Riyâ Şirktir
“Şirk benim ümmetimde karanlık geceleri mermer taş üzerinde yürüyen karıncanın izinden, eserinden daha gizlidir. Bunun ednâsı zulümle yapılan davranışları hoş görmek yahud adâlet dairesinde görülen bir şeyi sevmemektir.” (Camiu’s-sağir)
Zâhirde kalan âlimler de benlik içindedirler. Hep “Ben!” der, “Ben biliyorum!”, “Ben söylüyorum!”, “Ben irşad ediyorum!” der.
O “Ben”in gizli mânâsı, Allah-u Teâlâ o kalpte yok, varlık ve nefis var. Allah-u Teâlâ’nın ihsanını nefse bağlamış. Nefse bağladığı için nefis “Ben!” diyor, Allah-u Teâlâ’yı inkâr ediyor. Bunun apaçık mânâsı budur.
Benlik şirktir, benlik puttur, benlik küfürdür! Fakat insan benlikten kurtulamıyor.
Gerçekten birçoğu irşad ettiğini sanır, ifsad ettiğini bilmez. Niçin bilmez? Hakikati bilmediği için bilmez. Çünkü dıştan içeriye alınmamıştır.
Evin dışında kalmış, dıştan sesleniyor. İlmi kafada kaldı, kalbine inmedi. Kur’an’ın nûru boğazdan aşağıya da inmedi. İçeriye nüfuz edemedi. Onun için hakikati bilmiyor, o ise her şeyi bildiğini sanıyor, kendisinin bir allâme olduğunu biliyor, hakikatte câhil olduğunu bilmiyor.
Zâhirden sonra hakikate geçmek için tarikat ilmini dahi bitirmek lâzımdır, bunu açık söylüyorum. Hakikate geçtikten sonra da kalbin içine nüfuz eder. Bir de bakar ki: “Eyvah! Ben kendimin bir şey bildiğimi zannediyordum, şimdiye kadar nasıl bu varlığı topladım,
Hazret-i Allah’a nasıl şirk koştum?” der. Hiçbir şey bilmediği gibi, kendisini de bilmediğini o anda öğrenir, hakikat perdesi açılır, o zamana kadar yaptığı varlıklara istiğfara başlar ve hayatı boyunca devam eder.
İşte âlimler bunun için helâk oldu. Çünkü fenâdan bihaberdirler. Bunun için kalbi de yumuşamadı, yumuşamasına muvaffak olmadı.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İnananların Allah’ı zikir için kalplerinin saygı ile yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?” (Hadîd: 16)
Ene putunu eline almış, irşada kalkmış ve fakat ahirete bu put ile göçtüğü zaman hakikati görecek.
Zira Âyet-i kerime’de:
“Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur.
Onu kirletip örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır.” buyuruluyor. (Şems: 9-10)
Âlim geçinen, fakat aslında zâlim olan bu gibi kimselerin bu cehaletleri, din adına işlenen bir cinayettir. Dinimizin maruz kaldığı en büyük tehlikedir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Şerlilerin en şerlisi kötü âlimlerdir.” buyurmuşlardır. (Dârimî)
Onların kalpleri nifak ve şüphe ile doludur.
“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını arttırmıştır.
Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle onlara elem verici azap vardır.” (Bakara: 10)
Onlar Kitabullah’a itibar etmeyince, Allah-u Teâlâ da bu hastalığı taşıyanların hastalığını daha da artırmıştır. Bu yüzdendir ki Allah-u Teâlâ’nın kahrına müstehak olmuşlardır.
Kendilerinin nasıl bir cehalet ve dalâlet çukuruna düşmüş olduklarının hiç farkında değildirler.
“Kendilerine ‘Yeryüzünde fesad çıkarmayın!’ denildiği zaman ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler.” (Bakara: 11)
Allah-u Teâlâ onların bu cevaplarını şiddetli bir şekilde reddederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“İyi bilin ki asıl ortalığı ifsad edenler kendileridir. Lâkin anlamazlar.” (Bakara: 12)
Allah-u Teâlâ’nın hükmünü kaldırmaya çalışıp kendi arzusunu hüküm yerine koymaya çalışmak bir şirktir, bunu yapan müşriktir. Bu bir ulûhiyet dâvâsıdır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resul’üm gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)
O’nun hükmü böyledir. Nefis putuna dayanmış olduğundan, bunlara tâbi olan kimse, bunları ilâh olarak kabul etmiştir.
