Cumartesi, Ağustos 08, 2026

Prof. Dr. Engin Arık Kimdir

 Prof. Dr. Engin Arık, Türk fizikçi ve bilim insanıdır. Özellikle yüksek enerji fiziği alanında yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır. Türkiye'nin önde gelen bilim insanlarından biri olan Arık, CERN'deki (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) çalışmalara katılımı ve Türk bilim dünyasına katkılarıyla bilinir.

Hayatı ve Eğitimi

Prof. Dr. Engin Arık, 1948 yılında İstanbul'da doğdu. Lise eğitimini İstanbul Kız Lisesi'nde tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nden matematik ve fizik lisans diplomasını aldı. Eğitimine devam etmek üzere yurt dışına çıkan Arık, Pittsburgh Üniversitesi'nde yüksek enerji fiziği üzerine doktora yaptı.

Doktora sonrası çalışmalarına devam ederken, Londra Üniversitesi'nde de akademik görevlerde bulundu. 1979 yılında Türkiye'ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak göreve başladı.

Bilimsel Katkıları

Engin Arık'ın bilimsel kariyeri, özellikle deneysel yüksek enerji fiziği alanında yoğunlaşmıştır. CERN'deki LHCb (B-mezon fiziği deneyi) ve ATLAS (genel amaçlı detektör deneyi) gibi dev projelerde aktif rol aldı. Bu projeler, evrenin temel yapı taşlarını ve aralarındaki etkileşimleri anlamaya yönelik en büyük bilimsel çalışmalardır. Prof. Dr. Arık, bu çalışmalarda Türk bilim insanlarının yer alması için büyük çaba harcadı ve Türkiye'nin CERN'e katılım süreçlerinde önemli bir figür oldu.

Şüpheli Ölümü

29 Kasım 2007'de, Isparta'dan İstanbul'a giden ve düşen Atlasjet uçağında hayatını kaybetti. Uçakta, kendisiyle birlikte yüksek enerji fiziği alanında çalışan 5 bilim insanı daha bulunuyordu. Bu trajik kaza, kamuoyunda "Türk bilim insanlarının ölümü" olarak anıldı ve uçağın düşüş nedeni hakkında birçok komplo teorisi ortaya atıldı.

Prof. Dr. Engin Arık, ölümüyle birlikte Türkiye'nin bilimsel gelişimine adanmış bir hayatın simgesi haline geldi. Yüksek enerji fiziğine olan katkıları, öğrencilerine ve meslektaşlarına ilham vermeye devam etmektedir.

Balık Tanrısı Dagon

Dagon (Yakındoğu Mitolojisi)

DAGON Yakındoğu Mitolojisinde yarı insan yarı balık formunda tasvir edilen Filistin bereket ve tahıl tanrısının adı olup, aynı zamanda kültürel kahraman gibi karasabanın mucidi kabul edilmektedir.

Dagon kültü

MÖ 2500 yılında Mari’de, MÖ 2300’de Ebla’da ve MÖ 1300’lerde Ugaritlerde Dagon kültünün yaşatıldığı bilinmekte olup, eski Ahit’te de bu doğrultuda deliller bulunmaktadır. Dag kelimesi Ugarit halkının Sami kökenli dilinde ‘tahıl’ anlamına gelmesine karşın Yahudilerce yanlışlıkla dag ‘balık’ kelimesi ile karıştırılmıştır. 

Sümer panteonuna ödünçlenirken Enlil’in hizmetkârlarından önemsiz bir tanrıya dönüştürülmüş, Şala veya İşhara’nın kocası olarak düşünülmüştür. Asur kralı I. Şamşiadad Terqa’da tanrı Dagon adına E-kisiga adını verdiği büyük bir tapınak inşa ettirmiştir.

Ugaritlerce Baal’ın (Hadad) babası olarak kabul edilen Dagon Eski Ahit’te

Dagon

Filistinlilerin en önemli tanrısı olarak geçmektedir: Yahudi tanrısı Yahveh, Samson’a Dagon tapınağını yıkmasını emretmiştir (Yargıçlar 16: 23, 29-30). Ayrıca başka bir bölümde 10 emrin saklandığı Ahit Sandığını Aşdod’da Dagon tapınağına koyan Filistinlilerin öldürüldüğü kayıtlıdır 

(1. Sam. 5: 3–4). Siton adıyla da bilinen Dagon, muhtemelen Kenan halkı tarafından Mezopotamya’dan ödünçlenen, Enlil ile özdeş bir tanrı olmalıdır.

Kırmızı Ayakkabı Kulübü

Kırmızı Ayakkabı Kulübü üyelerinin giydiği kırmızı ayakkabılar çoğunlukla öldürülen ve kurban edilen çocukların etinden yapılır, örneğin Cizvit Papa Pius VII'nin Papalık ayakkabıları.

Kırmızı ayakkabılar, Şeytani Ritüel İstismarı (SRA) törenlerinde giyilir, böylece kan ayakkabılarına damladığında karışır ve onları teşhir etmez.

Ayakkabılar aynı zamanda adrenalinin, yamyamlığın ve işkence gören çocukların ayaklarından düşmeden hemen önce vücutlarından akan kanın sembolüdür.

