Bediüzzaman Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediüzzaman Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 09, 2026

Risale-i Nurlar'da Deccal ve Süfyan

DECCAL

Deccal: Bu kelime (dcl) kökünden mübalağalı ism-i faildir. Aşırı yalan ve aldatmalarla hakkı batıl, batılı hak olarak gösteren ve münafıkane hakkı örten, böylece cemiyetleri ifsad ve idlal eden şahıs demektir.

“Deccal meçhul (gaib) bir şerdir” şeklindeki rivayetten anlaşıldığı gibi, Süfyan denen İslam deccalının deccallığı, herkesin anlayacağı tarzda apaçık değildir. Münafıkane bir tavırla, yani Bakara suresi 42. ayetinde ifade edildiği gibi, hak ile batılı telbis edip ümmeti ifsad ve idlale çalışır.

Bu husus hadislerde de beyan edilir. Deccalın başlattığı cereyana da “deccaliyet” denir. Deccalın en şerli ve en zararlı tarafı da deccaliyetidir. Deccalın ölümünden sonra da cereyanı hayli zaman devam edecektir.

Deccalın hak ile batılı karıştırmasına karşı, Kur’an hak ile batılı tefrik ve tebyinini ister. İşte Kur’an’ın dersini tam anlayan sahabeler nazarında hak ile batıl tamamen ayrılmıştı.

Deccal; sahih hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile ahir zamanda gelecek ve Risalet-i Ahmediyeyi inkâr edip İslamiyet’i tahribe çalışacak ve dünyayı fesada verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıstır. Bir hadisin rivayetinde üç deccal, diğerinde yirmi yedi deccal geleceği, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselâm tarafından bildirilmiştir.

Âlem-i İslam’da muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivayetleri tasdik etmektedir. Bu din yıkıcılığının ahir zamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk’ı inkâra kadar cür’et edip, dini tahribe çalışan dehşetli cereyanlar, bu gaybî ihbarın doğruluğunu tasdik etmektedir.

Rivayetlerde deccal ve bilhassa onun cereyanı olan deccaliyetin yani dine zıt fikirlerin ve hayat tarzının şerrini çocuklara telkin etmek tavsiyesi vardır. Ezcümle Kütüb-ü Sittede şu kayıd var:

“Rivayetler, ashab devrinde, deccal bilgisinin temel eğitim müfredatına dâhil edilerek ilkokul yaşındaki çocuklara mahalle mekteplerinde öğretildiğini göstermektedir.”

Evet, Resulullah Efendimiz (asm) deccal ve cereyanından, hususan da Müslümanlar içinde çıkan süfyan ve cereyanından ümmetini şiddetle ikaz etmiştir.

Bu ikazları dikkat ve heyecanla dinleyen sahabeler, deccalın şerrine karşı çocuklarına telkinlerde bulunup ikaz ve talim ettikleri bedihidir. Buna istinaden Müslümanlar dahi çocuklarının Deccal ve Süfyana ve bilhassa onların cereyanlarına yani bid’atlarına ve her türlü batıl fikirlerine karşı gaflette bırakmamaları ve çok dikkatli olmaları elzemdir. Kur’an’da tağut tabiri ile ifade edilen Deccal ile Süfyanın ve cereyanlarının inkâr edilmemesi halinde, sebeb-i necat olacak imanın kazanılamayacağına dikkat çekilir. Şöyle ki;

"... Nihayet şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah'ın birliğine inanan bir mümin olmak için, Allah'a imandan önce küfre tövbe etmek şarttır. Ve bu tövbenin şartı da tağutları asla tanımamaya kesin karar vermektir...” (1)

Bir hadis-i şerifte de mealen şöyle buyurulmaktadır:

“Kim ki ona (Deccala yani cereyanına ve o cereyanın cemiyete aşıladığı çılgın sefahete) iman edip tabi olur ve onu tasdik ederse, artık onun geçmiş hiçbir salih ameli ona menfaat vermeyecektir... Ve her kim onu tekzib edip yalanlarsa, onun geçmiş günahlarının hiçbirisinden muaheze edilmeyecektir.” (2)

İşte böyle büyük bir afete ve dehşetli fitneye karşı evvela çocukların deccaliyete karşı kalben ve fikren nefret etmelerine çalışılması zaruridir. Aksi takdirde deccaliyetin şiddetli telkinleri altında çocuklar dinden kopup bid’atların çamuruna düşer ve her türlü çirkin filleri yaparlar.

SÜFYAN

Kamus-u Okyanus, bu kelime için “bir isimdir" der, yani mâna aranmayacağına işaret eder. Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına sebeb olacağı sahih hadislerle bildirilen ve şeair-i İslamiyeyi tahribe çalışan dehşetli ve münafık bir şahıs. "Süfyanîler" ise süfyan cereyanıdır. İbn-i Cerir-i Taberî Süfyanîlerle alâkalı rivayetleri Cami-ül Beyan'da (Sebe', 34/51) âyeti altında cem'etmiştir.

"Rivayetler, Deccal'ın dehşetli fitnesi İslamlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiş. Bunun bir te'vili şudur ki: İslamların Deccal'ı ayrıdır. Hatta bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccal'ı, Süfyan'dır. İslamlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal'ı ayrıdır. Yoksa büyük Deccal'ın cebr u ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz." (Şualar, Beşinci Şua.)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor:

"Sizleri benden sonra vuku bulacak yedi fitneden sakınmaya davet ederim: Medine'den çıkacak bir fitne, Mekke'den çıkacak bir fitne, Yemen'den çıkacak bir fitne, Şam'dan çıkacak bir fitne, şarktan çıkacak bir fitne, garbdan çıkacak bir fitne. Bir fitne de Şam'ın merkezinden zuhur eder ki, işte bu Süfyanî'nin fitnesidir." (3)

"...Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş. Allahu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki: Merkez-i hilafet eski zamanda Irak'ta ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, raviler kendi içtihadlarıyla -daimi öyle kalacak gibi, mana verip 'merkez-i hükümet-i İslamiye' yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler." (Şualar, Beşinci Şua.)

Diğer bir rivayette, "İslam Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş.

Bunun bir te'vili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslamiyet’in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamanki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Garibdir hem çok garibdir.

Yedi yüz sene müddetinde İslamiyet’in ve Kur'an'ın elinde şeref-şiar, barika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslamiyet’in bir kısım şeairine karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor." (bk. age)

"Hem büyük Deccalın, hem İslam Deccalının üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var. Bir günü; bir devre-i hükümetinden öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi adileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır." diye, gayet yüksek bir belagatla ümmetine haber vermiş." (bk. ge., On İkinci Mesele)

Meryem suresi 82. Ayetinde remzî bir mana ile anarşistlerle, onları yetiştirenler arasında zıtlaşma olacağına bir işaret vardır.

"Rivayette var ki: Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile dalalete düşer. Ve çok âlimler ona tabi olacaklar."

"Vel'ilmu indallah, bunun bir te'vili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasi ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışır." demektir." (bk. age., Yedinci Mesele)

Süfyan ve deccalın kendilerinden daha çok, Süfyaniyet ve Deccaliyet denilen cereyanları ve komiteleri daha dehşetlidir.

Kur'an-ı Kerimin Neml suresi 48. âyetinde, dokuz şerir çete veya çete başlarının şehirde devamlı ifsad edecekleri bildiriliyor.

Dipnotlar:

1) bk. Hamdi Yazır, Bakara Suresi 256. Ayet Tefsiri.

2) bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/16.

3) bk. Kenzü'l-Ummal, 14/272, h.no: 39639 ve 39677.