“İşte böyle... Çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır.
Bunun için Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 9)
Çünkü yapılan iş ve icraatların kabulü için iman şarttır. Şirk ve küfür ise bütün iyilikleri heder eder.
Halka âlim olduğu zannını verdirmek için konuşuyorsa, halkı başına toplamak gibi bir gaye güdüyorsa gizli şirktir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Gizli şirk, insanların methini ve ihsanını veya tazimini kazanmak maksadıyla amel ve ibadet eylemektir.” (Camiu’s-sağir)
Aslında bütün iyilikler Allah-u Teâlâ’dan gelir. Fakat insan O’nun bu lütfunu ve ihsanını bilmediği için kendi nefsine mâlediyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir.” (Nisâ: 79)
Buna rağmen birçok kimseler o ilmi kendine âitmiş gibi halka göstermeye çalışırlar. Bu ise vereni bir nevi inkâr demektir. Çünkü onun nefsi Allah-u Teâlâ’nın lütuf ve ihsanını kendisine mâletmiş, dolayısı ile dalâlete gitmiştir.
Riyâ Şirktir:
Riyânın şirk oluşu nedir, bilir misiniz? Riyâ benliği, varlığı gösteren bir unsurdur. Benlik, varlık olduğu için Hazret-i Allah’ın önüne geçiyor, Hazret-i Allah’a şirk koşmuş oluyor. Sırrı budur.
Sakın varlık ehline kapılmayın; Var olan Hazret-i Allah’tır, başka varlıklara dalmayın.
Kim ki varlık davasında bulunursa; o, şeytanın arkadaşı olur.
Varlık ile Var’ı bulmak mümkün değildir. Ama şimdi herkes varlık içinde yüzüyor. Zaten Var’ı arayan da yok.
Hazret-i Allah nurdur, sen ise bir pisliksin. Yemekte ufacık bir pislik olunca atıyorsun. Peki kendi varlık pisliğini neden atamıyorsun?
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Kendinde varlık görmen, diğer günahlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir günahtır.”
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kim Rabb’ine kavuşmayı arzu ediyorsa sâlih bir amel işlesin ve Rabb’ine kullukta hiç ortak koşmasın.” (Kehf: 110)
Riyâ ise yapılan amel ve ibadetleri yakıp kül ediyor.
“Yazıklar olsun o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar.” (Mâun: 4-5-6)
“Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları halde, mallarını insanlara gösteriş için sarf ederler. Şayet şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır.” (Nisa: 38)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Kıyamet gününde insanlardan ilk olarak suâle çekilecek olan üç kişiden birincisi şehid edilen bir kimse olacaktır. Huzur-u ilâhi’ye getirildiğinde Hazret-i Allah ona ihsan ettiği nimetlerini bir bir sayar, o da bu nimetleri ikrar eder.
– Bu nimetlere mukabil ne yaptın?
– Senin rızân uğruna savaştım ve şehid düştüm.
– Hayır, yalan söylüyorsun! Sana cesur desinler diye savaştın, nitekim bu söz de söylenmiştir.
Sonra verilen emir üzerine yüzüstü sürüklene sürüklene cehenneme atılır.
İkincisi de ilim öğrenmiş ve öğretmiş, Kur’an okumuş bir kimsedir. Cenâb-ı Hakk ona da lütuf ve ihsanlarını sayar, o da bu nimetleri itiraf eder.
– Bu nimetlere mukabil ne yaptın?
– Senin rızân uğrunda ilim öğrendim ve öğrettim, Kur’an okudum.
– Hayır, yalan söylüyorsun! İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’an-ı kerim’i de, sana ne güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim bu söz de söylenmiştir.