İnanmayan varsa bir geçmiş tarihi araştırsın

Pazar, Ağustos 02, 2026

Allah’a Borç Mu Verilirmi

Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükafat da vardır. (Hadid /18)

 Ayette, hakki anlamda değil, mecazi bir anlatımla Allah’a güzel bir şekilde borç (karz-ı hasen) veren kimseye, bunun kat kat fazlasının ödeneceğinden söz edilmiştir. 

Bu ayetlerde Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan malî harcamanın Allah’a verilen bir borç olarak anılması, verilenin Allah katında zayi olmayacağına, karşılığının sevap ve mükâfat olarak geri döneceğine dair ilahi bir vaad şeklinde yorumlanır.

Bu ödüncün “güzel” diye nitelenmesi ise harcamanın riya ve dünyevî beklenti karıştırmadan sırf Allah rızası için ve helal maldan yapılmasının gerektiğine ve böyle bir davranışın güzelliğine işaret eder.

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve ona döndürüleceksiniz.” (Bakara, 2/245)

İnfak, sadaka, karz-ı hasen Kuran-ı Kerîm’in müminleri teşvik ettiği üç yardım ve dayanışma şeklidir.

İnfak öncelikle akrabaya ve bazen ihtiyaç gözetilmeden yapılır, sadaka yahut tasadduk daha ziyade muhtaç durumdaki akraba olmayanlara yönelik malî bir ibadettir. Bu ikisi bağıştır geri dönmez, ecrini Allah verir.

Karz-ı hasen ise, Allah rızasından başka bir menfaat beklenmeden verilen borçtur. Bu borç karşılığında borçludan menfaat beklenmez, yalnızca ödeme imkânına kavuştuğunda borcun aslını ödemesi istenir.

Kutsî hadislerden öğrendiğimize göre Allah Teâlâ, nerede ve hangi davranışta rızası bulunuyorsa orada kendi bulunuyormuş gibi bir ifade kullanarak kullarını hayırlı işlere, güzel davranışlara, yardımlaşma ve dayanışmaya teşvik etmektedir.

Bu cümleden olarak “hasta ziyaretini kendini ziyaret, aç bir kimseyi doyurmayı kendini doyurmak” olarak ifade buyurmuştur (Müslim, Birr, 43).

Burada da güzel borç vereni kendisine borç veren gibi kabul ederek yardım sever mümine şereflerin en büyüğünü bahşetmiş, onu dinî heyecanın doruğuna yükseltmiştir. 

Ne yazık ki maddeci ahlakın etkisine giren Müslümanlar, geleneğimizde mevcut bulunan bu güzel davranışı büyük ölçüde terk etmişlerdir. Terkedilen sünnetleri, İslami gelenekleri ihya eden, yeniden uygulama alanına koyan müminlere büyük müjdelerin bulunduğu unutulmamalıdır.

Mealini vereceğimiz ayetten anlaşılan odur ki, bu güzel hayır ve ibadet, bizim Peygamberimizden (asm) önceki peygamberlerin kavimlerine de buyurulmuştur.

“Andolsun ki Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Onlardan on iki de nakib (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: 'Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızası için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse kesinlikle doğru yoldan sapmış olur.'” (Maide, 5/12)

Uygulamada dünyasını ahiretine tercih eden “bazı Müslümanlar” sözde faizsiz borç vermişler, ama uyduruk yöntemlerle bu ödünçten menfaat (faiz) sağlamışlardır.

İsrailoğulları başka milletlerden faiz almışlar, kendi milletlerinden faiz alma yasağını da delmenin yolunu (hilesini) bulmuşlardır:

“Mişna’da, anti-tefecilik kanunlarından kaçınma metotları da işlenmektedir. En basit metot örneklerinden biri, kişinin bir başkasına bir nesne ödünç vermesi ve bir süre sonra onu daha ucuz fiyata geri almasıdır. Kanundaki boşluktan istifade etmenin bir başka örneğiyse şöyledir: 

Ahit, İsrailoğullarından olmayanlara faiz uygulamaya izin verir böylece bir İsrailoğlu başka bir İsrailoğluna faizle borç vereceği zaman İsrailoğullarından olmayan üçüncü bir aracı kullanır." (Bava Metzia 5:6, 71-a)

Menfaat sağlayan borç verme karz-ı hasen değildir, Allah Teâlâ’nın vaadettiği iki cihan ödüllerine nail olmanın yolu, hiçbir menfaat beklemeden ihtiyaç sahiplerine ödünç vermektir.