Pazar, Haziran 28, 2026

Güneşin Batıdan Doğması

 

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyamet kopmaz. Batı'dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imannın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz."

Buhari, Rikak 39, İstiska 27, Zekat 9; Müslim, İman 248, (157); Ebu Davud, Melahim 12, (4312).

Hz. Ebu zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Güneş battığı sırada Mescid'e girmiştim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana:

"Ey Ebu Zerr!" buyurdular. "Şu (güneş batınca) nereye gidiyor, biliyor musun?"

"Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dedim.

"O, Rabbinden secde etmek için izin istemeye gider. Ona izin verilir ve sanki kendisine şöyle denir: "Git geldiğin yerden tekrar doğ." O da battığı yerden doğar."

Sonra (Ebu Zerr dedi ki: "Aleyhissalâtu vesselâm) şöyle kıraat etti: "Ve zâlike müstegarrün leha" (Yasin 38). (Ebu Zerr ilaveten) dedi ki: "Bu İbnu Mes'ûd kıraatidir."

Risale Nurda Güneşin batıdan doğması ve Dabbetü'l arz hakkında

Güneşin batıdan doğması konusu Beşinci Şua'da şöyle izah edilmiştir;

"Amma güneşin mağripten tulûu ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i kıyamettir. Ve bedaheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hadise-i semâviye olduğundan, tefsiri ve mânası zâhirdir, tevile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki: 

Allahu a'lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup, izn-i İlâhî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garptan şarka olan seyahatini irade-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garptan tulûa başlar.

Evet, arzı şems ile, ferşi Arş ile kuvvetli bağlayan hablullahi'l-metîn olan Kur'ân'ın kuvve-i câzibesi kopsa, küre-i arzın ipi çözülür, başıboş, serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garptan çıkar. Hem müsademe neticesinde emr-i İlâhî ile kıyamet kopar diye bir tevili vardır." (1)

Dabbetü'l arz konusu keza Beşinci Şua'da şöyle izah edilmektedir;

"Nasıl ki kavm-i Firavuna çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine çalışan kavm-i Ebrehe'ye ebâbil kuşları musallat olmuşlar. 

Öyle de, Süfyanın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. 

Allahu a'lem, o dâbbe bir nevidir. Çünkü, gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki, "Asâsını kemirmekte olan bir ağaç kurdu"

âyetinin işaretiyle o hayvan, dâbbetü'l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. 

Mü'minler İmân bereketiyle ve sefahet ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, İmân hususunda o hayvanı konuşturmuş." (2)

(1) bk. Şualar, Beşinci Şua

Cumartesi, Haziran 27, 2026

Bediüzzaman Said Nursi ve Reenkarnasyona Bakışı

 

Reenkarnasyon, insanın öldükten sonra, ruhunun başka bir bedene girerek hayatını orada devam ettirmesi ve olgunlaştırması fikridir. Eski tabir ile “tenasüh”, yeni tabir ile “ruh göçü”, felsefi tabiri ile “reenkarnasyon”, bir mitolojidir. Yani her toplum ve milletin bazı kesimlerinin tarihi kökeninde farklı isimler altında inandığı ve yaşatmaya çalıştığı bir efsane ve Kur’an’ın ifadesi ile bir esatirdir.

Toplumlardaki bu gibi inançlar, ahirete inanmayanlar için, ölümle yokluk ve hiçliğe gitmekten kurtulmanın çırpınışları ve bir tatmin olma şeklidir. Zira her insanda ebedi yaşama duygusu vardır. Ahirete inanmayan bazı topluluklar, bu gibi inançlarla kendilerine bir türlü ebediyet kazandırmaya çalışıyorlar.

Dünya ve içindekilerden ayrılmak ve bir daha görememek düşüncesi kişiyi çaresiz kılıp, böyle hurafelere sevk ediyor. Reenkarnasyon düşüncesini hem akıl, hem de Kur'an açısından değerlendirecek olursak, ikisi de cevaz vermez.

İslam’a göre reenkarnasyon fikri küfürdür. Kur'an’ın üçte ikisi ölümden sonra ikinci yeni bir hayattan bahsediyor. Kur’an kesinlikle reenkarnasyon düşüncesini kabul etmiyor.

Bütün hayatı iman hakikatlerini izah ve ispat ile geçen ve ikinci diriliş olan ahiretin varlığını iki kere iki dört eder katiyetinde izah ve ispat etmemişsem, “gel iki parmağını gözüme sok” diyen Bediüzzaman, nasıl olur da reenkarnasyona inanabilir. 

İbni Sina gibi bir dahi “Haşir hakkında akıl yürütülemez, ancak nakli deliller ile inanılabilir.” demektedir. Bediüzzaman ise günümüz gençliğinin çok rahat anlayacağı bir üslup ve mantık pergeli ile yazdığı Haşir Risalesi ve benzeri eserleri ile milyonlarca insanın imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

İnsan Allah’tan korkar. Altı bin sayfalık külliyatın nerede ise her sayfasında ahiret, haşir mevzusuna bir şekilde değinmesi bir yana, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz gibi iki tane haşir risalesi yazan, sürgün ve hapislerde geçen çileli hayatında ahiretin varlığı ile teselli bulan bir zatı, iki kere iki dört eder katiyetinde ispat ettiği ahirete inanmamakla ittiham etmek için ahiretteki hesaplaşmayı unutmak lazımdır.

Bütün Külliyatın içinde bir kelimeyi cımbızlayıp ve sonra o kelimeyi herkesin gözünün içine baka baka yanlış anlamlandırıp, oradan Bediüzzaman’a böyle çirkin bir iftira atana, ancak ve ancak ahiretin varlığını hatırlatmakla teselli buluyor ve oraya havale ediyoruz.

"İstinsah" kelimesi nerede, "tenasüh" nerede?.. En basit bir sözlüğe baksanız dahi bu iki kelimenin birbirinden ne kadar uzak anlamlar taşıdığını görürsünüz. İstinsah, "sahifeyi çoğaltmak, nüshasını yazmak, kopya etmek" gibi anlamlara gelirken; tenasüh ise bir kavram olarak, "ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikal etmesi" şeklinde ortaya atılan batıl bir inanıştır. 

İddia sahibi, Bediüzzaman’ın eserinde geçen “istinsah” kelimesini, "Bediüzzaman tenasühe, yani reenkarnasyona inanıyor." diye yorumlamasını ve buna da kesin bir delilmiş gibi sahiplenmesini anlamak mümkün değildir. Allah bizleri istikametten ayırmasın, kin ve garazdan muhafaza eylesin diye dua etmekle yetinmek istiyoruz.

Bu konuyu açıklarken özellikle önemli gördüğümüz bir kaç  noktaya cevap vermek istiyoruz:

1. Bediüzzaman’ın tenasüh konusundaki görüşü:

Bu konuda fazla açıklamaya ihtiyaç duymayan bazı örnekleri, bizzat Bediüzzaman Hazrtetlerinden dinlemekte fayda vardır:

“İşte صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz'i hadise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Halıkı tanımadığından tabiat-perest olup rububiyet dava eden ve asar-ı ceberutlarını göstermekle ibka-yı nam eden, şöhret-perest olup dağ-misal meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenasühe kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır firavunlarının an'anesinde hükümferma bir düstur-u acibi ifade eder. ”(1)

“َMesela, الْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ ayetiyle gark olan Firavun'a der: "Bugün gark olan cesedine necat vereceğim." demesiyle, umum Firavunların tenasüh fikrine binaen cenazelerini mumyalamakla...” (2)

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı üzere, Bediüzzaman, tenasüh dediğimiz reenkarnasyon fikrine Firavunların inandığını ve bu yüzden de cesetlerini mumyaladığını dile getirmektedir.

