Pazar, Ağustos 02, 2026

Tarık Yıldızı (Tarık'ın Necm-i Sâkıb)

Kur’an’ın ders vermek istediği, kendine mahsus maksatları vardır. Bunlar da bilindiği üzere, Allah’a, ahiret gününe, peygamberlere iman gibi inanç esaslarının ispatı ile insanlık camiasında adalet ve kulluk şuurunu yerleştirmektir. Diğer bütün konular, aslî maksat olan konuların anlaşılmasına yardımcı olsun diye zikredilmektedir. 

Bu sebeple, söz konusu yardımcı unsurlardan bahsederken, anlamı daraltan nokta vuruşlu metot yerine, anlama genişlik kazandıran, ilgili konunun kapsam alanı içerisine girebilen ihtimallere açık kapı bırakan îcaz/veciz metot kullanılmaktadır. Bu îcaz metodu, Kur’an’da görülen i’caz /mucize parıltılarının başında gelen bir yansımadır.

Örneğin Kur’an’ın ilk inen ayeti “Rabbinin adıyla oku” mealindedir. Burada “Oku” anlamına gelen “İkra’” filinin mefulü/tümleci/nesnesi kullanılmamıştır. Yani neyin okunacağı söylenmemiştir. Bunun kullanılmaması, ilk etapta -zahiren- konuyu kapalı bir hale soktuğu imajını verebilir. 

Oysa, durum bunun tam aksinedir; yalnız bir konuyu belirtmemiş olmakla, bir çok konuyu muhatabın zihninde belirlemiştir. Bunun içindir ki ayetten, sadece; “hadis oku, tefsir oku, tarih oku” şeklinde dar bir anlamı değil, “faydalı her şeyi, her ilmi oku” şeklinde geniş bir anlamı algılıyoruz.

- Tarık Suresi'nin ilgili ayeti için de aynı şey geçerlidir. Bu surenin söz konusu ifadelerini, yukarıda verilen bilgiler ışığında birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız:

a. Bu sure, kasem/yemin üslubuyla başlamıştır. Üzerine yemin edilen şey ile, yeminle pekiştirilmek istenen şey (cevab-ı kasem) arasında bir ilişki ve alakanın bulunması, belagat açısından çok önemlidir. Burada, üzerine yemin edilen varlık, “Sema” ve “Tarık”tır. Yemin konusu olan varlık ise insandır. Aralarındaki münasebet ise, her iki varlığın da bir doğup bir kaybolmasıdır. 

Söz konusu edilen insan bir fert değil, bir nevi olduğu gibi, “Tarık” denilen varlığın da bir tek yıldız olarak tayin edilmeyip, bütün yıldızları çağrıştıracak şekilde ifade edilmiş olması, kasem ile cevab-ı kasem arasındaki alakanın bir ortak paydada gösterilmiş olması, edebî bir üslup olduğu kadar, muhataba geniş bir ufuk, bir kapsama alanı temin etmiştir.

b. “Tarık” kelimesini açıklayan “e’n-necmu’s-sakıb” ifadesi, belli bir yıldız için kullanılabildiği gibi, “gündüzleri kaybolup gizlenen, geceleri ortaya çıkıp ışıklarıyla karanlığı delip geçen gökteki bütün yıldızlar” için de kullanılabilir. 

Yani, “el-necm” kelimesinin başındaki “el” takısı, belli bir yıldızı gösteren “ahd-ı haricî” anlamına geldiği gibi, bütün yıldızları gösteren “ahd-ı cinsî” anlamına da gelebilir. (krş. Razî, Ebu’s-Suud, Şevkânî, İbn Aşur; ilgili ayetin tefsiri).

Kuşkususz, bir tek yıldızı tasavvur etmekten gelen dar bir perspektiften insanın konumuna bakmak ile, bütün yıldızları içine alacak şekilde geniş bir tasavvurla insanın konumuna bakmak arasında, yerden göğe fark vardır. İşte Kur’an-ı Hakim, muhataplarına bu geniş perspektifi kazandırmak için, bir çok manaya gelebilen “e’n-necmu’s-sakıb” ifadesini tercih etmiştir.

c. Yemine konu olan ayetin meali şöyledir:

“Hiçbir kimse yoktur ki onun için bir koruyucu bulunmuş olmasın.” (Tarık, 86/4).

Burada vurgulanan husus, her insanı koruyup kollayan, onu kontrol eden bir koruyucunun, bir kontrolörün olmasıdır. Bu gerçek, bir yeminle pekiştirilmiştir. O da herkesin açıkça görüp anladığı yıldızın doğup batması, görünüp gizlenmesidir. Bunun açılımı şudur: 

Yıldızların belli bir düzen içerisinde, belli periyotlarla görünüp gizlenmeleri, açıkça, onları bilen, koruyup kollayan, dizginlerini elinde tutan bir koruyucunun varlığını göstermektedir ki, o da Allah’tır. (Koruyucu, -sebepler dairesinde iş yapan- melekler de olsa, sonuç itibariyle Allah’ın memurları olduklarına göre, onların koruyuculuğu da yine Allah’ın izni, bilgisi, emri dairsinde cereyan etmektedir).