Hz.Peygamber (s.a.v) ve Şefaat

"Şefaat var mıdır?" Peygamber (s.a.v) Efendimizin şefaat hadisi tüm sahihliği ile gözümüz önünde duruyorken bu soruları soranların gerçekten art niyetli kişiler olduğunu düşünüyoruz.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir yemek dâvetinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bulunuyorduk. Kendisine etin kol tarafı ikram edildi. Resûl-i Ekrem etin kol tarafını severdi. Ondan bir lokma kopardıktan sonra şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde insanların efendisi benim. Bu da neden biliyor musunuz? Allah Teâlâ gelmiş gelecek bütün insanları düz bir yere toplayacak. Orası, insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği, onlara çağıranın hepsine sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanlar sıkıntıdan ve kederden artık dayanamayacak hale gelince birbirlerine:

- İçinde bulunduğunuz sıkıntıyı, başınıza gelen hali görmüyor musunuz? Halinizi Rabbinize arzederek size şefaat edecek birini bulmayı düşünmüyor musunuz? diyecekler. Bazıları ötekilerine:

- Babanız Âdem’e gidiniz, diyecekler. Âdeme gelip:

- Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Seni Allah kudret eliyle yarattı. Sana kendi rûhundan üfledi. Meleklere sana secde etmelerini emretti, onlar da secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine varıp bizim için şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali, başımıza gelen derdi görmüyor musun? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim çok gazaplı. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Rabbim o ağaca yaklaşmamı yasakladı, ama ben O’nu dinlemedim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Nûh’a gidin, diyecek. Onlar da Nûh’a gelerek:

- Ey Nûh! Sen yeryüzü halkına gönderilen resûllerin ilkisin. Allah Teâlâ sana “çok şükreden kul” demişti. İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbinin huzurunda bize şefaat etmeyecek misin? diyecekler. O da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Benim bir duam vardı; onu da kavmimin aleyhine kullandım. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin. İbrâhim’e gidin, diye karşılık verecek. Onlar da İbrâhim’e gelerek:

- Sen Allah’ın peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. O da şunları söyleyecek:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç yalan söylemiştim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Mûsâ’ya gidin. Onlar da Mûsâ’ya gelerek şöyle diyecekler:

- Ey Mûsâ! Sen Allah'ın Resûlüsün. Allah sana peygamberlik vermek ve seninle konuşmak suretiyle seni diğer insanlardan üstün kılmıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun? O da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben öldürülmesine dair emir almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Îsâ’ya gidin, diyecek. Onlar da Îsâ’ya gelerek:

- Ey Îsâ! Sen Allah’ın Resûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’nun yarattığı bir ruhsun. Sen daha beşikte iken insanlarla konuştun. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. Îsâ da:

- Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek, ama bir günah zikretmeyecek. Sonra da, asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Muhammed’e gidin, diyecek.

Başka bir rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: Onlar da bana gelerek:

- Yâ Muhammed! Sen Allah’ın Resûlü ve son peygambersin. Allah Teâlâ senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. 

Ben de yürüyüp Arş’ın altına geleceğim, Rabbime secdeye kapanacağım. Sonra Allah Teâlâ daha önce kimseye öğretmediği en güzel hamdü senâyı bana ilham edecek. Sonra bana hitaben:

- Yâ  Muhammed! Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve:

- Yâ Rabbî! Ümmetimi bana bağışla! Yâ Rabbî! Ümmetimi kurtar! Yâ Rabbî! Ümmetimi bağışla! diye yalvaracağım. O zaman bana:

- Yâ Muhammed! Ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en sağındaki Bâbü’l-eymen’den içeri al! Onlar başkalarıyla beraber cennetin diğer kapılarından da gireceklerdir, buyurulacak. Sonra Resûl-i Ekrem sözüne şöyle devam etti: 

Canımı kudretiyle yaşatan Allah’a yemin ederim ki, cennet kapılarının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile (Bahreyn’deki) Hecer veya Mekke ile (Suriye’deki) Busrâ arasındaki mesafe kadar geniştir.” (Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîru sûre (17), 5; Müslim, Îmân 327, 328. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 10)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Resûl-i Ekrem Efendimiz, şefaat konusundaki bu ünlü hadisi bir davette ashâbıyla sohbet ederken söylemiştir. Bu davette ona, etin kol tarafını sevdiği için özellikle bu kısım ikram edilmiştir.

Mahşerdeki o korkunç bekleyiş sahnesini burada kısaca tasvir eden Peygamber aleyhisselâm, dünyaya gelmiş ne kadar insan varsa hepsinin düz bir arazide toplanacağını söylemekte, ayrıca sahne düzeninden de söz ederek insanlara şöyle bir bakanın hepsini görebileceğini, onlara seslenen kimsenin hepsine birden sesini duyurabileceğini belirtmektedir.

Hadiste mahşer gününde güneşin hararetinden beyinlerin kaynamaya başladığı sırada, mahşer halkının bir kurtarıcı aramaya çıkacakları anlatılmaktadır. Bu arayışın sonunda, uzandıkları bütün dalların birer birer ellerinde kaldığını hayretle ve dehşetle görecekler, ümitlerinin tükenmeye başladığı bir sırada, o korkunç meydanın yegâne hatırlı kişisinin, hadisimizde buyurulduğu üzere, kıyamet gününün efendisinin Peygamber-i Zîşân olduğunu anlayacaklardır. 

Şeref Hanım’ın (ö. 1861) dediği gibi: Geldi nice peygamber-i zîşân bu cihâna / Sen cümlesine seyyid ü servetsin Efendim diyeceklerdir. Mahşer meydanında, herkesin nefsinin derdine düştüğü bir zamanda, sözüne değer verilecek ve duası kabul edilecek yegâne sultanın o olduğunu görecekler ve Süleyman Çelebi gibi ona:

"Merhabâ ey âsi ümmet melcei

Merhaba ey çâresizler eşfai" diye sarılacaklardır.