Şimdi insaf ve izan sahibi olan bir kimse, Bediüzzaman Hazretleri gibi, bir allamenin Firavunların inancı olarak takdim ettiği tenasüh fikrine sahip olabileceği ihtimaline ihtimal verir mi?

Üstad'ın aşağıdaki ifadeleri de onun bedenin ölmesiyle, çürüyüp dağılmasıyla ruha bir zarar vermeyeceğini göstermektedir. Bunlar aynı zamanda reenkarnasyonun doğru olmadığını da dolaylı olarak ispat etmektedir:

"Ey haşir ve neşri inkar eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit alemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkar etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir."(3)

"...kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:

"Biri: Elli beş yaşıma kadar, elli beş ölmüş ve hayat-ı ömrümde defnedilmiş Saidlerin kabri üstünde, bir mezar taşı olarak kendimi gördüm."

"İkinci cenaze: Zaman-ı Adem'den (A.S.) beri, benim hemcinsim ve nev'im vefat edip mazi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zihayat suretinde kendimi gördüm."

"Üçüncü cenaze ise; insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla büyük dünya da bu ayetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin önünde tecessüm etti."(4)

“... Öyle ise; madem cesed gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekasına tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız müddet-i hayatta tedrici cesed libasını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur. Gayet kat'i bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, cesed ruh ile kaimdir. Öyle ise ruh, onun ile kaim değildir. Belki ruh, binefsihi kaim ve hakim olduğundan; cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. 

Belki cesed, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası bir derece sabit ve letafetçe ruha münasib bir gılaf-ı latifi ve bir beden-i misalisi vardır. Öyle ise, mevt hengamında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misalisini giyer."(5)

2. Lemeat'ta yer alan ve Bediüzzaman’ın aşağıdaki manzum ifadesine yapılan itiraz:

"Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde

Said’den yetmiş dokuz emvat ba-asam alama.

Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş,

Beraber ağlıyor hüsran-ı İslama.

Mezar taşımla pür-emvat enindar o mezarımla

Revanım saha-i ukba-yı ferdama..."(6)

İtirazcının burada yaptığı itiraz işin özüyle ilgili değildir. Aksine 79-80 gibi belli bir sayının nasıl olduğuyla alakalıdır. Burada Üstad'ın doğum tarihi 1873 olarak verilmiştir. Çünkü bu, -çok az kimsenin kabul ettiği bir tarih olmasına rağmen- itirazcının işine geldiği için tercih edilmiştir. Bu da konuya bakış açısının "üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek" olduğunu işaretidir. Halbuki, Tarihçe-i Hayat'ta olduğu gibi, Nur talebelerinin büyük çoğunluğuna göre, bu tarih, 1876-1877’dır.

Bir haşiyede Bu manzumenin telif tarihi olarak yer alan “hicri 1337” tarihi, miladi 1919 olarak verilmiştir. Doğrusu miladi, 1918’dir. Gerçi arada pek fazla bir fark yoktur. Şayet o tarih, 1918 kabul edilse, Bedüzzaman o vakit 41 yaşındadır. Şayet 1919 kabul edilse bu taktirde 42 yaşındadır. (1877+41=1918). Doğduğu yıl ile ifade ettiği sekseninci yıl sayılmazsa, bu sayı tam 40 yıl olur.

Kaldı ki, burada Bediüzzaman’ın maksadı, kendi doğum yılını, ay  ve gününü nazara alarak bir tespitte bulunmak değildir. Maksat, ölümden sonra insanların ruhlarının baki kalacağını, kabirde bütün bedenin çürümüş olması, kişilerin asli kimliğinin değişmeyeceğini belirtmektir. 

Bunu da bugünkü müspet ilmin kabul ettiği ve kesin gözüyle baktığı “insanların hücrelerinin büyük çoğunluğunun altı ayda bir ölüp yerlerine başka hücrelerin geldiğini” şeklindeki ilmi gerçekler çerçevesinde yapmıştır. Bu gerçeği “Aşura” adlı makalesinde çok açık olarak ifade etmiştir. 

Burada da kendi şahsı üzerinden bir açıklama yaparak, bu konuyu manzum şekilde ifade etmiştir. Bunun iki yıl fazla veya eksik olması konuya ne zarar verir!.. Kaldı ki yazılan resmi tarih kayıtlarına rağmen Üstad'ın bu manzumeyi yazdığı sırada kendini 40 yaşında bilmesinin ne sakıncası vardır!.. Belki en doğrusu da budur...

3. “Aşura” Adlı Makale ve Reenkarnasyon İddiası:

"S- “Sen kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilali, ruhun şahsiyetine tesir etmez mi?”

"C- “Ben bu anda seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar, müselsel şahsi kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar."

"Şu Said, yetmiş dokuz meyyit... bir hayy-i natıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüfden birbirlerini tanımayacaklardır."

"Ben onların üstünde yuvarlandım. Hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, alam toplandı yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim.. öyle de; mevtimle gelecek menzillerde de ben yine benim. Lakin, her senede şu menzilhanelerde zerrat iki muhaceret-i umumi yaptığından (ENE) dahi libasını değiştirir. Yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer.”(7)

Bu günkü Türkçe ile ifade edersek:

“Ben bu anda, seksen Said’den süzülmüş bir hülasa olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme/ardarda gelen  şahsi kıyametler ve zincirleme istinsahlar (ardarda gelen nüshalar) ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır."

"Şu Said yetmiş dokuz ölü ve bir konuşan canlının özetidir. Eğer zamanın suyu donup dursa ve ardarda gelen Saidler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacak­lardır. Ben onların (o bedenlerin) üstünde yuvarlandım; iyilikler/güzellikler ve lezzetler dağıldı gitti. Sıkıntılar ve üzüntüler toplandı (şimdiki şahsıma) yüklendi kaldı. 

Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben ben idim... Öyle de ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım. Ancak her sene  konak yerlerindeki zerreler (yani vücuttaki hücreler) yılda iki kere hicret ettikleri (vücuttan ayrıldıkları) için, “ENE” de elbisesini değiştirir; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer.”

Bu ifadelerin gerçek manasını anlamak için şu noktalara dikkat etmek gerekir: 

a. Bu makalenin hedefi, ölümden sonra insanın kimliğinin aynen devam ettiğinin ispatıdır. Böyle bir makalenin reenkarnasyonla yakından uzaktan ilgisi yoktur ve olamaz da. Onun için bu makalede öyle bir muhteva asla söz konusu değildir.

b. Bu makalede, insanın asıl mahiyetini, özünü meydana getiren unsurun ruh olduğu, onun ölümden sonra da baki kalacağı, bedenin çürüyüp dağılması onun kimliğini etkilemeyeceği hususu işlenmiştir. Bu gerçeğin delili olarak da, her yıl iki defa (altı ayda bir) bedendeki hücrelerin büyük bölümünün ölüp, yerine başka hücrelerin gelmesine rağmen, insan kişilik ve kimliğinin aynen devam etmesi örneği gösterilmiştir. 

Çünkü, müspet ilimle kesin olarak ortaya konmuş bu hakikat, insanın asıl özü olan ruhun varlığını, birliğini ve devamlılığının göstergesidir.

c. Makalede yer alan “ENE” ben/benlik manasına gelir. Bu ise, insanın özünü yani ruhunu ifade etmek için kullanılmıştır. Risale-i Nur’da bu ifadeye çokça rastlamaktayız.  Bu da konunun, ruhun bekası ekseninde cereyan ettiğini gösterir.

d. Makalenin hiç bir yerinde “tenasüh/reenkarnasyon” kelimesine yer verilmemiştir.