Sonra verilen emir üzerine yüzükoyun sürüklenerek ateşe atılır.
Üçüncüsü ise, Hakk Celle ve Alâ Hazretleri’nin kendisine geniş çapta zenginlik verdiği ve her türlü servetten ihsan ettiği bir kimsedir. Huzur-u ilâhi’ye getirilince, Cenâb-ı Hakk ihsanlarını ona da ayrı ayrı anlatır. O da onları itiraf eder.
– Bütün bunlara mukabil ne yaptın?
– Yâ Rabb’i! Servetimi sırf senin uğrunda, sevdiğin işlere harcadım.
– Hayır, yalan söylüyorsun! Sana ne cömert desinler diye bunları yaptın, bu söz de söylenmiştir.
Sonra o da emir üzerine sürüklene sürüklene ateşe atılır.” (Müslim)
Görülüyor ki sırf Allah için yapılmayan amel ve ibadetler dergâh-ı Ulûhiyet’e ulaşamıyor. Bir fayda görülmediği gibi insanı Cenâb-ı Hakk’ın gadâb-ı İlâhi’sine maruz bırakıyor. İhlâslılar zümresinin az oluş sebebi de budur.
Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Şirk benim ümmetimde karanlık geceleri mermer taş üzerinde yürüyen karıncanın izinden, eserinden daha gizlidir. Bunun ednâsı zulümle yapılan davranışları hoş görmek yahud adâlet dairesinde görülen bir şeyi sevmemektir.” (Camiu’s-sağir)
Riyâ, karıncanın ayak sesinden daha da gizli ve sessizdir. Nefsin ani çıkışlarını, riyânın sızmasını önleyecek olan Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himaye’sidir. Kurtulmasını murad ettiği kulunu, riyâ yolundan gelecek tehlikelerden muhafaza eder.
Allah Zulmetmez:
Aslında merhametlilerin en merhametlisi olan Hazret-i Allah hiçbir zaman kuluna azab etmez, cehennemine atmaz. Fakat bir kul Hakk’ı bırakır, nefis putuna tapar, şeytana uyar, dünyaya dalarsa... O zaman kendi nefsine zulmettiği için şeytanı ile beraber cehenneme atılır.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini de biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.
Sağında ve solunda oturan, amellerini yakalayıp tespit eden iki yazıcı melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında onu gözetleyen, söylediği her sözü zabteden (bir melek) hazır bulunur.
Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir. ‘İşte bu senin öteden beri korkup kaçtığın şeydir.’ denir.
Sûra üfürülür. İşte bu geleceği vâdedilen gündür. Herkes beraberinde bir sürücü bir de şâhid bulunduğu hâlde gelir. Ona ‘Andolsun ki sen bundan gâfildin, işte şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık, bugün artık gözün keskindir.’ denir.
Beraberindeki arkadaşı ‘İşte bu yanımdaki hazırdır.’ der. Allah ‘Ey sürücü ve şahid! Haydi ikiniz atın cehenneme her inatçı nankör kâfiri! Hayra, iyiliklere bütün hızıyla engel olan azgın zalim şüpheciyi! O ki, Allah ile beraber başka bir ilâh edinmişti. Haydi, atın şiddetli azabın içine!’ buyurur.
Yanındaki arkadaşı der ki ‘Ey Rabbimiz! Ben onu azdırmadım, fakat o kendisi derin bir sapıklık içindeydi!’
Allah ‘Benim huzurumda çekişmeyin! Size daha önce bunu bildirmiştim. Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullarıma zulmetmem.’ buyurur.
O gün cehenneme ‘Doldun mu?’ deriz. O da ‘Daha yok mu?’ der.
Cennet de Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Zaten uzak değildir.
Onlara ‘İşte size vaad olunan cennet budur. Allah’a çok dönen, (hududu) muhafaza eden, görmediği hâlde Rahman’dan korkan ve Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur. Oraya esenlikle girin? İşte bu ebedi yaşama günüdür.’ denilir.
Orada kendileri için diledikleri her şey bulunur. Katımızda daha fazlası da vardır.” (Kaf: 16-35)