Allah Teâlâ’nın, Resûlullah Efendimiz’e şefaat imkânı verdiği, "Rabbinin seni övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin" (İsrâ sûresi, 79) âyetinde de görülmektedir. Bu makâm, makâm-ı Mahmûd denilen büyük şefaat yetkisidir. 

O zaman Resûlullah Efendimiz’in elinde livâü'l-hamd (hamd sancağı) bulunacak, aralarında Hz. Âdem de olmak üzere bütün peygamberler bu sancağın altında toplanacaklardır (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 18; İbni Mâce, Zühd 37; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 281, 295, III, 2, 144).

Bazı kimseler, Allah’tan başka kimsenin şefaat edemeyeceğini söyleyerek, ne kadar sahih olursa olsun, şefaat konusundaki hadisleri kabul etmek istemezler. Halbuki birçok âyette Allah Teâlâ’nın izin verdiklerinin şefaat edebileceği açıkça belirtilmiştir. 

Meselâ: "İzni olmadan O'nun huzurunda kim şefaat edebilir?" (Bakara sûresi, 255) "Onun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez." (Yûnus sûresi, 3) "Rahmân nezdinde söz ve izin alandan başka hiçbirinin şefaate gücü yetmeyecektir" (Meryem sûresi, 87) "Allah'ın huzurunda kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez" (Sebe' sûresi, 23) âyetleri bunu göstermektedir. 

Özellikle de "O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez" (Tâ hâ sûresi, 109) âyeti konumuzun esasını teşkil eden hadîs-i şerîfe daha bir açıklık getirmektedir. Zaten Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de yukarıdaki hadiste kendisine “Yâ  Muhammed! 

Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek” diye şefaat izni verileceğini söylemektedir. Şu halde şefaat konusundaki âyetlerle bu ve benzeri hadisler tam bir uyum içindedir.

Şefaat sadece bundan ibaret değildir. Peygamber Efendimiz’in daha başka şefaatleri de vardır. Ayrıca Allah Teâlâ şefaat yetkisini diğer peygamberlere, meleklere, âlimlere, şehidlere, sâlih mü'minlere, çocuklara ve cennet ehlinden uygun gördüğü bazı kimselere de verecek, onlar da yakınlarına şefaat edeceklerdir.

Son olarak şunu söyleyelim: Bir hadîs-i şerîfte mü'minlerin ümidi Efendimiz, "Kimsenin zorlaması olmadan, kendiliğinden ve içinden gelerek iman eden kimselere" şefaat edeceğini söylemektedir. (Buhârî, Rikak 51) Öyleyse herkes Resûlullah Efendimiz’in şefaatini elde edebilmek için onun belirttiği özelliğe sahip olmaya çalışmalıdır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’den önce şefaat etmeleri için kendilerine başvurulan peygamberlerin, şahsî günahlarından söz ederek kendilerini şefaat etmeye lâyık görmemeleri, hem tevâzularının bir eseridir hem de şefaatin derece derece olduğunu, en büyük şefaat yetkisinin de Peygamber  aleyhisselâm’da bulunduğunu göstermek içindir.  

Bu hadis kısaca geçmiş ve peygamberlerin büyük ve küçük günah işleyip işlemedikleri hususunda âlimlerimizin görüşleri orada genişçe ele alınmıştır.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem mahşer gününde şefaate lâyık olan kimselere şefaat edecektir.

2. Hiçbir peygamberin şefaate cesaret edemeyip sadece Resûlullah Efendimiz’in bu konuda niyazda bulunması ve kendisine şefaat yetkisi verilmesi onun Allah Teâlâ’nın yanındaki değerini göstermektedir.

3. Cenâb-ı Hakk’ın, önce Resûl-i Ekrem’e değil de diğer peygamberlere başvurmayı ilhâm etmesi, Peygamber aleyhisselâm’ın şefaat yetkisini ve üstünlüğünü insanların daha iyi anlamaları içindir.

4. Mahşerin, kendisinden Allah’a sığınılacak kadar çetin ve dayanılamayacak kadar korkunç bir yer olduğu anlaşılmaktadır.

Peygamber Efendimiz’in İsimleri

Ben Muhammed'im ve Ahmed'im. Ben o Mâhi'yim ki Allah benim (nübüvvetim) ile küfrü izale edecektir. Ben o Haşir'im ki (kıyamet gününde), insanlar beni takip ederek haşr olunacaktır. 

Ben Âkib'im. Hâtemü’l-Enbiyâ'yım (Benden sonra hiç kimse, peygamber olmayacaktır.)” Bu hadîs-i şeriften de anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber'in en meşhur isimlerinden ikisi, Muhammed ve Ahmed'dir. Bu iki isim, “hamd” kökünden türemiştir. Hamd; “kişinin faziletini anarak övmek” demektir. 

Buna göre Ahmed; “Allah Teala'yı yüksek sıfatlarıyla ve kudret eserleriyle gerektiği şekilde öven kişi” demektir. Muhammed ise; “fazilet ve iyilikleri anılarak övülmüş kişi” demektir. “Öven Ahmed, övülen Muhammed'dir” ifadesi, bu iki ismin anlamını daha iyi açıklar. 