İlginçtir; itirazcı adam, makalenin gerek Arapça, gerek Türkçe versiyonunda kullanılan “İstinsah” kelimesini -sırf iftirasına dayanak olsun diye- “tenasüh” olarak tercüme  etmiştir.

Halbuki az bir Arapça veya Türkçe bilen şunu çok iyi bilir ki, “istinsah” kelimesi, bir şeyin nüshalarını çoğaltmak, kopyasını almak, kayıt altına almak, kayıtlara geçirmek manasına gelir. Tenasüh ise, bir terim olarak kullanılır ve bununla reenkarnasyon kastedilir.

Nitekim, Kur’an’da “istinsah” kavramı (nestensihu), insanların amellerinin kaydı için kullanılmıştır.(Casiye, 45/29).

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Şua.

(2) bk. Emirdağ Lahikası-II, s.128. (86. Mektup, HAŞİYE)

(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

(4) bk. Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a, On İkinci Rica.

(5) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Mebhas.

(6) bk. Sözler, Lemeat (Ed-Dai)

(7) bk. Asara-ı Bediiye, İşarat, s.93-94

Cumartesi, Haziran 20, 2026

Bediüzzaman’a Göre Avrupa Birligi Dagılacak

 

Bediüzzaman'a göre Avrupa Birliği

AVRUPANIN MEVCUT DURUMU

Bediüzzaman, her konuda olduğu gibi, Avrupa konusunda da toptancı bir sınıflandırmayı reddeder. Avrupa’yı müsbet ve menfî olarak ikiye ayırır. Birisi, İsevîlik hakikî dininden aldığı feyiz ile insanlığa faydalı san’atları, adalet ve hakkaniyete hizmet eden bilimleri takip eden Avrupa; diğeri ise, medeniyetin kötülüklerini güzellik zannederek, insanları sefahete ve dalâlete sevk eden karanlık felsefenin etkisi altındaki bozulmuş Avrupa’dır.1

1. MÜSBET AVRUPA

Avrupa’nın bilim ve sanatta uzmanlaşmaya dayalı başarılarından gelen olumlu yönleri, bunun yanında demokrasi, adalet ve insan hakları bağlamında evrensel değerlere getirdikleri standartlar ve uygulamalar, Avrupa’nın müsbet yönlerinin temelini teşkil eder.

İnsanî ve dînî değerleri önemseyen, bilim ve teknolojide üstün başarılar elde eden, temel haklara saygılı, pozitif, rekabete açık, katılımcı, halkın önceliklerine göre yapılanan, kamu erkini, hizmet görme ve koordinatör örgüt niteliğinde gören ve demokratik standartları arttıran müsbet bir Avrupa, Türkiye’nin gelecekteki müttefiki olmaya namzettir.

2. MENFÎ AVRUPA

Sefahat ve dalâletten gelen inkâr fikri ve ahlâksızlık cereyanları ile ifsat komitelerinin kışkırtmalarıyla güdümlenen siyâsî desiseler de Avrupa’nın menfî yüzünü teşkil etmektedir.

Buna bağlı olarak Avrupa’nın menfî özellikleri şöyle sıralanabilir:

* Olumsuzluk aşılaması

* Bireyselliği bencillik olarak algılaması

* İslâm Medeniyetinin karşıtı olması

* Hak yerine kuvveti esas alması

* Heva ve hevese öncelik vermesi

* Menfaatten beslenmesi

* Hayatı bir mücadele olarak görmesi

* Yardımlaşma ve dayanışma duygularından mahrum olması

* Başkalarını yutmakla beslenen ırkçılığı desteklemesi

* Tecavüzkâr olması

Menfî Avrupa medeniyeti; hayatı suistimal eden, tüketimi ve israfı arttıran, öncelikli olmayan ihtiyaçları zarurî hale getiren, görenek ve tiryakilik cihetiyle insanları fakirleştiren bir medeniyettir. Bu yüzden insanları zulme, harama, zengin-fakir çatışmasına itmiştir2 ve yine insanların yüzde seksenini zahmet ve meşakkate düşürmüştür.3

3. BAŞKALAŞAN AVRUPA

18 Nisan 1951 de Paris’te, Fransa, Almanya, Belçika, İtalya, Hollanda ve Lüksemburg arasında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği anlaşması imzalandığında Birleşik Avrupa idealinin felsefesini yapanlar ile ileriyi gören hayalci âkil adamlar (visioner olarak adlandırılabilirler) dışında kimse bugün kristalleşen durumu tahmin edemiyordu. 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Shuman’ın, Ruhr havzasındaki zengin kömür ve demir madenlerinin 

Almanya ile birlikte bir milletler arası organizasyon tarafından işletilmesi gerektiğini, buna diğer demokrasi ile yönetilen Avrupa ülkelerinin de katılabileceğini açıklamasıyla süreç başlamıştır. Asıl saik ise savaşın temel ham maddesi olan bu madenlerin üretim ve kullanım yetkisinin devletler üstü bir organa verilmesiyle, Avrupa Birliğinin başarılması, muhtemel bir Almanya-Fransa çatışmasının önlenmesi ve yeni bir iktisâdî/siyâsî yapının gerekliliğine olan inançtır.

Avrupa Kömür ve Çelik Birliğinin başarısının gözle görülür hale gelmesinden sonra, maden dışındaki sektörleri de kapsayacak bir bütünleşme aşamasına geçilmesine karar verilmiş ve 1957 de imzalanan Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EUROATOM) kurulmuştur. 

Ekonomik topluluk kurmanın son hedefi; sübvansiyonları, piyasanın işleyişine müdahaleleri, üreticiler, tüketiciler ve kullanıcılar arasındaki tüm farklı uygulamaları, imzacı devletler arasındaki tüm gümrük duvarlarını kaldırmak ve müşterek bir pazara ulaşmaktır.

Üye devletler arasındaki gümrük birliği, bütün sanayi dallarında ve tarım ürünlerinin çoğunda, Roma Antlaşmasında öngörülen tarihten önce, 1968’de gerçekleştirmiş, ulaştırma ve enerji alanlarındaki gecikmelere rağmen AET, geçiş döneminin sonu olan 31 Aralık 1969’dan önce, hedeflerinin çoğuna ulaşabilmiştir.4

Görülüyor ki; Avrupa problemleri ile yüzleşmiş, çatışma yönetimi disiplini içinde ekonomik rekabetin göz ardı edilmeyecek sonuçlarını da dikkate alarak sermaye ve kaynak birliğine girmiştir. Avrupa’nın sınırlarının genişlemesi ve kendi topraklarında da göç sebebiyle yaşanan kültürel çeşitlilik ve etkileşim, ister istemez Avrupa’yı da bir başkalaşma ve değişim sürecine sürüklemektedir.

Türkiye gibi farklı din ve kültürden gelen bir ülkenin Avrupa Birliğine katılması bu başkalaşım sürecini olumlu yönde tetikleyecek bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde bütünüyle İslâm âlemini temsil edecek bir statüde yerini alması, Avrupa için medeniyetler buluşması bağlamında eşsiz bir deneyim olacaktır.

Avrupa dînî, millî ve kültürel temelleri açısından, içine aldığı milletlerin kimliklerine göre genişlemekte ve bununla bağlantılı olarak yeni duruma göre başkalaşma sürecini yaşamaktadır.

Olumlulaşan yüzü ile yeni Avrupa;

* Yeni kültürleri bünyesinde bulunduran

* Avrupa Müslümanlarını kabullenmeye çalışan

* Değişen dünyayı algılamaya yönelen

* Uluslar arası ilişkilerini yeniden değerlendiren

* İslâma bakışını gözden geçiren

* Farklılıkların kabulünde hazım kapasitesini artıran

* Yatay etkileşime dayalı diyalogla genişleme süreci yaşayan özelliklere sahip olarak karşımıza çıkmaktadır.