Yıldızlar gibi cansız varlıkların hareketlerini kontrol eden Yüce Yaratıcı, insan gibi imtihana tabi tutulmuş bir varlığı başı boş bırakır mı? 

Burada verilen bu mesajın geniş bir perspektiften müşahede edilmesi için, -belli bazı yıldız fertlerinden, gökteki bütün yıldızlara kadar- değişik ihtimalleri haiz olan “e’n-necmu’s-sakıb” ifadesinin tercih edilmesi, gerçekten çok hikmetli düşmüştür.

d. Bütün semavî dinlerde olduğu gibi, Kur’an’da da en önemli mevzu, özellikle insanların şuurlu bir hayat ile canlandırılması ve varacağı son durağının nazara verilmesi, bir de son durakta karşılaştığı ölümden sonra, yeniden tekrar dirilmesi konusudur. 

Bu açıdan konuya baktığımızda, yine de “Tarık” ile “insan oğlu” arasında önemli bir hareket benzerliğinin var olduğunu görürüz. Şöyle ki;

Gündüz kaybolup gece ortaya çıkan, her gizliliğe büründüğü periyottan sonra, yeniden bir doğuş periyoduyla insanlara tebessüm eden yıldızların bu durumu, sonsuz bir ilim ve kudret sahibi tarafından yakından takip edilip kontrol edildiğini gösterir. 

Yıldızların bu durumlarını çağrıştıran -ve tersine işleyen- bir benzerlikle, insanlar da her gece uykuyla -bir nevi ölümle-, hayattan paydos deyip, kayıplara karışır ve her sabah yeniden hayata merhaba diyerek dirilirler. 

Bu durum ise, “her geceden sonra bir sabah, her kıştan sonra bir bahar olduğu gibi, her ölüm sabahından sonra bir mahşer sabahı, her kıyamet kışından sonra bir mahşer baharının olduğunu” çağrıştırmaktadır.

Böyle bir çağrıştırmanın güçlü olması, kuşkusuz verilen mesajın, zihinlerde kuvvetli bir şekilde yer etmesine bağlıdır. 

Bu ise, dar anlamda belli bir yıldızdan ziyade, gökyüzündeki bütün yıldızları göz önüne aldıracak geniş perspektif kazandıracak bir ifadeyle mümkündür. Bu da “e’n-necmu’s-sakıb” ifadesinin tercih edilmesiyle gerçekleştirilmiştir.

TARIK YILDIZI İLE İLGİLİ AYETLER

Andolsun o göğe ve Târık'a,

Târık nedir, bildin mi? (Târık suresi, 1-2)

Tefsir:

Yemin ederim göğe ve Târık’a.

Bilir misin Târık ne?

O, karanlıkları delip geçen parlak bir yıldızdır.

Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde bir gözetleyici, bir koruyucu bulunmasın.

Sûrede vurgulanmak istenen hakikatleri beyân için iki şey üzerine yemin edilir: Semâ ve târık. Semâ, sırlarına vakıf olmamız takatimizin ötesinde olan, ancak cüz’i bir şekilde görüp bilebildiğimiz gökyüzüdür. اَلطَّارِقُ (tārık) ise, bir aletle veya herhangi bir cisimle vurmak, çarpmak anlamına gelen اَلطَّرْقُ (tark) kelimesinden isimdir. 

Bu bakımdan ayaklarımızla vurup yürüdüğümüz yola, ayaklarını vurarak yola giden yolcuya ve geceleyin gelip gönül hoplatan ziyaretçiye “târık” denilir. Sonra bu mânadan hareketle her ne olursa olsun geceleyin ortaya çıkıp göze gönle çarpan her şeye hatta hayalî şekillere de târık denilmiştir. Sabaha yakın ortaya çıkan 

Sabah yıldızına da parlaklığıyla göze çarptığından dolayı bu isim verilmiştir. Nitekim burada onun “necm-i sâkıb” olduğu beyân edilir.  اَلنَّجْمُ الثَّاقِبُ (en-necmu’s-sâkıb), “delen yıldız” anlamına gelip ışığının kuvvetinden dolayı karanlığı deliyor gibi gözüken her parlak yıldıza denir. 