Kadı lyaz diyor ki: “Rasûlullâh, Muhammed olmazdan evvel Ahmed idi. Diğer bir deyimle insanlar, Hz. Peygamber'i övmeden önce o, Allah'ı yüksek sıfatlarıyla övmüştür. 

Bu cihetledir ki, Peygamberimizin Ahmed adı, geçmiş peygamberlerin kitaplarında zikredilmiş, Muhammed adı ise, Kur'ân-ı Kerim'de verilmiş olup, her ikisi de en güzel iki isimdir.” Hiç şüphesiz Peygamberimizin mübarek isimleri bunlardan ibaret değildir. 

Peygamberimiz çeşitli isimlerle anıla gelmiştir. Bunları, bin adedine vardıranlar olduğu gibi, üç yüze ulaştıranlar ve “Esmâü'1-Hüsnâ” adedince, bunlardan 99 adedini seçip zikredenler de vardır. Ancak yukarıda mealini verdiğimiz hadiste, beş ismin özellikle zikredilmesinin sebepleri şunlar olabilir: 1. Bu beş ismin, daha evvelki peygamberlere indirilen 

Mukaddes Kitaplarda mevcut olması ve geçmiş ümmetlerin bu isimleri tanımış olması. 2. Bu beş ismin, işaret ve delalet ettiği yüce manalar itibarıyla Rasûlullâh'ın en yüksek isimleri olması. Şunu da ifade etmek gerekir ki, hadis-i şerîfteki beş adedi, daha çok sayıyı reddetmez. Peygamber Efendimizin “Muhammed” adı, aşağıdaki meali verilecek ayet-i kerimede geçmektedir: “Muhammed (s.a.v.), Allah'ın Peygamberidir.” (Fetih, 29) “Ahmed” adı ise, Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetinde geçmektedir: “Meryem oğlu İsâ: (Ey İsrailoğulları! 

Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın tarafından size gönderilmiş bir peygamberiyim) demişti.” (Sâf, 6) Peygamber Efendimizin, Kur’ân-ı Kerim'de Geçen İsimleri Peygamber Efendimizin, 

Kur’ân-ı Kerim'de başlıca şu isimlerle anıldığı görülüyor: “Muhammed (Fetih, 29), Ahmed (Sâf, 6), Rasûl (Bakara, 285; Nisâ, 13), Nebî (Enfâl, 64; Tevbe, 61, 73), Şâhid (Fetih, 8; Nahl, 89), Mübeşşir (Sebe, 28), Beşîr (İsrâ, 105), Nezîr (Hacc, 49), Münzir (Ra’d, 7), Dâî ilallâh (Ahkâf, 31), Sirâcün Münîr (Ahzâb, 46), Raûfü’r-Rahîm (Tevbe, 128), Musaddik (Âl-i İmrân, 81), Müzekkir (Ğâşiye, 21), Müzzemmil (Müzzemmil, 1), Müddessir (Müddessir, 1), Abdullâh (Cinn, 19), Kerîm (Hâkka, 40), Hakk (Zuhrûf, 29), Mübîn (Zuhrûf, 29), Nûr (Mâide, 15), Hâtemü’n-Nebiyyîn (Ahzâb, 40), Rahmeten li’l-âlemîn (Enbiyâ, 107), Hâdî (Rûm, 53; Neml, 81), Tâ-hâ (Tâ-hâ, 1), Yâsîn (Yâsîn, 1), Emîn (Tekvîr, 21), Kademe Sıdk (Yûnus, 2), Nebiyy-i Ümmî (A‘râf, 157) ” Ayrıca delalet ettiği anlam bakımından Necmü’s-Sâkıb (Târık, 3), Sırât-ı Müstakîm (Yâsîn, 4), Urvetü’l-Vüskâ (Lokmân, 22) ve Ni‘met (Kalem, 2) deyimlerinin de 

Kur'ân-ı Kerîm’de Rasûlullâh'a ad olarak zikrolunduğunu söyleyenler vardır. Yukarıda sıralanan isimlerden bazıları bir ayette, bazıları birkaç ayette; bazıları ise pek çok ayette geçmektedir. 

Her birinin, “Muhammed ve Ahmed” isminde olduğu gibi, işaret ettiği derin manalar vardır ve bu manalar, sevgili Peygamberimizin îfa ettiği yüksek vazifenin birer cihetini sembolize ederler. Mesela; insanlara İslâm gibi bir dini müjdelediği için “Beşîr ve Mübeşşir” denilmiştir. 