4. ROL PAYLAŞAN AVRUPA

Avrupa Birliğine Türkiye gibi bir İslâm ülkesinin girmesi karşılıklı bir kültür alış verişini doğuracağından, gelişecek ilişkiler de sosyal ve siyâsî yapıda bir rol paylaşımı düzeyinde sürecektir. Avrupa’nın sistematiği ile Birlikte yer alan ve hiçbir ülkede bulunmayan, Türkiye’nin sağlam toplumsal dokusu, ideal bir sentez oluşturabilir. 

Avrupa Birliğinin genişleme sürecinde Müslüman Türkiye’yi Birliğe dahil etmesiyle, Birlikte yaşanan mevcut ahlâkî çürüme ve kaosun, İslâmî değerlerden gelen sağlam etik ve aile kurumu yapısıyla birlikte bir toparlanma sürecine girecektir.

Türkiye’nin bu stratejik önemi, tarihî mirasından jeopolitik konumundan ve demokratik sürecinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı, 

ABD’nin ileri karakol görme hevesi geri teperken, Avrupa Birliği sürecinin kurumsal demokratik yapı etkisi, daha inisiyatifli stratejik müttefik olma rolüne getirmiştir. Bu sonuç, Avrupa Birliği içindeki güç kavgasında ABD’nin lehine olan pozisyonları dengelemiş ve karşı duruşun sessiz tepkilerini arttırmaya yönelmiştir.

Avrupa Birliğinin rol paylaşımını gözlemlediğimizde;

* Gelişmişlik farkı olan yeni ülkeleri bünyesine aldığı

* Türkiye’yi stratejik ortaklığa almak istediği

* Yeni işbirliği arayışlarına girdiği

* Kurumsal organizasyonlarda, taraflar arası mutabakat ve çeşitliliğe dayalı bir entegrasyon yapılanmasına açık olduğu fark edilmektedir.

5- AB SÜRECİNİN GELECEĞİ

6. SİYÂSÎ BİRLİK

Avrupa Birliği kuruluşundan beri gerek dış politikada gerekse kıt’asal anlamda bir siyâsî birliktelik idealiyle hareket etmiştir. Yeni genişleme sürecinde, Birliğe farklı ülkelerin katılmasıyla siyâsî birliktelik yaklaşımları konusunda tartışmalar yeni bir boyut kazanmıştır. 

Belki de Avrupa’nın yaptırımcı olamamasının ana sebebi olan siyâsî etkinliğini aktifleştirememesi yumuşak karnı olarak ifade edilmektedir. Bu sonuç Avrupa âkillerinin ve Avrupa projesinin siyâsî belirleyicileri için önemini gittikçe arttıran bir gündemdir.

Her ne kadar Avrupa siyâsî birliğinin yazılı olmayan kriterleri arasında dînî birlik aransa da AB üye ülkelerinin ortak noktası olan dinleri, yani Hıristiyanlık, anayasal bir metin olamamıştır. Avrupa Birliği için en sık kullanılan tabirlerden biri “Hıristiyan Kulübü” tabiridir. Türkiye’de de bir kesim AB’yi bir Hıristiyan birliği olarak algılamak veya göstermek tarzında tasvip etmediğini belirtmektedir.

Halbuki, yukarıda özet olarak verdiğimiz bütün yapısal süreçle ilgili bilgiler doğrultusunda Avrupa Birliğinin geldiği noktada ne bir medeniyet birliği, ne de bir din birliği olduğu söylenebilir. AB tam anlamıyla ekonomik ortak çıkarlar, dünya siyaseti üzerindeki hassas dengeler, barış ve güvenliğin tesisi gibi gayeler üzerine bina edilmiştir. 

Gerçi Avrupa içinde de Birliği farklı bir yapılanmaya sürüklemek isteyenler vardır, ama etkin olan kanaat Birliğin mahiyetinin bu şekilde olması yönündedir.

Avrupa Birliğinin oluşumunda kültür ve değerler anlamında geçmişin mirası olarak Hıristiyanlığın elbette ki etkisi vardır. Ancak menfî Avrupa fikriyatı, dini de dışlamış ve seküler bir yapıyı öne çıkarmıştır. 

Sonrasında demokratikleşme sınırlarının genişlemesi ve büyüyen ortaklık, tek dinli seçeneğin yazılı metne dönüştürülmesine imkân vermemiştir. Bunun en büyük delillerden biri de, yıllardır hem Jean Paul’un, hem de yeni Papa Benedictus’un devrinde Papalığın ısrarlarına rağmen Avrupa Anayasasına Hıristiyanlıkla ilgili bir maddenin koyulamamış olmasıdır.

Ayrıca 2005 yılında Türkiye ile müzakere masasına oturarak Müslüman bir ülkeye bir nev’i yeşil ışık yakan AB’den hâlâ bir “Hıristiyan Kulübü” olarak bahsetmek de pek mantıklı görünmemektedir. Zaten böyle bir anlayış AB’nin geleceği açısından büyük bir sıkıntı doğuracaktır. 

Çünkü halihazırda Avrupa topraklarında bir çok ülkenin nüfusuna eşit, hatta daha fazla oranda Müslüman yaşamaktadır ki, bu da Birliğin din eksenli bir oluşuma girişmesine karşı en önemli engellerden biridir.

Rusya’nın dağılması, Orta Asya’daki uyanış, Ortadoğu’da demokratikleşmenin ağır geçen sancılı dönemindeki değişim ve halkların sesini duyurma çabaları, Balkanlardaki yeni yapılanmalar, uzak doğudaki kalkınma dinamikleri ile 

Çin gerçeği karşısında, dünyanın değişen yüzü ve oluşan taraflar karmaşasında, güç odakları kayma riski yaşamaktadır. Bu süreçte Avrupa Birliğinin kendini yenileme, yeni şartları dikkate alma ve değişen dengelerin içinde etkinliğini koruma adına yeni ödevlere hazırlanma zorunluluğu vardır.

7. EKONOMİK BİRLİK

Küreselleşen ekonomi pazarı, sınırları ortadan kaldırmış ve ekonomik anlamda dünyayı tek bir ülke haline getirmiştir. AB ilk kuruluş aşamasında başlattığı ekonomik birlik ve ortak pazar mantığı ile bu sürece kolaylıkla entegre olabilmektedir. Avrupa Birliğinin Türkiye açısından da önemli olan özelleştirme sürecini desteklemesi, ekonomik birliğin bir katma değeri olarak sayılabilir.

Avrupa Birliğinin var oluş dayanağı ekonomik birliktir. Bu açıdan bakıldığında, mal ve hizmetler ile sermaye ve iş gücünün serbest dolaşımı, ekonomik kalkınmanın temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Ekonomik birlik, kalite ve rekabet zorunluluğunu getirmiştir. 

Mal ve hizmetlerin standardizasyonu ve bunun için gerekli olan akreditasyon sistemleri, para politikalarından ihracata, gümrük birliğinden yatırım ortaklığına kadar bir çok alanda ortak bir ekonomik politikalar geliştirmiştir.

Türkiye açısından bakıldığında Avrupa Birliği müzakere süreci öncesinde Gümrük Birliğine girilmiş olması, ekonomik entegrasyonun alt yapısını sağlamıştır. Maasthrit kriterlerinin sağlanıyor olması Türkiye’nin ekonomik tarama sürecini ve ilgili başlıklarda hareket kabiliyetini kolaylaştırmıştır.

