Cumartesi, Mayıs 30, 2026

Vaktin Sahibi ve Makamı

 

Biz Medîne-i Münevvere’de iken, Şeyh Efendi Hazretleri’ne bir haberci geldi.

Sâhib’in hizmetini gören postacı evliyâ vardır; o Hazret’e gelip, Sâhib’in kendisini dâvet ettiğini söyledi.

Hazret’in makamı, milletin içinde de görünmek olduğundan, cismânî kuvvetle milletin içinde idi; rûhânî kuvvetle ise dâimâ orada, Sâhib’le beraberdir. Lâkin cismânî vücûd ile de dâvet olunduğu vakit, avcı kelbi ile çıkar (hâşâ mine’l-huzûr). O sûrette bizi de beraberine aldı.

Tayy ile oraya aldı; yürüyüşle değil, göz açıp yumuncaya kadar oraya vardırdı. O makama indiğimizde, Sâhib oradaydı.

Mağaranın ağzı yetmiş zîrâ, yâni yetmiş arşın gelir. Hazret geldiğinde, Sâhibü’z-Zamân ellerini açıp o yetmiş arşın ağzı olan mağarayı böyle tuttu; iki eli oradan oraya yetişti. Sonra Hazret’e yürüdü. Onu kucaklayıp öptüğü vakit, yukarıdan öperdi.

Sâhibü’z-Zamân boylu boslu, gâyet heybetli idi. Onun yüz yapısına da kimse bakmaya doyamaz. İşte şeyhimizle böyle kavuşup dedi ki:

«Yâ Seyyidî! Sizinle görüşmek için bize emir olundu. Sizi onun için dâvet ettik. Bilirsin, buradan içeriye zâhirde girmeye izin yoktur. Siz içeriye girerseniz, dışarıya çıkamazsınız. Sizinle burada görüşmek de cismânî kuvvetin hakkıdır.»

Şeyh Efendi Hazretleri o meclisi nazarla bana gösterdi.

Bunları, sizin yakîn kuvvetiniz artsın diye söyletiyor. İşte Sâhib, Şam’da değil; o makamdadır. Lâkin kendisinin zuhûru için emir olunduğunda, “Allâh-u Ekber, Allâh-u Ekber, Allâh-u Ekber” diyerek Şam’ın kıyısında tekbîr alır ve Şam’a girer.

Girdiğinde, bütün millet orada ona bîat etmek için gelir; o da kabul eder. İlk bîat Arafat Dağı’nda oldu. On iki bin evliyâ bîat etti; oradaki bîat tamam oldu. Dedik ya, avcı kelbini yanında taşıdığı gibi, Hazret’in beraberinde idim; Sâhib’e on iki bin zât bîat ettiğinde...

İkincisinde, rüyâ yolu ile bîat vardır. Rüyâda çok kimseler Hz. Mehdî Aleyhisselâm’ı görüp ona bîat ettiler.

Üçüncüsü umumî olacaktır. Bütün Ehl-i İslâm, ona bîat etmek için Şam’a yetişip gelecektir. Sonra Hâlifetullâh olduğuna dâir bîat alacaktır.

Umumî bîatı aldıktan sonra, doğru yürüyüp yedi konakta, bu bizim buradaki milletin İslâm’a yaptığı hizmetin mükâfatı olarak İstanbul’a inecek.

Mehdî Aleyhisselâm’ın Şam’da oluşu meselesine gelince;

Şimdi Şam’da değildir. Lâkin zuhûru için emir olunduğu vakit, şu anda bulunduğu makamdan tekbir alıp hâzır olacaktır. Hâlen hayattadır; ancak Şam’da değildir.

Hicaz kıtasında, Necid ile Yemen arasında Rub‘u’l-Hâlî denilen bir yer vardır.

Orada hayat namına hiçbir şey yoktur.

-Nebat yoktur.

-Orası seyyar kum denizleridir.

-Oradan ne kuş uçar, ne de kervan geçer.

-Oradan geçmek memnûdur. (Yasaklanmıştır)

-Orası bomboş bir yerdir.

Mehdî (a.s.), o mıntıkada bir makamda duruyor. “Kubbetü’ş-Şühedâ” denilen bir makam vardır. Melâike-i Kirâm’ın bina etmiş olduğu bir kubbedir.

Sâhibü’z-Zamân Hazretleri de oradadır,

Kırk halifeleri oradadır,

Yedi vezirleri oradadır,

Nebî Resûl oradadır

Ve büyük evliyâdan kendilerine izin verilenler de orada hazır olur.

Sıradan bir kimsenin oraya yaklaşmasına imkân yoktur. Cin taifesi de orayı ihata etmiştir. Gelene dokunduğu gibi işini bitirir. Hattâ Şeyh Efendi Hazretleri bunu da söylemişti:

Orada büyük bir mağara vardır; onların makamı o mağaranın içerisindedir. Orası seferberlikten sonra işgale uğradığı zaman, İngilizler de Fransızlar da o taraflara vardıklarında, bir devriye orada acayip hâller görüp:

“Ne var, içeriye bakalım.” diye içeriye girmiş.

Bir kişi dahi dışarıya çıkmamış.

Cin muhafızlar dokunduğu gibi onları cansız bırakıp, vücutlarını da alıp denize atmışlar. Arkasından, büyük projektörlerle arama yapmak üzere bir askerî birlik girmiş. İngiliz’in bir bölük askeri arama yapmaya gelmiş.

“Nerede kayboldular bunlar?”

“Bunun içerisinde…”

Onlardan da bir kişi çıkmadan, cinler onlara da dokunup

kaybetmiş. Kimse bir daha içeriye girip orayı teftiş etmemiş.

Yorum Yap


EmoticonEmoticon