Allah'ın birliği ve ümmetin fiillerine şahadet ettiği için “Şâhid” denilmiştir. İnanmayanları, Allah'ın azabı ile korkutması dolayısıyla de “Nezîr-Münzir” adı verilmiştir. İnsanları ve cinleri, Allah yoluna -hak yola- davet ettiği için “Dâî ilallâh”, tebligatı ile şirkin karanlığı gidip îman nuru ortalığı aydınlattığı için “Siracün Munîr”, Hz. Musa ve İsa'ya inzal olunan 

Mukaddes Kitapları tasdik ettiği için, “Musaddik”, nasihatçi-öğütçü olması itibariyle “Müzekkir”, halkı irşât ve insanlığı ıslah için kalkıp hareket etme ve gayretle yürüme zamanının geldiğini hatırlatmak üzere, ilahî hitaba muhatap kılındığı için “Müddessir”, kulluğunu ifade ve tevazuunu işar için 

“Abdullah”, insanlığın saadeti için gönderilmiş saygıdeğer, şerefli bir peygamber olduğu için “Kerim”, bıkıp usanmadan ilahî hakikatleri ve İslâmî esasları insanlara anlattığı, açıkladığı için “Hakku’l-Mübîn”, etrafını ilahi nurla aydınlatması itibarıyla “Nur”, adeta mühürleyerek kendisinden önceki

 peygamberlerin kutsal gayretlerini tasdik etmesi ve son peygamber olması yani, peygamberlik müessesesinin kendisiyle sona ermesi bakımından “Hâtemü’n-Nebiyyîn” denilmiştir. Her iki dünyada saadete vesile olacak 

Dîn-i İslam'ı tebliğ etmesi ve bütün insanlığın bundan yararlanabilmesi, bütün akıl sahiplerinin bununla kurtuluş yoluna girmesi imkanı mevcut olduğundan, “Rahmeten l'il-âlemîn”, hidayet edici, yol gösterici, gidilecek yolu öğretici manalarında “Hâdî”, ümmetinin hidayetini isteyen bir peygamber olması ve her çeşit pisliklerden arınmış olarak 

Allah'ın kullarını, ilahi hükümleri kabule teşvik edici olması anlamında bir hitap olarak “Tâ-Hâ”, keza bu şekilde bir hitap olması bakımından “Yasin”, her bakımdan güvenilir olması, vahyi tebliğde kusursuz olması, 

vazifesini gereği gibi yapması itibariyle “Emîn”, ümmetine şefaatçi olması itibariyle “Kademe Sıdk”, ona ve tebliğ ettiği esaslara uyanlar, en sağlam bir kulpa sarılmış olacaklarından “Urvetü’l- Vüskâ”, insanlığın mutluluğu için en doğru yol olan 

İslâm'a insanları davet ettiği için “Sırât-ı Müstakîm”, hidayet ve irşadıyla -yıldızların karanlığı aydınlattığı gibi - insanın iç ve dış dünyasını saran karanlıkları nurlandırdığı için “Necm-i Sâkıb”, okuyup-yazma bilmediği halde ilmin bütün inceliklerine ve kemâlâtına vakıf olması itibarıyla “Ümmî”, ilahi bir taltif manasıyla bir teşvik hitabı olarak: “İşin çok önemlidir, kalk! Gizlenme! 

Hakikati tebliğde zayıf davranma!» manasında “Müzzemmil”, akıllılık, gayretlilik, güzel ahlak, dünyevi ve uhrevi saadet sebebi olan bütün güzel vasıflarla, Rabbânî bir mevhibe neticesinde donatılan ve bu haliyle insanlık için büyük bir nimet olması itibarıyla da “Ni'met” denilmiştir. Yukarıda yaptığımız kısa açıklamalar, Peygamberimize ait isimlerin, en bilinen yaygın işaret ve delaletleridir. 

Yoksa bu mübarek isimlerin, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v.)’in vazife ve hizmetleri incelenerek tecellileri göz önüne alınırsa, sayısız açıklamaları olacağını kabul etmek gerekir. Kur'ân-ı Kerîm'de işaret edilen isimler arasında “Raûfu’r-Rahîm» ismi özel bir öneme sahiptir. 

Zira bu isimle Cenâb-ı Hakk, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)'i, hiçbir peygambere nasip olmayacak derecede yüksek bir ilahi iltifata eriştirmiştir. Bilindiği gibi Rauf ve Rahîm isimleri, Cenâb-ı Mevlâ'nın kendi ilahi zatına ait iki isimdir. 

Dolayısıyla bu isimleri ona vermekle, sevgili Peygamberimizi kendi zât-ı ilâhisine ait isimlerle tavsif buyurmuş olmaktadır. Bu isimlendirme ve tavsifte, büyük bir tekrîm-i ilahî vardır. Resûlullâh (sav.), müminlerin hepsi için lütuf ve ihsan edicidir; 

Peygamber (s.a.v.), ilahî ahlak ile ahlaklanmış olduğundan, iman edenlere çok düşkündür; onların menfaatini ister, onlara hiçbir zarar ulaşmasını arzu etmez, onların üzerine titrer. Aynı şekilde tebliğ ettiği din de müminler için rahmettir. (Tevbe, 128)

Abdullah: Allah’ın kulu.

Âbid: Kulluk eden, ibadet eden.

Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.

Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.

Ahsen: En güzel.

Alî: Çok yüce.

Âlim: Bilgin, bilen.

Allâme: Çok bilgili.

Âmil: İşleyici, iş ve hareket adamı.

Azîz: Çok yüce, çok şerefli olan, galip.

Beşîr: Müjdeleyici.

Burhan: Sağlam delil.

Cebbâr: Kahredici, galip.

Cevâd: Cömert.

Ecved: En iyi, en cömert.

Ekrem: En şerefli.

Emin: Doğru ve güvenilir kimse.

Fadlullah: Allahın ihsanı, fazlı.