8. DÜNYA ENTEGRASYONU

Hızlı bir değişim geçiren dünya, yeni oluşumlara ve çalkantılara gebedir. Adına, Yeni Dünya Düzeni veya Küreselleşme, ne denirse densin, toplulukların, devletlerin, milletlerin kendilerini ilgilendiren kararları tek başlarına ve politikasız alamadığı bir döneme çoktan girmiş bulunuyoruz. 

Evrensel değerler ve küresel köyün sakini olma dönemi, beraberinde paydaşlar ve zorunlu eklenmeler getirmiştir. Buna paralel olarak her ülke bulunduğu noktadan dışa doğru yeni çekim alanlarına dahil olmakta, beraberinde küreselleşmenin dinamik etkisine girmektedir. 

Avrupa Birliği de bu küreselleşmeye giden adımların çekirdeğini atmış, geçen süre içerisinde dünyadaki ortak yapılanmaların önemli bir partneri haline gelmiştir. Ekonomik, siyâsî ve sosyal dönüşüm projeleri ile dünya topluluklarının ortak amaç belirlemelerinde etkin bir rol oynamıştır. Bu süreçte Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı AB süreci, aynı zamanda evrensel değerler anlamında dünya ile entegrasyonun da önemli bir aşamasıdır.

İleriki dönemlerde dünya üzerinde bir denge unsuru olma iddiasında bulunan Avrupa Birliğinin önündeki en büyük realitelerden biri de İslâmiyet’tir. Bu konuda sağlam ve tutarlı politikalar geliştirmesi gerekmektedir. 

Zira Amerika’nın İslâm dünyası üzerine geliştirdiği işgalci politikalar ters tepmiş ve inisiyatif kısmen de olsa AB’ye kaymıştır. Bunun için İslâm Konferansı Örgütü üyesi Türkiye’nin AB’ye katılımı Birlik adına İslâm dünyası ile yürütülecek süreçlerde olumlu katkılar yapacaktır. Bu konuda atılacak en önemli ve öncelikli adım, medeniyetler farkını kabullenmek ve medeniyetler buluşmasına zemin hazırlamaktır. 

Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini kapsama alanına alan İslâm toplumları ile kurulacak sağlıklı bir diyalog, dünya entegrasyonunda Avrupa Birliğine güçlü bir katma değer sağlayacaktır. Aynı şekilde Avrupa Birliğinin de katma değer üretmeye açık olması gerekmektedir. Küresel güce sahip ülkeleri içinde barındıran Avrupa Birliğinin 3. dünya ülkeleri olarak tabir edilen gelişmişlik düzeyi az olan fakir ülkelerle ilişkilerinde yapıcı ve destekleyici bir tutum sergilemesi, gelecekte dünya entegrasyonunda artı değer sağlayacak, huzur ve barış puanı olarak hanesine yazılacaktır.

Dipnotlar

1 - Nursî, Bediüzzaman Said, Lem‘alar, s: 115.

2 - Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası-2, s: 99, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul

3 - Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s: 132, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul

4 - www.abgs.gov.tr

Pazar, Haziran 07, 2026

İslam Deccal’i Süfyan Nasıl Tanırız

 

Peygamberimiz, döneminde Süfyan’ı en ince ayrıntısına kadar tarif etmiştir. Birçok hadiste karşımıza çıkan Süfyan (İslam Deccal’i) günümüzde faaliyet göstermektedir. Öncelikle Süfyan’ı tanımlayalım;

SÜFYAN: Ahir zamanda, Müslümanlar içinden çıkacak, aldatmakla iş görecek ve ümmetin karanlık günler yaşamasına sebebiyet verecek, dehşetli dinsiz ve MÜNAFIK şahıs.

“Süfyan münkir biridir. Allah’ı, Kur’ân’ı, peygamberi tanımaz, İslâm adına ne varsa hepsine karşıdır. Sistemli ve münafıkâne bir tarzda iş görür. İslâm’ın ana direkleri olan inanç esaslarını kaldırmaya, yok etmeye, zayıflatmaya çalışır. “Hz. Mehdî’yi de devamlı tarassut altında tutar. Muhasarası üzerinden kalkmaz.” (İs’afür-Rağıbîn’den naklen Tılsımlar, s. 212.)”

“Âhir zamanda bir adam çıkacak ve ona Süfyan denilecek” buyurulmuştur.

Yine, Hz Ali (r.a):

 “Onların Deccali Süfyan’dır, İslâmlar içinde çıkacak aldatmakla iş görecek”buyurmuşlardır.

“Çoğu kere ise, onun harikalıklarından bahsedilir. Bu arada komutanlığına da dikkat çekilir.” ( Müslim, Fiten: 125.)

Şimdi özelliklerine geçelim;

Deccal kendini ilk önce peygamber ilan edecek .

(İbn Mace, Sünen, hadis no: 4077; İbn Kesir, el-Fiten ve’l-Melahim, 1/32.)

“Deccal bir süre sonra kendini Rab ilan edecek”

( İbn Ebi Şeybe, Musannef, hadis no: 38635; Abdürrezzak, Musannef, hadis no: 20828 İbn Mace, Sünen, hadis no: 4077)

Deccal ağlayıp inleyen, üzüntülü, kederli bir görüntüye sahiptir.

(İbn Ebi Şeybe, Musannef, hadis no: 38791; İbn Mace, Sünen, hadis no: 4074.)

Deccalin karargahı köşk şeklinde bir Hristiyanların manastırıdır.

(Suyuti, Dibac ale’l-Müslim, 6/261; Müslim, hadis no: 2942; Avnu’l-Mabud, 11/317; Es-Sünen el-Varide Fi’l-Fiten, 6/1149.)

Deccalin karargahı güneşin batım tarafında (Batı’da) bir adada bulunacak.

(Suyuti, Dibac ale’l-Müslim, 6/261; Müslim, hadis no: 2942; Avnu’l-Mabud, 11/317; Es-Sünen el-Varide Fi’l-Fiten, 6/1149.)

Deccal bütün ruhu canı ile, her şeyi ile yalancıdır, hakikati farklı suretlere sokup işin içinden çıkılamayacak duruma getirendir.

(Peygamberimizin Hadislerinden)

Deccalin her şeyden çok şikayet eden bir görüntüsü vardır.

(İbn Mace, Sünen, hadis no: 4074; İbn Ebi Şeybe, Musannef, hadis no: 38791.)

Deccal ayaklarının arası ayrık şekilde yürüyecek.

(Ebu Davud, hadis no: 4320; Mervezi, el-Fiten, 2/519.)

Müminler deccalden büyük zarar görecekler.

(İshak b. Raveheyh, Müsned, hadis no: 262)

Deccalin askerleri arasında Mecusiler, Hristiyanlar ve acemler de olacak.

( İbn Kesir, el-Fiten ve’l-Melahim, 1/60.)

Deccalin ordusuna müşrikler, kafirler, münafıklar ve fasıklar katılacak.

( el-Müstedrek, 4/542; Müslim, hadis no: 2943)

Risale’i Nur’dan devam edecek olursak;

“Yedinci Mesele: “Rivayette var ki, “Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.” Ve’l-ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: 

Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri  (öğretmenleri) kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip tâmimine şiddetle çalışır, demektir.”

( Şualar, Beşinci Şua, İkinci Makam.

Cumartesi, Haziran 06, 2026

Fitneler Nasıl Ortaya Çıkacak

Ahir zamanda en tehlikeye giren husus iman esaslarıdır. Bunları öğrenmeye azamî çaba göstermek gerekir. Deccallerin en büyük tahribatı, doğrudan Kur’an’a ve iman esaslarına yöneliktir. Allah’ın inkârı, haşrin inkârı deccalizmin, süfyanizmin temel felsefisidir. 