Bu kelimenin “yüksek yıldız” anlamı da vardır. Bu anlamlardan hareketle Necm-i sâkıbın gece doğan herhangi bir parlak ve yüksek yıldıza, Sabah yıldızına, Necm sûresinin birinci ayetinde zikredilen Süreyyâ yıldızına veya Kur’an’ın inen parçalarının her birine isim olması mümkündür.

Bu yeminlerin gâyesi, her insan üzerinde, onu koruyan, onun düşünce, niyet, söz ve davranışlarını görüp gözeten, takip edip kaydeden bir bekçi bir koruyucu muhâfız bulunduğunu haber vermektir. Bu muhâfız öncelikle mutlak bir kudret ve sonsuz ilim sahibi olan Allah zü’l-celâl Hazretleri’dir. Cenâb-ı Hakk’ın bu vasfını dile getiren şu âyet-i kerîmeler ne kadar dikkat çekicidir:

“Allah, üzerinizde kusursuz bir gözetleyici ve koruyucudur.” (Nisâ 4/1)

“Allah, her şeyi hakkiyle görüp gözetendir.” (Ahzab 33/52)

“Gerçek şu ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona neler fısıldadığını da çok iyi biliyoruz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 50/16)

Bu ayetler, insanın üzerindeki en büyük bekçinin yüce Allah olduğunu haber verir.

Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, hilâfeti devrinde Muâz (r.a.)’ı Kilâboğulları aşiretine göndermişti. Devlet hazinesinden ödenmesi gereken paraları ödeyecek, verilmesi gereken malları verecek, zenginlerden alınan zekâtları fakirlere ve muhtaçlara dağıtacaktı. 

Hz. Muâz, üzerine aldığı bu vazîfeyi îtinâ ile îfâ ediyor, gönüller fethederek tatlı hatıralarla geri dönüyordu. Geri döndüğünde, dünya malı olarak Sadece omuzuna attığı atkısı kalıyordu. Bu atkı zaten, giderken de var olan bir atkıydı. Bir defâsında hanımı dayanamayıp sordu:

“–Böyle bir vazîfe üstlenenler, belli bir ücret alırlar, evlerine de hediye getirirler. Senin hediyelerin nerede?”

Muâz (r.a.) cevap verdi:         

“–Benimle birlikte yanımdan hiç ayrılmayan bir murâkıp vardı. Her aldığımı, verdiğimi hesap ediyordu.”

Hanımı kızdı:

“–Resûlullah (s.a.s.) her şeyde sana güvenirdi. Ebubekir de öyle. Ömer geldi; seninle birlikte murâkıp mı gönderiyor? Her yaptığını tâkip mi ettiriyor?” dedi.

Söz, Hz. Ömer’in hanımına, ondan da Hz. Ömer’e ulaştı. Hz. Ömer, Muâz (r.a.)’ı çağırıp sitemle sordu:

“–Ben senin ardından böyle bir murâkıp göndermediğim hâlde, duyduklarım nedir yâ Muâz? Benim sana îtimâdım yok mu zannediyorsun?”

Hz. Muâz’ın cevâbı pek mânidardı:

“–Ey Mü’minlerin Emîri! Hanımıma özür olarak öne sürebilecek ancak bunu bulabildim. Hem murâkıp dediğim, sizin murâkıbınız değil, Allah’ın murâkabesi idi. Bu sebeple yaptığım hizmetin ecri zâyi olmasın diye -câiz bile olsa- nefsim için hiçbir şey alamam…”

Hz. Ömer, onun bu sözlerle neyi kasdettiğini anlamıştı. Zira Muâz (r.a.) nefsine ve dünyaya âit her şeyden müstağnî idi. Halîfe, onu taltîf ederek kendinden bir miktar hediye verdi ve:

“–Git bununla âilenin gönlünü al!” dedi.

Bununla birlikte ayette bahsedilen “hâfız”ın bekçi melekler olması da mümkündür. Zira:

“Oysa yanıbaşınızda sizi sürekli gözetleyenler var. Her söz ve davranışınızı kayda geçiren tertemiz, şerefli melekler. Yaptığınız her şeyi bilirler.” (İnfitâr 82/10-12)

“Allah, kullarının üzerinde her istediğini yapma kudret ve kuvvetine sahiptir. Ayrıca üzerinize, yaptıklarınızı kaydeden ve sizi koruyan melekler gönderir...” (En‘âm 6/61) ayetleri, insanı takip eden, onun söz ve davranışlarını yazıp kaydeden bekçi meleklerin varlığını haber vermektedir. 

Bu sebeple insanın, azgın nefsin aldatmalarına kanmayıp hayatını bu ilâhî ikazlar ışığında tanzim ederek düzene sokmaya çalışması gerekir. Özellikle çocuklarımızı terbiye ederken, üzerlerinde böyle ilâhî bir kontrolün olduğu onların körpe dimağlarına kesinlikle nakşedilmelidir.

Yorum Yap