Fâruk: Hakkı bâtıldan ayıran.

Fettâh: Her türlü hayrın kapısını açan.

Gâlib: Hâkim ve üstün olan.

Ganî: Zengin.

Habib: Sevgili, çok sevilen.

Hâdî: Doğru yola götüren.

Hâfiz: Muhafaza edici.

Halîl: Dost.

Halîm: Yumuşak huylu.

Hâlis: Saf, temiz.

Hâmid: Hamd edici, övücü.

Hammâd: Çok hamdeden.

Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.

Kamer: Ay.

Kayyim: Görüp gözeten.

Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.

Mâcid: Yüce ve şerefli.

Mahmûd: Övülen.

Mansûr: Zafere kavuşmuş.

Masûm: Suçsuz, günahsız.

Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.

Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.

Mekkî: Mekkeli.

Merhûm: Rahmetle bezenmiş.

Mes’ud: Mutlu.

Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.

Muallim: Öğretici.

Muktedâ: Peşinden gidilen, uyulan.

Muslih: Islah edici ve düzene koyucu.

Mustafa: Çok arınmış.

Mutî: Hakka itaat eden.

Mu’tî: Veren, ihsan eden.

Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan.

Mübarek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli.

Şira Yıldızı - Sirius Yıldızı (Şi'ra Yıldızı'nın Rabbi O'dur)

“Şüphesiz O, Şi'râ'nın Rabbidir.” (Necm, 53/49)

"Şi'râ", bazı Cahiliye Araplarının taptığı yıldız, samanyolunun en parlak yıldızıdır.

“O, Şi'râ'nın Rabbidir” ifadesiyle, Allah'ın, evrenin yaratıcı ve hakimi olduğu vurgulanmaktadır.

Şi'râ, bazı Arap kabilelerinin şans kaynağı saydıkları, bahtlarını kendisine bağladıkları ve bu sebeple taptıkları en parlak yıldız olarak anlaşılmıştır.

Batı dillerinde yazılan meal ve tefsirlerde, Şi'râ karşılığında genellikle "Sirius" kelimesinin kullanılması da bu anlamdan hareketle yapılmış bir çeviridir. (Mesela bk. Arthur J. Arberry, The Koran, s. 552; Hamidullah, Le Saint Coran, s. 528)

Sirius, dilimizde Akyıldız veya Şi’rayıyemani olarak bilinen ve Büyükköpek takım yıldızı içinde yer alan en parlak yıldızın adıdır.

Öyle anlaşılıyor ki, ayette Yüce Allah'ın Şi'râ'nın da Rabbi olduğu belirtilerek, bir tür şirk olan bu gibi telakkilerin temelden yıkılması hedeflenmektedir.

Bu kısa bilgiden sonra konunun detayına gelince:

Sözlükte “saç” anlamındaki şa‘r kökünden türetilir ve “parlak bir yıldız” diye tanımlanır.

Arap dilcilerinin Şi‘râyı “saçlı” manasında Arapça asıllı bir kelime kabul etmelerine rağmen şarkiyatçılar, kelimenin Grekçe’deki sirius isminin Arapçalaşmış şekli olabileceği görüşündedir (Horovitz, s. 119; Jeffery, s. 186).

Kur'an-ı Kerîm’de cins ismi olarak necm ve kevkeb kelimeleriyle yıldızlara işaret edilmiş, sadece Şi‘râ özel ismiyle anılmıştır. (Necm 53/49) Sahih hadis kaynaklarında bu isme rastlanmamaktadır.

Gerek sözlüklerde gerekse tefsirlerde Şi‘rânın bir adının da mirzem olduğu, Cevzâ’dan (İkizler burcu) sonra doğduğu ve doğuşu sırasında yüksek bir hararet taşıdığı belirtilir.

Bazı Araplar Şi‘râ kelimesinden büyükköpek takım yıldızını, bazıları da Cevzâ burcunda yer alan mirzemi anlardı. Aslında Şi‘râ bir çift yıldız olup bunlardan güneye düşene Şi‘râ-yı Yemâniyye, kuzeye düşene Şi‘râ-yı Şâmiyye denirdi.

Asıl Şi‘râ Samanyolunun ve Büyükköpek (Orions Dog, Canis Major / Avcı Köpeği) takım yıldızının en parlak yıldızı olan Şi‘râ-yı Yemâniyye’dir.

Nitekim Batlamyusçu Grek astronomisinde Şi‘râ büyük bir köpek resminin ağzında gösterilmiştir. Şi‘râ-yı Şâmiyye ise küçük köpek (canis minor) takım yıldızı içinde yer alır. Şi‘râ-yı Yemâniyye’ye abûr, Şi‘râ-yı Şâmiyye’ye gumeysâ adı da verilmiştir. Câhiliye dönemi inancına göre bunlar Süheyl (Orion) yıldızının kız kardeşleridir.

Diğer yıldızların aksine Şi‘râ-yı Yemâniyye semayı enine kateder (ubûr) ve bu sebeple ona abûr denir.

Gökyüzünün en parlak yıldızı kabul edilen Şi‘râ Güneş'ten yirmi üç kat daha parlak, elli kat daha büyüktür ve dünyadan 8,7 ışık yılı (51 trilyon mil) uzaklıktadır. Bu mesafe dünya ile Güneş arasındaki 149 milyon kilometrelik uzaklığın 1 milyon katıdır.