O hâlde en öncelikli husus başta tevhit ve ahiret inancı olmak üzere, iman esasları üzerinde yoğunlaşmak, -anadan, babadan gelen bir taklitle değil- ilmî araştırmayla tahkik mesleğini esas alarak, tahkikî imanı elde etmeye çalışmak gerekir.

Bir hadis-i şerifte “deccale karşı İhlas suresinin okunması” tavsiye edilmiştir. Bu hadisten anlaşılıyor ki, ahir zaman fitnesinde en fazla ihtiyaç duyulan husus Allah’ın birliğine imandır. İhlas suresinin okunmasından maksat, onun ders verdiği tevhit akidesini pekiştirmektir.

"Ahir zaman fitnesi" demek, İslam’ın öngördüğü tevhit ve istikametin bozulması demektir.

Bediüzzaman Said Nursi, tevhit akidesinin temel referansı İhlas suresi olduğunu söyler. Nitekim, Anglikan kilisesinin “Kur’an fikir ve hayata ne vermiş?” şeklindeki sorusuna karşılık,

“Fikre tevhid, hayata istikamet vermiştir. Buna dair şahidim: 'Kul huvellahu ehad' suresi ile 'festakim kema ümirte=Emr olunduğun şekilde istikametini belirle!' ayetidir.”(bk. Sözle, Envar, s. 746).

diyerek cevap vermişti

Ayrıca Deccalın şerrinden korunma noktasında,

“Kehf Sûresini okuyan Deccal'ın fitnesinden korunmuş olur.”(Ebû Davud, Melahim 14)

rivayeti yanında “son âyetlerini okuyan,”(Müsned, 2/446) “ilk on âyetini ezberleyen korunmuş olur.”(Müsned, 2/449) şeklinde rivayetler de vardır.

- Acaba bu sûrenin okunmasında ne gibi hikmetler olabilir?

Bu sûrede Cenab-ı Hak, zât ve sıfatlarıyla tanıtılmakta, Onun yardımıyla Ashab-ı Kehf'in, zamanın zâlim hükümdarı Dakyanus'un şerrinden kurtuluşları anlatılmaktadır. Deccal'ın şerrinden de yine Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle kurtulunabilir. İşte bu sûre mü'minlere bu güvenceyi vermektedir. Bu sûrenin Resûlullah zamanından beri cuma günleri camilerde okunmasının önemli bir hikmeti de Deccalın şerrinden Allah'a sığınmak içindir.

Muhammed el-Hicazî (öl. 1625), Deccalın fitnesine karşı Kehf Sûresini okuma tavsiyesini değerlendirirken, ona ancak Kur'ânla karşı çıkılabileceğini söyler ve sırrını şöyle açıklar:

"Deccala karşı kuvvetli olan Kur'ân ile kuvvetlidir."[bk. el-Hıcazî, Sevâü's-Sırat (Mısır: Daru’l-Kütübi’l-Mısriyye, Gaybiyat Teymür, nr. 26), vr. 251, 268]

Kur’ân’ı iyi bilen, kalb ve aklını onun kutsî hakikatleriyle dolduran kişiye Deccalın hile, şüphe ve vesveselerinin hiçbir etkisi olamaz.

Dinî ilimlerle fen bilimlerini birlikte okumak, asrın durumunu müşahedeye çalışmak önemlidir. Çünkü, ahir zaman fitnesinin en önemli sıkıntılarından biri de cehalettir. Bu devirde bir yandan fen ilmini bilmedikleri için mekteplileri tekfir eden bağnaz medrese softaları, bir yandan da dinî ilimlerden habersiz olduklarından medrese 

alimlerini cehaletle suçlayan mektep bağnazları cehalet kaynağı durumundadır. Özellikle bu iki cehalet de ilim örtüsüne bürünmüş bir cehl-i mürekkep konumunda olduğu için, izalesi de oldukça zordur.

Her zaman kötülükten sakınmak iyilik yapmaktan daha önce gelir. Şu ahir zamanda ise, bu husus daha da önem arz etmektedir. Çünkü, devir kötülük çarkı gibi dönmektedir. Bu sebeple, maddî eylemlerden mutlaka uzak durmak gerekir. Bu tür örgütlerden fersah, fersah uzaklaşmak lazımdır.

Hadislerde ahir zamanın dehşetli fitnelerinden haber verilmiştir.

Ebu Hureyre’den (ra.) rivayet edildiğine göre Resulullah ümmetin sefih gençlerine dikkat çekerek

“Ümmetimin helaki sefih gençler eliyle olacaktır.”(1) buyurmuştu.

“İçimizde salihler (dindarlar) olduğu halde helak olur muyuz?” sorusuna

“Kötülükler çok olunca.”(2)

diye cevap vermişti. Yine Medine’de sahabelerine,

“Ben şüphesiz evlerinizin içine yağmur gibi girecek fitneler görüyorum.”(3)

buyurmuştu. Bir hadis-i şeriflerinde de,

“Zaman yavaş yavaş yaklaşıyor. Amel azalacak, (kalplere) cimrilik atılacak, fitne hakim olacak. Ölümler artacak.”(4)

buyurarak gittikçe ümmette bozulmaların olacağını haber vermişti. Bir başka Hadis-i Şerif de,

“Şu önümüzdeki günlerde cehalet iner, o zaman din ilmi kaldırılır. Hem o zaman ölümler çoğalır.”(5) haberi verilmişti.

Ashabtan Enes b. Malike gelip, Emevi valisi Haccac b. Zalim’den şikayet edenlere o:

“Sabrediniz, üzerinize gelen zaman ancak kendisinden daha kötü (olarak) gelecek: Rabbinize kavuşuncaya kadar. Ben bunu Nebiniz (asm.) den duydum.”(6)

buyurmuştu. Resulullah (asm.) in sırdaşı olan Huzeyfe b. el-Yeman (ra.) bir gün kendisine ulaşmasından korktuğu şer konusunda Resulullaha şöyle demişti:

“Ey Allah’ın Resulü, mutlaka bizler (İslam'dan önce) cahiliyyede şerler içinde idik. Derken Allah bize hayrı getirdi. Acaba bu hayırdan (menfeatten, güzellikten) sonra kötülükler var mı?" Bunun üzerine Allah Resulü

“Evet!..” buyurdu. O:

“Peki, bu şerden sonra hayırdan bir şey var mı?" Resulullah (yine)

“Evet!..” buyurdu...

(Hadis-i şerifte Resulullah (asm.) yine şerlerden söz etti.) sonunda Huzeyfe (ra.) yine sordu:

“Bu şerlerden sonra da hayır var mı?” Resulullah (asm.)

“Evet” buyurdu. “(Bir kısım) çağırıcılar cehennem kapılarına çağıracaklar, kendilerine icabet eden oraya yönelecektir. Onu oraya atacaklar.”(7).

Bunun üzerine ben:

“Onları bize tarif eder misin?” dedim. Resulullah:

“Onlar sizin aşiretinizden, içinizdendir. Sizin dilinizle konuşurlar.” dedi. (Yine) ben:

“Bu zamana ulaşırsam bana ne yapmamı emredersin?” dedim. Resulullah şöyle buyurdu:

“Müslümanların cemaatine ve onların imamına (önderine) uy ve bunlardan ayrılma.” Bunun üzerine:

“Onların cemaati ve önderi yoksa?..” dedim.

