyle türbesi yeniden onarılarak bugünkü hâle gelmiştir. Somuncu Baba'nın çilehânesini ve türbesini ziyâret edenler, rûhâniyetinden fevkalâde feyz ve bereketlere kavuştuklarını, dünyâyı unuttuklarını söylemişlerdir. 

Onu vesîle ederek Allahü teâlâya yapılan duâların kabûl olduğunu da bildirmişlerdir. Somuncu Baba'nın kabrinin Dârende'de olduğu da rivâyet edilmektedir.

Hâmid-i Velî hazretlerini çok sevenlerden biri şöyle anlattı: "Aksaray'da memur olarak vazife yapıyordum. Bir üst makâma terfîm ihtilâflı idi. Şeyh Hâmid-i Velî hazretlerine gittim. Türbesini ziyâret ederek, durumumu anlattım. Çilehânesinde iki rekat namaz kıldıktan sonra eve geldim. Gece rüyâmda Hâmid-i Velî'yi gördüm. 

Bana; "Evlâdım, hiç üzülme, üst makâma geçeceksin. Biz velîler, senin o makâma geçtikten sonra, istifâ edip, serbestçe İslâmiyete hizmet etmeni, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara bildirmeni arzu ediyoruz" buyurdu. Hakîkaten, kısa zaman sonra bir üst makâma geçme emri geldi ve istifâmı vererek İslâmiyete hizmet etmeye çalıştım."

ATEŞSİZ FIRIN

Somuncu Baba, bir gün fırına ekmeklerini sürdü. Pişmesini beklerken, yanına Pâdişâh Yıldırım Bâyezîd Hân'ın dâmâdı Seyyid Emîr Sultan geldi. Elinde bir çömlek vardı. "Selâmün aleyküm baba!" dedi. O da; "Ve aleyküm selâm" diyerek birbirlerine bakıştılar. 

Başka hiçbir kelime konuşmadan tanıştılar. Emîr Sultan, elindeki yemek çömleğini Somuncu Baba'ya verip, içindekinin pişirilmesini ricâ etti. Somuncu Baba, kabı alıp fırının ağzından içeri sürmek istediyse de, çömleği fırına sokamadı. 

Bir daha denedi, yine olmayınca,Emîr Sultan'a döndü ve; "Anladım ki, bu çömleği fırına sen süreceksin!" dedi. Emîr Sultan; "Peki" diyerek çömleği aldı ve fırının gözünden içeri rahatlıkla sürdü. Fakat fırında hiç ateş yoktu. Somuncu Baba fırının ağzını kapattıktan sonra; "Birazdan pişer bekleyiniz." buyurdu. Bir müddet bekledikten sonra kapak açıldı. 

Fırında hiç ateş olmadığı hâlde yemeğin piştiğini gören Emîr Sultan, Somuncu Baba'nın büyük velîlerden olduğunu anladı. Orada tasavvuf üzerinde bir mikdâr sohbet ederek dost oldular.

ÂHİRET İÇİN ÇALIŞIYORDUK

Hâmid-i Aksarâyî hazretleri, bir gün zirâatla uğraşan talebelerinden birine bir mikdâr tohum verdi ve; "Bu tohumların yarısını, tarlanızın bir kısmına sizin için, yarısını da tarlanızın bir kısmına bizim için ekiniz." buyurdular. Talebe tohumları ekti. Ekinlerin yetiştiği mevsimde tarlaya gittiler. Talebenin tarlasında fevkalâde güzel yetişmiş bir ekin vardı. 

Diğerinde hiç ekin bitmemişti.Hâmid-i Velî, talebesine dönerek; "Bu tarlalardan hangisi bizim, hangisi sizindir?" buyurunca, talebe son derece utandı ve kendi tarlasını göstererek; "Bu tarla sizindir efendim" dedi. O da, ekinlere bakarak; "Biz âhiret için çalışıyorduk. Acabâ hangi günahımızdan dolayı dünyâmız mâmûr olmaya başladı?" deyip, üzüntüsünü dile getirdi. Hocasının müteessir olduğunu gören talebe, hakîkati söyleyerek üzüntüsünü giderdi.