Şubat ve mart aylarında Şi‘râ dünyanın her yerinden görülebilir. Doğuş zamanı ayınkine yakındır. İkizler burcunda bulunan sacayağı şeklindeki üç yıldızın adı olan “Hek‘a” ile Cevzâ’dan sonra doğar.

Câhiliye Arapları genellikle Şi‘râya büyük önem verir, dünya üzerinde etkili olduğuna inanır, bazı kabileler ona tapardı. Araplar içinde ona ilk tapanın Ebû Kebşe el-Huzâî olduğu söylenir. (Âlûsî, XXVII, 69-70)

Bir rivayete göre müşrikler, Hz. Peygamber Efendimiz (asm)'in kendi dinlerini reddedip yeni bir din tebliğ etmesini Ebû Kebşe’nin Şi‘râya tapmasına benzetip ona “Ebû Kebşe’nin oğlu” demişlerdir.

Cahiliye şiirinde Şi‘râya yer verilmesi bu yıldıza gösterilen saygının bir ifadesidir. (Bazı örnekler için bk. Kurtubî, XVII, 119; Horovitz, s. 119)

“Sothis” (Eski Mısırca adının Grekçe’ye uyarlanmış hali)

“Sigi” (Dogonlar’da)

“Sigo” (Bambara’larda)

“Şi’ra” (Araplar’da)

“Seirios” (Yunanlar’da)

“Sirius” (Romalılar’da)

“Kak-si-sa” veya “Kak-si-di” (Asur-Babil’de)

“Kak-si-si” (Hititler’de)

“Tistirya“, “Tishtrya” veya “Tiştria” (Zerdüştçülüğü benimsemiş kavimlerde)

“Sima Kayne” (Bozolar’da)

“Sirona” (Galyalılar’da)

“Hu-Şi” (Çinliler’de )

Kur'an-ı Kerîm’de;

- Karanın ve denizin karanlıklarında yön bulma gibi hususlarda yıldızların insanlar için bir işlev gördüğü (En‘âm 6/97; Nahl 16/16),

- Semanın burçlarla, yıldızlarla donatıldığı (Hicr 15/16; Sâffât 37/6),

- Yıldızların Allah tarafından yaratılıp O’nun buyruğuna boyun eğen, kudretine şahitlik eden varlıklar olduğu (A‘râf 7/54; Nahl 16/12)

ve zamanı gelince ışıklarının söneceği (Mürselât 77/8; Tekvîr 81/2) belirtilmektedir.

Dikkatleri çeken Şi‘râ da bunlardan farklı olmayıp, “Şi‘rânın rabbi de yalnız O’dur.” (Necm 53/49)

Bu ayetin geçtiği Necm suresinin başında, “Andolsun o yıldıza battığında” buyurularak yıldızın batmasına vurgu yapılmış, En‘âm suresinde (6/76) Hz. İbrâhim’in, Allah inancı konusunda kavmiyle tartışırken kendisini bir yıldıza tapıyormuş gibi gösterip onun batması üzerine, “Ben böyle batıp gidenleri sevmem” dediği bildirilmiştir.

Böylece; insanların bazı gök cisimlerine olağan üstü özellikler atfetmeleri veya tapmaları gibi yanlış yollara düşmemeleri, yıldızların da batıp kaybolduğunu görmeleri gerektiği hususu ifade edilmiştir.

Kaynaklar:

- Lisânü’l-ʿArab, “şʿar” md.; Kāmus Tercümesi, II, 438;

- Mukātil b. Süleyman, Tefsîru Muḳātil b. Süleymân (nşr. Abdullah Mahmûd eş-Şehhâte), Kahire 1988, IV, 166;

- Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1412/1992, XI, 536-537;

- Abdurrahman es-Sûfî, Ṣuverü’l-kevâkibi’s̱-s̱âbite (nşr. Fuat Sezgin), Oxford 1986; a.mlf., Terceme-i Ṣuverü’l-kevâkib (trc. Nasîrüddîn-i Tûsî), Tahran 1348 hş., s. 165-170;

- Kurtubî, el-Câmiʿ, XVII, 119-120;

- Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXVII, 69-70;

- J. Horovitz, Koranische Untersuchungen, Berlin-Leipzig 1926, s. 119;

- A. Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur’ān, Baroda 1938, s. 186;

- Cevâd Ali, el-Mufassal, VI, 58-59;

- Hüseyin Demirkan, Yıldızların Esrarı, İstanbul 1978, s. 19;

- M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XXVII, 150-152;

- Yahyâ Şâmî, ʿİlmü’l-felek: Ṣafaḥât mine’t-türâs̱i’l-ʿilmî el-ʿArabî ve’l-İslâmî, Beyrut 1997, s. 16, 65, 69-70, 292-293;

- Bustânî, DM, X, 495;

- P. Kunitzsch, “al-Shiʿrā”, EI2 (İng.), IX, 471-472;

- C. Schoy, “Şiʿrâ” (trc. Hûrşîd), DMİ, XIII, 310-311.

(bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Şi'ra md.)