“O zaman cemaati ve imamı olmayan fırkaların hepsinden ayrıl, şayet bir ağacın köküne (kovuğuna) sığınabilirsen, ölüm sana yetişinceye kadar bu hâl üzere ol.”(8)

Burada Resulullah yine ümmetinin gittikçe bozulacağını, fakat Cahiliyye Çağından sonra İslam'ın geldiği gibi, her şerrin arkasından hayrın geleceğini belirtmiş, bozulmanın, çürümenin içten olacağını da ihbar etmiştir. Bozulanlar Müslümanlar içinden, onların kavim, kabile ve toplumundan olacaktır. O zamanlar Müslümanların da cemaatleri ve bunların önderleri olacak, bunlar bozulmaya, fesada karşı mücadele edeceklerdir. 

Durum daha kötüye gider de Müslüman kendisine yol gösterici bir imam (önder, lider) bulamaz, cemaat ve imam olmazsa, Resulullah böyle bir zamanda toplum içinde olmamayı, bozulan topluma karışmamayı tavsiye etmektedir.

Bir başka hadis-i şerifte de: (Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre) Resulullah (asm.)

“Yakında büyük fitneler olacak o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. Kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. O zaman bir iltica yeri, sığınacak mekan bulursa ona sığınsın.”(9)

buyurarak, aynı konuya parmak basmıştır.

Cahiliye çağındaki açık saçıklığın, ümmetin sonunda da olacağını belirten Resulullah, bir gün Medine’de sabah namazı vaktinde korkarak heyecanla uyanmış:

“Dünyada nice giyinmiş kadınlar vardır. Ahirette çıplaktırlar."(10)

buyurmuştur. Böylece Resulullah dünyanın sonunda ve ümmetin sonlarında, İslam kadınlarının dünyada giyinik oldukları hâlde, İslamî tarzda giyinmedikleri, bazı yerlerini açtıkları, şeffaf ve dar giyindikleri için ahiret nokta-i nazarından açık olduklarını ve açıklıklarının cezasını göreceklerini belirtmiştir.

Yine, “Benden sonra, kimisi kimisinin boynunu vuran kâfirler olarak dinden dönmeyin.”(11)

buyurarak, kendinden sonra cahiliye çağı gelenek ve göreneklerine, içki, kumar, faiz, puta tapma, fısk ve büyük günahlara dönmemeyi emrettiği gibi, dinden geri dönme hususunda da ümmeti uyarmış, İslam cemiyetlerinde irtidadların (dinden dönmelerin) olacağına da işaret etmiştir.

Yine, fitnelerin Hz. Ömer zamanından sonra başlayacağını da Huzayfe’ye (ra.) bildirmiş, Hz. Ömer’in (ra.) fitnenin ortaya çıkmasını engelleyen bir kapı olduğunu ifade etmiştir.(12)

Resulullah (asm.) ayrıca fitnenin doğudan çıkacağını, deniz dalgaları gibi dalgalanıp ortalığa hakim olacağınıda belirtmiştir(13). Hatta zamanın değişmesi ile insan şekilli putlara tapılacağını da haber vermiştir.(14) Ümmet içinde ye’cüc, me’cûc ve 

Deccal’ın çıkacağındanda söz eden Resulullah (asm.) (15) zaman geçtikten sonra, güvenilirliğin insanlardan alınacağını, insanların gittikçe kötüleşeceğini, geriye kötü hâlli insanlar kalacağını (Husale-i nas) belirtmiştir. Husale, her şeyin kötüsü hakkında kullanılır. Meselâ buğdayın, hurmanın kötüsüne ‘husale” denildiği gibi, insanların şerlilerine, alçaklarına da böyle denir. Nitekim Buhari’de nakledilen bir hadis-i şerifte: Mirdas b. Eslemi şöyle rivayet eder:

“İyiler birer birer önceden gider. Geride arpa veya hurmanın husalesi (döküntüsü, kötüsü) kaldığı gibi husaleler kalır da Allah Onlara hiç kıymet vermez.”(16)

Bir hadis-i şerifte ise, ahir zamanda, kişiyi kardeşinden ve babasından ayıracak fitneler çıkacağı haber verilmektedir:

“İlerde büyük fitneler olacak, kişi o fitnelerde kardeşinden ve babasından ayrılacak. (O zaman) fitneler erkeklerin kalplerinde kıyamete kadar yayılacak. Hatta O fitne zamanında bir kimse, zinakâr kadının zinasıyla ayıplandığı gibi, Allah’ın emirlerine uymasından dolayı (17) ayıplanacak.” (18)

Rasulullah (asm.)’ın bu haberine göre, kıyamete kadar devam edecek şiddetli fitnelerde, özellikle ahir zamanda gelecek fitnede, kişi düşünce, fikriyat, hayatı anlama ve yorumlama, hatta din edinme hususunda kardeşinden ve babasından farklı olacak. İki kardeş, baba ile oğul bu hususta aynı değerleri paylaşmayacak. 

Çünkü O zaman fitne çok yaygın hâle gelecek, kişiler ailelerinden, ana babalarından kopup, başka kaynaklardan etkilenecekler. Çok uzaklarda ortaya çıkan yanlış bir fikir, gönülden gönüle, zihinden zihine, dilden dile yazı ile veya başka yollardan hemen yayılacak. Fitne kuş gibi kalpten kalbe uçacak, zihinlerde yuvalanacak. Elbette böyle kritik ve tehlikeli zamanlarda İslâm’ı yaşamak, benimsemek, onu dosdoğru şekilde hayatı boyunca devam ettirmek, güç olduğu kadar da sevaplı olacaktır.

Kaynaklar:

1. Sahihu’l-Buhari, VIII, 88; Sunenu İbn-i Mace II, 1331 (no: 4015)

2. Sahihu’l-Buhari, VIII, 88; Sunenu İbn-i Mace II, 1305 (no: 3954)

3. Sahihu’l-Buhari, VIII, 89.

4. Sahihu’l-Buhari, VIII, 89.

5. Sahihu’l-Buhari, VIII, 89.

6. Sahihu’l-Buhari, VIII, 90.

7. Burada alma manasına kazf kelimesi kullanılmıştır.

8. Sahihu’l-Buhari VIII, 93; Sunenu İbn-i Mace II, 1317 (no: 3979).

9. Sahihu’l-Buhari VIII, 92; Tefriru’l-Kurani’l-Azim II, 43; Sunenu İbn-i Mace, II, 3961.

10. Sahihu’l-Buhari VIII, 90; Sunenu İbn-i Mace II, 1326 (Tabahtur ve kadınların süslenmesi).

11. Sahihu’l-Buhari VIII, 91.

12. Sahihu’l-Buhari, VIII, 93; Sunenu İbn-i Mace II, 1306 (no: 3956)

13. Sahihu’l-Buhari, VIII, 95.

14. Sahihu’l-Buhari, VIII, 100.

15. Sahihu’l-Buhari, VIII, 101-104.

16. Riyazu’s-Salihin s. 171 (370. bab. 1825. hadis. Buhariden); Sunenu İbn-i Mace II, 1307 (no: 3957, 1340) (no: 4038 Hurmanın kapcığından ayıklandığı gibi iyiler gittiği zaman) ayrıca bk. II, 1342 (no: 4043).

17. el-Müfredat s. 61. Bela, imtihan, sıkıntı, mihnet, meşakkat manalarına gelmektedir.

18. Gümüşhanevi, Ahmed Ziyaüddin, Ramûzul-Ehadis, terc. Naim Erdoğan, İstanbul ty. s. 298-3715 nolu hadis (Nuaym fiten, Tabarani Evsattan); Ayrıca bk. İbn-ü Mace, Muhammed b. Yezid. Sunenu İbn-i Mace I-II, İstanbul ty. II, s. 1306, 1317, 1333 İlerde Gelecek Fitnelerle İlgili Hadis Kitaplarının özellikle “Kitabu’l-Fiten” bölümlerinde birçok hadis-i şerife rastlamak mümkündür.